12 Aralık 2017 Salı




GÖLLER YÖRESİ: BOLU 
Göynük İlçesi Tanıtımı



9-10 Aralık'ta bir gece konaklamalı Göynük turuna katılacağım için çok hevesliydim, bir aydır yürümüyordum ve  Göynük'e ilk kez gideceğim içinde heyecanlıydım. Bolu'nun coğrafyası, bitki örtüsü öylesine güzeldir ki onlarca kez gitsem o güzellikleri izlemeye doyamıyorum. Kışın Gerede, ilkbaharda Dörtdivan veYeniçağa, sonbaharda Mengen ve yazın neresi olursa giderim Bolu'ya. Göynük'e ise bir türlü gidememiştim. 

Cumartesi sabah erkenden yola çıktık. Yol güzergahımız üzerinde bulunan Nallıhan Kuş Cenneti'nde kısa bir mola verdik, fotoğraf çektik ve tanıtım merkezini gezdik. Pek bilinmez ama Ankara'nın en uzak ilçesi olan Nallıhan'da bir kuş cenneti vardır ve hatırı sayılır  miktarda ve çeşitte kuş bulunmaktadır. Davutoğlan Mahallesi sınırları içerisinde yer alan bu kuş cenneti, Sarıyar Barajı'nın kuzeyinde Aladağ Çayı'nın Sarıyar ekosistemidir. Tarihi ipek yolu üzerinde bulunan Nallıhan Kuş Cenneti, ülkemizin önemli kuş alanlarından biridir ve burada avcılık  yasaklanmıştır(1994 yılında Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olarak tefrik edilmiştir).Bugüne kadar Nallıhan Kuş Cenneti'nde 193 kuş türü gözlenmiştir. Bizim uğradığımız saatte kuşlar baraja beslenmeye gittikleri ve ancak akşam üzeri dönecekleri için kuşları göremedik. Canlı kuşların yerine tanıtım merkezinde içleri doldurulmuş kuş türlerini  gördük. İşte onlardan bazıları:




Sonra yola devam ederek öğle saatlerinde şirin mi şirin 4.000 nüfuslu Göynük'e vardık. İki dağ arasında kurulmuş, çevresi başı karlı tepelerle çevrili tablo gibi bir kasaba Göynük. Öğle yemeğini yedikten sonra yerel rehberimiz eşliğinde Çubuk Gölü'ne doğru yola çıktık. Bu gölü çok merak ediyordum çünkü internette fotoğraflarını görüp çok beğenmiştim. İlçeden 11 kilometre uzakta bulunan ve adını, yakınında bulunan Çubuk Köyü'nden alan gölün etrafı bir dizi çekimi için yapılmış yeldeğirmenleriyle çevriliydi. Bir yeldeğirmeninin yanında karlar üzerine uzanıp gözümü kapattım ve yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot'u hayal ettim. O anda ben, Don Kişot gibi hayalle gerçeğin savaşındaydım. Ama yanımdaki Sahcho değil, arkadaşım Sevgi'ydi. :) Sahi neden bir yeldeğirmeni görünce Don Kişot aklımıza gelir hemen ve neden unutamayız onu? Çünkü "Don Kişot, hem gülünçtür hem cesur, hem aptaldır hem duygusal. Yeldeğirmenleriyle savaşırken şövalye ruhludur. Kader arkadaşı Sahcho için yaşananlar çok daha farklıdır. Efendisi Don Kişot'un namus ve güzellik için savaşıyor olması hoşuna gider, ama ne yaptıklarını anlamakta çoğu kez güçlük çeker.

Biz Don Kişot'ta saflığı ve adaleti görürüz. Hayatın iki yüzlü ve nobran gerçekleri karşısında çocuksu ahlakın kırılgan yüzünü görürüz. İçimiz Don Kişot'a ısınırken onun deli olduğunu değil bir kahraman olduğunu düşünmeye başlarız. Maceraya atılırken bindiği atı Rossinante bile bize canlıymış gibi gelir. Bindiği at, kullandığı silahlar ve giydiği kıyafetler Don Kişot'un düzene karşı bir başkaldırısıdır adeta. O, saf insanlıkla ve adaletle o kadar doludur ki her çağda her halk kendisini onda bulmuş ve merakla okumuştur. Bizzat Cervantes kendi eseri için şöyle der: 'Çok açık, anlaşılması kolaydır. Çocuklar ve gençler rahatlıkla okurlar. Yetişkinler anlar, yaşlılar göklere çıkarırlar. Bu kitap her çeşit insan tarafından o kadar çok okunmuştur ki insanlar okurken eğlenceli bulurlar ve kendileri gibi olurlar.' " *
Karlar üstünde ben kendimdim, onun için mi çocuklar gibi şendim? 



Göynük'e döndüğümüzde tarihi yerlerini gezdik, bilgi aldık.

Göynük'ün Tarihi Yerleri

Akşemsettin Türbesi: 1464 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından hocası Akşemsettin için yaptırdığı türbedir.
Gazi Süleyman Paşa Cami: 1331-1335 tarihleri arasında Orhan Gazi'nin oğlu Gazi Süleyman Paşa tarafından tek şerefeli, tek minareli ve tek ahşap kubbeli olarak inşa edilmiştir. 1948-1960 yıllarında restore edilen caminin en büyük özelliği yöredeki ilk Osmanlı eserleri içinde en sağlamlarından biri olmasıdır.
Gazi Süleyman Paşa Hamamı: Gazi Süleyman Paşa tarafından 1331-1335 yılları arasında yaptırılmıştır. Hamam tamamen traverten kesme taş ile yapılmış olup kadın ve erkek bölümleri ayrıdır.Yapı bölgenin en eski ve en büyük hamam olma özelliğini taşımaktaysa da bugün bakımsız ve virane bir halde ziyaretçilerini beklemektedir. 
Sakarya/Zafer Kulesi: Göynük'ün simgelerinden biri olan Zafer Kulesi ilçeye hakim bir tepeye 1923 tarihinde Cumhuriyet döneminin ilk kaymakamı Hurşit Bey tarafından yapılmıştır. Altıgen taş temel üzerine, 3 katlı ahşap yalı baskı mimarisiyle yapılan Zafer Kulesi, Kurtuluş Savaşı'nın başarılarını ebedileştirmek için anıtsal eser olarak yapılmıştır.



Gürcüler Konağı: Tarihi ahşap Göynük evlerinden ve Osmanlı konaklarından günümüze taşınan örnekleri de vardır. Gürcüler Konağı bunlardan biri ve konağın içi etnoğrafya müzesi gibi düzenlenmiş. 

Birazda Bolu iliyle ilgili düşüncelerimi yazayım, akşam yemeğinden önce, ne dersiniz?

Coğrafya dersinde öğrendiğimiz, Türkiye'nin göller yöresi; Akdeniz Bölgesi'nin Batı'sında yer alan Burdur, Beyşehir Gölleri ile irili ufaklı göllerin bulunduğu bir alandır, ki kime sorsanız bilir bunu. Bence Karadeniz Bölgesi'nin göller yöresi de Batı'sında bulunan Bolu ilidir. Karadeniz Bölgesi akarsular bakımından zengin, doğal göller yönünden yoksuldur.  Bu nedenle Bolu'nun gölleri önemlidir. Bolu'da küçüklü büyüklü heyelan set gölleri bulunmaktadır. Bu göllerin en ünlüleri Abant ve Yedigöllerdir. Sünnet Gölü, Çubuk Gölü,Sülüklü Göl, Karamurat Gölü, Yeniçağa Gölü, Karagöl ise şimdilik yürüyüş gruplarınca ve doğaseverler tarafından ziyaret edilmekte ve pek tanınmamaktadır. Bir de sulama amaçlı ve balık yetiştirilmek üzere yapılan göletler vardır ki, bu göletlerin güzelliği, doğal gölleri aratmaz. Bunlar; Gölcük, Çayköy Göleti, Gölköy Baraj Gölü, Şirinyazı Göleti, Aladağ Göleti'dir. Özellikle Şirinyazı Göleti ve Aladağ Göleti kamp için muhteşem seçim olur; yazı ayrı güzel, kışı ayrı güzeldir, benden söylemesi.

