4 Mayıs 2017 Perşembe




KARYA YOLU: MARMARİS ETAPLARI





Üç günlük tatile bir gün daha ekleyerek dört günlük bir yürüyüş için yollara düşmeden önce, hep yaptığım gibi antik Karya ile ilgili bilgileri araştırdım. Zira bu yürüyüş, tıpkı Likya yollarında olduğu gibi benim için sıradan bir yürüyüş değildi; tarihi duyumsayacağım, geçmişe dair hayaller kuracağım ve harika bir coğrafyanın içinde kaybolacağım bir yürüyüş olacaktı. Öyle de oldu.

Karya Yolu, Akdeniz'den Ege'ye uzanan bir doğa yürüyüşü rotasıdır. Bu rota, Bozburun Yarımadası, Datça, Gökova Körfezi, İç Karia, Muğla ve Çevresi ve Dalyan olmak üzere altı bölümden oluşmaktadır. Yürüdüğüm Marmaris-Gökova rotasıyla ilgili izlenimlerimi yazmadan önce Karya tarihine ve Karyalılara kısaca göz atmaya ne dersiniz?






"Sümer kaynaklarının 'Güneş bahçesinde yaşayan insanlar' olarak adlandırdıkları Batı Anadolu insanları içinde yer alan, Anadolu'nun kadim halkı Karyalılar; günümüzde Muğla ilinin tamamını, Aydın ve Denizli'nin bir bölümünü içine alan coğrafyada yaşamışlar. Dönemlerinde, her zaman haklının yanında olmaları, çalışkanlıkları ve dürüstlükleri ile tanınan Karyalılar, kendi toprakları için savaşmalarının yanı sıra, dünyanın pek çok yerinde paralı askerlik yapan savaşçı kimlikleriyle de öne çıkarlar. 

Anadolu'da haksızlığa ve mevcut düzendeki adaletsizliğe baş kaldırıp direnen, yiğit, mert, cesur ve sözünün eri olarak nitelenen Efelerin; ilginç bir şekilde özellikle Karya uygarlığının kök saldığı Aydın, Denizli ve Muğla çevresinde ortaya çıkmaları da, bir tesadüften öte; bu coğrafyanın geçmişteki haksızlığa tahammülsüz kadim halkının bıraktığı miras olsa gerek.

M.Ö. 2. binden itibaren Batı Anadolu'da varlıkları bilinen, Hitit metinlerinde, Tevrat da, Mısır Hiyerogliflerinde adları geçen Karyalılar, Anadolu'nun yerli halkı Luvilerin devamı olarak kabul edilir. Luvi dilinde Karuwa olan adı, Hitit metinlerinde Karkiya, İran kayıtlarında Karka olarak geçen; halkına Kar, ülkelerine Karya denilen Anadolu'nun bu kadim ulusunun ismi 'Uç ülke' ya da 'Doruklar ülkesi' anlamına gelmekle beraber; dilleri olan Karca, henüz tam olarak okunabilmiş değil.

Antik çağ yazarlarına göre Karyalılar adlarını kurucusu olan kahramanları Kar'dan almışlar. Başkentleri Milas'da bulunan Karya Zeus'una ait tapınak, (Zeus Karios) Karya birliğinin ortak tapınım alanı olarak birliğin birleştirici dini merkezi olmuş. Bu kutsal alana sadece kardeş halk olarak gördükleri Mysialılar ve Lidyalıların kabul edildiğini, başka soydan olanların Karya dili konuşsa bile bu tapınağa alınmadığını vurguluyor Heredot. Bunun nedeni olarak; Mysia'nın kurucusu Myros ve Lidya'nın kurucusu Lydos'un Kar'ın kardeşleri olmasını gösteriyor.

Karyalı bir baba ile Helen bir anneden doğan, tarihin babası Heredot'un anlatımlarına kadar Karyalılarla ilgili çok fazla bilgiye rastlanmazken; savaşçı kimliklerini öne çıkaran buluşlarını, savaş miğferlerine sorguç ekleyenlerin, o zamana kadar omuza asılan kalkana kulp takanların ve kalkanların dış yüzünü resimlerle ilk süsleyenlerin Karyalılar olduğunu öğreniriz Heredot'dan.

M.Ö. 545 yılına kadar bağımsızlıklarını koruyan Karya kentleri, 545 yılında tüm Anadolu'nun Pers egemenliğine girmesiyle bağımsızlıklarını kaybederek, Karka Satraplığı adı altında Pers İmparatorluğunun idari birimlerinden biri haline gelirler."
(arkeorehberim.com)

Tarihini okuduğunuz bu kadim uygarlığın kurulduğu, yaşadığı ve bugüne kadar yaşatılan kültürlerini yerinde görmek için ankarahiking, Kafka ve Alternatif Trekking'in ortaklaşa düzenlediği turla, uzun ama rahat bir yolculuktan sonra Marmaris-İçmeler'e vardık. Otele yerleşip kahvaltımızı yaptıktan sonra İçmeler-Turunç arasını yürümek üzere yola koyulduk. Zorlu bir tırmanışla tepeye ulaştığımızda Marmaris ve İçmeler'in kuş bakışı görünümü harikaydı. 10,5 kilometrelik yürüyüşün sonunda ulaştığımız Turunç da hayal kırıklığı yaşadım. Yıllar önce biri denizden tekneyle, diğeri toprak yolda zorlukla gerçekleştirdiğim Turunç yolculuklarımdan zihnimde kalan görüntülerden eser yoktu; tek-tük yöresel evler yok olmuş ve Turunç adeta beton bir kasabaya dönüşmüştü. O zamanlar, genellikle restoran hizmeti veren otel  (adı aynı kalsa da) yeni dev binasıyla şaşırttı beni. Bir kez daha anladım ki, biz tarihi eserlerimizi ve doğal güzelliklerimizi koruyamıyoruz. Korumak bir yana mahvetmekte üstümüze yok-maalesef. Gel de John Bennet'i anma! "Doğaya  hoyratça davranan toplumlarda insanlar arasındaki ilişkiler de hoyratça oluyor." diyen Bennet'i. Bilmem anlatabildim mi? Belki de birkaç yıl sonra bu gördüklerimi tekrar göremeyebilirim diye, bol bol fotoğraf çektim, videoya kaydettim. İşte onlardan biri:




İkinci gün;  Turunç - Amos - Kumlubük etabını yürüdük. Bu etabın inişi zorluydu. İniş sonunda Amos antik kentinden geriye kalanları görebilmek için bir hayli fazla olan merdiven basamaklarını tırmanarak Amos Tepesi'ne çıktık. Hava sıcaklığı 27 dereceydi. Terden sırılsıklam bir halde seyir terasından izlediğim manzaranın güzelliğini hafızama kazımak için uzun bir süre turkuaz denize ve çevresindeki yeşil dağlara bakakaldım. Yeşil-mavi uyumunu çok severim ve bu uyum  büyüler beni. Amfitiyatroyu gezerken, geçmişi 2 bin 200 yıl öncesine kadar uzanan bu yerde oturup hayali oyunu izledim. Rodos Birliği'nin önemli kentlerinden Amos, Helen dilinde "Ana Tanrıça Tapınağı" anlamına geliyor.
Helenistik döneminde 'Samnaios' adıyla bilinen Apollon, bu kentin baş tanrısı sayılıyor. Tepe üzerinde kurulan kentin etrafı 1,8 metre kalınlığında ve 3,5 metre yüksekliğinde kulelerle desteklenmiş surlarla çevrilmiş. Helenistik devirden Doğu Roma dönemine kadar sürekli yerleşim gören kentin, ayakta kalan en önemli yapısı tiyatrosu.



