18 Aralık 2016 Pazar




360 (ÜÇ YÜZ ALTMIŞ)





Eski Yunan filozofları, "Evren matematik üzerine kuruludur." derken neyi kastetmişlerdi veya neye dikkat çekmek istiyorlardı? Bu sorunun cevabı için  bir değil, birçok kuram ortaya atılmış, tartışılmış ve hala tartışılmakta. Merak edenler, evren ve sonsuzluk sorunsalına ait bu kuram ve tartışmaları araştırıp okuyabilirler elbette.
Beni konu üzerinde düşünmeye sevk eden izlediğim 360 filmi oldu. Neden filmin adı 360 diye merakımı giderme isteği.  

Bildiğiniz gibi, matematikte tam açı 360 derecedir. Peki yaşamda 360 neyi simgeler ya da ne anlama gelir? 360 derece başladığı yere dönüşü, evrendeki döngüyü ve gizemi anlatır. Hayatı düşünelim; doğum, yaşam ve ölümle sonuçlanan bir zaman dilimi. Kimine göre çok kısa, kimine göre ise çok uzun. Doğumla başlayıp, ölümle aynı noktaya varılan bir döngü. Zaman ve mekan var oldukça devam edecek bir döngü hem de.  Kısacası, hayat bir "fasit daire". 

Doğduk, büyüdük ve yaşam denen yola çıktık. Önümüzde uzun, çetrefilli yollar var. Yürümeye devam ettiğimizde karşımıza yol ayrımlarının çıkması kaçınılmaz. Hangisinden yola devam edeceğiz? Bize göre hangi yolun doğru olduğunu nasıl anlayacağız? Yol ayrımlarında  bir karar vermemiz gerektiğinde ne yapacağız? Bilerek ya da bilmeyerek herhangi bir yoldan devam edeceğiz. Ne çıkarsa bahtıma diyerek. :)

"Bir zamanlar bilge bir adam, 'Eğer bir yol ayrımına gelirsen, yürü' demiş. Ama şu var ki hangi yöne yürüyeceğimizi söylememiş. Peki o zaman neden şu an buradayız? Yol ne kadar geriye gidiyor? Yolda asla değişmeyen birtakım yol ayrımları var. Sanırım aslında sormaya çalıştığım soru şu: Zaten buraya mı gelecektim? Neden kendi kendime bu soruları soruyorum? Yoksa buraya kadar gelen biri, yol boyunca farklı bir yol ayrımını tercih etseydi, her şey farklı olabilir miydi?"

İşte 360 filmi bu replikle başlıyor. Kendimize karşı dürüst olalım. Replikteki soruları kendine sormayan biri var mı ya da şu an geldiği noktada, farklı bir yol seçseydi, hayatının nasıl olacağını düşünmeyen biri? Ben düşünüyorum doğrusu, işin içinden çıkamasam da...Kafa karışıklığımı gidermek için  bir kabulleniş haline bürünüyorum ve diyorum ki kendi kendime; farklı bir yol seçmiş olsaydım da, yine aynı noktada olurdum sanırım. Doğru olsun veya olmasın bu sonuç beni rahatlatıyor, dünyaya iyimser gözlerle bakmamı sağlıyor.
Ha siz buna "kadercilik" ya da "karma" diyebilirsiniz. Ne ad verdiğinizin veya neye inandığınızın bir önemi yok. Önemli olan ruhani rahatlık ve huzur değil midir?

360 filmi, birkaç küçük hikayeyi birbirine bağlıyor ve aynı sonuca ulaşıyor. Evden kaçan kızına hasret ve onu arayan bir baba, aldatılmış bir genç kız, psikolojik sorunları olan bir sapık, yolunu arayan bir fahişe ve fahişenin masum  kız kardeşi ve daha fazlası. Birbirinden çok farklı hayatlar süren bir grup insanın hayatları, Viyana, Paris, Londra, Rio, Denver, Bratislava gibi dünyanın bir ucundan diğer ucuna uzanan  şehirlerde kesişir. Aşk, ihanet ve tutkuyu anlatan film, "Nereye gidersen git bütün kapılar aşka açılır." mottosuyla sonlanıyor. 

Filmin sonunda, yönetmenin anlatmak istediği ana fikir, sizinkiyle aynı olmayabilir. Çünkü bu durum sizin neyi, nasıl algıladığınıza bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle , filmle ilgili yapılan iyi-kötü yorumları okuduktan sonra filmi izlemenizi önerebilirim. :) 







7 Aralık 2016 Çarşamba




 HAZARLAR 
(HAZAR İMPARATORLUĞU)





Hazar akınları nedeniyle duydukları korkuları hala unutamayan Araplar, akınların kopup geldiği taraftaki denize Bahrül Hazer (Hazar Denizi) demektedirler (W. O. Allen' in Gürcü Ulusunun Tarihi adlı eserinden, Londra 1952).

