9 Şubat 2019 Cumartesi




TAPINAK ŞÖVALYELERİ'NİN TARİHİ

Yakın çevrem beni "wikipedia" olarak gördüğünden, zahmet edip arama yapmak istemedikleri konuları sorarlar bana. Ben de sabırla anlatırım bildiklerimi. İşte bana en çok sordukları sorulardan birisi; Tapınak Şövalyeleri - Masonluk - İllüminati arasında bağ olup olmadığı, varsa  bu bağın tarihi geçmişinin ne olduğudur. Konuyla ilgili okuduğum kitaplardan derlediğim ilginç bilgileri neden sizlerle de paylaşmayayım ki? İlginç diyorum çünkü okuyacağınız yazımda mutlaka bildikleriniz vardır ama bilmediğiniz bilgiler de olabilir değil mi? Herkes her şeyi bilemez çünkü.

Konuya ilgim, İsviçre bankacılığının gizliliği ve güvenilirliğinin nedenlerini merak etmemle başladı. Dünyanın kasası olarak nitelendirilen, Avrupa'nın bu küçük devleti 1815'ten beri tarafsızlığını nasıl koruyabilmişti? I. ve II. Dünya Savaşları'nı  hasarsız atlatmayı nasıl başarmıştı? Avrupa'yı kan gölüne çeviren Hitler Faşizmi İsviçre'ye neden dokunmamıştı? Dört bir yanı dağlarla çevrili, yeraltı ve yerüstü zenginliği olmayan bu ülke nesine güvenip altınların ve büyük miktarda paraların güvenliğini sağlayabiliyordu? Cevaplarını bulmak istediğim buna benzer bir sürü soru vardı zihnimde. Okuyup araştırınca tüm bu soruların cevaplarını buldum. Buldum ama oldukça da şaşırdım. Siz de şaşırmaya hazırsanız, bu uzun tarihi yolculuğa başlayalım. Yol uzun ama ben kestirmelerden giderek yol yorgunluğunuzu biraz olsun azaltmak niyetindeyim.:) 

Tapınak Şövalyeleri kimlerdi ve bu tarikat dağıtıldıktan sonra sayıları on binleri bulan şövalyelere ne oldu, nereye gittiler? Yaygın kabule göre, tarikat varlığını yeraltında sürdürmüş, Kilise'nin aleyhine çalışarak yaşamaya devam etmiş ve günümüzde masonluk olarak bilinen örgüte dönüşmüştür, ki bu dönüşüm uzun vade de olmuştur. 

Tapınak Şövalyeleri Ne Zaman, Hangi Amaçla Kuruldu?

Tapınakçıların tarihi, Haçlı Seferlerine dayanır. Dolayısıyla Haçlı Seferlerine kısaca değinmekte yarar var. Haçlı Seferlerinin amacı Hristiyanlık için kutsal kabul edilen Kudüs ve çevresini(Bu yerler semavi dinlerin tümü için kutsaldır) Müslümanlardan almak gibi dini bir neden olarak gösterilse de aslında temeli maddi ve dünyevi çıkarlara dayalı olan savaşlardır. Avrupa'nın büyük bir sefalet ve yoksulluk içinde yaşadığı 11. yüzyılda Ortadoğu'daki Müslümanların refah ve zenginliği Avrupalıları özellikle de Kilise'yi cezbetmişti. Haçlı Seferleri'nin başlangıç noktası, 1095 yılının Kasım ayında, Papa II. Urban'ın başkanlığında toplanan ve üç yüz din adamının katılımıyla gerçekleşen Clermont Konseyi oldu. Konsey sonrası Papa'nın kalabalık önünde yaptığı konuşmayla Haçlı Seferleri'nin temeli atıldı. Papa II. Urban  konuşmasında; o zamana kadar Hristiyan dünyasında hakim olan barışçı doktrini terk ettiklerini, Hristiyanların kendi aralarında sürdürdükleri savaşları bırakmalarını istedi; zengin, yoksul, asil, köylü herkesi tek bir bayrak altında birleşmeye ve "Kutsal Toprakları Müslümanların elinden kurtarmak" için savaşmaya çağırdı. Papa'ya göre bu, "kutsal bir savaş" olacaktı.

Toplanan kalabalığın duygularını tahrik eden Papa, daha önemli bir teşvik olarak, bu kutsal savaşta görev alanların tüm günahlarının bağışlanacağı vaadinde bulundu. Üstelik savaşta kazanacakları ganimetlerle zengin olacaklarını da.

İşte kendilerine "Haçlılar" denen bu kalabalık, üç büyük grup halinde 1096'nın yaz aylarında yola çıktılar ve farklı rotalar izleyerek Konstantinopolis'te(İstanbul) bir araya geldiler.

Haçlılar yol boyunca pek çok yeri yakıp yıkıp, yağmaladıktan ve birçok Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra 1099 yılında Kudüs'e vardılar. Yaklaşık beş hafta süren kuşatmanın ardından Kudüs'e girdiler. Kudüs'e giren Haçlılar önlerine çıkan herkesi katlettiler.

Birinci Haçlı Seferi, 1099 yılında Kudüs'ün düşmesi ve yaklaşık 460 yıldır Müslümanların egemenliği altında bulunan toprakların Hristiyanların eline geçmesiyle sonuçlandı. Haçlılar, Kudüs'ü kendilerine başkent yaptılar ve sınırları Filistin'den Antakya'ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurdular.

Bu tarihten sonra Haçlılar Ortadoğu'da tutunabilmek ve kurdukları devleti ayakta tutabilmek için örgütlenmelerinin gerekli olduğunu gördüler. Bu nedenle daha önce benzeri görülmemiş "askeri tarikatlar" kurdular. Bu tarikatların üyeleri Avrupa'dan Filistin'e göç edip, burada bir tür manastır hayatı yaşarken, bir yandan da Müslümanlara karşı savaşmak üzere  askeri eğitim görüyorlardı.

İşte bu tarikatlardan biri, "Tapınakçılar" tarikatıydı.

Tapınakçıların Kuruluşu

Tapınakçılar, Kudüs'te kurulan Latin Krallığından yaklaşık 20 yıl sonra, 1118 yılında tarih sahnesine çıktılar. Herkes tarafından bilinen adı Tapınakçılar veya Tapınak Şövalyeleri olan bu tarikatın tam adı " İsa'nın ve Süleyman Tapınağı'nın Yoksul Şövalyeleri" idi. Kurucuları ise 9 şövalyeden oluşuyordu ve Tapınakçıların ilk "Büyük Üstadı" Hugues de Payens'ti. Ortaçağ Avrupasının en güçlü, en etkili ve hakkında en çok konuşulan örgütlerinden biri olacak bu tarikatın kuruluşu Kudüs'te sessiz sedasız gerçekleşti. Bu sessizliğin gün gelecek dünyayı yerinden oynatacak olaylara gebe olduğunu o zamanlar hiç kimse bilemezdi tabii.

Bu kurucu 9 Şövalye, dönemin Kudüs Kralı II. Baldwin'in huzuruna çıktılar ve I. Haçlı Seferi'nin ardından Kudüs'e gelmekte olan Hristiyan hacıların mallarını ve canlarını koruma işine talip olduklarını belirttiler. Kral Baldwin, Tapınakçıların Büyük Üstadı Payens'in yakın arkadaşıydı ve isteklerini kabul etti. Kendilerine büyük destek verdi; aynı zamanda onlara barınmaları için bir zamanlar Süleyman Tapınağı'nın yer aldığı (Mescid-i Aksa'yı da kapsayan) bölgeyi tahsis etti. İslam kumandanı Selahattin Eyyubi'nin Hıttin Savaşı'ndan sonra Kudüs'ü geri almasına kadar geçen 70 yıllık sürede "Tapınak Tepesi", " Tapınakçıların merkezi oldu. Kendilerine "Süleyman Tapınağı" ile bağlantılı isim verilmesinin nedeni de işte buydu. 

Tapınakçıların amacı, Kudüs'e gelecek olan Hristiyan hacıların mal ve can güvenliğini sağlamak mıydı gerçekten? Dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda 9 Şövalyenin bunu başarması çok zordu; her taraf eşkıya, soyguncu kaynarken hem de. Öyleyse bu kurucu 9 Şövalyenin gerçek amacı neydi? Bu sorunun cevabını her ikisi de mason olan İngiliz yazarlar Christopher Knight ve Robert Lomas'ın The Hiram Key (Hiram Anahtarı) adlı kitaplarından okuyalım:
" Yazarların tezine göre, Tapınakçılar Kudüs'te bulundukları dönemde gerçekten de büyük bir değişim yaşamışlar, Hristiyanlık inancı yerine başka öğretiler kabul etmişlerdir. Bunun temelinde ise, Kudüs'teki Hz. Süleyman'ın Sarayı'nda 'keşfettikleri bir giz' yatar. Zaten Tapınakçıların Kudüs'teki asıl hedefleri, Hz. Süleyman'ın Sarayı'nın harabelerini araştırmak olmuştur." (1)

The Hiram Key kitabının yazarları, Tapınakçıların bu araştırmalarının sonuçsuz kalmadığını, onların dünya görüşlerini değiştiren önemli bir şeyler bulduklarını yazmaktadırlar. Pek çok araştırmacının da aynı kanıda olduklarını belirtmek gerek. Hristiyan bir dünyada doğan Tapınakçıların, Hristiyan bir kökenden gelmelerine rağmen, Hristiyanlıktan tamamen farklı bir inanca ve felsefeye bağlanmalarına neden olan, onları sapkın ayinlere, kara büyü ritüellerine yönelten bir "kaynak" olmalıdır.(2)

İşte bu kaynak, pek çok tarihçinin ortak görüşüyle, Kabala'dır. Kabala, kelime anlamıyla "sözlü gelenek" demektir. Yahudi dininin mistik, ezoterik(batıni) bir kolu olarak tarif edilen Kabala, Tevrat'ın ve diğer Yahudi dini kaynaklarının gizli manalarını araştıran bir öğretidir. 
Kabala, binlerce yıldır hemen her türlü büyü ritüelinin temelini oluşturmuştur ve Yahudi olmayan pek çok insan da Kabala'nın gizeminden etkilenmiş, bu öğretiyi kullanarak büyü ile uğraşmıştır. Bu görüş, konuyu araştıran birçok araştırmacı tarafından kabul görmektedir.