Amos amfitiyatrosu

Amos amfitiyatrosu



Amos tepesinden bir görünüm

Tepelerden inişte ve Amos Tepesinden olmak üzere farklı yönlerden seyrettiğim Kumlubük, SİT alanı ilan edildiği için şimdilik bakirliğini koruyan bir koy olarak bizlere tüm güzelliğini sergiledi. Görülmesi ve turkuaz denizinde yüzülmesi gereken çok özel bir yer.



Kumlubük

Kumlubük

Üçüncü gün en uzun yürüyüşümüzü yapmak için erkenden kalktık. Kahvaltı sonrası parkur başlangıcı olan Kumlubük'e geldik ve 17,5 kilometre sürecek Kumlubük-Syrna -Bayırköy etabını yürümeye, daha doğrusu tırmanmaya başladık. Hava sıcak mı sıcaktı. Karya'nın derinliklerine gireceğimiz için yanımıza bol miktarda su aldık. Dehidrasyona karşı bol su içmek zorundayım. İnişli çıkışlı, yer yer taş döşeli orman içi patikalarda yürürken bir Altar(sunak) taşına rastladım. Defne, ardıç çamı ve yerel dilde ''delice'' denilen yabani zeytin ağaçlarının arasında ve kekik kokuları eşliğinde yürüdük. Eski bir kilise kalıntılarına vardığımızda, cep telefonlarımız komşu Yunanistan'dan (Simi Adası) sinyal almaya başladı. Yurtdışı tarifesi ödememek için telefonlarımızı kapattık. Güzel bir yerde yemek molası verdiğimizde, peynir-ekmek ve elmadan oluşan yemeğimi yerken,aynı zamanda sivrisinekleri beslediğimin farkına vardım. Onları isteyerek beslememiştim; ama kovmak için geç kalmıştım, doymuşlardı bile. :)

Tepeden tepeye yürürken aşağıda gördüğümüz Çiftlik Koyu ve önündeki minik ada manzarası çok güzeldi. Fotoğraf çekimi için durduk. Biraz dinlendik. Manzaranın keyfini çıkardık.


 Altar(Sunak taşı)

Çiftlik Koyu



Ardıç çamı




Yürüyüşün sonu olan Bayırköy'e (Antik Syrna kentinin üzerine kurulmuş) vardığımızda köy meydanında bulunan 1880 yaşındaki yaşlı çınar karşıladı bizi ve serin gölgesinde yer verdi. Köyde yapılan köpüklü ayranı içip, otlu gözlemeyi yedikten sonra köyü keşfe çıktım. Kızlar Çeşmesi'nden su içip, yüzümü yıkadım. Köyün yerel mimarisini yansıtan evlerin fotoğrafını çektim. Daha da önemlisi, oksijeni bol temiz havasını soludum. Akşam gün batarken aracımıza bindik ve otele döndük; köyün havasına, suyuna doyamadan.


Dördüncü gün, yola çıkmadan önce Gökova'nın en güzel yerleşimlerinden biri olan Akyaka'ya uğradık. Bir yanında sıra sıra okaliptüs ağaçlarının eşlik ettiği, ortasında sazlıkların oluşturduğu adacıklar bulunan, suyu buz gibi soğuk akan Azmak Çayı'nda yarım saat süren tekne turu yaptık. Öğle yemeğini müteakip geriye dönüş yolculuğumuz için otobüslere bindik. Mutluydum, hem de çok! Çünkü tarihi ve doğal güzellikleri bir arada yaşamıştım. Ne muhteşem bir duygu bilir misiniz?

M. Celaleddin-i Rumi biliyormuş. Biliyormuş ki, 13. yüzyılda şöyle demiş. Ve ben bu sözlerle seslenmek istiyorum sizlere:

"Gelin, bağa yeşiller kuşanan doğayı görün
 Her köşede bir çiçek dükkanı açan doğayı görün
 Güller gülerek sesleniyor bülbüllere:
 Susun, susarak doğayı görün."

Duruyor musunuz hala! Haydi doğaya. Doğada yaşamın keyfini sürmeye..


Azmak Çayı





Tüm bu güzellikleri yaşamamıza aracılık eden rehberimiz Nedim Yılmaz'a ve trekkingin bir grup sporu olduğunu unutmadan, birlik ve beraberlik içerisinde hareketlerinden, grup uyumlarından ve bu nedenle de yürüyüşü sorunsuz bir şekilde tamamlamalarından dolayı tüm arkadaşlarıma  teşekkürler. Her şey birlikte güzeldi.



Blog yazılarını keyifle takip ettiğim, yürüyüş öncesi Karyalılarla ilgili bilgileri edindiğim blogger arkadaşıma da teşekkürler.. Karyalılarla ilgili daha fazla bilgi için linki tıklayınız:
http://www.arkeorehberim.com/2017/02/adil-ve-savasci-bir-halktan-efeler-diyarina-karya.html



27 Nisan 2017 Perşembe




          HALİL CİBRAN 
            (D: 6 Ocak 1883 - Ö: 10 Nisan 1931)




Halil Cibran 6 Ocak 1883'te Kuzey Lübnan'ın dağlık bir bölgesi olan Bişerri semtinde Hıristiyan Maruni mezhebine bağlı bir ailede doğdu. 25 Haziran 1895'te Cibranlar, Amerika'ya doğru yola çıktılar ve Boston'a yerleştiler. O zaman Boston ABD'de New York'tan sonra ikinci büyük Suriyeli nüfusa sahipti.  Yeni bir yoksulluk döneminde büyüyen Cibran'ın burada geçirdiği ilk yılların acısı hayatında silinmez bir iz bırakacaktır.

Cibran 1896'da Fred Holland Day ile tanıştı ve ondan sonra Day'in sıradışı sanatı ve Boston sanat çevresiyle temasları sayesinde Cibran da çevresinde tanınmaya başlandı. Day, Cibran'ı Yunan Mitolojisi, dünya edebiyatı, çağdaş yazın ve fotoğrafla tanıştırıp, kendi ifadesini bulmaya teşvik etti.

Cibran, eğitimini tamamlamak ve Arapça öğrenmek üzere Lübnan'a döndü. 1898-1902 yılları arasında Lübnan'da kalan genç sanatçı,  Arapça ve Fransızca öğrenip çalışmalarında, özellikle şiirde ustalaşarak 1902'de kolejini bitirdi ve Amerika'ya geri döndü.