Bugünlerde güzel ülkemde bir moda icat oldu; tarihi gerçekleri çarpıtmak ve çarpıtılan gerçeklerin yerine, kendi çıkarlarına uygun düşünceleri sanki tarihte yaşanmış gibi ortaya atarak tarih okumayan, bilmeyen zihinleri karıştırmak ve bu kafa karışıklığından yararlanıp nemalanmak.. Nasıl moda ama? Ben tüm bu olup bitene "moda" diyorum, çünkü moda gelip geçicidir; mevsimine göre değişir! Sonra yeni bir moda akımı gelir, ona kapılır gidersin..Yani, belirli bir süre bir şeye karşı toplumca gösterilen aşırı, yaygın düşkünlük, değişiklik gereksinimiyle yerini bir başka modaya bırakır. Eh!  Ben de modaya uyayım bari. :)

Tarih okumayı seven biri olarak, örgün eğitim kurumlarında verilen tarih derslerinde kısaca değinilen ve Cumhurbaşkanlığı Forsu'ndaki 16 Türk Devleti'nden biri olan Hazar Kağanlığı' nı merak etmişimdir hep. Merakımın nedeni; Türk tarihinde Hazar Hakanlığından başka, hiçbir hükümdar sülalesinin Yahudiliği kabul etmemiş olması. Ve okudukça gördüm ki, sanki Hazarlarla ilgili bilgi ve belgeler (tarihsel kaynaklar) tarihin tozlu raflarında unutulmaya terkedilmiş ve Hazarlar denilen bu büyük Türk Kavmi hiç yaşamamış gibi unutturulmaya çalışılmış. Peki ama neden?  Sorunun cevabı ortaya atılan şu tezde olabilir mi? " Günümüz yahudileri gerçekten Sami ırkına mı mensuplar, yoksa asimile olmuş Hazar Türklerinin torunları mı?"  Bu çok tartışılan bir tez . Öyleki tarihçiler bile kendi aralarında net değiller. Ama bu tezi tarihi belgelere (daha çok arkeolojik buluntulara) dayandırarak destekleyen Koestler'in kitabında yazdıklarına bir bakalım:

"Esas tartışılan noktanın, Yahudi Hazarların, imparatorlukları yıkıldıktan sonra, yani XII. ve XIII. y.y.' da sürdürdükleri inanç olduğunu belirten Arthur Koestler, 13. Kabile kitabında şöyle yazar: Bu konuya değinen pek fazla kaynak yoktur. Yalnızca ortaçağın son dönemlerinde Kırım' da, Ukrayna' da, Macaristan, Polonya ve Litvanya' da, Hazar topluluklarının yerleşmiş bulunduğunu öğreniyoruz. Nadiren rastladığımız bu bilgileri bir araya getirdiğimiz zaman karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Hazar kabileleri, yeni çağın başlamasından önce Orta Avrupa bölgelerine, özellikle Rusya ve Polonya topraklarına göç etmiş, buralara yerleşmiş bulunmaktadır. Doğu Avrupa' da, Yahudi topluluklarının en fazla yoğunlaştığı alanın buralar olduğu da bilinmektedir. Tarihçilerin pek çoğu, bu gerçeğe dayanarak Doğu Avrupa Yahudilerinin ve dolayısıyla dünya Yahudilerinin bir bölümünün, belki de büyük çoğunluğunun, Sami ırkından olmayıp Hazar soyundan olmaları olasılığı üzerinde durmaya yönelmişlerdir. 

Bu tezin kapsamının çok geniş olması ve yankılarının çok başka konulara varabileceğinin bilinmesi, tarihçileri bu konudan uzak durmaya itmiştir."

Yahudiliğin Hazar kökeni konusunda en radikal tarih kuramcılarından biri, Tel Aviv Üniversitesi' nin Ortaçağ Yahudi Tarihi Profesörü A. N. Poliak'tır. Hazarya adını verdiği eseri, İbranice olarak 1944 yılında Tel Aviv' de yayınlanmıştır. (Bu kitabın ikinci baskısı 1951' de yapılmıştır.) Poliak kitabın önsözünde konu hakkında şunları söylemektedir:

"Hazar Yahudilerinin öteki Yahudi topluluklarıyla olan ilişkileri ve Doğu Avrupa Yahudilerinin ne kadarının Hazarlardan kalma bir çekirdekten türemiş olabilecekleri konusu, yepyeni bir yaklaşımı gerektirmektedir. Bu toplumun torunları, bulundukları yerde yaşamayı sürdürenler, Amerika' ya göç edenler, İsrail' e gelenlerle birlikte, dünya Yahudilerinin büyük bir çoğunluğunu oluşturuyor olabilirler."

Bu satırlar, gerçi konunun dünya kamuoyunda fırtınalar koparmasından çok önce yazılmıştı, ama böyle olması, bugün yaşayan Yahudilerin pek çoğunun Doğu Avrupa kökenli olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu da, bunların büyük bir olasılıkla Hazar kökenli olduğu anlamına gelebilir. "Eğer bu doğruysa, söz konusu Yahudilerin atalarının Tur-u Sina' dan değil, Kafkas Dağları'ndan geldiği; Ürdün dolaylarından değil, Volga dolaylarından koptuğu gerçeklik kazanır ki, bilindiği gibi Kafkaslar, Ari ırkının beşiği olarak kabul edilmektedir. Böyle olunca, bu insanların İbrahim'e, İshak'a, Yakub'a yakın olmaktan çok, Hunlara, Uygurlara, Macarlara yakın oldukları kabul edilmelidir. Eğer bu kuramın gerçek olduğu anlaşılırsa, anti-semitizm (Sami düşmanlığı - Yahudi düşmanlığı) deyimi de anlamsız bir deyim olarak kalacak; gerek öldürenler, gerek öldürülenler tarafından yanlış bilgiler üzerine kurulmuş bir kavram olmaktan öteye gitmeyecektir. Hazar İmparatorluğu' nun tarihi, geçmişin sisleri arasından su yüzüne çıktıkça, tarihin insanoğluna oynadığı en zalimce oyunlardan biri göze görünmeye başlar gibidir." 