Akşam yemeğini yöresel yemeklerden oluşan bir menüyle Göynük Paşazade Restoranda yedik. Hizmet, kalite ve yemekler çok iyiydi. Yolunuz düşerse Göynük'e yemeklerden tadın mutlaka.
Zafer Kulesi'nin yakınında bulunan konakladığımız Sular Butik Otel & Cafe beni çok şaşırttı; temizliğiyle ve işletme yönüyle. Küçük bir kasabada neredeyse beş yıldızlı otel kalitesinde bir hizmet almak doğal olarak şaşırtıyor insanı. Rahatça konaklayabileceğiniz bir yer. Yalnız kışın kar yağdığında yüksek tepeye araç çıkamadığı için yürümeyi göze almanız gerek. Otel oda+kahvaltı hizmet sunuyor.

Sabah kahvaltı sonrasında Sünnet Gölü'ne doğru yola çıktık. Göle vardığımızda çocukluğumda çizdiğim resimle yüzleştim sanki. Resim defterine çizdiğim art arda gelen sıra dağlar ve önünde göl ya da dağdan akan dere vardır ya öyle. Yalnız öğle üzeri olduğundan dağların arasına çizdiğim yeni doğan güneş yoktu manzarada. Göl çevresinde çamurlara bata çıka 5 kilometre yürüdük Yürümeyenler göl kıyısında bulunan tesiste kaldılar. Gölün ismi çok itici geldi bana ve bu güzelliğe yakıştıramadım doğrusu. Adının nereden geldiğini bilen de yoktu. Dönünce iyi bir araştırma yaptım, birçok söylence vardı gölün adı hakkında. Bana yakın geleni (Sünnet Gölü bir heyelan gölüdür) paylaşayım sizinle. " Çoban sürüsünü otlatırken gölün sularını boşalttığı derenin başında, gölün sonu olan vadi bölümünde heyelan olur ve gölün bitimi kapanır.Çoban köye geri dönerken gölün vadi sonundaki bölümüne heyelan düştüğünü görünce 'Göl sünnet olmuş' der. Yani göl kesilmiş anlamında. O günden sonra da göl, Sünnet Gölü olarak anılmış.Gölün hemen ilerisinde bulunan köy de Sünnet Köyü adını almış. Çoban ne kadar mutlu olmuştur kim bilir; gölün ve köyün isim babası olarak. 




Yürüyüş sonrası bir zamanlar tavukçuluğun merkezi olan Mudurnu'ya gittik. Mudurnu'dan sonra Abant'a uğradık. Abant karlara bürünmüştü ve sulu sepken kar yağıyordu. Çok sevdiğim bu gölün havasını solumakla yetindim. Çünkü göl çevresi çok kalabalıktı ve benim için sihrini kaybetmişti artık. Yedigöller de öyle ve ben bir daha gitmemeye karar verdim Abant'a ve Yedigöllere. Nereye yol yapılırsa orayı kirletmekte mahvetmekte üstümüze yok. Henüz Göynük ve gölleri çok fazla bilinmiyor, yollar bozuk çünkü. Halk ekonomik yönden bakarak, ki kendilerince haklılar ilçelerinin tanınmasını yol ve hizmet verilmesini istiyor ama bunları aldıklarında ellerindeki güzelliklerin kaybolacağını bilmiyorlar henüz. Güzellikler yok olunca yollar neye yarar ki?

Sonrası güzel anılar biriktirdiğimiz belleğimizde kalanlarla birlikte eve dönüş hikayesi..

Bu güzel etkinliği düzenleyen rehberimize, rehber yardımcılarına ve  ankarahiking grubundaki arkadaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ederim.




* Dünya Edebiyatının Ölmeyen Üç Tipi: Hamlet, Don Kişot, Faust, Prof. J. Calvet, 1932. (Çeviri: Prof. Suut Kemal Yetkin)

En üstteki Göynük fotoğrafı ankarahiking web sayfasından alındı.

6 Aralık 2017 Çarşamba





SİNESTEZİK ÜNLÜLER


Color Study, Squares with Concentric Circles, 1913
(wassilykandinsky.net)


Birçoğunuz gibi ben de "sinestezi" kavramıyla ilk kez Adam Fawer'in "EMPATİ" romanında karşılaştım. Adam Fawer bu ünlü romanında, sinestezik özellikleri olan çocukların güçlerinin farkında olmaları durumunda neler başarabileceklerini anlatır. Bu çocuklar, sinestezik ve empatik özellikleri birleşince, toplum tarafından deli olarak da tanınabilirler, deha da. Önemli olan, çocukların bu özelliklerini nasıl kullanabileceklerini öğrenmeleridir.

Kavram ilgimi çekti ve konuyla ilgili yazılan kitapları okumaya başladım. Okudukça gördüm ki, ben kavramla yeni tanışmıştım ama sinestezinin tanımlanması çok eskilere dayanıyormuş. Şöyleki: "Sinestezi (1895'te Fleurnoy, 1930'da Vernon, 1975'te Marks, 1989'da Cytowic ve 1990'da Vorta tarafından tanımlanmış olan ve) bir duyusal uyaranın bir diğerinin duyusunu çağrıştırdığı durumdur." diye tanımlanmış.

Sinestezi Nedir?

"Sinestezi, algılamada duyuların birleşmesi anlamına gelir. Sinestezikler gerçeği, farklı duyusal algılamaları birbiriyle karıştırarak görür. Kimi için 'E' harfi yeşildir örneğin. Bazısına göre 'R' nin tiz bir sesi vardır ya da '5' rakamı sarı renktir ve 'Fa' notası çikolata tadındadır. Bazı araştırmacılar tarafından 'hastalık' olarak kabul edilen Sinestezi, bazılarına göre mucize, hatta mistik bir insan yeteneğidir. İşin ilginç yanı, sinestezikler çoğu zaman farklılıklarının farkında bile değildir." *

Jeffrey Moore'nin kaleme aldığı "Sinestezya" kitabı, sinestezik Noel Burun'un yetişkinlik döneminde tuttuğu günlüklere dayanmakta. Bu günlüklerden alıntılanan bir kısım ilk olarak 1993 yılında yayımlanmış ve pek çok bilim adamının makul ve ayırt edici övgüleri sayesinde yaygın kabul görmüş.

Noel Burun'un (NB) durumunda sesli uyaranlar zihinde kuvvetli renk algılarını tetikler; NB tıpkı Vladimir Nabokov ve pek çok diğer kişi gibi harfleri de renkli olarak algılar. Kuzey Amerika'da sinesteziklerin %80'i kadın, %25'i ise solaktır. (NB'de solaktır). Liserjik asit dietilamid (LSD) ya da meskalin gibi halüsinojen maddeler kullanan kişiler de sinestezik belirtiler göstermektedir.

Kitabın 11.sayfasında; Liszt, Rimsky-Korsakov ve Scriabin sinestezikti, hatta Baudelaire, Rimbaud ve Proust da! diye yazarken dip notta şöyle bir düzeltme var: "Proust'un sinestezik olduğunu belirten herhangi bir kanıt yok, hatta ondan bahsettiğimi de hatırlamıyorum (Bu sözcük, NB'nin günlüğünden yanlış okunmuş olmalı). Her halükarda Fransız besteci Oliver Messiaen, (belki) Rus film yapımcısı Sergei Eistenstein ve Japon şair Bashö'nün yanı sıra iki ressamı, Kandinsky ve Hockney'i de listeye ekleyebiliriz. Elbette ki iki ayrı sinestezik aynı ses renklerini görmez. Örneğin Fa Majör Rimsky Korsakov için yeşildi, Scriabin içinse mor. (Scriabin Prometheus'unun notaları çok renkli ışıkların birleşmesinden oluşuyordu.) 

'Une saison en enfer, Delires II: Alchimle du Verbe' adlı eserinde, 'Sesli harflerin renklerini keşfettim!' - A siyah, E beyaz, I kırmızı, O mavi, U yeşil - ve sessiz harfin şekli ve hareketiyle ilgili kurallar oluşturdum." diyen Rimbaud'nun sinestezisi esrar ve apsentle keskinleşiyordu.