Tapınakçılar örgütü kısa bir süre sonra yeni katılımlarla hızla büyümeye başladı. Tarikatın gizemli havası ve mistik öğretisi pek çok Avrupalı asilin ilgisini çekmişti ve tarikata toprak bağışları başta olmak üzere para ve diğer yardımlar su gibi akmaya başlamıştı. 

Tapınakçıların Roma Kilisesi tarafından resmen tanınması, Papa II. Honorius'un topladığı Troyes Konsili'nde gerçekleşti.  Papa'nın Tapınakçıların "Büyük Üstadı" Hugues de Payens'i konsile takdimiyle ve konsilin, "İsa'nın Fakir Şövalyeleri adıyla dinsel şövalyelik tarikatının kurulmasına, tüzüğünün Saint Bernard tarafından hazırlanmasına" kararıyla Tampliye Tarikatı resmen kuruldu.

Tapınakçıların yeni üyeler kazanmasında ve örgütlenmesinde en çok katkısı olan kişi Saint Bernard'dı. Kısacası onun sayesinde Tapınakçılar benzeri görülmemiş ayrıcalıklara sahip oldular; diğer dini tarikatlara tanınmayan imtiyazlar elde ettiler.

Tapınakçılar gerçekten de tam bir özerklik kazanmıştı. Krallara, imparatorlara ya da piskoposlara karşı sorumlu değillerdi. Yalnızca Papa'ya karşı sorumlulukları vardı. Böyle olunca da İsa'nın Fakir Şövalyeleri olarak yola çıkan tarikat, hızla zenginleşmeye, zenginleştikçe de gücünü artırmaya başladı. Öyleki kuruldukları günden, Akka'nın düşüşüne kadar olan sürede Kutsal Topraklarda çok büyük güç kazandılar.

Tapınakçılar, hem denizde, hem de karada önemli ticaret yolları ve merkezleri oluşturmakla kalmamış, savaşlara katılarak ganimetler elde etmiş ve bunlarla Avrupa devletleri arasında politik güç elde etmişlerdi. Tapınakçılar öyle bir güce erişmişlerdi ki, anlaşmazlıklarda veya krallar arasındaki çatışmalarda hakem olarak görev alıyorlardı.

13. yüzyılda 20 bini şövalye olmak üzere toplam 160 bin Tapınakçı olduğu tahmin edilmektedir. Elbette o günün şartlarında bu büyük bir rakamdır.(3)

Çok büyük bir servet biriktirmeyi başaran Tapınakçılar, Batı'nın yalnızca en büyük askeri gücü olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda en etkin bankerleri olarak da göze çarpıyorlardı. Krallara, asillere faizle borç para veriyorlardı.

Tapınakçılar için gizlilik son derece önemliydi. Tarikatın kuruluşu ve dağıtılması arasında geçen iki yüz yıllık sürede bu gizlilik ilkesinden asla taviz vermediler. İnsan ister istemez düşünüyor; "Katolik Kilisesi'ne bağlı olan bu örgüt eğer Hristiyanlığın gereklerini yerine getiriyorsa, saklanacak ve gizlenecek neleri vardı" diye. 


Tapınakçıların kıyafetleri de kendilerine özgüydü. Zırhlarının üzerine, kırmızı renkli büyük bir haç işlenmiş, uzun beyaz bir elbise giyerlerdi. Böylece gittikleri her yerde ayırt edilebiliyorlardı. Tapınakçıların sembollerinden olan kırmızı haçı kendilerine veren, Saint Bernard'ın yetiştirdiği Papa III. Eugene'di.
Tapınak Şövalyesi, gnoxis.com

Tapınakçılar öyle bir güç ve zenginlik sahibi olmuşlardı ki, hiç kimse sesini çıkaramıyor, bir önlem alamıyordu. Tefecilik kesinlikle yasak olmasına rağmen faizle ödünç para vermekten çekinmiyorlardı. Sonunda tamamen kontrolden çıktılar ve Papa'ya ve krallara itaatsizlik etmeye, onlara kafa tutmaya başladılar. Para ve güç Tapınakçıları şımartmıştı.

Tapınakçıların Gizemi Ve Gotik Mimari

Saint Bernard tarafından desteklenmiş olan, II. İnnocent, Papa seçilince, Tapınakçılara verdiği ilk ayrıcalık kendi kiliselerini inşa etme hakkıydı. Böyle bir ayrıcalık kilise tarihinde bir ilkti. Bu ayrıcalık şu anlama geliyordu; Kilise'nin hüküm sürdüğü ve en yetkin güç olduğu o dönemde(ortaçağ), Tapınak Şövalyeleri sadece Papa'ya karşı sorumlu olduklarından, diğer yetkililerin- ki bunların arasında krallar da vardı- kurtuluyorlardı. "Kendi kiliselerini inşa etmek demek; aynı zamanda kendi vergilerini toplamak ve kendi mahkemelerini oluşturmaları demekti. En önemlisi de kendilerine has dünya görüşlerini de kilisenin hiçbir baskısı olmadan buralarda gerçekleştirebileceklerdi. Bu amaçla kendilerine özgü bir mimari anlayışı oluşturdular. Bu mimari anlayışa "Gotik" adı verildi. Graham Hancock, The Sign and The Seal (İşaret ve Mühür) adlı kitabında gotik mimarinin 1134 yılında Chartres Katedrali'nin kuzey kulesinin yapım çalışmaları sırasında doğduğunu belirtiyordu. Bu çalışmaların arkasındaki kişi de gene Tapınakçıların ruhani lideri St. Bernard'dı."(4) 


North Tower Chartres Cathedral - Americans in France

Büyük İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi, Haçlı ordularını yendiği Hıttin Savaşı'ndan sonra Filistin topraklarındaki ilerlemesine devam etti ve ardından Kudüs'ü Hristiyanların elinden kurtardı. 1291 yılında Haçlıların son kalesi olan Akka da Müslümanlarca ele geçirildi. Böylece Kutsal Toprakların tamamen yitirilmesiyle Tapınakçıların sözde var olma nedenleri de ortadan kalkmış oldu. Dolayısıyla tüm dikkatlerini Avrupa'ya verebilirlerdi. Zengin ve güç sahibi olduklarından beri amaçları, Avrupa'da kendi ülkelerini kurmaktı. Ancak kısa bir geçiş sürecine ihtiyaçları vardı. Bu süreçte kendilerine İngiltere Kralı Arslan Yürekli Richard yardımcı oldu. Kral Richard, fethettiği Kıbrıs Adası'nı Tapınakçılara yüksek fiyatla sattı. Böylece Kıbrıs, Filistin'den ayrılan ve henüz Avrupa'ya gitmemiş olan Tapınakçılara geçici üs ve merkez oldu.

Tapınakçıların geri kalan bölümü ise Fransa'daki Üstadlarının başkanlığında Avrupa'da faaliyet göstermeye devam ettiler. Sınırsız bir serbestliğe sahiptiler. Büyük Üstadları krala yakın yetkilere sahipti ve topraklarının genişliği kuzeyde Danimarka'dan güneyde İtalya'ya kadar uzanıyordu. Böylesine büyük güç Avrupa'daki kralları rahatsız ediyor ve gelecekleri açısından bir tehlike olarak görüyorlardı.

Tapınakçıların maddi imkanları ve sayıları hızla artarken bunlara paralel olarak hırsları, açgözlülükleri, kibirleri ve zalimlikleri de arttı. Tapınak Şövalyeleri, Katolik Kilisesi'nin inanç esasları ve öğretilerinden tamamen uzaklaşmışlardı.

"16 Haziran 1291 yılında, Kutsal Topraklar'daki Hristiyan varlığı sona erince, buralara yerleşmiş olan Tapınakçılar da Avrupa'ya dönmek zorunda kalmış, başta Fransa olmak üzere çeşitli merkezlere yerleşmişlerdi. Asıl görevleri sona ermiş olmasına rağmen siyasi güçlerini korumakla kalmamış servetlerini ve üyelerini artırmaya devam etmişlerdi. Ancak bu tarihten itibaren, olaylar Tapınakçıların aleyhine dönmeye başladı; giriştikleri politik oyunlar ve karanlık amaçlar, başta Fransa olmak üzere ilgili krallıkların öfkesine sebep oldu. Halk ise, bu garip tarikatı yakından tanıma fırsatı bulmuş ve Tapınakçıların hiç de zannettikleri gibi samimi dindar şövalyelerden kurulmadığını anlamaya başlamıştı."(5) 

Sonunda 1307 yılında, Fransa Kralı Philip(Adaletli Philip), Tapınakçıların Hristiyan Avrupa'nın siyasi ve dini yapısını kökünden değiştirmeye çalıştığını fark etti. Ve Papa V. Clement ile birlikte, 1307 yılının Ekim ayında bu sapkın tarikatın kökünü kazımak için harekete geçti. Aynı yıl, Tapınakçıların lideri olan Jacques de Molay, Kıbrıs'ta savaş hazırlıkları yapmasına rağmen Fransa'ya çağrıldı ve Papa tarafından Tapınakçılar hakkındaki söylentileri ve suçlamaları araştırmak için görevlendirildi. Tabiri caizse, kedinin eline ciğeri teslim etmek gibiydi bu girişim. Bu durumu kabul etmeyen Fransa Kralı acilen bir kanun çıkartarak 13 Ekim 1309 yılında, ülkesindeki bütün Tapınakçıları tutuklattı.

Fransa'da Tapınakçıları yargılayan mahkemede, şövalyelerin itirafları, eldeki belgeler ve yapılan suçlamalar Tapınakçılığın sıradan bir şövalye tarikatı olmadığını ortaya koymaktaydı. Bütün bu itiraflar ve ortaya çıkan gerçekler neticesinde Tapınakçıların çoğu hapse mahkum edildi. Suçlamalar şunlardı: Kafirlik, sapkınlık, eşcinsellik, şeytana tapma ve  büyü yapma gibi birçok suç. Eşcinsellik suçlaması için Tapınakçıların sembollerinden biri olan aynı ata binmiş iki Tapınak Şövalyesi'ni kanıt olarak gösterdiler.


gnoxis. com

Bu ciddi itiraflar sonucunda Papa 72 Tapınakçıyı kendi huzurunda yeniden sorgulamıştır. Sorgular sonucunda ortaya çıkan gerçekler bu sapkın tarikatın yasaklanmasına ve Büyük Üstad Jacques de Molay'ın 1314'te haç üzerinde yakılarak idam edilmesine yol açmış, farklı ülkelere kaçmayı başarmış olan Tapınakçılar da takibata uğramışlardır.