"Hazar İmparatorluğu Orta Çağ' da parlak bir yıldız gibi Avrupa' nın ufkunu aydınlatıyordu ama varlığından hiç iz bırakmadan sönüp gitti. Dört asır gibi uzun bir süre Doğu Avrupa' da hüküm sürmüş olan bu imparatorluk, en güçlü olduğu dönemde sanki tüm dünya ile alay edercesine ve inadına , din olarak Museviliği seçmişti." (Pınar Özgün, Hazarlar-Kayıp Kavim)

Konu ilginizi çektiyse, okuduğum kitap ve araştırdığım kaynaklardan edindiğim bilgilerle Hazar Kağanlığı' nı tanımaya ne dersiniz?

Hazarlar Türk kökenli bir ulustu. Ülkeleri, Karadeniz' le Hazar Denizi arasında, önemli geçit niteliğinde, stratejik, kilit önemi haiz bir noktada bulunmaktaydı. Bu devlet, Bizans' ı yüzyıllar boyunca kuzey steplerinden gelen açgözlü barbarların, Bulgarların, Macarların, Peçeneklerin, daha sonra da Vikinglerin ve Rusların saldırılarından koruyan bir tampon durumundaydı. Bunun yanında, gerek Bizans diplomasisi, gerek Avrupa tarihi açısından daha önemli olan bir başka nokta da, Arapların, Avrupa' ya doğru çığ gibi ilerlemesini, bu akınlarn en bezdirici dönemi olan başlangıç çağlarında Hazar ordularının durdurması ve Doğu Avrupa' nın Müslümanlar tarafından alınmasını engellemiş olmalarıdır. Hazar tarihinin en başta gelen uzmanlarından olan Prof. Dunlop (Colombia Üniversitesi), kesinleşmiş bulunan, ama geniş kitlelerce bilinmeyen bu gerçeği şöyle özetlemektedir:

"Hazar ülkesi Arapların doğal ilerleme yolu üzerinde bulunmaktaydı. Muhammed' in ölümünden (M.S. 632) birkaç yıl sonra Halifelik orduları iki imparatorluğun kalıntıları üzerinden, her şeyi önlerine katarak kuzeye doğru ilerlemiş ve doğal bir engel olan Kafkas Dağları' na varmıştı. Bu engel aşıldığında Doğu Avrupa topraklarının yolu açık demekti. Oysa Arapların, Kafkas engeline vardıklarında düzenli bir ordu tarafından karşılandıklarını ve bu ordunun onların Avrupa yönünde ilerlemesini durdurduğunu bilmekteyiz. Araplarla Hazarlar arasında yüz yılı aşan bir süre devam eden bu savaşlara ilişkin pek az bilgimiz olmasına karşın, bunların tarihsel öneminin büyük olduğu ortadadır. Frankların Charles Martel komutasında, Arapları Tours Meydan Savaşı' nda durdurması ne kadar önemliyse, aynı tarihlerde Doğu Avrupa' yı tehdit eden Arap ordularının Kafkaslarda durdurulması da aynı derecede önemlidir...

O güne kadar peş peşe zaferler kazanan Müslümanlar, Hazar kuvvetleri tarafından karşılanmış ve durdurulmuştur... Eğer Kafkasların kuzeyinde Hazarlar bulunmasaydı, Avrupa uygarlığının doğudaki temsilcisi olan Bizans, Araplar tarafından silinip süpürülecek, bugün okuduğumuz Hristiyanlık ve Müslümanlık tarihi de çok daha farklı olacaktı." (Arthur Koestler, 13. Kabile, s: 2-3)

Bu olayların ışığı altında, MS 732 yılında, yani Hazarların Arapları yenmesinden hemen sonra, Bizans İmparatoru V. Constantine bir Hazar prensesiyle evlendi. Bu evlilikten doğan erkek evlat, İmparator IV. Leon' dur ve Leon, Hazar adıyla tanınmaktadır.

Garip olan nokta, MS 737 yılındaki son savaşın Hazarlar tarafından kaybedilmiş olmasıdır. Fakat o zamana kadar Müslümanların "cihad" ruhu eski hızını yitirmiş bulunmakta ve Halifelik iç karışıklıklarla mücadele etmektedir. Bu yüzden Arap kuvvetleri kuzeyde sağlam bir biçimde üslenemeden geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Oysa Hazarlar bu tarihten sonra güçlerini eskiye oranla daha da artırmışlardır. 

Bundan birkaç yıl sonra MS 740 yılında Hazar Han' ın, sarayının ve askeri komutanlarının Yahudi dinini benimsediğini ve bu dinin Hazarların resmi dini durumuna geldiğini görüyoruz. Bu konuda yapılan en yeni yorumlardan biri, Marksist tarihçi Dr. Anthal Bartha' nın "VIII. ve IX. yy.' larda Macar Toplumu" adlı kitabında yer almaktadır. Bu yorum kısaca şöyle: "Yönetici düzeyindeki kişiler arasında resmen kabul edilen din Yahudi dinidir. Irk olarak Yahudilikle ilgisi olmayan bir toplumun bu dini seçip benimsemesi üzerine, ortaya çok ilginç görüşler atılabilir. Biz burada, bu din değiştirme olayının gerekçesine eğilirken bunun yalnızca Hristiyanlığı kabul ettirmeye çalışan Bizans'a ve doğudan sokulmaya çalışılan Müslümanlığa karşı, bu iki siyasal baskıdan kurtulmak için atılmış bir adım olabileceğine değinmekle yetinebiliriz. İki siyasal güç tarafından da desteklenmeyen, aksine herkesin zulmetmeye kalkıştığı bu dinin kabul edilmesi, Hazarlarla ilgilenen bütün tarihçileri şaşırtmakla birlikte, yine de bir rastlantı olarak değerlendirilemez. Bunu yalnızca, bu krallığın uyguladığı bağımsız politikanın bir belirtisi olarak nitelendirmek gerekir."