Baudelaire ise Çoklukta Birlik adlı şiirinde sinestezisinden şu şekilde bahseder: 
"Bir derin, bir karanlık birlik içinde
 Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş
 Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi
 Renkler, sesler, kokular karışır birbirine."
Kötülük Çiçekleri'ndeyse, asla unutulmayacak o sözleri söyler: 'Bin yaşında bir adamdan daha fazla anıya sahibim.'

Fizikçi Richard Feynman da şöyle söylemişti: 'Denklemlerdeki rakamları renkli görüyorum ve bunun nedenini bilmiyorum. Konuşurken Jahke ve Emde'nin kitaplarındaki Bessel fonksiyonlarının karmakarışık resimlerini görüyorum; güneş yanığı renkte j'ler, mor-mavi karışımı n'ler ve koyu kahverengi x'ler havada uçuşuyor. Bütün bunların öğrencilere nasıl göründüğünü merak ediyorum.' **

Sinesteziklerin çoğu ortalamanın üzerinde uzamsal hafızaya sahiptir ve tipik bir özellik olarak konuşma, düz yazı, film repliği, v.b. şeyleri aynen hatırlayabilirler.


Sonuç olarak; ister hastalık kabul edilsin, ister mucize, isterse de mistik bir insan yeteneği kim zihninde sürekli "renk çarkı"yla yaşamak ister ki? Hele de unutmayı imkansızlaştıran güçlü bir hafızaya eşlik ediyorsa bu renkli çark. Unutmak iyidir bazen, insanın ruhunu iyileştirir...Tabii bu benim yorumum. Yukarıda adlarını yazdığım ünlüler sinestezik olmasalardı böylesine yaratıcı olabilirler miydi diye düşünmeden edemiyor insan çünkü.

Bir kitap okursunuz bilmediğiniz, tanımadığınız başka bir aleme götürür sizi. O başka alemin karanlık dehlizlerinde kaybolduğunuzu sanırsınız ama kaybolmazsınız; çünkü okuduklarınız size yol gösterir, göstermekle kalmaz yolunuzu aydınlatır. Ve siz yaşadığınız bu aydınlanmayla dehlizden çıkmayı başarırsınız. İşte okuduğum "Sinestezya" böyle bir kitap oldu benim için; çok şey öğrendim...

Not: Yaptığım araştırmada Nikola Tesla, Johann Van Goethe, Amy Beach ve daha birçok ünlünün sinestezik olduğunu öğrendim ama romanda bu isimlerden söz edilmediği için yazmadım.

Kaynak:

* Kitap arka kapak yazısından.

** Jeffrey Moore - Sinestezya (Dr.Vorta'nın Notu, not: 2-4-5)



25 Kasım 2017 Cumartesi




HAVA DURUMUNUN AMOK'LA DANSI




İnsanın ruh hali her zaman aynı olmuyor. Olayların akışına, zamana, kişilerle yapılan diyalog ve karşılıklı  davranışlara göre değişebiliyor. Bazen kızgın ve öfkeli, bazen neşeli ve sevecen, bazen kıskanç, bazen de deli-dolu. Bertrand Russell şöyle diyor ruh için: "Herhangi bir ruh hali tartışılamaz; ruh, herhangi bir olayla ya da beden yapısındaki bir değişiklikle, bir halden öbür hale geçebilir, ama tartışmayla değiştirilemez." *

Montesquieu'nun "iklim teorisi", henüz ispatlanamadı ve teoride kaldı, bildiğim kadarıyla. Bu teoride, azıcık gerçeklik payı olmasaydı ayın dolunay şeklini aldığında ortaya çıkan kurt adamları yazar mıydı romancılar? Emin değilim doğrusu. İbn-i Haldun da iklimin gelişmişlik üzerinde etkili olduğunu iddia eder. "İbn-i Haldun'a göre, iklim koşulları da insanın yaşam biçimini ve karakterini etkiler. İklimin ekonomik yaşam üzerinde de etkileri vardır. Çok soğuk ya da çok sıcak iklim bölgelerinde büyük yerleşim merkezleri gözlenmediği gibi, bu bölgelerde uygarlık da ileri değildir." **
Yine de iklim koşulları-insan ruhu ve  davranışları arasındaki ilişkiyi açıklayacak olan kapıyı aralık bırakmak gerek. Yarın nelerin kanıtlanabileceğini bilemeyiz çünkü.

Hepimizin çok sinirlendiği, öfkelendiği anlar vardır. Bu sinir ve öfke halini geçirebilmek, sakinleşmek kişiden kişiye göre değişir hiç kuşkusuz. Çok öfkeli, deli gibi bağıran birini gördüğümde aklıma amok koşucusu gelir, korkarım. Hani Stefan Zweig'in yazdığı öyküyle ünlenen "Amok Koşucusu." Bu öyle bir koşu ki rakip tanımıyor, önüne çıkanı deviriyor ve sonu ölümle bitiyor. Anlayacağınız, aklı başında biri böyle koşmak, amok koşucusu olmak istemez.

-Amok'un ne olduğunu biliyor musunuz?
-Malezyalılarda görülen çılgınlık, insanın öfkeden gözünün dönmesi...insanın korkunç, delice bir saplantıya kapılması. İklimle bir bağlantısı var bunun, sinirlerin üzerinde fırtına gibi baskı yapan ve sonunda patlama noktasına getiren o boğucu, yoğun havayla... İşte amok...Şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor...Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta...sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor...dosdoğru koşuyor, dosdoğru...nereye gittiğini bilmeden...Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor...Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor...ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor...Köylerdeki insanlar bu amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler...o gelirken uyarmak için 'Amok! Amok!' diye haykırırlar ve herkes kaçışır...ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir...sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır...***

Bugün Almancada "Amok koşucusu" (der Amoklaufer) intihar saldırıları için kullanılan bir deyim. Ayrıca Amok, cinnet halinde olma, sonuçlarını hesap edemeden  şiddet kullanma halini ifade etmektedir.. Psikoloji'de kullanılan bu tabir derin bir düşünce döneminin sonrasında gelen şiddet ve bazen cinayet ile sonuçlanan atakların görüldüğü durum olarak izah edilmektedir.

Amok'un sadece Malezya'da görülmesi ve Kuzey ışıklarının görüldüğü kuzey ülkelerinde(güneş yılda çok az görünür) intihar oranlarının yüksek olmasının nedenlerinden biri de iklimsel koşullar olabilir mi dersiniz?


İlgilenenler İçin Not:
Montesquieu'nun ortaya koyduğu İklim Teorisi'ne göre, ekvatordan uzaklaştıkça insanların çalışma şevkleri artmakta ve bu sebepten dolayı ekvator bölgesindeki devletler azgelişmiş bir profil sergilerken ekvatordan uzak devletler gelişebilmişlerdir.

Medeniyetler Çatışması adlı çalışmasıyla tanıdığımız Prof. Samuel Huntington da tıpkı Montesquieu gibi sıcak iklimin insanın üretkenliğini olumsuz etkilediğini düşünmekte ve azgelişmişlik üzerinde iklimin etkili olduğunu iddia etmektedir. ****





Kaynaklar:
* Bertrand Russell - Mutlu Olma Sanatı (s:29)

**http://politikakademi.org/2010/10/azgelismislik-montesquieunun-iklim-teorisi-2/

***Stefan Zweig - Amok Koşucusu (s:101-102)

****http://politikakademi.org/2010/10/azgelismislik-montesquieunun-iklim-teorisi-2/

Görsel: Amok Koşucusu - vbrevis.tumblr.com'dan alınmıştır.




14 Kasım 2017 Salı




3D SOKAK SANATI VE TARİHÇESİ



Her ne kadar üç boyutlu sokak sanatı görece yeni bir sanat olsa da sokaklara resim çizmenin tarihi 16. yüzyıla kadar dayanır. O dönemde İtalya'da sokak ressamları katedral, kilise gibi dini yapıların duvarlarında, tavanlarında yer alan resimleri sokaklara tebeşirle çizerlermiş. Bu şekilde resimler yapan sanatçılara Madonnari denirmiş. Bu ressamlar sayesinde sokaklara tebeşirle resim çizme akımı önce Avrupa'ya, oradan da Amerika'ya kadar yayılmış.