Cibran'dan on yaş büyük olan (30 yaşında) Mary Haskell, Cibran'ın sanatsal gelişimini finanse edecek ve onu idealindeki sanatçı olmaya teşvik edecekti.  Mary, Cibran'ın İngilizce yazmaya eğilmesinin ardındaki etkendi. Nitekim onu Arapça eserlerini İngilizceye çevirmeyi bırakıp doğrudan İngilizce yazmaya ikna etmişti. İngilizce eserlerini Mary'nin edite etmesi ve aralarındaki işbirliği Cibran'ın çalışmalarını parlattı. Mary, Cibran'ın dilini ve düşüncelerini daha iyi kavramak için Arapça öğrenmeye bile kalkıştı.

1904'te Cibran Arapça göçmen gazetesi el-Muhacir'e makaleler yazmaya başladı. Bu makaleler onun yayınlanmış ilk çalışmasıydı.

1 Temmuz 1908'de Cibran Boston'dan ayrılıp Paris'e sanat okumaya gitti. Orada Cibran, ünlü heykeltıraş Auguste Rodin ile tanıştı ve bu kısa tanışıklık bile Cibran'ın sanatı üzerinde çok derin etkiler bıraktı. Rodin, Cibran için şöyle demiştir: "Resmin ve şiirin, onu yeni bir Blake yapacak kadar birbirine bağlantılı olduğu başka bir kimseyi tanımıyorum."

Cibran'ın ilk İngilizce kitabı Deli(The Madman) 1918'de yayımlandı ve yerel basından olumlu eleştiriler aldı. Eleştirmenler onu Doğu ile Batı arasında köprü atması bakımından ünlü Hint yazar Tagore ve İngiliz şair William Blake ile kıyaslıyorlardı. Bizzat kendisinin illüstrasyonlarını yaptığı mesellerden oluşan bu kitapta Nietzsche, Jung ve Tagore'un etkileri apaçık görülmektedir. Deli kitabının başarısının ardından Cibran'ın popüleritesi artmaya başladı.

Ermiş kitabı 1923 yılının Ekim ayında yayımlandı ve ABD'de mütevazı bir başarı elde etti. 1926' da Cibran önce Arapça yazdığı daha sonra İngilizceye tercüme edilen aforizmalardan oluşan Kum ve Köpük'ü (Sand and Foam) yayımladı. 1926'da Cibran ünlü bir uluslararası şahsiyet oldu. Bu ününü, Cibran'ın ölümünden sonra da önemli bir rol oynayacak yeni yardımcısı ve editörü Henrietta Breckenridge'ye borçluydu.

10 Nisan 1931'de kırk sekiz yaşındayken New York' taki St. Vincent Hastanesi'nde karaciğerine yayılan siroz ve akciğerinde ilerlemiş tüberküloz yüzünden şuurunu yitirmiş bir haldeyken öldü. Cibran'ın naaşı 21 Ağustos'ta Beyrut'a getirildi. Ocak 1932'de Cibran'ın naaşı ebedi istirahatgahına tevdi edilmek üzere doğum yeri olan Bişerri'ye gönderildi ve Mar Sarkis manastırının küçük ve tarihi kilisesinin bahçesinde defnedildi.

Cibran vefatından sonra yayımlanabilen iki eser bıraktı:

Cibran tarafından tamamlanmış olup 1932'de yayımlanan Gezgin (Wanderer) ve Cibran tarafından tamamlanmamış olup Barbara Young tarafından tamamlanan ve 1933'te yayımlanan Ermişin Bahçesi (Garden of the Prophet).

Cibran'ın isteği, bir oturuşta okunabilecek ve cepte taşınabilecek küçük kitapçıklar yazmaktı. Bunda da başarılı oldu, isteğini gerçekleştirdi.

İşte, Halil Cibran'ın aforizmalarından seçtiklerim:

"Ağaçlar yeryüzünün gök kubbeye yazdığı şiirlerdir. Ama biz onları devirir ve boşluğumuzu kaydedebilmek için kağıda dönüştürürüz."


"Sözlerimizin hepsi aklımızın ziyaretinden arta kalan kırıntılardır ancak."


"Kalbi büyüleyen bir felsefedir şiir. Felsefe, fikir şarkıları söyleyen bir şiirdir. İnsanın kalbini büyüleyip aynı anda fikir şarkılarını da söyleyebilseydik, o zaman Tanrı'nın gölgesinde yaşayabilirdik."


"Kaynağı adalet olan bir dünya, kaynağı merhamet olan bir dünyadan daha büyüktür."

"Birlikte güldüğün birini unutabilirsin ama birlikte ağladığını asla!"




 Yararlandığım Kaynak: HALİL CİBRAN - AFORİZMALAR 
Derleyen: Orhan Düz (Tutku Yayınevi)




24 Nisan 2017 Pazartesi



BİR DOĞA MUCİZESİ: GÜNGÖRMEZ SUYU





Petrol zengini Birleşik Arap Emirlikleri,  paralar akıtarak çölde dağlar yapmayı planlıyor, okyanusta adalar (Palmiye Adaları) inşa ediyor, susuzluktan çatlayan bir avuç toprağı kaybetmemek için, deniz suyunu arıtarak tatlı suya çeviriyor. Bunları yapmalarının tek nedeni iklimsel sorunları çözmek ya da coğrafik yapılarını değiştirmek midir? Sanmıyorum, çünkü "Dubai ekonomisi tarihsel olarak petrol sanayisi üzerine kurulmuş olsa da, Emirlik batı tipi işletmecilik usulleriyle yürüttüğü turizm, havayolları, gayrımenkul işlemleri ve mali hizmetler alanında önemli gelir kalemlerini oluşturmuştur. Bugün, Dubai Ortadoğu ve Basra Körfezi bölgesinde sürekli gelişen dünya çapında bir kent olarak ticari ve kültürel bir merkez, kozmopolit bir metropol kentidir. Aynı zamanda yolcu ve kargo taşımacılık merkezlerinden birisidir."*  Oysa ülkemiz dünya coğrafyasının en güzel yerlerinden biri üzerinde yer almakta. Fazla bir çaba sarfetmeden turistleri (ekonomik yönden düşünürsek) bu güzellikleri görmeye davet edebiliriz. Tek yapmamız gereken bu güzellikleri korumayı başarabilmek ve güzel ülkemizin tanıtımını layıkıyla yapabilmek.

İşte bugün ülkemizin pek duyulmayan, tanınmayan güzelliklerinden birini tanıtacağım. Dünyada bir eşinin olup olmadığı bilinmeyen, doğa mucizesi bir yeri; Artvin' in Yusufeli İlçesi Tekkale köyü yaylasında bulunan "Güngörmez Suyu"nu.


Güngörmez suyu aynı adı taşıyan 3523 metre yükseklikteki Güngörmez Dağı' nın eteklerinde adına yaraşır bir şekilde gün doğumunda suları kesilen, gün batımında ve geceleri suları çağıldayarak akan bir su. Suyu görmek için 1500 metre tırmanmak gerekiyor. Ulaşım zorluğu, bu suyun tanıtımını büyük ölçüde engellemektedir. Güngörmez suyunun gizi, bugüne kadar çözülemedi. Bu nedenle halk tarafından bu su kutlu sayılmakta, söylenceleri dilden dile dolaşmaktadır.