Hazarların kökenine ilişkin bilgileri Yahudi Hazar Kralı Joseph'in, Endülüslü devlet adamı Hasdai' ye yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. Mektupta, Hazarların Yafes'in (Yafet) torunu ve tüm Türklerin atası kabul edilen Togarma' nın yedinci oğlu Kozar'ın soyundan geldiklerini anlatıyordu. Bazı Yahudi yazarlar Hazarların soyunun Şi'mon ve Yuda yahut Menaşe ve Efraim kabilelerinden geldiğini iddia ederler. Yafet' in oğlu Magog'la da bağ kuranlar mevcuttur. Talmud'a göreyse Magog Ak Hunlar' dır. Beşinci yüzyılda Hun egemenliğinde yaşayan Türki Oghurlar (Ogur, Oğur) Kafkaslar ve Karadeniz' in kuzeyine yerleştiler. 570'lerde bölgede Batı Göktürkler egemenliğinde ilk kez Hazarlar ortaya çıktılar. Hazarlar 630' da bağımsızlığını kazandı. (arsiv.salom.com.tr)

Hazarların ilk başkenti Balancardı. Verkhneye Chur-Yurt arkeolojik sitesi ile bilinir. 720'lerde Hazarların başkenti Samandar oldu. Kuzey Kafkasların kıyılarına yakın güzel bahçeleri ve üzüm bağları ile meşhurdur. 750' de başkent Volga Irmağı'nın kenarında olan İtil'e geçti. Ortaçağlarda "İtil" Volga Irmağı diye bilinirdi. İtil en az 200 sene daha Hazarların başkentiydi. Hazarların büyük ticaret merkezi olan Hazara, başkent İtil' e yakındı. Ukrayna' nın başkenti Kiev, Hazarlar tarafından kuruldu. Kiev Türkçeye ait bir kelimedir (Kuyu Evi). Musevi Hazar topluluğu Kiev' de yaşıyordu. 834' de Don Irmağı' nın kıyısında önemli bir kale kuruldu. Bu kale Bizans ve Hazarlar ile birlikte kuruldu, kuruluşunda Bizans mühendis Petronas Kamateros hizmette bulundu.
Hazarların başlıca ürünleri pirinç ve balıkdı. Ayrıca Hazarlarda arpa, buğday, karpuz, kenevir ve salatalık üretilirdi. Volga Irmağı' nın etrafındaki bölgeler çok verimliydi. Kürk ihtiyaçlarını karşılamak için tilki, tavşan ve kunduz avlanıyordu.

Hazarların çifte kraliyet sisteminde Kağan üstün liderdi ve Bey siviller arasında liderdi. Genelde Hazarlar, hoşgörülü ve verimli bir topluluktu. Hazarlar sanatkar ve sanayi yeteneklerini gösteren birçok eser bırakmıştır. (Arkeolojik kazılardan elde edilenler)  

10. asırda İskandinav hakimiyeti altında olan Doğu Slavlar birleşti. Prens Oleg tarafından yeni devlet kuruldu. Kievli Rus Hazarların çifte kraliyet sistemini benimsediler. Hatta Rus Prensleri Kağan rütbe ismini aldılar. Çernigov, Gnezdoro. Birka (İsveç) ve Kiev' deki Viking mezarlarında arkeologlar Hazar veya Hazar tipinde eşyalar buldular. (giysi ve çömlek)

Hazarların Yıkılışı
10. asrın sonunda ve 11. asrın başında Hazarların eski kralları Rusların eline geçti. 965' te en yıkıcı yenilme oldu. Rus Prensi Svyatoslav, Sarı Kale' yi fethetti. İki sene sonra İtil'i fethetti. Bundan sonra seferi Balkanlara geçti. Ülkelerinin kaybına rağmen Hazarlar kaybolmadı. Bazıları batıya doğru Macaristan, Romanya ve Polonya' ya göç ederek diğer Yahudi topluluklarıyla karıştılar. ( Kevin Alan Brook, Hazar Yahudileri - Nokta Kitap, 2005)



Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan Hazar İmp. bayrağı.


Birçok kaynaktan derlediğim bilgilerle Hazarları tanıtmaya çalıştım. Unutturulmak istenen bir tarih unutulmasın diye. Dolayısıyla uzunca bir yazı oldu. Umarım, bu satırları okuduğunuza değmiştir. Ve kaynakları sıralamadan önce, Hazarların çok geniş topraklara ve bu topraklarda yaşayan birbirinden  farklı topluluklara  hükmettiğini de belirtmek isterim. İşte o topluluklar:

"Krallığın gücünün doruğuna vardığı yıllarda otuzu aşkın ulus ya da kabileyi denetimleri altına almış, Kafkaslardan Aral Denizi' ne, Ural Dağları' ndan Kiev kentine, Ukrayna steplerine kadar olan alanda yaşayan toplumları haraca bağlamışlardır. Hazar egemenliği altında yaşayan bu toplumlar arasında Bulgarlar, Oğuzlar, Macarlar, Kırım' ın Got ve Yunan kolonileri ve kuzeybatı ormanlarında yaşayan Slavlar bulunmaktadır. Bu yaygın egemenlik alanının dışında Gürcistan ve Ermenistan' a da akınlar düzenlenmiş, Musul' da bulunan Arap Halifeliği' nin topraklarına sızmaya başlamışlardır."