Sokak ressamlarının yaptığı bu sanat, kaldırım sanatı, tebeşir sanatı gibi adlarla da biliniyor.

Üç boyutlu sokak resminin en belirgin özelliği yalnızca belirli bir açıdan bakıldığında resmin düzgün görünmemesidir. Farklı bir açıdan bakıldığında resim bozuk görünür, ne olduğu anlaşılmaz. Resmin yalnızca belirli bir açıdan düzgün görünüp diğer açılardan bozuk görünmesi perspektiften kaynaklanır. Böyle resimlerin yapımında kullanılan bu teknik anamorfoz farklı şekillerde yapılabilir. Kimi anamorfozlarda resmin düzgün görünmesi için belirli bir açıdan bakılması gerekir. Kimisindeyse resmin düzgün görünmesi için bazı araçlar kullanmak gerekir. Örneğin kimi resimler eğik bir aynayla bakıldığında düzgün görünecek şekilde yapılmıştır.

Aşağıda 3D sokak sanatının en güzel örneklerini görebilirsiniz.










Kaynak: TÜBİTAK - Bilim ve Çocuk Dergisi.

Görseller: www.wordlesstech.com
3D street art by.........Edgar Muller.



1 Kasım 2017 Çarşamba




GÜZEL BİR AŞK HİKAYESİ
EROS VE PSYKHE(Aşk ve Ruh)



"Mitolojinin en güzel ve en etkileyici hikayelerinden biridir Eros (Aşk) ve Psykhe' nin (Ruh) hikayesi. Hikayeye kaynaklık eden yer Anadolu ve Ege kıyısında bulunan Miletos(Milet) kentidir. Eros ve Psykhe, hayatımızdaki iki soyut kavramın, aşk ve ruhun somutlaştırılarak hikaye edilmiş hali. Ruh bilimi (psikoloji) kökenini Psykhe'den (Psiko) alır." *

Kadim Anadolu toprakları nice uygarlıklara beşiklik yapmış, nice efsaneler bu topraklarda hayat bulmuş. Ahmed Arif'in dizelerinde dile getirdiği gibi:

"Beşikler vermişim Nuh'a
 Salıncaklar, hamaklar,
 Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
 Anadoluyum ben,
 Tanıyor musun?"

Anadoluyu tanımak biraz da efsanelerine kulak vermek demektir. İşte o efsanelerden birini, "Eros ve Psykhe'nin hikayesini, okuduğum Paulo Coelho'nun "Casus" adlı kitabından aynen aktaracağım.

"Bir zamanlar güzel bir prenses varmış, fazla bağımsız olduğu için herkesin içine hem hayranlık hem de korku salarmış. İsmi Psykhe'ymiş. Babası, kızı evde kalacak diye telaşa kapılıp tanrı Apollo'ya başvurmuş. Tanrının çözümü gayet açıkmış: Psykhe matem giysilerine bürünüp bir dağın tepesinde yalnız kalmalıymış. Şafak sökmeden hemen önce bir yılan gelip onunla evlenecekmiş. 

Babası Apollo'nun söylediğini yapmış ve kızını dağın tepesine yollamış; kız korku içinde soğuktan ölmek üzereyken bir daha uyanamayacağından emin, uykuya dalmış. 

Ama ertesi gün gözlerini muhteşem bir sarayda açmış, artık bir kraliçeymiş. Her gece kocasıyla buluşuyormuş fakat adamın bir şartı varmış: Psykhe kendisine tamamen güvenmeli  ve asla yüzünü görmemeliymiş.

Beraber geçirdikleri birkaç ayın ardından Psykhe, Eros adındaki adama aşık olmuş. Sohbetlerine bayılıyor, sevişmelerinden büyük haz alıyormuş ve hak ettiği saygıyı da görüyormuş. Ama bir yandan da iğrenç bir yılanla evli olduğu düşüncesi onu çok korkutuyormuş. 

Bir gün merakına yenik düşmüş ve kocasının uyuyakalmasını bekleyip örtüleri kaldırınca mum ışığında inanılmaz güzellikte bir erkeğin yüzünü görmüş. Ama ışık Eros'u uyandırmış ve karısının, koyduğu tek koşulu yerine getirmediğini anlayıp ortadan kaybolmuş. 

Bu efsane her aklıma geldiğinde kendi kendime sorarım: Aşkın gerçek yüzünü asla göremeyecek miyiz? Yunanlıların ne demek istediklerini anlıyorum: Aşk, bir inanç eylemidir ve çehresi daima gizemle örtülmelidir. Yaşanan her an sonuna kadar hissedilmeli; çünkü çözümlemeye ve anlamaya uğraştığımız saniye büyüsü kayboluyor. Uğruna dolambaçlı ve aydınlık yollarında ilerleriz, yeryüzünün en yüksek noktalarına çıkar, denizlerin en derinlerine ineriz ama bunları yaparken bizi idare eden ele daima güvenmemiz gerek. Korkumuza yenik düşmedikçe mutlaka bir sarayda uyanırız; aşkın talep ettiği adımları atmaya çekinir ve ondan her şeyi açıklamasını beklersek hiçbir şeye ulaşamaz hale geliriz.

Aşk kimseye itaat etmez ve sadece gizemini çözmeye çalışanlara ihanet eder." **

Aşk üzerinde insanlık daima kafa yormuştur. Kimi "mit"lerle, efsanelerle, kimi de insanın kimyasıyla ve bilimle açıklamaya çalışmıştır aşkı. En iyisi ben, aşk üzerine söylenmiş sevdiğim bir sözle;  Marcel Proust'un şu sözüyle  sonlandırayım yazımı:

"Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran bir yüzey bulur; bizi gidişten daha fazla büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir."




*  Görsel: arkeorehberim.com

** Paulo Coelho - Casus (s:140-141)





24 Ekim 2017 Salı




KARALAR YERLEŞKESİ VE GALAT KALESİ 

DOĞA YÜRÜYÜŞÜ


Yine bir Pazar sabahı erkenden yollara düştüm; ilk kez yürüyeceğim bir rotada tarih ve doğayla bütünleşmek için. Heyecanlıydım; çünkü başkent Ankara'nın Kalesi'ni inşa eden bir kavim olan ama çok fazla bilinmeyen, tanınmayan  Galatların bölgesine(Karalar yerleşkesi) gidecek  ve 2500 yıl öncesine yolculuk edecektim. Doğa ve tarihle iç içe olacaktım, bir günlüğüne de olsa...

Büyük otobüsle yaptığımız rahat bir yolculuktan sonra, parkur başlangıcında araçtan inip hazırlıklarımızı tamamlayıp yürüyüşe başladık. İnişli çıkışlı, kaya tırmanışlı yürüyüşümüz 13 km sürdü. Mevsim sonbaharsa doğa çok cömerttir. Bizlerde doğanın bu cömertliğinden bolca yararlandık. Alıç, dağ eriği, elma ve armut yedik, yemediğimizi de toplayıp çantalarımıza koyduk. Tabii ki bu ağaçlar, dağda bulunan sahipsiz, kimsesiz ağaçlardı, meyveleri toplanmadığı için yere düşmüş ve çürümeye başlamıştı bile. Doğal olarak bu meyveleri sahiplendik. Bu arada, biz doğa yürüyüşçüleri, sahipli olan hiçbir ağaca ve meyvesine izinsiz dokunmayız, biline.

Yürüyüşümüz sona erdiğinde, yorgunluğumuzu gidermek için içtiğimiz çay ve kahve keyfinden  sonra, aracımıza binerek Galat Kalesi ve mağarayı görmek için tekrar yola çıktık. On beş dakika sonra bu tarihi yere vardık.