Büyük Üstad Jacques de Molay ve bir kısım şövalye ortadan kaldırılmış olsa da Tapınakçıları ortadan kaldırmak o kadar kolay değildi. Avrupa'yı ve Ortadoğu'yu sarmış olan Tapınakçılar gizli de olsa varlıklarını devam ettirmişlerdir. Tapınakçılar takibata uğradıkları dönemde en az 160 bin kişilik bir güce sahiptiler ve tarikatın mal varlığı ve hazinesi krallarla yarışıyordu. İşte bu ekonomik güç Tapınakçılara her türlü korumayı ve güvenceyi sağlamaya yetmiştir. Ve bu mal varlığını ele geçirmek ne Fransa Kralı ne de Papa için mümkün olmamıştır. Peki, bu mal varlığı ve paralar nereye gitti? Sayıları yüz binleri bulan şövalyeler yer yarıldı da içine mi girdiler?

Kilisenin resmen ortadan kalktığını öne sürdüğü Tapınakçılar, bütün Avrupa'da, özellikle de İngiltere gibi Kuzey ülkelerinde yeraltında faaliyetlerine devam etmiştir:
" Kutsal Topraklar'ın kaybını izleyen yıllarda, Tapınakçılar, kendi devletlerini kurma konusunda gittikçe artan bir arzu göstermişlerdir. Bu, ne Yeni Dünya'da (Amerika) bir Eldorado (Altın Ülkesi), ne de karanlık Afrika'da, Prester John benzeri gizli bir krallıktır. Nitekim Tapınakçılar kesinlikle Avrupa'da olup biten her şeyin merkezinde oldular, ve dahası bugünkü bildiğimiz şekliyle Batı dünyasının oluşumunda kısmen aracı oldular. Tapınakçıların devleti İsviçre idi, halen de öyledir."(6)

"Kaçak Tapınakçıların önemli  bir bölümü de, 14. yüzyıl Avrupası'nda Katolik Kilisesi'nin otoritesini tanımayan yegane krallığa, yani İskoçya'ya sığındılar. İskoç Kralı Robert Bruce'un himayesi altında yeniden örgütlendiler. Bir süre sonra da, varlıklarını sürdürmek için iyi bir kamuflaj yöntemi buldular: Ortaçağ'da Britanya Adası'ndaki en önemli "sivil toplum örgütü" olan duvarcı loncalarına sızdılar ve bir süre sonra da loncaları tamamen ele geçirdiler. Birer mesleki örgüt olan loncalar böylece felsefi ve siyasi bir amaç kazandı ve mason localarına dönüştü. (Masonların "operatif masonluktan spekülatif masonluğa geçiş" dedikleri süreç de budur. Tampliye Büyük Üstadının aynı zamanda mason Büyük Üstadı olmasıyla birlikte, operatif masonluk tarzından spekülatif masonluğa doğru da bir tedrici geçiş başlamıştır." (7)
Kuşkusuz, Tapınak Şövalyeleri ile Masonluk birebir aynı teşkilatlar değildir ancak sahip oldukları felsefe aynıdır.

"Tapınakçı geleneğin masonluğa dönüşümü içinde, birtakım yan ürünler de ortaya çıktı. Gül-Haçlar bunların biriydi. Bir diğeri ise, okültizm tarihinin en tartışmalı örgütlerinden biri olan İllüminati (Aydınlanmışlar) Derneği'ydi. Almanya'nın güneyindeki Bavyera bölgesinde kurulduğu için Bavyera Aydınlanmışları olarak da bilinen dernek, masonik ideallere uygun bir siyasi düzeni devrim yoluyla kurmak amacını taşıyordu. Monarşilere ve Kilise'ye şiddetle düşman olan İllüminati, Adam Weishaupt adlı bir hukuk profesörü tarafından kurulmuştu. Almanya içinde gittikçe güçlenen İllüminati hareketi, bütün masonik ritüelleri uygulamakla beraber, geleneksel mason localarından ayrı bir yapıdaydı. Okült tarihçilerce kabul edildiğine göre, Fransız Devrimi'nde rol oynayacak bazı devrimcilerin arasında , Babeuf gibi İllümine kökenliler de önemli bir yer tutuyordu.

Fransız Devrimi Ve Jacques de Molay'ın Öcü

Yukarıda anlattığım gibi, Tapınak Şövalyeleri Fransa Kralı ve Katolik Kilisesi'nin ortaklaşa düzenledikleri bir baskınla yakalanmış, yargılanmış, önde gelenleri idam edilmiş ve tutuklanmışlardı. Peki Tapınakçılar bunu unutmuşlar mıydı? Hayır, unutmamışlardı ve bu iki kurumu zayıflatmak ve mümkünse ortadan kaldırmak, Tapınakçı geleneğin ve ardılı olan masonluğun öncelikli hedeflerinden biri oldu. Bu hedefin gerçekleşmesinin en büyük aşaması olan Fransız Devrimi'nde(1789) masonluğun oynadığı rol, bu nedenle oldukça anlamlıdır.

Fransız Devrimi'nin, hemen arkasından kaleme alınan çeşitli kitaplarda, masonluğun devrimde büyük rolü olduğu yazılmıştır. Masonlar devrimi hem kurmak istedikleri sosyal düzen için büyük bir aşama, hem de Tapınakçılara karşı Fransa Kralının yaptıklarının bir intikamı olarak görüyorlardı.
Kışkırtılmış yığınlar Bastille hapishanesine (Tapınakçıların Büyük Üstadı De Molay, 1314 yılında idam edilmeden önce, uzun bir süre Bastille'de tutuklu kalmıştı!) doğru yürüdüklerinde Mirabeau, "Monarşi, Tapınakçılar Örgütünün torunlarından öldürücü bir darbe aldı" demişti. Devrimin Bastille Hapishanesi'nde başlaması bir tesadüf olabilir miydi?

Fransız Devrimi Sonrası

"21 Ocak 1793 sabahı Fransız Kralı XVI. Louis, idam edilmek üzere giyotinin kurulu olduğu platformda ayakta durdu ve ölümünü izlemek üzere gelen dev kalabalığa seslenmek için yüzünü döndü. Kendisinin idamı yönünde oy kullanan devrimci meclisi affettiğini söyledi ve kendini celladın ellerine bıraktı. Cellat, Louis'in bedeninden ayrılmış başını, kralın öldüğünü göstermek için havaya kaldırdı. Kimi kaynaklara göre, sonradan olan şey kalabalığı şaşkınlığa sürüklemişti: Bir adam sıçrayarak platforma çıktı ve parmaklarını ölü kralın kanına batırdı. Elini havaya kaldırdı ve şöyle bağırdı: Jacques de Molay, intikamın alındı!" Kalabalık, Tapınak Şövalyeleri'nin 1314 yılında kötü yola sapmış bir sapkın olarak yakılan son Üstadı Jacques de Molay'a yapılan göndermeyi kavrayarak alkışladı."(8)

Tam 479 yıl sonra Tapınakçıların torunları Molay'ın öcünü almışlardı, Fransa Kralından. Peki ya Katolik Kilisesi'nden? Okuduğum kitaplarda bu sorunun cevabıyla ilgili açık, net bir bilgi yok zaten Bu benim kafama takılan bir soru yalnızca. Belki, yazımı okuduktan sonra sizin de kafanıza takılabilecek bir soru. Ne dersiniz?

Sonuçta okuduğum kitaplardan size aktarmaya çalıştığım tarihi bilgiler yaklaşık yedi yüz yıllık(1096-1793) bir süreyi kapsamaktadır. Takdir edersiniz ki bu süre uzun bir süre ve olayları sırasıyla ve neden-sonuç ilişkisiyle anlatmaya çalışmak ve arada bir kopukluk olmaması için çabalamak bayağı bir emek gerektirir. Ben bu emeği vererek yazdım ve siz de beş dakikanızı ayırarak okuyunuz lütfen.

Kim olursanız olun, ne olursanız olun ama yeter ki kitap okuyun...

Not: İnternette konuyla ilgili yaptığım araştırmada çok fazla yalan yanlış bilgiye rastladım. Takipçilerim bilirler; bilgiye dayalı yazılarımda mutlaka kaynak gösteririm. Kaynak gösterilmeyen hiçbir yazıya, bu kitap bile olsa itibar etmeyiniz.

Kaynaklar: 
* (1), (2), (3), (4), (5), (6), (7) - Aytekin Gezici, Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler, Tutku Yayınları (s: 237-278).
** (8) Ahmet Memişoğlu, Tapınak Şövalyeleri, Kamer Yayınları.



22 Ocak 2019 Salı




KAHVE Mİ SEVERSİNİZ, ÇAY MI?



Çocukken, büyüklerin içtiği kahveye özenir içmek isterdim. Büyükler ise çocukların kahve içemeyeceklerini söylerlerdi; içerlerse dudakları kararırmış. Bu cevap  beni tatmin etmezdi, kendi kahvemi pişirip içerdim gizlice(yasağın cazibesi). Tabii o zamanlar kahve değerli, her yerde bulunmuyor. Ancak misafir geldiğinde ikram ediliyor. Böyle olunca da çocukların kahveyi tüketmesine izin verilmiyor; bir şeyler uyduruluyor, ki çocuklar içmesin. Ne de olsa kahve çook uzaklardan geliyor; Yemen'den. :) Öyleki türküsü bile var.

"Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır" sözünün doğru olup olmadığını, yaşım kemale erince anlamıştım; niceleri kahvemizi içmişti ama değil kırk yıl, kırk gün bile hatırı olmamıştı. Hem neden olsun ki? Altı üstü bir fincan kahveydi. Büyüklerimiz çok fazla anlam yüklemişler bir fincan kahveye diye düşünürdüm o zamanlar, hala aynı düşüncedeyim. Böyle düşünmem, kahve içmeyi sevmeme engel değil elbette. Kahve içmeyi seven biri olarak yapacağım çay-kahve kıyaslamasını keyifle okursunuz umarım.

Kahve, yalnız da içilebilir, çay ise toplulukla daha keyifli olur. Kahveyi hazırlamak kolaydır, içimi keyif verir, kokusu alır götürür sizi  uzak diyarlara; içmeden hülyalara dalarsınız. Çayın hazırlanması, demlenmesi, servisi zaman alır. Kısacası çayın bir seremonisi vardır, ki oldum olası seremonilerden hoşlanmam; özgürlüğüm kısıtlanmış gibi hissederim. Nepal ve Tibet'tin tereyağlı çayları, İngilizlerin  sütlü çayı en güzel porselen fincanda sunulsa bile, bu kısıtlanmış özgürlük hissimi azaltmaya yetmez. Japonların ve Çinlilerin çay seremonilerinin sıkıcılığından söz etmiyorum, kültür farklılıklarına saygı duyuyorum çünkü. 