08haber.com da yazan Sami Özçelik, Güngörmez Suyu' nu değişik boyutlarıyla ele almaya ve bilimsel yönünü de araştırmaya çalıştıklarını söyleyerek şöyle devam ediyor yazısına: "Bilineceği gibi ülkemizde sadece Ağrı, Erciyes ve Kaçkar dağlarında toprak altında kalan buzul kütleleri (morenler) var. Kaçkar' ların eteğindeki Güngörmez suyunun da görünmeyen buzul kütleleriyle ilgili olabileceği kanısına vardık.


Bu konunun uzmanı akademisyenler de, dünya literatürüne geçmiş buna benzer bir yerin olmadığını, bu ilginç olayın jeofizikçilerin incelemesinden sonra ancak aydınlanabileceğini bildirdiler. Doğu Karadeniz dağlarındaki buzul kütlelerinin (morelerin) ısı değişimleriyle buzların bir süre çözülüp tekrar donacağından, böylece suyun bazen kesilip bazen akabileceğinden söz ettiler.


Güngörmez Suyu' nun bilimsel açıdan da incelendikten sonra tanıtılması, turizm açısından ilimize artı bir değer kazandıracak, belki de literatüre geçip yöremizin dünyaya açılan yeni bir penceresi olacaktır. Güngörmez Suyu' nu artık bundan böyle meraklıları istediklerinde görebilecekler. Bunun için özellikle Haziran - Temmuz ve Ağustos aylarını tercih etmelerini, bu suya gelirken gerekli teçhizat ve iyi bir rehber almalarını öneriyoruz. Özellikle sabaha karşı suyun kesilme anını da görebilmeleri için burada konaklamaları gerekmektedir. Suyun çok yakınında Tekkale Köyü yaylaları bulunmaktadır."


Mary Davis'in dediği gibi; "Doğada yürümek binlerce mucizeye tanık olmaktır." Mucizelere tanıklık etmek için haydi doğaya...





*tr.wikipedia.org

17 Nisan 2017 Pazartesi




 KARABÜK / YENİCE ORMANLARI VE ŞEKER KANYONU





Kent yaşamının tekdüzeliğinden, stresinden, koşuşturma gerektiren hızlı yaşamına ayak uydurmanın sıkıntısından, an be an değişen politik gündeminden uzaklaşmak ve bir günlük nefes almak için Cumartesi günü kendimi dağ ve ormanlara vurdum. Doğada, acelesiz ve telaşsız bir gün yaşayarak dünyadan ve zamandan payıma düşeni artırmaya çalışmak uğruna yollara düştüm yani. Bu seferki rotam Karabük/Yenice Ormanlarıydı. İki kez gitmiştim, daha önce. Ama her mevsim ayrı güzeldir dağlar, ormanlar ve bu güzelliği yaşamak gerekir zamanında diyerek, üçüncü kez gitmeye karar verdim. Çünkü, David Breton'un söylemiyle "yürüyüş, dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur" benim için. 

Mutlu yaşam duygularını duyumsamak için de sabah 07.30'da grupla birlikte yola çıktım. Uzun sayılabilecek bir yolculuk sonrasında Yenice Ormanları'na vardık. Hazırlıklarımızı tamamlayıp tırmanışa başladık. Endemik bitkiler ve rengarenk çiçekler arasından yürüyerek, seyir terasına ulaştığımızda izlemeye doyamadığım bir manzarayla karşılaştım. Orman içi patikalarda yaklaşık 15 kilometre yürüdük. Yürüyüşün son üç kilometrelik bölümünü Yenice Irmağı'nın oluşturduğu yer yer çok derin uçurumlardan oluşan Şeker Kanyonu'nun kıyısında yürüdük. Kanyon da görülmeye değer. Bu yöreyi görmeyenler,  yöreye gitmeyenler için çektiğim fotoğrafların üç ayrı linkini aşağıda paylaştım. Fotoğraflara bakmadan önce yörenin fauna ve florası hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. Yenice Ormanları'nı anlatan rehber kitapta şunlar yazmakta:

FAUNA: Yenice Ormanları'nda çok çeşitli hayvanlar doğal ortamlarında, yaşama imkanı bulmaktadır. Öyle ki, orman içinde gezerken bir geyiğin su içmesine ya da bir karacanın önünüzden hızla geçip ağaçlar arasında kaybolmasına tanık olabilirsiniz. Bu el değmemiş alan içinde rastlanan hayvanlar arasında geyik, karaca, yaban domuzu, ayı, tilki, yaban kedisi, vaşak, porsuk, kurt, çakal, su samuru, tavşan, sincap, çulluk, tahtalı güvercin, guguk kuşu, puhu kuşu, ala karga, kuzgun, dağ horozu, kirpi, küçük atmaca, gri doğan ile birçok kuş ve böcek türü sayılabilir.

Bu zengin faunayı değerlendiren Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, 2007 yılında Yenice Ormanları' nın bir bölümünü "Yaban Hayatı Geliştirme Sahası" olarak belirlemiştir.


FLORA: Bu kadar bol suyun bulunduğu bir bölge orman dokusundan bağımsız düşünülemez elbette. Yenice Ormanları, Bolu Dağları' nın kuzeybatısında yer alan İncidere, Şimşirdere, Kızılkaya ve Çitdere su toplama havzalarıyla Safranbolu' nun batısında kalan bakir alanları kapsar.Yöre, tropik bölgeler dışında dünyanın ender coğrafyalarında rastlanan anıtsal ağaçları, derin vadileri, yükseklikleri iki bin metrelere ulaşan dağları, kanyonları, akarsuları, şelaleleri, yaban hayatı ve değişik bitki çeşitliliğiyle dikkati çeker.


Yenice Ormanları  bitki örtüsü açısından oldukça zengin bir yapıya sahiptir. Özellikle meşe türlerinin oluşturduğu ormanlar, yaşlı kayın, gürgen, porsuk ağaçları ve çınar grupları bölgeye ayrıcalık kazandırır. Yenice el değmemiş iğne ve geniş yapraklı karışık ormanları ile biyolojik çeşitlilik bakımından son derece zengindir. Bilindiği üzere, Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF), 1999 yılında Avrupa'nın biyolojik çeşitlilik açısından en değerli ve acil olarak korunması gereken 100 orman alanını belirleyerek bunları "Avrupa Ormanları"nın Sıcak Noktaları" olarak tanımladı. Bu sıcak noktalar arasındaki Küre Dağları (Kastamonu), İbrad-ı Akseki Ormanları(Antalya), Amanos Dağları(Hatay), Karçal Dağları(Artvin), Datça Yarımadası ve Bozburun (Muğla), Fırtına Vadisi(Rize), Babadağ(Fethiye) ve İstanbul Ormanları ile birlikte Türkiye' deki 9 mutlak koruma sahasından biridir Yenice Ormanları.