Bir kitapta okumuştum: Balta girmemiş Amazon Ormanları'nda yaşayan ilkel kabilelerde bir ritüel varmış.  Güneş battıktan sonra kabile mensupları yakılan bir ateşin çevresinde toplanıyorlar. Köyün şifacısı olan yaşlı bir kadın (şifacı kadın, ölmeden önce yerine geçecek başka bir kadını yetiştiriyor) bu köylülere hayat dersi veren masallar anlatıyormuş. Tahmin edeceğiniz üzere bu masallar hep ormanda yaşayan canlılar üstüne. Yani, şifacı olan kadın, aynı zamanda köyün masal anlatıcısı da. Yürüyüşlerde bazen kendimi bu ilkel yaşlı kadın gibi hissederim. Çünkü tarihi yerlere yapacağım yürüyüşlerde tarihi daha iyi duyumsamak için mutlaka bir ön araştırma yaparım. Galatlarla ilgili de bu araştırmamı yapmış, dahası bir kitap okumuştum. Ama bu bilgileri kime aktaracaktım? Elbette gönüllü olanlara. Ve anlattım da. İşte, o anda ben, masal anlatıcısı yaşlı kadındım, bir farkla; ben masal değil, geçmişte yaşanılanları anlatıyordum. :) Aslında iki farkla-o kadar yaşlı da değilim ben :)
Size de anlatayım bu pek bilinmeyen, tanınmayan Galatlar'ı:





Galatlar

"Eskiçağın Yunanlı ve Romalı yazarlarının eserlerinde Keltler ve Galler adlarıyla da anılan Galatların asıl yurtları Ren Nehri boylarıydı. Batı Avrupa'nın ilk halkları olan ve Keltçe konuşan Galatlar, Eski Yunanlılar ve Romalıların 'Barbar' olarak tanıdıkları göçebe ve savaşçı bir kavimdi. İ.Ö. 7.Yüzyıldan itibaren göç ederek tüm Avrupa'ya yayılmaya başlayan Galatlar (Keltler/Galler) bu günkü Fransa'ya yerleştikten sonra bu ülke onların adıyla (Gallia) anıldı. Portekiz (Porta Galli) adını onlardan alan bir başka ülkeydi. İtalya'nın Alp Dağları bölgeleri (Gallia Cisalpina ve Gallia Transalpina) de adını onlardan alan bölgeler oldular. İ.Ö. 280 yılında kadın, çocuk, yaşlı ve hastalarıyla birlikte sayısı takriben 300 bin olan büyük bir kitle halinde Balkanlara giren, Makedonya ve Yunanistan'ı istila eden Galatların grubu Trakya'ya yöneldi. Yarısı silahlı olan 20 bin kişilik bir grup da İ.Ö. 277 yılında İstanbul ve Çanakkale boğazlarından Anadolu'ya geçti. Onlar, Anadolu'nun Ege Denizi kıyılarıyla, kıyıya çok uzak olmayan bölgelerinde yaklaşık on yıl yersiz yurtsuz dolandılar. Kentlere yağma seferleri düzenlediler, onlardan savaş vergisi aldılar. İ.Ö. 268 yılında Suriye (Seleukoslar) Kralı I. Antiokhos ile yaptıkları savaşta bu krala yenildiler. Tarihe Filler Savaşı olarak mal olmuş bulunan bu savaştan sonra onlar, Merkezi Ankara ve Yozgat'ın Böyük Nefesköy dolayları olmak üzere İç Anadolu'nun Yukarı Kızılırmak havzasına çekilip oraya yerleştiler. Onların yerleştikleri bu bölge adlarıyla, yani Galatia/Galatya olarak anıldı. Galatlar meskün oldukları Galatya'da içinde bulundukları Hellenistik dünyanın değerlerini uzun süre benimsemeden, kendi dinleri ve geleneklerine bağlı kalarak, onlarla savaşarak ya da bazı kralların ordusunda paralı asker olarak savaşarak yaşamlarını idame ettiler. Çok üreyen bir kavim olarak nüfusları zamanla artan Galatlar İ.Ö. I. Yüzyıl ortalarında Roma'ya bağımlı olan birleşik Galatya Krallığı'nı kurdular. Aynı yüzyılın son çeyreğinde Galatia Krallığı, Romalılar tarafından Roma Eyaleti (Galatya Eyaleti) yapılarak Roma İmparatorluğunun sınırlarına dahil edildi." *



Karalar Köyü, Kazan ilçesine bağlı, Ankara'ya 63 km uzaklıkta bir yerleşim birimi. Köyün özelliği Galatların Askeri Garnizonunun burada konuşlanmış olması. İyi bir tırmanışla vardığımız mağara, dik merdivenlerle aşağı iniyordu ve mağaranın içi karanlıktı.







Mağaradan sonra, Galatlardan günümüze kalan kale kalıntılarını gezdik. Kayalar oyularak yapılmış merdivenlerde yürüdük, fotoğraf çektirdik. Bu tarihi yolculukla günün tüm yorgunluğunu kalede bırakarak aracımıza bindim ve kürkçü dükkanına geri döndüm. :) Kentin kaosuna, gürültüsüne kavuşmak ve kendimi rahatsız hissetmek için, Nietzsche'ye gönderme yaparak: "Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz."

Bu doğa-tarih buluşmasını gerçekleştirmemizi ve doğada güzel bir gün geçirmemizi sağlayan deneyimli rehberimiz Nedim Yılmaz'a, yardımcı rehberimiz Ekin Güney'e, katılımcı tüm arkadaşlara ve zorlu tırmanışlarda bile yılmadan video çekimi yapan arkadaşımız D. Ali Yıldız'a teşekkürler. 
İşte o videolardan biri:






Kaynak:
* Mehmet Ali Kaya - ANADOLU'DAKİ GALATLAR, GALATYA TARİHİ (Çizgi Yayınevi)  (Bu kitap, sözünü etmiş olduğumuz Galatlar ve Galatya'nın yaklaşık 500 yıllık siyasal, sosyal ve kültürel tarihini anlatmaktadır.)




18 Ekim 2017 Çarşamba





OYUN İÇİNDE OYUN





Oyun kavramı, zihnimizde ilk önce çocukları çağrıştırıyor değil mi? Oyunu çocuklar oynar çünkü, toplumun genelgeçer algısı böyle.Çocuklar kendilerini kelimelerle ifade etmeye başlamadan önce oyun, hikaye anlatma, resim çizme ile ifade ederler. Oyunlar çocuklara hayatı tanıtır, ruh ve beden sağlıklarının (bilişsel, duygusal,sosyal ve fiziksel) gelişimine katkıda bulunur. Oyun oynamayan veya oyun oynamayı sevmeyen bir çocuk düşünebiliyor musunuz? (Engelli olanlar hariç, ki onlar için de engellerine göre oyunlar geliştirilmekte.)
Kısacası, çocuk oyunsuz kalmaz, oyun da çocuksuz olmaz.

TV'de, basında, Mavi Balina oyunu ile ilgili haberleri izleyince, okuyunca dehşete düştüm; farkında olmadan evlerimizde katil mi yetiştiriyoruz diye. Farkında olmadan diyorum, çünkü hiçbir ebeveyn çocuğunun katil veya suçlu olmasını istemez. Öyleyse bu zararlı oyunlar çocuklarımıza nasıl ulaşıyor ve ebeveynler çocuklarının bu oyunu oynadıklarını nasıl anlayamıyorlar? Üstünde durulması gereken asıl sorun bu.Tabii bana göre. Sorunun çözümü ise şöyle olabilir:

Bilgisayar, internet ve televizyon kesinlikle  çocukların odasına konulmamalı, ortak kullanım alanında bulundurulmalı. Bilgisayarın ekranı size dönük olmalı.  Böylece ebeveynler çocukları kontrol edebilir. Yasaklama olmamalı aksi takdirde çocuk-genç istediğini yine yapar ama gizli olarak. Bu da çocuğun, sizin kontrolünüzden çıkması anlamına gelir, ki tavsiye etmem.

Günümüzde teknolojisiz yapamayacağımıza göre, çocukları teknolojiden uzak tutamayız. Bilgisayar oyunlarını oynamalarına izin verebiliriz ama oynama süresini biz ayarlayabiliriz. Yani bağımlılık yaratmamak adına kısıtlı bir zaman tanıyabiliriz çocuklara. Böylece çocuk disipline olur; ne zaman ders çalışacağını, ne zaman oyun oynayacağını, ne zaman bilgisayar karşısında zaman geçireceğini bilir, planlı ve programlı çalışmayı öğrenir. Yani, "Ağaç yaşken eğilir."