Herkesin bildiği gibi çay uyumlu insanların içeceğidir. Kahve ise sıra dışı, özgürlüğüne düşkün insanların. Bir kitapta okumuştum; Bu çay içenlerle kahve içenler arasındaki ayrımın nereden geldiğini. Bu çok bilinen bir şeymiş. Şöyleki: Kafeler 17. yüzyıldan itibaren İngiltere'de dünya meselelerinin aşırı derecede özgür, hatta radikal bir biçimde tartışıldığı toplanma yerleriymiş. O kadar ki, 1654'te Cromwell bütün bu 'başkaldırı yerlerinin' kapatılmasını emretmiş ama boşuna. Çok geçmeden insanlar toplumun sorunlarını bir kahve fincanının etrafında tartışma alışkanlığına geri dönmüşler. Günümüzde bu durum, değişikliğe uğramışsa da hala tartışma alışkanlığı kahvehanelerde sürüyor sanırım.

Şimdi, "kahve mi seversiniz, çay mı?" sorusunun cevabını söylerseniz, size kim olduğunuzu söyleyebilirim. :)  Ve birini kahve içmeye davet etmeden önce bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu unutmayın sakın. Siz, benim deneyimlerime değil, büyüklerin söylediğine kulak verin. Ya da en iyisi, o birini kahve içmeye değil, çaya davet edin. :) Ne dersiniz? 

Çaya türkü yakılmış mı bilmiyorum ama kahve için söylenmiş  güzel bir türküyü linki tıklayarak dinleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=xUYjYoRG6jY





14 Ocak 2019 Pazartesi




DÜŞÜNCEM VAR, DAĞLAR KADAR

Bir bebek doğduğunda, tertemizdir onun dünya sayfası. Sonra bebek büyür, kirlenir dünyası. Yetişkinliğe eriştiğinde anlar ki, "hayat" denen şey insanı bazen öne çıkarır, zirveye taşır, bazen de hızla zirveden indirir ve geriye fırlatır. 

Hayat, inişli çıkışlı çetin bir dağ yoluna benzer; yoldaki tüm engelleri aşarak zirveye varırsın ama o zirvede uzun süre kalamazsın, dağın zirvesi buna izin vermez çünkü. Hayat da böyle değil midir? Bir yerlere gelmek, bir şeyler başarabilmek, geleceğini garanti altına almak için çalışıp çabalarsın. Kısacası, ömür denilen varoluş sürecinin  herhangi  bir zaman diliminde kendi zirvene tırmanırsın. Ya sonra? Zirveden iniş başlar; maddi olmasa bile bu iniş, manevi olabilir, bedenen olabilir. İnsanı bekleyen kaçınılmaz sona doğru hızlı bir düşüş, bir türlü  adını koyamadığın. Bu iniş çıkışları anlayabilenler mutlu, huzurlu, anlayamayanlar ise bedbaht olurlar.



İşte dağlardaki ayak değmemiş bembeyaz karlar üstündeki  her yürüyüşümde düşündüğüm budur benim(karda yürüyüş zor olduğundan). Ve ben kar yürüyüşü yaptığım 13 Ocak pazar günü, huzurluydum doğada. Aynı zamanda mutluydum da. Çünkü orada "kimseye ait değildim, kendime bile!" Mutlu olmamın tercümanı olan bu son cümleyi, yalnız bir adamın şiirinden ödünç aldım. Bu çok sevdiğim şair ve yazarın adı, okuyacağınız güzel şiirinin altında yazılı. :)

Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!
Bir başkası olmak süresiz,
Yalnız görmek için yaşamaktır
Köksüz bir ruhu olmak!

Kimseye ait olmamak, kendime bile!
Durmadan gitmek, sonu olmayan
Bir yokluğun peşinde
Ve ona ulaşma isteği içinde!

Böyle yola çıkmaktır yolculuk.
Ama ben açık bir yol düşünden öte,
Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
Gerisi sadece gök ve toprak.

Fernando PESSOA - 1933
(Çeviri: Cevat ÇAPAN)

Edebiyat çevrelerinin "binbir surat" diye adlandırdığı F. Pessoa'yı  tanımak isterseniz eğer, lütfen linki tıklayınız:
https://sahriye.blogspot.com/2016/11/huzursuzlugun-kitabini-yazan-bir-yalniz.html


Photo: ankarahiking.com / Toklar Yaylası-Gerede



8 Ocak 2019 Salı




ILGAZ DAĞI MİLLİ PARKI'NDA KAR YÜRÜYÜŞÜ


Karlı, buzlu bir Ankara sabahının gün doğmadan önceki alacakaranlığı. Hava ayaz mı ayaz. Sokaklarda in cin top oynuyor, sokak lambalarının ışığı altında. Telefonumun zil sesiyle sıcacık yatağımdan fırladım. Böyle yapmazsam tekrar uykuya dalabilirdim çünkü. Hazırlanıp bir an önce evden çıkmam gerek. Ilgaz Dağı Milli Parkı'nda kar yürüyüşü yapmak için erkenden yola koyulacağız. Yol uzun, üstelik karlı da olacak, meteorolojinin bildirdiğine göre. Zaman çok değerli, kaybetmeye gelmez.

Öncelikle, sabahın seherinde beni yollara düşüren, kar kış, yağmur çamur, rüzgar sıcak demeden doğada yürümeye iten nedenleri  açıklamak istiyorum, merak edenler için. :)

Doğa yürüyüşü yapmamın en önemli nedeni, doğayı, dağları çok sevmem ve temiz dağ havasına olan özlemim. Kentte yeterince soluyamadığım oksijeni, dağlarda, yaylalarda doyasıya solumak. Üstelik soluduğum oksijen bedava. Keşke depolayabilsem ama şimdilik bu mümkün değil. Bedava demişken Orhan Veli'nin "Bedava yaşıyoruz, bedava / Hava bedava, bulut bedava / Dere tepe bedava / Yağmur çamur bedava" diye başlayan şiirini nasıl hatırlamayayım? Gerçekten de doğada, doğal ortamda üstümüzde bulunan paranın hiçbir hükmü yok. Vahşi doğa paranın geçersiz olduğu tek yer. Bu yanını sevmiyor da değilim doğrusu.  

Pek çoğumuz bilmez ama oksijenin vücudumuzda çok önemli bir görevi daha var, diğerlerinin yanında. Nobel ödüllü Dr. Otto Warburg, yaptığı araştırmalarda kanserin oksijen yetersizliğinden olduğunu tesbit etmiş ve bu araştırmasıyla 1931 yılında Nobel almış. Dr. Warburg araştırma sonucunu şöyle özetlemiş: " Oksijen yetersizliği vücutta asidik bir ortam yaratıyor. Kanser hücreleri oksijensiz yaşadıkları için asidik ortamda gelişiyor. Oksijenin fazla olduğu alkali bir ortamda yaşamaları ise mümkün olmuyor. Normal hücreler oksijene ihtiyaç duyar. Fakat kanser hücreleri oksijensiz yaşayabilir. Hatta bir hücrenin oksijeninin %35'ini kesin, 48 saat içinde kanserleşebilir."(cnnturk.com)

Düşünüyorum da 87 yıldır var olan bu araştırma sonucunu  dünyada kaç kişi biliyor? Acaba biri veya birileri tarafından bu çok değerli bilgi özellikle mi saklanıyor insanlardan? İlaçlarını satabilmek ve devasa karlar elde edebilmek için laboratuvarlarda yeni mikroplar üreten ya da yeryüzünden silinmiş hastalık mikroplarını  gün yüzüne çıkaran büyük ilaç firmalarının bu gizlilikte payı var mıdır? Evcil hayvanların kansere yakalandıklarını biliyorum. Peki, doğal ortamında yaşayan vahşi hayvanlarda kansere yakalanma oranı nedir? Neden küçük  çıkarlar için oksijen kaynağı olan büyük ormanlar yok ediliyor? (Palm yağı üretimi için yağmur ormanlarının korkunç bir hızla yok edilmesi sadece bir örnek.) Soruları çoğaltabiliriz ama ya cevaplar? Üstünde düşünmek gerek!

Kendimden biliyorum, doğada yürümek, hem bağışıklık sistemimizi, hem de  vücudumuzu ve zihnimizi güçlendiriyor. Bilimsel olarak kanıtlandı ki; doğa yürüyüşü vücudumuzdaki mutluluk hormonlarının hepsini aktive ediyor. Ayrıca, yetişkinler için bir yararı daha  var; yaşlılığı geciktiriyor. Plastik cerrahlara çuvallar dolusu para dökmeye gerek yok. Doğada "gençlik aşısı" bedava. :) 



Elbette doğa yürüyüşünün riskleri de var, diğer sporlarda olduğu gibi. Ancak, diğer sporlardan farklı olarak doğada yürümek her an bir sürprizle karşılaşma olasılığını da taşır. Örneğin; yürüyüşe başladığımızda günlük güneşlik olan hava, yükseldikçe birden değişebilir ve doluya, yağmura dönüşebilir. Biz yürüyüşçülere göre, "kötü hava yoktur, kötü giyinme vardır." Doğanın  sürprizlerine hazırlıklıyızdır yani.

Tüm bu nedenlerle doğada yürümek, bir tutkuya dönüştü benim için. Darısı yürümeyenlerin başına. :) 

İşte yine bir pazar sabahı bu tutkumu gerçekleştirmek üzere  Ankara Hiking Grubu ile saat 07.30'da yola çıktık. Araç içinde çay-kahve ve sandviç ikramı yapıldı. Yol karlı ve buzlu olduğundan oldukça yavaş hareketle ancak saat 12.00'de Ilgaz Milli Parkı'na giriş yapabildik. Hazırlıklarımızı(tozluk giyinme, batonları ayarlama v.s.) tamamladıktan sonra 2048 metre rakımlı Kazançal Tepe'ye doğru tırmanışa geçtik. İnce ince kar yağıyordu. Kayak merkezine kadar yoldan yürüdük. Buzlu yol üstüne yağan toz kar yolu kayganlaştırmıştı. Kar botlarıyla bile ara sıra kaydım. Yoldan ayrılıp ormana girdiğimizde kar yüksekliği 40-50 cm idi. Yükseldikçe görüş açısı genişlediğinden manzaranın güzelliği büyüleciydi. Ufka kadar her taraf bembeyazdı. Sarıçam ve göknar ağaçlarından oluşan ormanın yeşil örtüsü, paha biçilmez beyaz dantellerle süslenmiş gibiydi. Beyazlara bürünmüş orman öylesine temiz, aydınlık bir görüntü sergiliyordu ki, "Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler" diyen Özdemir Asaf sanırım Ilgaz'ı görmemişti. Sanki bu beyazlık dünyanın tüm kirlerini  örtmüştü, kusurları örten gece gibi. Bu nedenle kar ve geceyi severim ben.