KAYNAKLAR:

- Arthur Koestler, 13. Kabile (Plato Film Yayınları)

- Pınar Özgün, Hazarlar - Kayıp Kavim. (Cinius Yayınevi)

- Kevin Alan Brook, Hazar Yahudileri. (Nokta Yayınları)

- arsiv.salom.com.tr

Öneri kitap: Cahit Ülkü, Son Hazaryalı - Roman (İnkılap Kitabevi)









1 Aralık 2016 Perşembe




  "GÖK GÜRÜLTÜSÜ EJDERHASININ ÜLKESİ": 

BHUTAN





İyi ki hala TV' de  bilgi yarışmaları var. Meraklı seyirciler için bu yarışmalar dünyanın kapılarını ardına kadar açıyor. Eh, ben de öğrenmeye son derece meraklı biriyim. Eğer soruların cevaplarını bilmiyorsam, mutlaka araştırır, öğrenirim. Bir tür meraklı kediyim yani.:)

Bhutan'ı yazma fikrim, yine bir yarışmayı izlerken oluştu. Dünya coğrafyasını tanımaya yönelik ilgim nedeniyle bu küçük ülkenin Asya'da olduğunu ve krallıkla yönetildiğini biliyordum. Yarışmada sorulan; "Dünyada trafik ışıkları olmayan tek başkent neresidir?" sorusunu, diğer şıkları eleyerek cevapladım.  Yani bildiğimden değil. Cevap, gerçekten de Thimpu idi. İyi de bu şehir hangi ülkenin başkenti? İşte araştırmam ve ilginç bilgilere ulaşmam böyle oldu.

Kimisinin dünya üzerindeki "son cennet", kimisinin "özgürlükler ülkesi", yerli halkın ise "Druk Yul" yani "Gök Gürültüsü Ejderhasının Ülkesi" olarak adlandırdığı Bhutan, Himalayaların eteklerinde 47.000 kilometrekare alana sahip küçük bir ülke. Pek çok insanın hala adını bile duymadığı fakat gezginlerin iyi bildiği bu küçük ülke, demokratikleşme yolunda ciddi adımlar atsa da hala krallıkla yönetiliyor. 



by............lonelyplanet.com


Ejderha, Bhutan' ın sembolü ve bu sembol ulusal bayraklarında da yerini almış. Bhutan bayrağı iki renk ve bir ejderha figüründen oluşuyor. Bayrağın üst tarafındaki sarı renk krallığı, alt tarafındaki turuncu renk Budizmi ve ortasındaki ejderha figürü ülkeyi temsil ediyor. Ejderhanın beyaz olmasının nedeni saflığı, barışı ve huzuru temsil etmesiymiş.






-Bhutan her sene iki bin kişi ziyaretçi kabul ediyor. 1974' e kadar turizme tamamen kapalıydı. Jigme Singye Wangchuck 1974' te kral olduğunda dünya basınını davet etti ve 1975' te Birleşmiş Milletler' e girdiler. Sonrasında da yavaş yavaş kapılarını açtılar.

-Kendi kendilerine yetmeyi, kültürlerini muhafaza etmeyi ilke edinmişler. Kültürün zarar görmemesi için sınırlı sayıda turiste izin verdiler. Ziyaretçilerden günlük 200 Dolar alınıyor. 200 Dolara otel, yemek, tur ücretleri dahil. 4 kişinin altındaki gruplar gün başına daha fazla para ödüyor.

-Bhutan, dünya üzerindeki son cennet. O kadar bozulmamış doğası var ki! Ülkenin yüzde 70'i orman. Bhutan kanunlarına göre yüzde 60'ın altına inmesi yasak. Alice Harikalar Diyarı'nı dünyada yaşamak istiyorsanız Bhutan'ı görmelisiniz.

-Milli sporları okçuluk ve önemli bir sosyal olay. Olimpiyatlarda mesafe 50 metredir, onlarda 140 metredir. Hafta sonları ok müsabakaları oluyor. İsabet ettiren takımın oyuncuları kol kola girip, şarkı söyleyerek dans etmeye başlıyorlar.

-Bhutan'da Takin denen hayvan yaşıyor, biraz acayip görünümlü bir şey. Mini hayvanat bahçesinde ve doğada görülebilirler.




Takin


-Bhutan' da din bir yaşam tarzı (Budizm). Her şeyi dine göre yapıyorlar ama istismar olmadığı için hiçbir sorun olmuyor.

-Kral kendi isteğiyle tüm yetkilerini parlamentoya devretti. Anayasa 2002' de baştan yazılmaya başladı, bittiği zaman tüm yetkiler resmen parlamentonun elinde olacak. Kral halkla aynı kıyafeti giyiyor, halkın arasında dolaşıyor.

-Eğitim ve sağlık hizmetleri tamamen bedava. Gittiğimizde bizi de muayene ediyorlar. Okur yazar oranı çok yüksek.