Ben, 18 yaşından küçüklerin cep telefonu kullanmalarından yana değilim. Cep telefonlarından yayılan radyasyonun çocukların beyninde hasar yaratacağına inanıyorum çünkü. Elbette cep telefonunu sık kullanan büyüklerin de. Çocuğa cep telefonu vermek gerekiyorsa eski tip telefonlar da işini görebilir. Çocuk akıllı olsun yeter, telefonun akıllı olması şart değil!

Evimizdeki tehlikenin büyüklüğünün farkına varabilmek için Mavi Balina intihar oyununun nasıl oynandığına bakalım biraz.  
Bu oyuna bir şekilde katılan kişilerden, çoğu şiddet içeren 50 talimatı yerine getirmesi isteniyor.

"50 günlük bir süreyi kapsayan bu komutlar arasında derin olmayacak şekliyle kol ve bacakların kesilmesi, belirli bir süre boyunca kimse ile görüşülmemesi, yüksek sesli olarak müzik dinlenilmesi gibi aşamalar yer alıyor.

50 günün sonunda ise kişiye son aşama olan "yüksekten atlayarak ya da kendini asarak" intihar etme komutu veriliyor.


Mavi Balina adlı oyunda yönetici konumunda olan kişilerin, kişisel bilgilerini ele geçirdikleri kurbanlarına şantaj da yaptığı bu şekilde oyunda kalmaya zorladıkları ifade ediliyor." *

Şu veya bu şekilde Mavi Balina intihar oyununa katılıp oynayan çocuk ve gençler, hiç tanımadıkları birinin komutuyla, hipnotize edilmişçesine hayatlarını sonlandırırken, oyun sahibi ya da sahipleri bizim çocuğumuzun hayatı üstünden kasalarını parayla dolduruyor. Oyun yöneticisi tarafından verilen görevlerin, gece yarısından sonra saat 02.00'da gerçekleştirilmesinin istendiği göz önünde bulundurularak, ailelerin "uyanık" olması gerekiyor. Uyumak veya ders çalışmak için odasına çıkan çocuğun ara sıra kontrol edilmesi şart. Öyle bir çağdayız ki artık, çocuklarımız evde güvende olsalar bile, kontrolleri bizde değil!

"Gençler arasında yayılan ve dünya çapında yüzlerce intihar olayıyla bağdaştırılan Mavi Balina isimli oyunun yaratıcısı Rusya'da 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak "oyunla" ilişkilendirilen ölümler sonlanmış değil."

2016 yılı Kasım ayında tutuklanan, oyunun kurucusu 22 yaşındaki Philipp Budeikin, duruşmalardan birinde, toplumda temizlik yaptığını söyleyerek, kurbanlarını "biyolojik atıklar" olarak tanımlamıştı.

İşte bu "biyolojik atık" tanımı kanımı dondurdu diyebilirim. Buna kafadan sakat biri karar verebiliyor ve çocuklarımızı böyle birinin insafına terkediyoruz. Niçin? Çünkü, çocuğumuz oyun oynuyor, sıkılmıyor, bizi rahat bırakıyor diye. Oyun deyip geçmemeli ve "oyun oynama" basite alınmamalı. Aksi halde sonuçları çok ağır olabiliyor. Nasıl mı? İşte cevabı:

Bu haberi duyduğumda, elimde olan kitabı henüz bitirmiştim. Altını çizdiğim satırlar, yine bir oyunla ilgiliydi. Ama bu oyun, Mavi Balina gibi sanal bir oyun değildi. Canlı kanlı bir oyundu.
Hatta, Nazilerin Almanya'yı teslim almalarına aracı olmuş bir kutu oyunu idi. İnandırıcı gelmedi değil mi? İnanmak güç ama gerçeklerin gün yüzüne çıkma gibi bir alışkanlıkları vardır. Alttaki paragraf gün yüzüne çıkan gerçekleri işaret ediyor...

"Bugün Nazilerin Almanya'yı teslim alabilmiş olmalarının nedeni, 'Juden raus' yani, 'Yahudiler  dışarı' tarzında kutu oyunları piyasaya sürüldüğünde karşı çıkılmamış olmasında aranmalıdır. Oyundur diye küçümsenmeyip piyasaya sürüldüklerinde karşı çıkılma cesareti gösterilseydi, bugün daha büyük bir cesaret göstermeye ihtiyaç kalmayacaktı. Bilmeyenler için söyleyeyim, sözünü ettiğim oyunun kartonunda şu ibare var: Altı Yahudiyi kov, kesin zafer kazan!"  **

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, Nazilerin Yahudiler'e yaptıkları malümunuz. Şimdi, "Mavi Balina" oyunu ile ilgili haberi okuduğumda "dehşete düştüm" diye yazmamın  nedenini anladınız sanırım...




* İtalik yazılanlar ve görsel, bbc.com/turkce den alınmıştır.
** Osman Balcıgil - Ters Kanatlı Şahin (s: 254)

16 Ekim 2017 Pazartesi




ZORBA





Ankara Devlet Opera ve Balesi, Mikis Theodorakis'in müziği, Lorca Massine'in koreografisi ve  dansçıların mükemmel performansıyla bale sahnesinde bir şaheser sergiliyor. Şaheserin adı: ZORBA. 

Türkiye Prömiyeri 11Aralık 2010, Ankara'da yapılan Zorba'yı izlemeyi çok istiyordum. Çünkü balenin müzikleri Mikis Theodorakis'e aitti. Ege'nin iki yakasının dostluğu için Zülfü Livaneli'yle birlikte verdikleri konserleri hatırladım. Komşu Yunanistan'la güzel ülkemizin müzik düzeyinde de olsa dostluk tohumlarını attığı ve bu tohumların yeşermesinin zamana bırakıldığı günleri. Bu nedenle çok heyecanlıydım salona girerken. Salon tıklım tıklımdı. Ankara seyircisinin opera ve baleye olan ilgisi ve sevgisi takdire şayandır; nerede alkışlayacağını bilir, gereksiz alkışlardan kaçınır ve gösteri süresince salonda çıt çıkmaz. "Olması gereken budur zaten" dediğinizi duyar gibiyim. Doğru ama farklı yer ve zamanlarda izlediğim gösterilere binaen yazıyorum bunları. Gösteri sırasında "lütfen konuşmayın, susun lütfen" demekten bir türlü odaklanamadığım oyunları, gösterileri düşündükçe Ankara seyircisinin farkını anlamamak, onlara haksızlık olur.





Balenin Konusu

Küçük bir Yunan kasabasına John isimli bir Amerikalı gelir. Etkilendiği ve parçası olmak istediği geleneklerin cazibesine kapılarak güzel bir dul olan Marina'ya aşık olur. Marina'dan da karşılık bulur. Üstelik Marina, köyün yakışıklı delikanlısının aşkını da yok saymıştır. Yabancı birine aşık olduğu için Marina'ya köylüler karşı çıkar. Ancak John ile Marina'ya, John'un dostu Zorba sahip çıkar. Çift kimsesi olmayan, ancak güçlü ve özgür bir adam olan Zorba'nın sayesinde aşklarını yaşama fırsatı bulurlar...Köylüler birlik ve geleneklerini korumak gayretindedir.Zorba, zavallı John'u köylülerin elinden zor da olsa kurtarırken sevgilisi Marina, intikam peşinde koşan kalabalığın kurbanı olur. Sevgilisi Madam Hortance de ölünce yaşama küsen Zorba, sirtaki oynayarak teselli bulurken, John ve diğerleri de bu dansa katılır. Herkes yeni bir yaşam için teselli, af ve dayanma gücü arayışı içindedir...