Yenice Ormanları'nın "mutlak koruma" ayrıcalığına sahip olmasının nedeni, tropik bölgeler dışında, dünyada pek az ormanda görülebilecek kadar çok sayıda ağaç, ağaççık, bitki ve yaban hayvanının bir arada yaşamasıdır. İlçe ormanlarında 33 ağaç ve 8 ağaççık çeşidi ile birçok otsu bitkinin yanı sıra 16 çeşit şifalı bitki de bulunur. Ulu gövdeleriyle kimi yerde güneş ışınlarına geçit vermeyen orman alanındaki ağaç türleri; ıhlamur, akçaağaç, Uludağ göknarı, sarıçam, karaçam, Camiyanı karaçamı, kızılçam, porsuk, doğu kayını, sapsız meşe olarak sıralanabilir. Mevsimine göre renk ve görünüşleriyle harika fotoğraflar veren şifalı bitkileri; kardelen, laden, yüksükotu, kuşburnu, ısırgan, çuha çiçeği, tavşan memesi, çoban üzümü, böğürtlen, mührüsüleyman otu, ökse otu, güzel avrat otu, çilek, at kuyruğu, öksürük otu ve sığır kuyruğu olarak sayabiliriz.


AKARSULAR: İlçeye hayat veren Yenice ırmağı, yerleşim merkezinin içinden geçerek belde topraklarını iki eşit parçaya böler. Araç ve Soğanlı çaylarının birleşmesiyle oluşan Yenice Irmağı, dar ve derin vadiler içinde akar. Bolkuş Boğazı'nı geçerek Balıkısık mevkiinde geniş bir vadinin içine girer. Yeşilin her tonuyla gülümseyen tepeler, akarsuyun mavisiyle hoş bir kontrast oluşturur. Pirinçlik yakınlarındaki Keltepe zirvelerinden gelen Değirmen Deresi, Kelemen, Kızılkaya, Karakaya ve Şeker Çayı ile yüksek tepelerden doğan küçük derelerden beslenen Yenice Irmağı, komşu il ve ilçelerin içine kadar uzanır. Karadeniz'den İç Anadolu'ya açılan derin bir koridor olan 228 kilometre uzunluğundaki Filyos Çayı ile 45 metre rakımda birleşerek Karadeniz'de sona eren yolculuğuna devam eder.


Yürümek sadece beden sağlığı bakımından yararlı değildir. Sağlıklı düşünebilmek için de yürümeliyiz. Breton, yürümek ile düşünmek arasında orantısal bir ilişki olduğunu söyleyerek bu konuda Kierkegaard'dan şu sözleri aktarmaktadır: "Ben en verimli şekilde ancak yürürken düşünebiliyorum ve yürüyüşün uzaklaştıramayacağı hiçbir saplantının olabileceğini düşünemiyorum." (Breton, s: 55)

Thomas Bernhard da "Yürüme ve düşünme, sürekli bir güven ilişkisi içindedir." diyerek güvenin sürekli olması açısından yürümenin önemine ve anlamına dikkat çeker. Bence, doğa yürüyüşleri de bu güveni pekiştirir. Hep güvende kalmak için yürüyelim, yürüyelim ve yürüyelim...


Bu güzel yürüyüşü düzenleyen Ankara Hiking rehberi Nedim Yılmaz, yardımcı rehberler Tekin Selçuk ve Güney Ekin'e teşekkürler; doğada güzel bir gün geçirmemize aracı oldukları için.



Not: Karabük - Yenice arasındaki yol üzerinde  bulunan 18 tüneli (Yenice Tünelleri) geçmek zorunda olmak, yörenin ne kadar sarp kayalık ve dağlık olduğunu gösteriyor. Derin vadi boyunca devam eden yol, yer yer ürkütücü oluyor. Ülkemizin en zor yollarından birisi olarak kabul ediliyor. Yenice Ormanlarında bulunan porsuk ağaçlarının nesli tükenme tehlikesi altındadır. Porsuk ağacı tohumuyla çoğaltılamayan bir ağaç türüdür, yani çoğaltılması çok zor olup başarı oranı düşüktür. Porsuk ağacının meyvesi yenilebiliyor ama meyve çekirdeği ve yaprakları oldukça zehirlidir. Yenilmesi veya çekirdeğin yanlışlıkla yutulması ölümcül sonuçlar doğurabiliyor. Porsuk ağacının odunu oldukça esnek ve dayanıklıdır. Ormanda bu ağaçları görüp tanımaktan ve fotoğraflarını çekmekten çok mutlu oldum.






10 Nisan 2017 Pazartesi




ÖMER HAYYAM'IN RUBAİLERİYLE AYNI TEŞBİHİ YAPAN DÜŞÜNÜRLERİN SÖZLERİNİ KARŞILAŞTIRMA





Okuduğum kitaplarda altını çizdiğim ya da kitap köşesine düştüğüm notları zaman zaman okurum. Ömer Hayyam kitabını yeniden okurken, Hayyam'ın rubailerinin yanına diğer düşünürlerin benzer sözlerini - tabii zihnimde çağrışım yapanları yazmış olduğumu fark ettim.(Belleğimin gücü kendini göstermiş demek ki.) Ve bu karşılaştırmaları yazmaya karar verdim.

Ben, sözleri karşılaştırırken, kronolojik olarak sözü önce söyleyen kişinin kaynak olduğunu düşünürüm, doğal olarak. Bu nedenle aşağıda yazacağım sözlerin kime ait olduğunu yazdıktan sonra, o düşünürün doğum ve ölüm tarihlerini de yazacağım ki yorum yapabilesiniz. Ve yorumunuza katkı sağlayabilecek Ömer Hayyam'ın yaşadığı dönemle ilgili şu bilgiyi de eklemeliyim:

"Hayyam'ın yaşadığı dönemde İran'da birisi eski İran inançlarından, Zerdüşt dininden, öteki de yeni yaygınlaşan İslam düşüncesinden kaynaklanan iki düşünce ve şiir anlayışı vardı ve birbirleriyle çatışıyorlardı. İslam düşüncesi şeriata, eski İran inanışları ulusal ve tarihsel geleneklere dayanıyordu. Şiirde eski İran inanışlarının başlıca kaynağı, Firdevsi'nin Şehnamesi'ydi. Eski İran inançlarını, söylencelerini, geleneklerini konu alan bu yapıtın temelini, Zerdüşt'ün kişiliğinde biçimlenen çoktanrıcılık oluşturuyordu. İslam düşüncesinin beslendiği görüşlerse, Farabi, İbni Sina gibi aydınlar aracılığıyla bir felsefeye, tasavvuf öğretisine dönüşmüştü. Hayyam, bu düşünürlerden öğrendiklerini yeni bir yaşama anlayışıyla (rubaileriyle) şiirleştirmiş ve sergilemeye çalışmıştır.