-Kuzey Bhutan'da aynı isim iki cinse de verilebilir. Soyadı kullanılmıyor.

-Ailenin mirası kız çocuklarına kalıyor.

-Bhutan'ın tek gazetesi Kuensel haftada bir çıkıyor.

-Dünyanın en kötü futbolu oynanan iki ülkesinden biri Bhutan.

-Milli gelir 1000 Dolar.

-Yerleri kirletmenin cezası var, her yer çok temiz.

-Kadınlar çok özgür. Dükkanlarda kadınlar çalışıyor, kocalarını seçebiliyorlar, istedikleri zaman boşanabiliyorlar. Kadın hakları çok önemli, pozitif ayrımcılık var.

-İnsanları çok onurlu. Bahşiş verilmiyor, ama hediye verebilirsiniz.

-Thimpu, trafik ışığı olmayan tek başkent. Trafik polisleri trafiği bir balet zarafetiyle idare ediyorlar.

-Geleneksel inançlarına göre ekolojik alanlar tanrıların ve koruyucu ruhlarının evi. Onları bozmak felaket getirir. Yeraltı zenginliklerini de işletmeyerek, güzelliği ve doğanın dengesini, maddesel zenginliğe tercih ediyorlar.

-Ülkede çıplaklık çok ayıp.
(19 Temmuz 2004 tarihli Hürriyet Gazetesinde Evrim Sümer'e, Bhutan' la ilgili röportaj veren Prof. Dr. Günseli Malkoç, aynı zamanda Nepal' in Fahri Konsolosu. Yukarıdaki bilgileri bu röportajdan derledim.)






-Ülkede sigara içmek kesinlikle yasak. Ancak kendi otel odanızda ya da tuvaletlerde içilebiliyor. Ülkeye sigara sokmak da yasak. Eğer ülkeye giriş yaparken çantanızda ya da valizinizde sigara bulunursa, sigaranın fiyatı kadar da vergi ödüyorsunuz.

-Bhutan'da katil yok. Krallık olmasına rağmen idam cezası da yok.

-Eğitim ilk, orta ve lise olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Eğitime başlama yaşı ise altı. Ülkede iki tane devlet üniversitesi ve bir tane de özel üniversite var. Devlet üniversitelerinde eğitim için halk yine hiçbir ücret ödemiyor.

-Bhutan ekonomisinin temel taşı hidroelektrik. Hatta bunu  Hindistan, Nepal, Myanmar gibi ülkelere de ihraç ediyorlar. Ekonomisindeki ikinci büyük kalem ise turizm. Tarım özellikle ülkenin güneyinde ve daha alçak bölgelerinde gelişmiş durumda. Özellikle Tihimpu ve Paro gibi önemli ve gelişmiş şehirler yüksekte yer aldığından, bu bölgelerde tarım daha sınırlı. Ancak tarım ürünleri buraya ülkenin alçak kısımlarından getirtiliyor.

-Ülkenin para birimi Ngultrum ve 1 Ngultrum, 1 Hindistan Rupisine eşit. Dünyada demir parası olmayan iki ülkeden birisi Bhutan. Diğeri ise Beyaz Rusya.

-1970'lere kadar ülkede takas usulü varmış. Gerçek anlamda para kullanımına 1970 sonrası geçmişler.

-Bhutan'ın pulları tüm dünyada çok meşhur. Pul koleksiyoncuları Bhutan pullarına koleksiyonlarında mutlaka yer vermeye çalışıyorlar.
(gezimanya.com)


by.........CNN.com




by...........CNN.com


Bhutan'la ilgili daha fazla fotoğraf görmek için aşağıdaki linki tıklayınız.


http://edition.cnn.com/2016/01/10/travel/insider-guide-bhutan/


25 Kasım 2016 Cuma




NAZIM HİKMET' İN KARTAL KANATLI KANARYASI:

PAUL ROBESON





Nazım Hikmet hayranları bilirler; 1949 yılında Bursa Cezaevinde yatarken sağcı fanatiklerce linç edilmek istenen Paul Robeson için "Korku" şiirini yazdığını ve bu şiirle daha sonra Picasso ve Neruda ile birlikte Uluslararası Barış Ödülü' ne değer görüldüğünü. Önce, bu şiiri okuyalım. Ardından da şiirde adı geçen Robeson kimdir, onu tanıyalım. Ne dersiniz?


KORKU

Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson
                                                         inci dişli zenci kardeşim
                                            Kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizi söyletmiyorlar bize.
Korkuyorlar Robson
Şafaktan korkuyorlar,
Görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar.
Yağmurda çırçıplak yıkanır gibi ağlamaktan,
sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar.
Sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhad gibi sevmekten
(Sizin de bir Ferhadınız vardır, elbet Robson, adı ne?)
Tohumdan ve topraktan korkuyorlar,
akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar.
Ne iskonto, ne komisyon, ne vade isteyen bir dost eli
sıcak bir kuş gibi gelip konmamış ki avuçlarının içine.
Ümitten korkuyorlar Robson, ümitten korkuyorlar, ümitten.
Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizden korkuyorlar.


Paul Robeson, 9 Nisan 1898' de Princeton' da doğdu.

Köle kökenli bir ailenin çocuğu olarak doğan Robeson, yoksullukla geçen çocukluk yıllarında ilkokuldayken ırkçılıkla karşılaştı.