Zirveye yaklaştığımızda, doğa yürüyüşlerinde hiç aklımdan çıkarmadığım ve bana özgürce hareket etme olanağı sağlayan Nietzsche'nin sözüne kulak verdim: " Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki" diyen. Nietzsche'den aldığım güçle içimdeki çocuğu koyverdim gitti; kar meleği oldum, kar çizmesi yaptım, dallardaki karı silkeledim ve şarkılar söyledim kimsenin duymadığı... 

Zirvede bulunan ahşap yağmur sığınağında, ki her tarafından kılıç kadar keskin buzlar sarkıyordu öğle yemeğimizi yedik, dinlendik. Terimiz soğumadan inişe geçtik. Tipi başlamıştı. Sert esen rüzgarla birlikte altı köşeli kar kristalleri keskin bir bıçak gibi yüzüme çarparken yüz felci geçirebilirim düşüncesiyle ilk kez korktum. Yüzümü kapatamadım, boynuma doladığım atkı donmuştu, beremden sarkan saçlarım da. 90-100 cm'ye ulaşan kar yüksekliğinde yürümenin zorluğu da cabası. Elli metre sonra üşüyen parmak uçlarımın acısından batonları tutamayıp sürüklemeye başladım. Aşağıya indikçe tipinin şiddeti azaldı, parmak uçlarım ısındı ama yüzüm yamulmuştu sanki.



Dört saatlik yürüyüşün ardından kütük eve vardığımızda sıcacık çaylar ve mis gibi kokan kahveler bizi bekliyordu. Yanmaktan ziyade tüten sobanın ısısı ancak kendine yetiyordu ama  olsun en azından içerideydik. Dışarıdan bakıldığında pek bir şeye benzemeyen kütük evin içinin  geniş olması şaşırtıcıydı. Mangalda köfte, sucuk ve tavuklar kızarırken içeride canlı gitar eşliğinde eğlence başlamıştı bile. Yürüyenler, yürümeyenler pistten inmediler bir saat boyunca. Ben, elimde kahvem şömine başında anın keyfini çıkarmaktaydım. 

Yemeğimizi yedikten sonra aracımıza binip Ankara'ya doğru yola çıktık. Biz gidiyoruz diye üzülen hava yeniden kar yağdırmaya başlamıştı. Yollar kapanmadan ana yola varmalıydık, vardık da. Bir sonraki hafta yapılacak etkinliğe katılmak üzere mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir şekilde döndüm evime...Kemal Sayar'ın dediği gibi: "Saatlerini doğanın ve iç dünyalarının çevrimine ayarlayanlar, güneşi ve gökyüzünü görebilenler, hayatı uzun bir şimdi ve yekpare, geniş bir an olarak yaşayabilenler, "içime çektiğim hava değil, gökyüzüdür." diyebilenler, eve mutlu dönüyor."

Ne dersiniz siz de mutlu döndünüz mü evinize?

Etkinliği düzenleyen ve bu etkinlikte yaşadığım heyecanı ve  güzellikleri ileride torunlarıma(olursa tabii) anlatma olanağı sağlayan Ankara Hiking yöneticisi ve rehberimiz Nedim Yılmaz'a çok teşekkür ederim. Ayrıca  fotoğraflarımı çekerek yaşadığım anları ölümsüzleştiren arkadaşım Serdar Bey'e çok teşekkürler. O olmasaydı elimde tek bir kare fotoğrafım olmayacaktı. Benim telefonum insan gibi; onunla sıkıldıkça konuşabiliyorum, çok akıllı ama insan kadar dayanıklı değil. Soğuğu hissettiği an kendini savunmak adına donuyor. Ancak ısındığında açılıyor yeniden. :)
Ve yürüyüşe katılan tüm arkadaşları kutluyorum, cesaretlerinden dolayı. Zor bir yürüyüşü başarıyla tamamladılar.

Yazım uzun oldu farkındayım ve tümünü okumanız için bir ormana bestelenmiş en güzel müziği paylaşıyorum, ki müzik eşliğinde okurken sıkılmayasınız. :)


  
Yorumlarınızı blog altına yazmayı unutmayınız lütfen.

27 Aralık 2018 Perşembe




MANDALİNALAR


Hollywood filmlerini izlemekten vazgeçeli çok oldu. Los Angeles'teki yapımcı ve yönetmenlerin dev prodüksiyonlarla saçma sapan senaryoları bize yutturmaya çalışmalarından bıktım da diyebilirim. Hele son zamanlarda vizyona sürdükleri filmleri izleme gafletinde bulunup, "Eee, ne anlatmak istiyordu bu film?" diye kendi kendime sormaya başladıktan sonra izlememeyi tercih etmemle ne kadar isabetli karar verdiğimi daha iyi anladım. Benim için bir filmde nefis bir görsellik, şatafatlı sahneler, dudak uçuklatan çekim tekniklerinin yer alması, o filmi izlemem için yeterli değil, hiç olmadı da. Filmde mevcut olan sağlam bir senaryo, iyi oyunculuk, topluma kazandıracağı bilinç ve verdiği mesajlar o filmi izlenmeye değer kılar. Benim için böyle. Siz farklı düşünebilir, yazdıklarıma katılmayabilirsiniz ama yazdıklarımda gerçeklik payı olduğunu kabul edersiniz belki.

İşte bu nedenledir ki, çoğunluğun izlenmeye değer bulmadığı  yani gişesi düşük filmleri izlemeyi seviyorum. Son yıllarda her ne kadar böyle filmleri beyaz perdede izlemek güç olsa da, bir sinemasever olarak, kültür abidesi kızımın tavsiyesiyle evde izleme olanağı buluyorum iyi ki.

İzlediğim Mandalinalar filminin yönetmeni Zaza Urushadze. Estonya, Gürcistan ortak yapımı bir savaş filmi. Yönetmen  savaşı, savaşın getirdiği çatışma ortamındaki iki ihtiyarın çaresizliğini ve vicdanlı  insan olarak kalabilmenin erdemlerini ihtiyar İvo üzerinden öylesine ustalıkla anlatmış ki,filmi izlerken İvo'yu bağrınıza basmak geliyor içinizden. Yönetmenin izleyiciler üstünde duygu sömürüsü yapmak gibi bir derdi yok: Olayları gayet yalın ve insani değerleri sorgulatacak bir şekilde anlatıyor. Bir savaş filmi izlemiyor,  bir filozofu dinliyorsunuz sanki. Film boyunca, iki yaralı düşman askerinin acılarını, kinini, nefretini, öfkesini iliklerinizde hissediyorsunuz adeta. Kanlı savaş sahnesi göstermeden yönetmenin bunu nasıl başardığına şaşırdım doğrusu.

Film, 1992 yılında Abhazya'da başlayan Abhazya-Gürcü savaşını anlatmakta. Abhazya'daki köyde yaşayan Estonyalılar savaşın yıkımından kurtulmak için varını yoğunu satıp, artık özgür bir ülke olan Estonya'ya göç ederler. Köyde kalan iki ihtiyar İvo ve Margus'un kalış nedenleri farklıdır. İvo, doğup büyüdüğü topraklardan ayrılmak istememiş ama ailesini Estonya'ya göndermiştir. Margus ise savaşla birlikte gelen maddi sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalmış. Hayali olan Estonya'ya gidebilmek için tek umudu, o yıl çok verimli olan  bahçesinden toplamakta olduğu mandalinaları bir an önce  satabilmektir. Marangoz olan İvo da kendisine yardım etmektedir. Artık savaş kapılarına dayanmıştır. İki ihtiyar tarafsızlıklarını koruyarak, hayatta kalmaya çalışsalar da savaşın acımasız yüzünü çok geçmeden göreceklerdir. Margus'un evinin önünde karşılaşan  iki çeçenle(paralı asker) birkaç gürcü askerin çatışması sonucunda iki ihtiyar da savaşa dahil olmuşlardır ister istemez. Bu çatışmada, Çeçen Ahmed ile Gürcü Niko ağır yaralanmıştır. İvo iki askere değil, iki insana yardım ederek onları evine alır ve titizlikle  tedavilerini yapar. İki düşman asker İvo'nun evinde birlikte kalmak zorundadırlar. 

Filmi izledikten sonra düşündüm; savaşta birbirini tanımayan ama düşman olan askerler hiç düşünmeden birbirlerini öldürüyorlar. Ya birbirlerini tanısalardı, yine de öldürebilirler miydi?

Nedensiz savaş olmaz diye düşünürsek, her savaşın bir amacı vardır; toprak kazanmak, petrol kuyularına sahip olmak, politik güç elde etmek v.b. Margus'a göre savaşın amacı, mandalinalarına kimin sahip olacağıydı. İvo'ya göre ise toprağına kimin el koyacağının. Nedeni ne olursa olsun tüm savaşların değişmeyen ortak özelliği; ölüm, gözyaşı ve  yıkımdır. Yönetmen  bu yıkımı tek bir sahneyle belleğimizden silinmeyecek bir şekilde ölümsüzleştirmiş. O sahne; İvo'nun "ölümün şerefine" kadeh kaldırdığı sahnedir. 

"Mandalinalar" filmi, savaş karşıtlığını, sıcak savaş eleştirisini parmağını gözümüze sokmadan anlatan, hissettiren ve yaşatan bir baş yapıt bence. Mutlaka izlemelisiniz.

Ve unutmamamız gereken: "Aslında hepimiz yaşadığımız dönemin ve mekanın kurbanlarıyız."*

*Reds, 1981 filminden bir replik.