Perde açılıp gösteri başladığında sahnedeki tüm dansçıların erkek(balet) olması balenin ne yönde gelişeceğinin ve olayların geçtiği toplumun "erkek egemen" bir toplum olduğunun habercisi gibiydi. Zorba'nın yazarı Nikos Kazancakis'in (Doğumu:1883, Girit) bizimle aynı topraklarda doğmuş olduğunu, bale müziklerini yapan Mikis Theodorakis'in ise annesinin İzmir-Urlalı olduğunu  düşünürsek, bu folklorik benzerliği(erkek egemen toplum) normal karşılayabiliriz. 

Baletlerin dansıyla başlayan gösteri için estetik kaygısı taşıdıysam da gösteri ilerledikçe yanıldığımı anladım.  Öyleki, sahnede dans eden balerinlerin rengarenk kostümlerinin etekleri uçuştukça duygularımda bir kelebek gibi uçuyordu onlarla birlikte...




Balenin sonunda geleneklerini korumak adına köylülerin Marina'yı linç etmesi son derece üzücüydü. Bu coğrafyaya ait olduğunu sandığım linç kültürü, ahlak ve fazilet kavramlarını kullanarak komşuda da yapacağını yapıyor ve masum bir cana kıyıyordu. Theodorakis, sanki bu çaresizliği, koyvermişliği umuda ve coşkuya çevirmek için  baleyi güzel bir sirtaki ile sonlandırıyor; Zorba ve John'un dansıyla başlayan sirtakiye tüm kadro katılıyor. İşte müziğin gücü; "Akdenizli, hüznü sevince dönüştürür." dedirtiyor seyirciye...

Gösteri sona erdiğinde, tüm salon ayakta alkışladı ve dansçılar beş kez bis yaptılar. Böylesine bir beğeniye daha önce tanık olmamıştım. Baleyi sahneye koymak için emek verenler, dansçılar ne kadar gururlansalar azdır diyorum.

Salondan ayrılırken kafamda, Halide Edip Adıvar'ın "Vurun Kahpeye" romanının Aliye öğretmeni vardı.  Bir yobazın ona "kahpe" demesiyle köylülerin paramparça ettiği Aliye öğretmen...Marina ve Aliye öğretmen aynı kaderi paylaşmışlardı, komşu ülkelerde. Ne acı bir son...





7 Ekim 2017 Cumartesi




TANRI'NIN TEMSİLCİLERİ
Gök Tanrı Dini (Tengricilik) - Şamanizm


Çifte Minareli Medrese/Erzurum (Çift Başlı Kartal)


Branşım olmamasına rağmen tarihe, beşeri coğrafyaya ve değişik kültürlere duyduğum merak ve ilgi bu kültürleri araştırmaya, incelemeye itti beni. Hala, araştırmaya,  okumaya devam ediyorum. Okumak sonlu bir eylem değildir çünkü.

Bilgi Yayınevi'nin internet sitesinde, Kutsal Topaloğlu'nun yazdığı "Tanrı'nın Temsilcileri" romanının  içeriğini okuyunca,  ilgimi çekti. Kitabı alıp okumaya başladım.  İlgimi çekmesinde yanılmamıştım; okudukça, istediğim bilgilere ulaşmış, bilmediklerimi bilir olmuştum. 

Tarih kitaplarında pek söz edilmeyen veya kısaca geçiştirilen ilginç bir konuyu anlatıyordu aldığım roman ve belli ki romanı yazmadan önce çok geniş bir araştırma yapmıştı yazar. Bir ilk roman olmasına rağmen sürükleyici kurgusu ve zihinde yer eden karakterleriyle başarılı bir eser diyebilirim rahatlıkla. Romanın çatısı, genelde Dinler Tarihi ve Mitoloji üstüne kurulu olsa da özelde Türklerin Müslüman olmadan önceki dini ve inançları olan Atalar Kültü, Şamanizm ve Gök Tanrı Dini' ni anlatmakta. İşte romanın ana konusunu bu üç inanç ve bu inançların günümüze yansımaları oluşturmaktadır. Bu ana konunun yanında, eski Türklerde kadın ve aile, Türklerin Müslüman oluşu, Sümerler, Mezopotamya dinleri ve bu dinlerin bugünkü inançlarımıza etkileri anlaşılır, akıcı bir dille yazılmış. Romanı kısa sürede bitirdim.

Kurgu, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan 22 yaşındaki Joshua isimli ana karakterin etrafında şekillenen olaylardan oluşuyor. Her şey Joshua'nın başına gelen tuhaf birkaç olayla başlar. Onun seçimi, yaşı, vatandaşlığı, geçmişi, anne-babası, Türkiye ile ilgisi başına gelen bu tuhaf olaylarla ilgilidir. Yani hiçbir şey Joshua açısından tesadüf değildir. İkinci önemli karakter ise Dedektif Darren'dir. Dedektif Darren, seri cinayetleri takip ederek Joshua'yı olası bir ölümden kurtarır.

Gök Tanrı Dini (Tengricilik) - Şamanizm

Müslümanlığı kabul etmeden önce Türklerin dini Gök Tanrı diniydi. Gök Tanrı dininin, Şamanizmle aynı din  olduğu sanılır. Orta ve Kuzey Asya Şamanizmiyle Gök Tanrı dininin aynı olduğu söylenebilir.  Ancak, genel anlamdaki Şamanizmle Gök Tanrı dininin aynı din olduğunun söylenmesi karmaşaya ve yanlış anlaşılmalara neden olmaktadır. Bugün dünyanın her tarafındaki şifacılık, hekimcilik, büyücülük inançlarına genel olarak Şamanizm denilmektedir. Oysa içinde tanrının gökte olmasını, Çift Başlı Kartal'ın tanrının temsilcisi olmasını ve Hayat Ağacı'nı barındıran ve uygulayıcılarının da genellikle Kam, Kaman, Şaman ve Baksı olarak isimlendirildiği Orta ve Kuzey Asya'daki inanç çok farklıdır. Dünyada Gök Tanrı dinine en çok benzeyen inançlar, Amerikan yerlilerinin inançlarıdır. 

Orta ve Kuzey Asya'da bulunan ve Gök Tanrı dininin  ritüellerini gösteren bazı kaya resimlerinin yaşının on bin yıldan fazla olduğu tespit edilmiştir. Yani Gök Tanrı dini çok eski bir din. Bu dinde uyulması istenen en önemli kural "Dengeli yaşam" dır. "İnsanın hem fiziksel hem de ruhsal alanda, tabiatla uyumlu ve dengeli yaşaması gerekir. Bunu yapmazsa bedensel ve ruhsal hastalıklara yakalanıp ruhunu kaybedebilir. Dengenin, ya kendiliğinden, yani insanın dikkatsiz yaşamından, ya da kötü ruhlar tarafından bozulduğuna inanılır. Dengesinin bozulduğunun farkına varan insanın bunu hemen düzeltmeye çalışması gerekir. Düzeltemezse çok özel yetenekleri olan şamandan yardım ister."
Şamanlar, hayvanlarla iletişim kurabilirler, onlar gibi hareket edebilirler ve hatta bazı hayvanların şekline bürünebilirler. Bu duruma hayvan donuna girme, yani onlar gibi olabilme deniyor. Şamanlar ayrıca ruhlarla bağlantı kurarak onların yeteneklerine sahip olabilen insanlardır. Şamanların kartal soyundan geldiklerine inanılır. İşte o efsane:

"Bir Sibirya efsanesine göre tanrı insanları kötülüklerden korumak için Çift Başlı Kartal'ı gönderir, ancak insanlar onun dilinden anlamazlar. Tanrı bunun üzerine, kudretini rastlayacağı ilk insana devretmesini ister kartaldan. Kartal da büyük bir ağacın altında uyuyan bir kadına rastlar ve onu hamile bırakır. İşte bu kadından doğan çocuğun, ilk şaman olduğuna ve daha sonraki tüm şamanların onun soyundan geldiğine inanılır." 
Şamanların kartal babalarının ruhunu taşıdıklarına inanılır. Ancak bu ruh, bazı şamanlarda az, bazılarında çok olur. Bu da onların gücünü gösterir. Bu nedenle her şaman her sorunu çözemez. Bir sorunu çözemeyeceğini anlayan şaman, tanrının temsilcisi ve aynı zamanda kendi atası olan Çift Başlı Kartal'dan yardım ister. O da, sorunun önemine göre şamana yardım edip etmeyeceğine karar verir."
Şamanlar ağırlıklı olarak yeraltından gelen kötü ruhlarla mücadele ederler. Dengeli yaşamı bozulup kötü bir hastalığa yakalanan veya kötü ruhlar tarafından ele geçirilen kişiyi o hastalıktan veya kötü ruhların elinden şaman kurtarır.
Gök Tanrı dininde sadece insanların değil, doğadaki bütün varlıkların ruhu olduğuna inanılır.