Okuldaki iki zenci çocuktan biriydi. Kuvvetli yapısı ve çalışkan olması nedeniyle ırkçı davranışlara direnerek okulunu başarıyla bitirdi.

ABD tarihinde o zamana kadar hiçkimseye verilmeyen "Onurlu aile" belgesi aldı. 

Paul, fiziksel yatkınlığı nedeniyle okul takımına seçildi. Daha sonra atletizm ve Amerikan futbolunun önemli isimlerinden biri oldu.

İlerleyen yıllarda Colombia Üniversitesi Hukuk Fakültesi' ne girerek mezun oldu. Baroya kabul edilen ilk zenci avukat Paul Robeson' dur.

Irkçılıkla mücadelesini sürdüren Robeson, okul yıllarında ilgi duyduğu tiyatro için avukatlığı bıraktı.

Müzikal koroya girdi 1921 yılında New York şehir hastanesinin tek zenci kadın kimyageri Cardozo Goode ile evlendi. Aynı yıl kendi müzik grubunu kurdu.

Bir yandan Ku Klux Klan tehditleri almaya devam eden Paul Robeson, yeniden oyunculuğa dönerek birçok oyun ve filmde rol aldı. Shakespeare' ın Otello' sunda oynayan ilk zenci oldu.




1931 yılında Londra' ya yerleşti. 1932' de ilk eşinden ayrılarak beyaz bir kadınla evlendi. 1933 yılından itibaren sinema filmlerinde başarılı roller oynadı. 

1934' te Sovyetler Birliği' ni ziyaret eden sanatçı, sosyalizmden etkilenerek bu doğrultuda çalışmalar yaptı.

1939 yılında ABD' ne döndü. İnsan hakları, yoksullukla mücadele, ırkçılık gibi konularda sert konferanslar verdi. 4 Eylül 1949 tarihinde Newyork' un Prekskill kentinde şarkıcılığa veda konseri sırasında Ku Klux Klan saldırısında linç edilmekten son anda kurtarıldı. 

Afrika Halkları Konseyi başkanı seçildi. Paul Robeson, Nazım Hikmet' in serbest bırakılması için dünya çapında kampanya başlatarak, şairin "balık tuttum yiyen ölür / elimize değen ölür / bu gemi bir kara tabut / lumbarından giren ölür" şiiri ile birlikte dört şiirini besteledi.

Yaşadığı dönem düşünülecek olursa birçok ilklere imza atan mücadeleci Paul Robeson, 1976 yılında geçirdiği bir felcin ardından Philadelphia' da yaşamını yitirdi.


Ödülleri

-1944 Donaldson Ödülü

-1950 Dünya Barış Konseyi, Uluslararası Barış Ödülü

-1952 Stalin Barış Ödülü

-1998 Grammy Ödülü






Kaynaklar: İlhami Soysal - 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi.
wikipedia.org ve diğer.








24 Kasım 2016 Perşembe




BABALAR VE OĞULLARI







Başlığı okuyunca aklınıza ilk gelen Ünlü Rus yazar Turgenyev'in "Babalar ve Oğulları" romanı oldu değil mi? Haklısınız. Başlık o romanı çağrıştırıyor. Ama benim anlatacağım iki baba ve iki oğulun gerçek hikayesi. Bu öyle bir hikaye ki, geçmişte yapılan bir  iyilik, insanlığa bir bilimadamı ve dünyaya yön verecek olan bir politikacı kazandırmış.

Gazetelerin okunduğu zamanlarda beğendiğim yazıları kesip dosyalama alışkanlığım vardı. Dosyaladığım gazete kupürlerini ara sıra çıkarır, okurum. İşte bu okumalarımdan birinde 2 Ocak 2013 tarihli Vatan Gazetesi' nden kesmiş olduğum Reha Muhtar' ın "Hayatı İki Defa Kurtulan Adam!.."  başlıklı yazısına rastladım. Yazıyı okuyunca, hatırladım. Daha önce olduğu gibi, yine çok etkilendim ve yazmaya karar verdim. Öyle ki, bu hikaye adeta "İyilik eden, iyilik bulur." ata sözünün somutlaştırılmış hali...

Bir İngiliz aristokrat karısı ve oğlu ile yaz tatillerini doğayla iç içe geçirmek için İskoçya' nın uçsuz bucaksız kırlarına giderler...

Tatil günlerinin birinde aristokratın oğlu köyün hemen yanı başındaki koruda tek başına dolaşmaya çıkar...Ağaçlar arasında bir gölet vardır...

Delikanlı göletin dayanılmaz çekiciliğine kapılarak içine girer...

Vücudunu suyun dayanılmaz çekiciliğine kaptırmıştır ki, dayanılmaz bir sancıyla irkilir...

Ayağına kramp girmiştir...

Birkaç dakika içinde kendini suyun üzerinde tutacak son gücünü de tüketir genç adam...

Panik içinde can havliyle bağırmaya, yardım çağırmaya başlar...

Suyun yakınlarında bir yerde tarlasında çalışmakta olan bir köylü genç, feryatları duyunca işini bırakıp hemen feryatların geldiği yöne doğru koşar...

Çırpınmakta olan genci görür...

Hemen suya atlar ve delikanlıyı boğulmaktan kurtarır...

Delikanlının babası, oğlunu mutlak bir ölümden kurtaran köylü gençle tanışıp teşekkür etmek için onu evine davet eder...

Sohbet sırasında oğlunu kurtaran gence gelecekle ilgili planlarını sorar...