25 Aralık 2018 Salı




   ABANT GÖLÜ'NDE DOĞA YÜRÜYÜŞÜ





Uzun zamandır doğada yürüyorum. Güzel ülkemizin dağlarında, ovalarında, vadilerinde, göl kıyılarında, antik yollarında, tozlu topraklı kıraç tepelerinde neredeyse dört bir yanında keyifle yürüdüm,  yürümeye devam edeceğim, sağlığım el verdiğince. Çünkü, doğayı ve açık hava sporlarını seviyorum. Doğada yürümek, kamp atmak insanın bağışıklık sistemini güçlendiriyor, heyecanlandırıyor ve ruhsal gelişimine katkıda bulunuyor. En önemli katkısı ise insanın kendi gücünün farkına varması, sınırlarını zorlaması, doğada kendi olabilmesi(doğa maske kabul etmez çünkü) ve zoru başarabilmenin verdiği hazzı tadabilmesidir, ki bu hazzı zirveye çıkanlar ya da yürüyüşün sonuna varanlar çok iyi bilirler. Doğada bir kez yürümek bile alışkanlık yaratıyor, inanın. Ve ben bu alışkanlığımdan çok mutluyum...Kitap okumayı tutku derecesinde seven biri olarak, "Doğa, her yaprağında en derin yazılar olan biricik kitaptır." diyen Goethe gibi doğayı da  okumaya, anlamaya çalışıyorum.

Yaşadığımız çevreye, yeryüzüne ve evrene ait bilgileri yalnızca okuyarak ya da anlatılanlara kulak vererek öğrenemeyiz. Gezerek, seyahat ederek de öğrenebiliriz. Hani bir söz vardır; "Çok gezen mi daha çok bilir yoksa çok okuyan mı" diye. Bence, kitap okuyarak gezen daha çok bilir. Yani ben.  :) 

Yaşadığımız en uzun gecenin ardından 23 Aralık Pazar sabahı, sokak ve caddeler karanlıkla boğuşurken, gece henüz güne dönmeden erkenden  kalktım ve hazırlandım. Her seferinde olduğu gibi heyecanım tavan yapmıştı. Çünkü,  Yol Arkadaşımla birlikte en sevdiğim göle; Abant'a  gidecek, yürüyecek ve anılarımı geri çağıracaktım;  fazla silikleşmeden.

Belirtilen duraklardan doğasever arkadaşları topladıktan sonra yola koyulduk. Yol üstünde kahvaltı molası verdikten sonra devam ettik ve yaklaşık üç saat sonra cennetin kapısına vardık. Tabii ki cennet bedava değildi, giriş ücretliydi. İstenen bedeli ödeyerek Abant Tabiat Parkı'na giriş yaptık. Bu arada yol boyunca çiseleyen yağmur, "ne iyi ettiniz de geldiniz" der gibi lapa lapa yağan kara dönüştü. Anlayacağınız hava,  altı köşeli kar  kristallerini bize sunuyor ve  "hoş geldiniz" diyordu. Biz de hazırlıklarımızı tamamlayıp on iki kilometre sürecek yürüyüşe başlamadan önce   "hoş bulduk, güzel göl, yeşil dağlar ve muhteşem doğa" dedik. Hava öylesine soğuktu ki, zor çıkan sesimizi duyabildiler mi emin değilim. :)

Öncelikle Abant Gölü'nün oluşumuyla ilgili yanlış bir bilgiyi düzeltmem gerek. Çünkü bu olağanüstü güzellikteki doğal göl, bunu hak ediyor, güzelliği nedeniyle.

"Bolu'nun resmi belgelerinde, yıllıklarında, brifing dosyalarında, Turizm İl Müdürlüğü tarafından hazırlanmış broşürlerde, Abant Gölü kenarında bulunan otellerin Türkçe ve yabancı dillerde basılmış tanıtım broşürlerinde Abant Gölü'nün hep bir krater gölü olduğu şeklinde ifadelere rastlanıldığını söyleyen İzzet Baysal Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Bolu Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Yusuf Tatar, 'Abant Gölü'nün bir krater gölü olduğuna dair yapılan bu yorumun, kim tarafından ve ne zaman yapılmış olduğu bilinmemektedir. Ancak; bölgenin jeolojik yapısını yeterince bilmeyen biri, daha çok Abant Gölü çanağının yuvarlakça olan biçiminden hareket ederek böyle bir yorum yapmış olabilir' dedi.

Yapılan jeolojik araştırmalardan ; Abant Gölü'nün bir krater gölü değil, bir tektonik göl (yer kırıklarına bağlı olarak oluşmuş göl) olduğunu ortaya koyduğunu belirten Tatar, 'Bu husus, eski yıllarda yapılmış jeolojik incelemelerden bilindiği gibi, son zamanlarda yapılan araştırmalarla da doğrulanmıştır. Bayındırlık Bakanlığı Deprem Araştırma Merkezi Afet İşleri Genel Müdürlüğü Jeoloji Mühendisi Dr. Ramazan Demirtaş, Ankara Üniversitesi bünyesinde 2000 yılında hazırlamış olduğu doktora tezinde de bu görüşü doğrulamıştır' dedi."*

Bu düzeltmeyi okuyunca ister istemez aklıma şu atasözümüz geldi; "Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış." Güleyim mi, üzüleyim mi bilemedim. Sizler, yol arkadaşlarım şanslısınız; gerçeği buradan okuyabildiğiniz için. :)

Coğrafyasıyla insana huzur veren Abant Gölünün çevresini turlamadan önce yaklaşık 1700 metre yükseklikteki Keltepe'ye doğru tırmanışa geçtik. Yerde çok az kar vardı ama biz yürüyüşe başladığımızda kar yağışı devam ediyordu. Yürüyüş güzergahında manzara muhteşemdi; sarıçam, karaçam, kayın, meşe, dişbudak ve gürgen ağaçlarından oluşan ağaç tünelinden geçiyorduk sanki. Yükselti arttıkça sis yoğunlaşmaya başladı. Ara sıra görüş mesafesi iki metreye kadar düştü. 53 kişilik grup 1532 metre yükseltiye ulaştığımızda, neredeyse sisten göz gözü görmüyordu. Dağlarda, yüksek yerlerde sis çok tehlikeli olabilir yürüyüşçüler açısından. Çünkü siste kaybolma riski vardır. Bir kişinin kaybolması, tüm grubu riske sokar. Bu bağlamda, rehberimizin bir karar vermesi gerekiyordu; ya geri dönecektik ya da zirveye doğru devam edecektik. Deneyimli rehberimiz doğru bir kararla döneceğimizi söyledi. O anda aklıma gelen şuydu: Everest'te zirveye doğru tırmanırken fenalaşarak olduğu yere çöken, arkadaşlarının onu gördükleri halde yardım etmeyerek zirve yoluna devam etmeleri nedeniyle donarak ölen bir dağcının ölümünün ardından, dünya basınında yer alan ünlü bir dağcının söylediği "Hiçbir dağın zirvesi, bir insanın hayatından daha önemli değildir" sözüydü ve bu sözü sesli olarak dile getirdim orada.




Geri dönüşümüzle birlikte beş kilometre yürümüştük. Tabii bize az geldi ve yedi kilometre olan gölün çevresini, kar yağışı altında turladık. Çok keyifli bir yürüyüş oldu. Gölde ünlü Abant Ala'sını(alabalık) gördüm. Avlanmadıkları için oldukça iriydiler. Biz yürürken yanımızdan geçen gelin gibi süslenmiş faytonlara binenlerin keyfi de yerinde görünüyordu. At binenler de, sanırım araba trafiğinin yoğunluğundan olsa gerek asfalt yolu değil, yürüyüş parkurlarını kullanıyorlardı, ki  bu durumda tehlike yarattıklarını söyleyebilirim.

Abant Gölü'ne ilk kez 28 yıl önce gitmiştim ve görür görmez çok sevmiştim. Ondan sonra da her yıl en az bir kere gider olmuştum. Coğrafyacıların ve turizmcilerin haricinde doğru dürüst kimsenin Abant'ı bilmediği yıllardı. 1970'li yıllarda çevrilen romantik filmlerin gözde adresiydi Abant Gölü. Sahneye yeni çıkan birinin starlığa doğru yol alması gibi, Yeşilçam filmleriyle birlikte yıldızı da parlamaya başladı Abant'ın. Keşke parlayan yıldız olmasaydı, belki doğallığını koruyabilirdi. Dört mevsimini bildiğim bu cennetten artık eski keyfi alamıyorum. Göl çevresine kurulan mangal yerleri, yöre köylülerine yardım maksadıyla kurulan köy pazarı, asfaltlanan yolda İstanbul trafiğini aratmayan trafik akışı ve tıklım tıkış  olan araç otoparkı o eşsiz doğa harikasının güzelliğini almış götürmüş. Mangalcıların çevreye saçtıkları toplanmayan çöpleri saymıyorum bile. İzlediğim kadarıyla, göl, sanki her yıl gittikçe uzaklaşıyor  kendi doğal yapısından. Çok üzücü bir durum. Tabiat Parkı girişinde yapılmış olan  ve ücretsiz girebileceğiniz Ziyaretçi Tanıtım Merkezi ve Doğa Müzesi bile tüm bu olumsuzlukları görmemi engelleyemiyor. Benim sevdiğim Abant, artık bir piknik alanı; her bir yanından mangal dumanları tüten, her çeşit kokuyla haşır neşir olan sıradan bir yer olmuş adeta. Eğer Abant'ı görmediyseniz, vakit geçirmeden gidin derim; bu insan ve araç kalabalığına, çevre kirliliğine daha ne kadar dayanır bilinmez çünkü. Ayrıca, gölün kuzey tarafları bataklık olduğundan, ilkbaharda o bataklıkta açan sarı ve beyaz nilüferleri, yeşil yamaçları süsleyen çiğdemleri görmelisiniz mutlaka...Eğer konaklarsanız, sabah çok erken kalkıp Abant'a özgü su samurlarını görebilirsiniz göl kıyısında.

Yürüyüşümüzün sonunda, dünyaca ünlü Bolulu aşçılardan birinin hazırladığı mangalda pişirilmiş (Ele verir talkını, kendi yutar salkımı diye düşünmeyin sakın.Ortama uyum sağlama diye düşünürsek biraz olsun yumuşatabiliriz mangal  durumunu sanırım :)) köfte, karlı soğuk havaların vaz geçilmezi sucuk ve tavuktan oluşan menümüzü buz gibi ayran eşliğinde yedikten sonra yaş pastadan tattık. Arkadaşların hazırladığı sıcak şarap eşliğinde Uğur Yüksekdağ'ın bağlamasıyla icra ettiği türküleri dinledik ve çok eğlendik. Çöplerimizi toplayıp yaktıktan ve ateşi söndürdükten sonra aracımıza binip, güzel anılarımızla birlikte Ankara'ya doğru yola koyulduk.