Hayyam'da, Eski Anadolu-Yunan felsefesinden, özellikle Epikuros'un yaşama  anlayışından izlerin ve bilimsel çalışmaların etkisi ve katkısı şiirlerinde görülmektedir. Bu çalışmalarla, Hayyam, akılla ve algıyla kavranılan bir evrenin gerçekliği sorunuyla karşı karşıya gelmiş, bu nedenle de şiirlerinde odak konu, ahiret denilen öteki dünya olmamış, içinde görülen, bilinen, tanınan, duyularla kavranan bir evren olmuştur. Evrene gerçekçi bir açıdan bakan Hayyam için yaşamın amacı, mutlu olmak, her türlü inançtan, gelenekten, bağnazlıktan kurtulmak olmuştur. Şiirlerinde de bu izler asıl olmuş ve sevgi, mutluluk, hoşgörü, dostluk, özgürlük, barış ve insanın sorunları şiirinin belkemiğini oluşturmuştur." (Öner Yağcı / Hayyam'la Sürdürmek Aydınlığı, Ömer Hayyam, s: 141)

Hayyam'ı yorumlarken dikkate almanız gereken küçük bir not daha eklemeliyim. Yani kim kimden etkilenmiş anlamanıza yardımcı olabilir diye. Edward Fitzgerald'ın 1859 basımı kitabıyla birlikte tüm Batı dünyası Ömer Hayyam'ı tanımıştır. Ya Doğu dünyası? Hayyam rubailerini ve eserlerini Farsça yazdığına göre, Doğu'da zaten biliniyor, tanınıyordu. 

*******
"Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz
 Kuklacı felek usta, kuklalar da biz.
 Oyuna çıkyoruz birer ikişer;
 Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz."

 Ömer Hayyam (D: 18 Mayıs 1048 - Ö: 4 Aralık 1131)


"Bütün dünya bir sahnedir...
 Ve bütün erkekler ve kadınlar
 sadece birer oyuncu...
 Girerler ve çıkarlar.
 (...)"

 W. Shakespeare (Doğum tarihi bilinmiyor. Vaftiz: 26 Nisan 1564 - Ö: 23 Nisan 1616) "Nasıl Hoşunuza Giderse Oyunu, 3. Bölüm, 7. Tragedya


*******

"Bilimin ışığından ben hiç yoksun kalmadım
 Aklımın yetmediği çok az giz kaldı sandım
 Yetmiş iki yıl gece gündüz düşündüm durdum
 Sonunda şunu bildim, hiçbir şey bilmiyordum."

 Ömer Hayyam


"Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir."

 Sokrates (D: M.Ö. 469 - Ö: M.Ö.399)


*******

"Benim varlığım senin yaptığın bir nakış,
 Türlü garip renklerini hep senden almış
 Kendimi düzeltmeye nasıl varsın elim
 Senden güzelini yapmak bana mı kalmış"

 Ömer Hayyam


"Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatının ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. İkincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar."

Arthur Schopenhauer (D:22 Şubat 1788 - Ö: 21 Eylül 1860)
Irvin Yalom - Bugünü Yaşama Arzusu, Scopenhauer Tedavisi)


*******

"Sen sofusun, hep dinden dem vurursun
 Bana da sapık, dinsiz der durursun
 Peki, ben ne görünüyorsam oyum
 Ya sen? Ne görünüyorsan o musun?"

 Ömer Hayyam


" (...)
 Ya olduğun gibi görün
 Ya da göründüğün gibi ol"

Mevlana Celaledin-i Rumi (D: 30 Eylül 1207 - Ö: 17 Aralık 1273) Mevlana'nın Yedi Öğüdü Şiiri.



"Kim için bu yerler gökler? Bizim için.
 Biz görüş cevheriyiz akıl gözünün
 Evren bir yüzük gibiyse çepeçevre
 İnsan, taşında bir nakış o yüzüğün."

 Ömer Hayyam


"Niye kederlenirsin?
Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi, yontulmayı göze almalıdır."

Mevlana (Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Mesnevi Terapi)



********

"Bu kokulu güller yoktur, ben olmayınca,
 Yoktur bu kırmızı dudaklı güller de.
 Yoktur bu tadı, kokusu güzel şaraplar da
 Ben düşündüğüm sürece vardır bu dünya."

 Ömer Hayyam


"Düşünüyorum, öyleyse varım. (Cogito, ergo sum.)"

 R. Descartes (D: 31 Mart 1596 - Ö:11 Şubat 1650)


*******

"Yaşadığın anın değerini bil
 Ve zamanını hoşça geçirmeye bak
 Çünkü geçmiş bir hiç olmuştur
 Geleceğin de ne olacağı belli değildir."

 Ömer Hayyam


"Carpe diem (Anı yaşa), Latin edebiyatının ünlü ozanı Horatius'un bir dizesinde geçen gününü gün et, zamanın tadını çıkar, günü yakala, anı yaşa veya günü yaşa gibi anlamlardaki özdeyiş. Bu sözün çok geçtiği Ölü Ozanlar Derneği filminde "Sadece bir tane hayatınız var ve şimdi yapmayacaksanız da ölünce mi yapacaksınız*" ifadeleri ile anın değerinin bilinip ona göre hareket edilmesi gerektiği anlatılıyor." (tr.wikipedia.org)

Hayyam da şöyle der: "Yaşadıklarınızı bir daha yaşamayacaksınız, belki o kadar da yaşamayacaksınız, öyleyse salın kendinizi zamana."


Kendimizi zamana salmak mı? "Öğretirken öğrenmeli, öğrenirken öğretmeli" düşüncesinin bilinçli ve dirençli savunucusu Hayyam'ın şu rubaisi, kendimi zamana salmamı engelliyor. :)

"Dünyada bir gün bile özgür olmuş değilim,
 Yaşamdan bir an bile tad almış değilim,
 Şu dünyada ömrümce hep öğrenci idim,
 Hala da işimin ustası olmuş değilim."


Eğer, Ekrem Ataer'in Besteleriyle ÖMER HAYYAM (Kaynak Yayınları) kitabını okumasaydım ve güzel müziğini dinlemeseydim bu yazı yazılmayacaktı. Kitabı okurken, sayfa kenarlarına almış olduğum notlardan böyle bir karşılaştırma yapma fikri geldi aklıma. Fikir tamamıyla bana ait ve yazımda adı geçen kitapların hepsini okudum, çok beğendim. Ömer Hayyam'ın rubailerinin tamamını Ekrem Ataer'in kitabından aldım. Hayyam'dan bugüne kalan iki yüz rubai (gerçekten kendisine ait olan) detaylı incelense, daha çok karşılaştırma yapılacak bilgilere ulaşılır sanırım. Benim ki sadece bu kitapla sınırlı kaldı. Kim bilir, belki bir gün bu konu(karşılaştırma) üniversitelerin edebiyat fakültelerinde ve filolojilerde tez konusu yapılıp derinlemesine incelenir. Hayyam bunu fazlasıyla hakediyor çünkü.