"Bu inanca sahip olanlar, insan odaklı düşünmezler tabiatı. Her şeyin bir nimet olduğu, insan için yaratıldığı düşüncesi yoktur bu inançta. Koyunlar, insanların sofralarında pirzola olsun diye dünyaya getirmezler kuzularını. İneklerin insanlara süt sağlamak gibi bir derdi, katırların, develerin yük taşıma gibi bir hevesi yoktur. Kiraz ağacının tabaklara meze yetiştirmek değildir hedefi. Ancak bu, insanın ihtiyaçlarını tabiattan karşılamaması gerektiği anlamına da gelmez. Dengesi bozulmadan yararlanılmalıdır ondan. Hayvanların ve bitkilerin de amacı, aynı insanlar gibi üremek, soylarını devam ettirmektir. İnsanın ihtiyacından fazlasını tabiattan almaması gerektiğine, bu bilinci yitiren her insanın zamanla ruhunu kaybedeceğine ve hastalıklı bir kişiliğe dönüşeceğine inanılır. İnsanların bir ruhu varsa eğer, çiçeklerin, atların, köpeklerin, fillerin, kaplumbağaların ve tabiattaki her şeyin de az ya da çok bir ruhu vardır çünkü."

Çift Başlı Kartal - Hayat Ağacı (Gök Tanrı dininin önemli iki sembolü)

"Gök Tanrı inancına göre evren; yeraltı, yeryüzü ve gökyüzü olmak üzere üç bölgeden oluşur.Kötü ruhlar yer altındadır. İnsanlar ile diğer canlı ve cansızlar yeryüzündedir. Tanrı ise gökyüzündedir. İnananlar işte bu yeraltı, yeryüzü ve gökyüzü üçlüsünü çok büyük bir ağaç ile sembolize ederler. Ancak Hayat Ağacı veya Dünya Ağacı dedikleri bu ağaç, sıradan bir ağaç değildir. O, tabiatın kanunlarını, dünyanın düzenini ve bütünlüğünü temsil eder. Meyvesizdir, ancak tüm meyvelerin özünü kendi içindeki suda barındırır, bu da hayatın kaynağıdır. Tüm canlılar, dolayısıyla insanlar bu sudan beslenir. O, tabiattaki her şeyin anasıdır. İnsanlar onu, doğuran, büyüten ve besleyen mitolojik bir kadın gibi düşünmüşlerdir."

Çift Başlı Kartal, gökyüzünde bulunan tanrıdan aldığı mesajları, sembolik hayat ağacına gidip gelerek yeryüzündeki hakanlara ve insanlara ilettiğine inanılan sembolik bir kuştur. Evrendeki her şeyin yaratıcısı ve kaynağı olan tanrının temsilcisi ve elçisi olarak görev yaptığına inanılır onun. Gök Tanrı dinine göre tanrıdan sonraki, en büyük ruhi güce sahip varlıktır, yani tanrının baş meleğidir. Çift başlı olması, düalist veya iki kutuplu düşünce yapısının göstergesidir. Asya kökenli bütün düşünce ve inanç sistemlerinde, evrendeki her şeyin iki kutuplu yapısı olduğuna inanılır. Akla gelebilecek her alanda hareketi doğuran bu ikili kutuplaşmalardır. Her şey, birbirinin içine geçmiş karşıtı ile açıklanır. Gök Tanrı dininde de, tanrının dışındaki her şey bu iki kutuplu yapı ile izah edilir. Tanrının temsilcisi için de geçerlidir bu kural, yani Çift Başlı Kartal için. O, hem maddi hem de manevi gücü temsil eder aynı zamanda.

Türklerin büyük bir kısmı din değiştirip Müslümanlığı kabul edince  eski dinlerine ait bu sembole sahip çıkmadılar. Zamanla da asıl anlamı neredeyse unutuldu ve daha çok Selçuklu İmparatorluğu'nun saltanat sembolü ve bayrağı olarak hatırlandı.

Selçuklu Türklerinin kullandığı Çift Başlı Kartal sembolü, Haçlı Seferleri sonrası bazı şövalye grupları tarafından Avrupa'ya götürüldü. Ayrıca Bizans, diğer adıyla Doğu Roma İmparatorları da Çift Başlı Kartal sembolünü Selçuklularda görüp kullanmaya başladılar. Selçuklular döneminde yapılan birçok medreseye, Gök Medrese adı verildi. Çift Başlı Kartal ve Hayat Ağacı sembollerinin kullanıldığı en ünlü iki yapı Erzurum'da bulunan Çifte Minareli Medrese ve Yakutiye Medresesidir.

Türklerin Müslüman Oluşu

Resmi tarih kitaplarına bakarsanız, Türkler Müslümanlığı 751 yılında Çinliler ve Araplar arasında gerçekleşen Talas Savaşı sonrası kabul etmişler. İnandıkları Gök Tanrı dinine çok benzediğini düşündükleri için gönüllü olarak ve kitleler halinde bu dini seçmişler. (Romanda bireylerin din değiştirmelerinin mantıklı ve bilimsel nedenleri de  açıklanıyor.)
Gerçekte ise Müslüman Araplar, kafir gözüyle bakıyordu Türklere. Onların zengin bölgelerini işgal etmek, esir alıp ganimetler elde etmek Müslümanlara göre dini bir hak, hatta dini bir gereklilikti. Bölgeleri işgal edilmeye çalışılan halk, doğal olarak kadın, erkek, çoluk çocuk bu duruma karşı çıktı. Ancak kazanan Araplar oldu ve Türk bölgeleri işgal edildi. Böylece siyasi baskı gerçekleşti. İşgal sırasında ve sonrasında şehirlerde yaşayan bir kısım yönetici ve halk, canlarını mallarını kurtarmak için görünüşte Müslüman oldu, ancak Gök Tanrı dinine gizli olarak inanmaya devam ettiler. Görüntüde Müslüman olan bu insanlar, ölümden kurtuldukları gibi Müslümanlığa geçmeyenlere göre çok daha az vergi ödemeye, maddi teşvikler almaya başladılar. Büyük çoğunluğu oluşturan konar-göçer halk için Müslümanlığa geçiş, şehirde yaşayan halka göre çok daha zor ve yıpratıcı oldu. Onlar da bu yeni dini siyasi baskı ve maddi teşvik ile görüntüde kabul etmişlerdi, ancak gerçek anlamda atalarının dinini hiçbir zaman terk etmediler. "Toplumların din değiştirmesi genelde çok uzun zaman alır ama dünyanın  hiçbir toplumunun din değiştirmesi Türklerinki kadar uzun sürmemiştir. Bugün bazı konar-göçerler ve köylüler Müslüman olsalar bile, atalarının kültürüne  aykırı olan bazı temel dini kuralları hala kabullenememektedirler."

Türklerin eski dinlerini, inançlarını kafalarda soru işareti bırakmayacak şekilde yazmaya çalıştım.. Amacım blog yazımı okuyanların Gök Tanrı Dini ve Şamanizm'le ilgili yeterli bilgiye sahip olmalarını sağlamaktı. Bunu başarabildiysem ne mutlu bana. :)




Not:Roman 422 sayfa. Romanın farklı bölümlerinde anlatılanları uzun yazımın daha kolay okunabilmesi için başlıklar altında birleştirerek yazdım.


Roman içeriğinde Şamanizm ve Şamanlarla İlgili Bilgiler Bulunan Kitaplar. İlginizi Çekerse.

1- Jean Christophe Grange, Taş Meclisi.
2- Ruper Isaacson - At Çocuk