Kendi adıma söyleyebilirim ki, karlı ve soğuk havada yapmış olduğum bu  doğa yürüyüşü, varlığıma bir anlam katmama ve kendimi geliştirmeme minicik de olsa bir katkı sağladı. Tıpkı diğer yürüyüşlerimde olduğu gibi. Ve Nasuh Mahruki'nin şu söylemini  tüm doğa yürüyüşçülerinin okumasını diliyorum. 

"Bilinçli bir doğa sporcusu, doğada girdiği bu mücadelede, mücadele ettiğinin doğa değil de kendisi olduğunu bilir. Doğayla savaşılmaz, onunla ancak bir uyum yakalanabilir; sizi sadece seyreden bir şeyle nasıl savaşabilirsiniz ki? Savaş kişinin kendi içinde, ruhunda, bedenindedir. Çünkü dağcının, kişinin yenmesi gereken kendisidir. Dağcı, her zirveye ulaştığında kendini aşmış, geliştirmiş olur, bu gelişim sürecinde bir de dost kazanmıştır; O dağ."
(BİR DAĞCININ GÜNCESİ, sayfa 52)


Bu keyifli yürüyüşü düzenleyen "Yol Arkadaşım Doğa Sporları ve Yürüyüş Grubu" yöneticisi ve rehberimiz Aytekin Gültekin'e, yardımcı rehberler Dilek Gültekin ve Hakan Aydın'a çok teşekkürler.

Bolu'nun çok sevilen bir türküsünü "Beyaz Giyme Toz Olur"u yürüyüşe katılan tüm doğaseverlere armağan ediyorum. Türküyü dinlemek için linki tıklayınız:

https://www.youtube.com/watch?v=5TkPvbJKFuY




* m.bianet.org-abant-krater-golu-degil




15 Aralık 2018 Cumartesi




KİTAPÇIDAN ALDIM BİR KİTAP, OKUDUM BİN KİTAP


Büyük küçük hemen herkes tarafından bilinen bir bilmece vardır; "Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane". "Nedir?" diye, sorulur ardından. Cevap hazırdır; "Nar."

Uğradığım kitapçılarda raflardaki her bir kitaba bakarken nedense bu bilmece gelir aklıma ve kendi kendime gülümserim. Yine mi? diye. Sanırım kitabı nara benzeten ender insanlardan biriyim. Nar sayılamayacak kadar çok yararı ile bedenimizi besler, kitap da beynimizi. Böyle düşününce absürd bir durum yok ortada değil mi? Öyle ya beynimizin de bedenimiz gibi beslenmeye, açlığının doyurulmasına ihtiyacı var. Bu açlığı gidermenin en iyi yolu da  olabildiğince fazla kitap okumaktan geçer.

Ben, "zarfa değil, mazrufa bakmak gerek" diye düşünenlerdenim. Nice bedenler gördüm besili, sapasağlam ama bu bedenlerdeki beyinler  aç ve sefil. Nereden mi anlıyorum? Konuşmalarından, oturup kalkmalarından yani davranışlarından tabii ki. Ne tehlikelidir bu aç beyinler, bir bilseniz. Bunların çoğu nöronlarının yetersizliğinden, var olanların da her gün öldüğünden haberdar bile değildir, öylesine göbek şişirmeye dalmışlardır ki. Hayal edin lütfen; dev bir vücutta, minik bir beyin. Çok komik durmuyor mu sizce de?

İnsanların kıskançlığından, ikiyüzlülüğünden, boş sohbetlerinden kaçmak istediğimde kitaplarım sığınağım olur.  Tam da bu anlarda Montaigne'i ve kütüphanesini düşünmekten alıkoyamam kendimi. Kitaplara olan düşkünlüğü bilinen Montaigne, Bordeaux Parlamentosu'nda 13 yıl danışman olarak çalıştıktan sonra kendini kitaplara adamak için emekliye ayrılır. Okumak hayatının tesellisidir ve şöyle der:
"Okumak beni çekildiğim bu inzivada avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız, düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak."

Kitapla ilgili duygularımı yazmama  neden olan, yeni aldığım bir kitap oldu, ki gerçekten de okumaya başladığımda içindeki bilgiler, bir narın parçalanmasından sonra ortaya saçılan tanelerinden çok daha fazlaydı. :) Bu kitabı okuduğumda sanat ve bilim dünyasının görünmeyen yüzünü gördüm, dönem filmi izler gibi kahramanları hayalimde canlandırdım. Dağılan nar tanelerine bakınca çokluğunu görüyoruz, bir kitabı okuyunca da bilginin sonsuzluğunu. Bakmak ve okumak. İkisini bir arada yapabileceğimiz bu  eylemin tek öznesidir kitap...

Sanırım kitabın adını merak ediyorsunuz. Heyecanı artırmak için adını sona sakladım. Ahmet Altan'ın "bir hayat bir hayata değer" adlı  deneme kitabından söz ediyorum. Bakın kitabın  içinde neler var?

-Beethoven tek bir kadını çok sevdi hayatında. Ona mektuplar yazdı, onun için besteler yaptı. Adını hiç kimseye söylemedi. Kimse bilmedi onun sevdiği kadının adını.

-Juan Ramon Jimenez, karısı Zenobia'ya aşıktı. Karısı hastalandı, ölüm döşeğine düştü. Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığını, sırf Zenobia ölmeden öğrenebilsin diye Nobel Komitesi zamanından önce açıkladı. Zenobia öldü sonra. Jimenez bir daha tek satır yazmadı.

-Oğul Alexsander Dumas, pahalı bir fahişeye aşık olmuştu. Aslında bütün Paris bu veremli genç kadının peşindeydi. O kadın ise sadece Lizst'i sevdi. Onu terk eden tek erkek de Lizst oldu. Oğul Dumas, sevdiği kadın ölünce Kamelyalı Kadın'ı yazdı. Verebileceği en büyük armağanı verdi ona.

-Dünyanın en ünlü mimarlarından Louis Kahn, bencil ve çirkin bir erkekti. Bir tren istasyonunun tuvaletinde 74 yaşında ölü bulunduğunda, arkasında kendisine aşık üç kadın bıraktı. Oğlu, babası gibi birisini onların neden sevdiklerini merak edip o kadınları tek tek dolaştı.
(Arka kapak yazısından)

Kitaptan Notlarım:

- Kitaba adını veren Bir Hayat Bir Hayata Değer bölümünde, Turgenyev'in unutulmaz eseri Babalar ve Oğulları'nın  güçlü karakteri  Bazarov anlatılıyor. Bir nihilisttir bu genç tıp öğrencisi. Her türlü siyasal düzeni, ahlakı, aileyi reddeder, sadece bilimin ve aklın doğruyu bulabileceğine inanır. Benim de çok severek okuduğum yazarlardan biri olan Turgenyev, Dostoyevski'nin ve Tolstoy'un da edebiyat anlayışını etkilemişti. Hatta, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'daki Raskolnikov (bu hukuk öğrencisini çok sevmişimdir) karakterini yazarken, Bazarov karakterinden etkilendiği hep söylenir.

-Kadınlara karşı epey insafsız davranan, tıpkı yonttuğu mermerler kadar sert ve dayanıklı yapısı olan ve insanlık tarihinin en büyük heykeltraşlarından biri olarak kabul edilen Rodin, ancak altmışlı yaşlarına yaklaştığında ünlü olur. Hatta yaptığı Balzac heykeliyle bütün Paris alay eder. Ya sonra? Rodin, kendisinden yirmi dört yaş küçük bir heykeltraşla Camille Claudel'le tanışır. Paris'in entelektüel sosyetesini uzun yıllar konuşturan, kitaplara, filmlere konu olan, kadınlarla erkekler arasında hala tartışılan en dramatik aşkını Camille ile yaşar. Rodin'in en ünlü heykellerinden biri olan "öpüşme"nin bu aşktan doğduğu söylenir. Ve bu gel-gitli aşkın sonunda Rodin sanat tarihinin en erişilmez başarılarına doğru yürür, Camille ise akıl hastanesine doğru. Ve Camille bir daha o hastaneden çıkamaz, orada ölür.

-Gustav Flaubert'in  "Madam Bovary" adlı romanı yayımlandığı tarihten itibaren  tüm dünyada tutuldu ve çok sevildi. O roman binlerce yıldan beri tekrarlanan bir kederi, bir yalnızlığı, çaresizliği, hayallerinin peşinden giden bir kadını toplumun yalnızlaştırıp cezalandırmasını anlatıyordu.
Üstelik insanlığın en unutulmaz kitaplarından birini yazan  G. Flaubert, yazdığı kitaptan dolayı eleştiriliyor, tutuklanıyor ve yargılanıyordu. 
Kendini yapayalnız hissediyordu.
Dostu Turgenyev'e yazdığı bir mektupta, "Ne kadar yalnız olduğumu bir bilsen! Konuşacak kim var ki? Zavallı ülkemizde edebiyatı hala umursayan kim var? Belki de yalnızca bir kişi? Ben! Kaybolmuş bir ülkenin enkazı ve romantizmin eski fosili," diyordu.

-Ve kitapta en beğendiğim bölüm; Edward R. Murrow'un anlatıldığı bölüm oldu. Ünlü sinema sanatçısı George Clooney, "Amerikan yayıncılığının en büyük azizi" diye anılan Murrow'un hikayesini anlatan bir film çevirdi. Bir tür "efsane" olan Murrow gerçekten de insanlara anlatılmayı hak ediyordu. Çünkü o dürüst ve cesurdu. Merak ediyorsanız eğer, bu bölümü kitaptan okumalısınız. :) 

-Oğul Dumas'ın "Kamelyalı Kadın" romanını temel alan G. Verdi "La Traviata" operasını besteledi.








SADAKO VE KAĞITTAN BİN TURNA KUŞU EFSANESİ


Sadako Sasaki

Bilindiği üzere II. Dünya Savaşı'nın son aşamasında Amerika Birleşik Devletleri Japonya'ya iki atom bombası attı:  Kod adı Little Boy olan uranyum tipi atom bombasını 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya, üç gün sonra 9 Ağustos 1945'te kod adı Fat Man olan plütonyum bombasını da Nagasaki'ye attı. Bu iki atom bombası, hedeflerini tamamen imha etti, onbinlerce ölü ve yüzbinlerce yaralı bıraktı ardından. 