Not:
Genellikle, güzel ülkemde filozofla felsefe profesörü aynı tutulur. Oysa, filozof, düşünce üretir, profesör ise üretilen bu düşünceleri öğretir, irdelenmesini sağlar. Yani her felsefe profesörü, filozof değildir. Bazen bu iki kavramın karıştırıldığına tanık olmuşumdur. Söz  filozoflardan açılmışken sevdiğim, düşüncelerinden etkilendiğim filozof ve düşünürlerin isimlerini de yazayım bari. Bu filozoflar: Ömer Hayyam, Halil Cibran, Jean-Jacques Rousseau, Arthur Schopenhauer, Seneca ve Montaigne'dir. A.Schopenhauer, Seneca, Montaigne ve Ömer Hayyam' la ilgili daha önce yazdım. Sırada Halil Cibran var, yazılmayı bekleyen. :) 









BİLİM ADAMI OLARAK ÖMER HAYYAM





Tüm dünya rubaileriyle tanır Hayyam'ı. Edward Fitzgerald'ın 1859 basımı kitabından bu yana onu Batı dünyasında da tanımayan kalmamıştır. Rubailerinin çevirisi neredeyse tüm dünya dillerinde basılmıştır. Hayyam'ın rubaileri Batı'da çevrilmeseydi, ondan haberimiz olmayacaktı. Tıpkı "Binbir Gece Masalları"nı öz kaynağından değil de Batı dillerine çevirilerinden öğrendiğimiz gibi. Ömer Hayyam'ın bilim adamı kimliği şairliğinin gölgesinde kalmıştır. Sosyal medyada gün olmasın ki rubaileri paylaşılmasın. Acaba paylaşımı yapanlar, çağını aşan bu bilgini, filozofu ne kadar tanıyorlar? İşte, bugünkü yazım Ömer Hayyam'ın bilimsel yönünü (bilime yaptığı katkı ve hizmetleri) anlatmayı amaçlamaktadır.

Ömer Hayyam 18 Mayıs 1048'de Nişabur' da doğdu. "Neden Hayyam dendiği kesin bilinmiyor. Hayyam çadırcı anlamına gelir. Belki babası çadırcı idi. Filozof, matematikçi ve şairdir. Hayatı efsane ve rivayetlerle karışmıştır. Bir rivayete göre çocukluğunda Hasan Sabbah ve Nizamülmülk ile sınıf arkadaşı olmuşsa da bu rivayet herkes tarafından kabul olunmamıştır. Hayyam'ı izleyen ilk iki veya üç yüzyılda, ona ait olduğu söylenen, üç yüz kadar rubai var iken, sonraları şairleri bilinmeyen birçok rubai onun sanılarak veya ona mal edilerek günümüzde Hayyam rubaileri, beş yüzü aşmış durumdadır." (1)

Ömer Hayyam, Rubaiyat'ı 1072 yazında, 24 yaşındayken bir süredir bulunduğu Semerkant'ta yazmaya başladı. Rubaiyat'ın elyazmasının tek örneği, Titanic gemisi ile birlikte okyanusun derin sularına gömüldü. Bilindiği üzere 14 Nisan 1912'yi 15 Nisan 1912'ye bağlayan gece, Titanic gemisi, Newfoundland açıklarında  batmıştı. (2) 

Her ne ise, rubaiyat'ı bir kenara bırakıp, bilimin birçok alanında eserler vermiş, icatlar yapmış Hayyam'ın neler yaptığına bakalım. Hayyam, "zamanının tüm bilgilerini bilen" sıfatıyla anılmış büyük bir bilgindi.

-Hayyam'ın en büyük bilimsel çalışması Cebir Risalesiydi. On bölümden oluşan bu eserinde Hayyam, kübik denklemleri incelemiş ve bilim tarihinde bu denklemleri sınflandıran ilk kişi olmuştu. Cebiri, sayılar ve geometri üzerindeki sır perdesini kaldıran araç olarak tanımlayan alim, 3. dereceden 13 farklı denklem tanımlamış, bu denklemleri çoğunlukla geometrik metot kullanarak çözmüş ve bunları gayet akılcı olarak seçtiği konikler üzerine inşa etmişti.

-Denklemleri, köklerinin varlık koşullarına varıncaya kadar masaya yatıran Hayyam'ın aynı zamanda Binom Teoremi'ni kullanan ilk isim olduğu da iddia edilir.Bununla birlikte Pascal Üçgeni kavramının ve Öklid dışı geometrinin mimarının Hayyam olduğunu öne sürenler de yok değildir.

-Öklid'in kaldığı yerden, onun paralel doğrular teorisine katkıda bulunmuş, getirdiği yeni yorumla bugün Öklid dışı geometride kullanılan 'geniş, dar ve dik açı hipotezleri' ile ilgili biçimlere ulaşmıştı.Yine Öklid üzerine yaptığı çalışmalarda irrasyonel sayıların da tıpkı rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini kanıtlayarak, matematik tarihinde çığır açtığı da kabul edilir.

-Dönemin ünlü hakanı Melikşah'ın gözde veziri Nizamülmülk, Hayyam'daki bilgeliği farkederek, kendisine devlet işlerinde rol almayı teklif etse de, Hayyam bilime siyaset karıştırmamakta kararlıdır, teklifi nazikçe reddeder.

-Bununla birlikte Hayyam, sultanın siyasetinden uzak durmuş olsa da, takvim ile ilgili çalışmalarına başkanlık etme fikrine hayır dememişti. Öyle bir takvim yaptı ki, 'Ömer Hayyam Takvimi' olarak tarihe geçen bu çalışması (ki günümüzde Celali Takvimi olarak bilinir) beş bin yılda bir gün hata verirken, bugün kullandığımız Rumi takvimi ise 3 bin 330 yılda bir gün hata veriyor. Büyük ustanın neredeyse asırlar önce günümüz sistemini yakalamasına ramak kalmış!

-Hayyam, takvimi ile sadece gün ve ay gibi klasik takvim unsurlarını tespit etmekle kalmamış aynı zamanda mevsime göre yaşanacak iklim değişikliklerini de büyük bir isabetle tahmin etmişti.

-Ortadoğu ve Bizans'ta çok uzun bir süre kullanılacak olan bu takvimi için Hayyam, o ünlü rubailerinden birinde şöyle yazacaktı:

              Ah, diyor ki benim hesaplamalarım
              Yılı insan pusulasına uydurdu ha?
              Eğer öyleyse takvimden
              Doğmamış yarını ve ölü dünü koparalım.

-Isfahan'da üç yıl uğraşarak kurduğu rasathanede çalışmalar yapmış, denilene göre kendi doğum tarihini de kendisi tespit etmiş, ayrıca kendi kurduğu bir düzenekle, o devirde inanıldığı şekilde kainatın dünyanın çevresinde dönmediğini ispat etmişti.

-Denklem çözümlerinde 'bilinmeyen' kavramını 'şey' ile açıkladı. İspanyollar bunu 'xay' şeklinde kendi dillerine çevirdi ve bugün matematikte 'bilinmeyen' sembolü olarak kullanılan X ortaya çıkmış oldu.

-Doğu'da matematik dünyasında uzun yıllar etkili olan Cebir Risalesi 1851'de F. Woepeke'nin çevirisi ile batılı matematikçilerle de tanıştı.