Hiroşima'ya atom bombası atıldığında, Sadako Sasaki  henüz bir yaşında bir bebekmiş.  Bomba, Hiroşima'daki evlerinin bir mil uzağında patladığı için yaralanmamış. Ancak Sadako on bir yaşına geldiğinde birdenbire hastalanmış. Doktorlar, Sadako'ya "atom bombası hastalığı" adı verilen kan kanseri(lösemi) teşhisi koymuşlar.

Hastanedeki doktorlar, çaresizce küçük kızın ölümü için gün sayarlarken Sadako yüzünde gülücüklerle hastane koridorlarında koşup oynuyormuş. Hastanede en sevdiği kişi ise seksen yaşlarında kendisi gibi kanser olan yaşlı bir kadınmış.

Yaşlı kadın ölmeden hemen önce yanında bulunan Sadako'ya "Benim için çok geç ama, bizim inanışımıza göre; eğer bir kişi kağıttan 1000 tane turna kuşu yaparsa, her istediği kabul olur. Ben yapamadım ama sen yap ve kurtul" demiş ve son nefesini vermiş.

Bunun üzerine Sadako hastalığını cesaretle karşılayıp, kağıt turnaları katlamaya koyulmuş. Turnalar tüm dünyada uçabilsinler diye de her bir turnanın kanatlarına "huzur"  diye yazmış.

Bu hazin öykü önce yerel, sonra da uluslararası basında yer almış. Dünyanın dört bir yanından insanlar Sadako'ya kağıttan turna kuşu göndermeye başlamışlar. 25 Ekim 1955 günü Sadako son saatlerini 644. kuşu yaparak geçirmiş.

Hemşireler ve hastabakıcılar postadan gelen yüzlerce origami kuşu ile odasına girmişler. Fakat Sadako yüzünde hafif bir gülümseme ile çoktan hayata veda etmiş. Postacılar aylarca kağıttan turna kuşu taşımışlar hastaneye. Sadako'nun arkadaşları da eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla birlikte gömmüşler.

Sayısı milyonlara ulaşan turna kuşları, bu gün Japonya'da bir müzede sergileniyor.

O günden bu yana turna kuşu barışın ve nükleer silahsızlanmanın simgesi olur. Arkadaşları Sadako'nun ve atom bombasından ölen bütün çocukların anısına bir anıt diktirebilmek için ülkenin dört bir yanından para toplarlar. Ve toplanan paralarla yapılan anıt, 1958'de Sadako Sasaki anısına Hiroşima'da Barış Park'ında törenle açılır. 




Ayrıca Sadako'nun ABD'de Seatle Barış Park'ında da bir heykeli bulunmakta.

Her yıl  Barış Günü olan 6 Ağustos'ta dünyanın dört bir yanından çocuklar yaptıkları kağıttan binlerce turna kuşunu Sadako'nun Hiroşima'daki anıtına gönderirler.

Nazım Hikmet Sadako'nun hikayesinden çok etkilenmiş ve 1956'da kaleme aldığı "Kız Çocuğu" şiirini onun için yazmış. Nazım Hikmet şiirinde Sadako Sasaki'nin yedi yaşında olduğunu yazmış; ses uyumuna uysun diye. Oysa Sadako öldüğünde on bir yaşındaymış. Nazım'ın "Kız Çocuğu" şiiri, savaş karşıtı bir mesaj olarak büyük başarı kazanmış ve bir çok sanatçı tarafından bestelenmiştir.

İşte o bestelerden birini dinlemek için linki tıklayınız:

Joan Baez
https://www.youtube.com/watch?v=G3I4OnAuZIo





Not: Sadako Sasaki'nin kısa yaşamı ABD'li yazar Eleanor Coerr'in 1977 yılında yazdığı "Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu" kitabı ile tüm dünya tarafından tanınır.


Kaynaklar
-- Osman Balcıgil - İpek Sabahlık, s: 366 (Destek Yayınları)

--1000kitap.com

Görseller, Google görsellerden alınmıştır.





13 Aralık 2018 Perşembe




FARK YARATAN ÜNLÜLERİN ÖLDÜKTEN SONRA ÇALINAN ORGANLARI

Onlar için ünlü olup da sıradan insanlar gibi yaşamak zorken, öldükten sonra da sıradan insanlar gibi mezarlarında sükun içinde  yatmalarına izin verilmemiş; insanoğlunun merakı, onlar gibi olabilme isteği veya bencilliği yüzünden. Ya organları çalınmış ya da cesetleri mezardan çıkarılmış, başka yerlere götürülmüş.

Bizim buralarda ; "Ölüden şeytan bile vazgeçmiş" derler. Şeytanın bile vazgeçtiği ölüden, insanlar neden vazgeçmiyorlar ki, diye düşünmedim değil; Milan Kundera'nın "Kimlik" romanını okurken. Kundera, "Aşk"ı irdelediği bu romanında aynı zamanda  kimlik sorununu da  işlemiş. Sayfalarda ilerledikçe  yazarın, Haydn ve Einstein'in ölümüne ilişkin yazdıkları, ilgimi çekmişti. Satırların altını çizip, "araştır" diye not düşmüştüm. İşte altını çizmiş olduğum o satırlar:

"Haydn'ın ölüsü daha soğumadan başını bedeninden ayırmışlar; kaçık mı kaçık bir bilgin, beynini çıkarıp, müzik dehasının nerede yer aldığını saptasın diye! 
Ya Einstein'in başına gelen? Vasiyetini titizlikle yazarak, öldükten sonra kendisini yakmalarını istemiş. Bu isteğini yerine getirmişler, ne var ki ona yürekten bağlı, özverili çömezi, ustasının bakışlarını üstünde duyumsamadan yaşamaya katlanamayacağını düşünmüş. Yakılmadan önce, cesedin gözlerini çıkararak alkol dolu bir şişenin içine koymuş, böylelikle, kendisi de ölünceye kadar ustasının ona bakmasını sağlamış."

Öldükten sonra, Einstein'in beyninin incelenmek üzere cesedinden çıkarıldığı çok yazılıp çizilmişti ancak gözlerinin çıkarıldığını ilk kez okumuştum. Keza Haydn'ın başının kesildiğini de. Hem Mozart'ı hem de Beethoven'i etkilemiş olan ve "Baba Haydn" olarak da tanınan Avusturyalı ünlü besteci Joseph Haydn'dan söz ediyorum.


J. Haydn(1732-1809)

A. Einstein(1879-1955)

İki yıl gecikmeli de olsa konuyla ilgili araştırma yaptım. Araştırma sonucunda gördüm ki, organları çalınan birçok ünlü vardı. Saçlar, beyin, kalbin çalınması bir yana, çalınan organlar arasında sol göğüs(meme), penis ve üç parmak gibi ilginç organların yer alması çok şaşırttı beni.

Beethoven'in Saçları




Ludwig van Beethoven'in omuzlarına dökülen dalgalı saçları vardı.1827'de Viyana'da öldüğünde, o tarihte henüz 15 yaşında bir piyanist olan Frdinand Hiller, Beethoven'in saçlarından bir tutamını kesip, bazı saç tellerini de koparıp, maun bir kutunun ortasına oydurduğu camdan özel bir haznede yıllarca sakladı (Beethoven'in saçlarından hatıra örnekleri alan sadece Hiller değildir. Gömülürken, bir aslan yelesini andıran saçlarından neredeyse hiçbir şey kalmamıştı). Hiller maun kutuyu Avrupa'nın dört bir yanında verdiği konserlere hep yanında götürdü. 1883'te, oğlu Paul Hiller'e emanet etti. O da arkasına "Bu saçlar, Beethoven öldükten bir gün sonra, 27 Mart 1827'de babam Dr. Ferdinand v. Hiller tarafından kesilmiş ve bana 1 Mayıs 1883'te doğum günü hediyesi olarak verilmiştir" diye yazdı.*

Einstein'in Beyni Bira Soğutucusunda

20. yüzyılın en önemli fizikçilerinden Albert Einstein 17 Nisan 1955 akşamı göğüs ağrısı şikayeti ile Princeton Hastanesi'ne yatırıldı. 76 yaşındaydı.Ertesi sabah, karın boşluğundaki en büyük atardamarın yırtılmasından(abdominal aort anevrizması) kaybedildi. Cesedine dokunulmaması ve yakılarak küllerinin denize serpilmesini vasiyet etmişti. Bu isteği kısmen yerine getirildi. Gerçi cenazesi yakıldı ve külleri savruldu ama, daha önce hastanenin patoloğu Thomas Harvey, dehasının sırrını çözmek istedi ve otopsisini yaptı. Bu işlemin izinsiz olması bir yana, beyni çıkartıp sakladığını da kimseler bilmiyordu. Otopsinin yapıldığı hemen ortaya çıktı elbette. Ama oğlu Arthur, "Einstein'in beyni bizim evde" diyerek, durumu sınıf öğretmenine söylemeseydi, beynin çalındığı ortaya çıkmayabilirdi. Harvey sadece beyni almakla yetinmedi. Gözlerini de çıkarttı ve Einstein'in göz doktoru Henry Abrams'a teslim etti. Halen New York'ta bir kasada durmaktalar.

Dr. Harvey, bütün ısrarlara rağmen beyni teslim etmeyince hastaneden kovuldu. Philadelphia'ya taşındı. Bir laboratuvar'da gerekli ön işlemlerden sonra beyni 240 kadar parçaya ayırdı, iki kavanoza dağıttı, üzerlerine formalin doldurdu. Önce bir tahta kutuya, kutuyu da bira soğutucusunun alt rafına yerleştirdi. Zaman zaman gazeteciler araştırma sonuçlarını sordular. O da bir yıl içinde yayınlayacağını söyleyip durdu.Böylece otuz yıl geçti.**

Bu araştırmanın sonucunu merak ediyorsanız eğer (* ve **) linki tıklayınız:
http://www.hurriyet.com.tr/beethoven-in-saclari-einstein-in-beyni-ve-baska-onemli-seyler-4836367

Yukarıda okuduğunuz üzere Kundera, "Kimlik"te Einstein'in gözlerini çıkartan kişinin onun çömezi olduğunu ve ustasının  gözlerinin kendisini izlemeden yaşayamayacağını düşündüğü için bunu yaptığını yazmıştı. Sevil Atasoy'un yazısında ise, Einstein'in beynini ve gözlerini çıkartan kişinin hastanenin pataloğu Thomas Harvey olduğu yazılı. Hangisi doğru veya değil bilmiyorum. Ama doğru olan şey, izinsiz ve vasiyetine aykırı olarak Einstein'in organlarının çalındığı olgusudur, ki yaşarken rahat yüzü göremeyen dahiye, ölümünde de rahat verilmemiştir.