-1970'de Ay'daki kraterlerden birine ismi verildi. (3)

" 'Yaşam algısı ve yorumu' nedeniyle dünyada çok geniş bir çevre tarafından önder bir filozof olarak benimsenmiş. Bin yıl önce yaşamış bu insan için, hayranları Hollanda, Almanya, İngiltere ve ABD' de onun adıyla özel kulüpler kurmuşlar. Örneğin Boston'daki (ABD) kulüp bugün 113 yaşındadır. Hakkında biri 1957, diğeri 2005 yapımı iki 'Amerikan' filmi dahi bulunmaktadır. Farklı ülkelerde, farklı dillerde sayısız belgesele konu olmuştur. Amin Maalouf'un Semerkant adlı romanının temel kahramanıdır. Martin Luther King'in nutuklarında ya da Jack London'ın Deniz Kurdu adlı eserinde bile ona atıflar yer alır. (...)" (4)

Aşağıdaki kaynaklardan derlediğim bilgilerle Ömer Hayyam'ın bilimsel yanını tanıtmaya çalıştım. Umarım tanıtımım yararlı olmuştur.




Yararlandığım Kaynaklar:

(1)(4) - Ekrem Ataer'in Besteleriyle ÖMER HAYYAM (s: 57-16)

(2) - Amin Maalouf, SEMERKANT (s: 9)


(3) - Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Bilginler, Popüler Tarih (s: 84-85-86-87-88)




5 Nisan 2017 Çarşamba




TALİDOMİD GÜNAH ÇIKARIYOR


Alman bilim adamı Chemie Grünenthal, 1953 yılında sakinleştirici ve uyku ilacı olarak kullanılacak olan Talidomid isimli bir ilaç geliştirdi. İlaç, 60'lı yılların başında kullanılmaya başlandı. Gebeliğe bağlı bulantının önlenmesi amacıyla da çok sayıda hamile kadının kullandığı ilacın, izleyen günlerde teratojenik (kusurlu organ veya doku gelişimine neden olma) olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden Talidomid kullanımı 1961 yılında yasaklandı ve lisansı iptal edildi. İlacın kullanımı sonucu 10 bin kadar çocuk sakat doğdu. Elleri, kolları olmayan, kemik gelişimi tamamlanmamış, iç organları eksik ve kalp hastalığı olan çocukların dünyaya geldiği bu yıllarda tam bir talidomid trajedisi yaşandı. Hatta o günlerin anısına Billy Joel imzalı Talidomid çocukları (Children of Thalidomide) adlı bir şarkı bile yapıldı.




İyi ki varsın Dr. Kelsey...
Dünyayı kasıp kavuran bu trajedi, ABD'de hemen hiç yaşanmadı.Bunun nedeni ABD Gıda ve İlaç Dairesi'nde (FDA) görevli bayan doktor Dr. Frances Kelsey'in ilacı kullanım izni vermemesiydi. Bu mücadelenin sonucu olarak ABD'de sadece kaçak yollardan Talidomid kullanan 17 annenin çocuğu sakat kaldı. Dr. Kelsey, dönemin başkanı Kennedy tarafından ödüllendirildi.

Uzun yıllar adından hiç söz edilmeyen, sadece cüzzam hastalığında sınırlı kullanım alanı bulabilen ilaç, 1992'de geri döndü. Boston Globe gazetesi haberi okuyucularına şöyle duyuruyordu: " Talidomid geri döndü, hem de AIDS'i tedavi etmek için..."




Meğerse şifaymış, kıymetini bilememişiz!...
Artık iyice anlaşılmıştı ki, Talidomid tümörlerin beslenmesini sağlayan yeni damar oluşumlarına (angiogenesis) izin vermiyordu. Bu etkisinden başka tümör hücre ölümünü (apoptosis) de doğrudan veya bazı dolaylı mekanizmalarla artırıyordu. İlacın etkinliği bunlarla da sınırlı değildi. Bağışıklık sistemi üzerinde de bir çeşit düzenleme yapıyor ve bu etkinliği nedeniyle romatoid artrit, Behçet hastalığı; bazı iltihabi bağırsak hastalıkları gibi bir grup hastalıkta da, ileriye dönük olarak bir tedavi alternatifi olabileceğini gösteriyordu.

Bazı kanser türlerine de etkili...
Talidomid gliomalar (beyin tümörü), Kaposi sarkomu (cilt kanseri), bazı böbrek tümörleri, prostat kanseri, karaciğer kanseri, meme ve yumurtalık kanseri, bazı baş boyun bölgesi kanserleri, bazı akciğer kanserleri, kolon ve pankreas kanseri gibi birçok kanser türünde deneysel olarak uygulanmaktadır. İlacın klasik kullanıma girmesi için daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim var.

Bununla beraber, Multipl Miyeloma denen bir çeşit kemik iliği kanserinde Talidomid ile çok başarılı sonuçlar alınıyor. Tıp çevreleri, ilacın özellikle Multipl Miyeloma hastalığında tedavi yaklaşımını önemli ölçüde değiştireceği beklentisi içinde. İlaçla ilgili en önemli sorun, yan etkilerinin fazlalığı yüzünden birçok hastanın ilacı yeterli süre ve etkin dozda kullanamayışı. Yan etkiler arasında sersemlik hali, kabızlık, cilt döküntüleri, bulantı, baş ağrısı, baş dönmesi, sinir tutulumu ve ağız kuruluğu sayılabilir.

Bir Talidomid kurbanı olan Warren, "Annelerimiz de kader kurbanlarıydı" diyor ve ekliyor: "Onların bedeni de saldırıya uğradı, hayalleri ve umutları da..."

Umuyorum ki, onbinlere varan yaşamı mahveden Talidomid, insanlığa olan borcunu kanser tedavisindaki etkin kullanımı ile bir ölçüde ödeyebilir.
(Doç. Dr. Mustafa Çetiner - Sağlığınıza, Gürer Yayınları, s:135-138)


Kitap okuma yelpazem geniştir. Okuduklarımdan ilginç bulduklarımı da yazıyorum, herkes okusun diye. İşte Talidomid adlı ilacın kullanıldıktan sonra bir nesli sakat bıraktığını öğrenince çok şaşırdım. Ama sonraları insanlara şifa verdiğini öğrenince de sevindim. Billy Joel'in Talidomid Çocukları adlı şarkısını çok aramama rağmen bulamadım. Bu şarkıyı bileniniz varsa dinleyebilmem için şarkının linkini verirseniz sevinirim. Şarkıyı araştırırken, dünyanın en iyi Bach yorumcularından biri kabul edilen Talidomid kurbanı Thomas Quasthoff' la tanıştım ve sizin de tanışmanız için bir videosunu paylaştım. 




Bugün dünyanın en iyi Bach yorumcularından biri olarak gösterilen 1959 doğumlu Thomas Quasthoff, Thalidomide'in ilk mağdurları arasında. Hiçbir zihinsel sorunu olmamasına rağmen, vücuduna göre iri kafası, kol ve bacak kemiklerinin gelişmemesi sebebiyle çocuk yaşta ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırılmış.

Ünlü sanatçı o dönemi hayatının en büyük kabusu olarak hatırlıyor. Alman lied'leri konusunda uzman olan Thomas Quasthoff'un aynı zamanda Jazz albümleri bulunuyor. Hanss Eisler School of Music' de profesör olan ünlü sanatçı bugün hala hastalığın verdiği rahatsızlıklardan dolayı kimi zaman konserlerini iptal etmek zorunda kalıyor.
(listelist.com)


Not: Talidomid kurbanı çocukların fotoğrafları alıntıdır.