-"Babam gibi çiftçi olacağım..." diyerek isteksizce cevap verir genç adam...

Aristokrat baba, oğlundan dolayı duyduğu vefa borcunu ödemek için aradığı fırsatı bulduğunu düşünür...

-"Başka bir şey olmak mı isterdin yoksa?.." diye sorar köylü gence...

-"Evet..." diye başını öne eğer genç İskoç..."Hep doktor olmak isterdim...Ama böyle pahalı bir eğitimi babam karşılayamaz..."

İngiliz aristokrat baba, bunun üzerine gence dönerek, "Tıp fakültesinde okuman için gerekli tüm masrafları ben karşılayacağım..." der.

Çiftçi Fleming' in oğlu Londra' daki St.Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun olur...

Bir süre sonra 'penisilin'i bulan bilim adamı olarak tüm dünyaya adını duyurur...

Bir süre sonra oğlunu gölette kurtardığı adamın oğlu bu kez de zatürreye yakalanır...

Zatürre hastalığından oğlunu Fleming'in bulduğu 'penisilin' kurtarır...

Aristokratın parasıyla tıp fakültesini bitiren genç adam, tıp alanındaki buluşlarıyla 1945 yılında Nobel Tıp Ödülü2 nü kazanır...

Bu öyküde adı geçen İngiliz aristokratın ismi ise Lord Randolp Churchill' dir...

Kurtarılan oğlunun adı sonradan İngiltere Başbakanı olacak olan ünlü Winston Churchill...

Ya onu kurtaran ve sonradan babasının karşıladığı masraflarla doktor olan çiftçi genç kimdir merak edermi siniz?..

Sir Alexander Fleming...

Aralık 1943' te Winston Churchill Kuzey Afrika' da hastalanır...

Teşhis zatürredir...

Doktor Alexsander Fleming' e haber gönderilir...

Fleming İngiltere' den Afrika' ya uçar ve yeni ilacını İngiltere Başbakanı' na tatbik eder...

İlaç hemen etkisini gösterir ve Alexsander Fleming, Winston Churchill' in hayatını kurtarır...

İkinci kez...
                 
                                                                 *****

İskoçyalı genç çiftçi Fleming, aristokratın oğlunu boğulmaktan kurtarıyor. Aristokrat baba da doktor olmak isteyen genç çiftçinin tıp fakültesini bitirmesi için maddi destek sağlıyor. Ve İskoçyalı Fleming penisilini buluyor. Bulduğu penisilinle İngiliz aristokratın oğlunun hayatını ikinci kez kurtarıyor...

Düşünün bir kez, kader ağlarını böyle örmeseydi ne olurdu? Elbette bu soruya net bir cevap verilemez; ama muhtemelen Churchill' in oğlu Winston gölde boğularak ölürdü. Fleming babası gibi çiftçi olurdu. 'Penisilin'i belki başka biri bulurdu.  II. Dünya Savaşı'nda Churchill'siz İngiltere ne yapar, dünya tarihi nasıl yazılırdı? Dedim ya, bunlar sadece düşünceler...Gerçek olan bir şey var ki, yapılan bir iyilik domino taşı gibi tüm dünyayı etkiliyor. Tabii, aynı şekilde yapılan her kötülük de...Bizler, iyiliğin ya da kötülüğün yapıldığı esnada bunun farkında olmayabiliriz; ama farkında olan ve unutmayan bir 'tarih' mutlaka vardır...

"Hayatını aldıklarınla kazanırsın; ama verdiklerinin üzerine bina edersin."

Winston Churchill




18 Kasım 2016 Cuma




YEVGENİ ONEGİN:
BALE/OPERA





Ankara. Genç Türkiye Cumhuriyeti' nin başkenti. Başkent oluşundan tam on yedi yıl sonra (1940' ta) Atatürk' ün isteği gerçekleşiyor. Devlet Konservatuvarı' nın Carl Ebert yönetimindeki öğrencileri, ilk opera temsillerini Ankara Halkevi sahnesinde, Cumhurbaşkanı İnönü' nün huzurunda veriyorlar. Gerçi bu ilk temsil için seçilen ve provaları aylardan beri devam eden eserin - Puccini' nin Madama Butterfly'ının - sadece ikinci perdesi hazırlanabilmişti. Birinci ve üçüncü perdelerin çalışmaları devam ediyordu. Ama onun yanında, Mozart' ın tek perdelik Bastien ve Bastienne operası da sahneleniyordu. Tahmin edeceğiniz üzere bu ilk temsil olay oldu. Radyo, gazeteler, dergiler sonucun ne kadar başarılı olduğunu uzun uzun anlattılar. Ve opera birden Ankara' da herkesin gidip görmek istediği en önemli etkinlik haline geldi. Fakat bu kolay değildi. Hem temsillerin sayısı azdı, hem de bilet bulmak kolay değildi.

Altan Öymen, "Bir Dönem-Bir Çocuk" anı kitabında operaya ilişkin şöyle yazar: "Opera temsilini canlı olarak seyretmek, uzun süre sadece Ankaralılara özgü bir olanak halinde kaldı. İstanbul'da, Şehir Tiyatrosu' nun bazı operet denemeleri dışında düzenli bir opera çalışması yoktu.
İstanbul'da o zamanki Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası gibi bir orkestra da yoktu. Batılı konsoloslukların veya kurumların desteklediği bazı amatör gruplar oluşmuştu, bazen küçük çapta konserler veriyorlardı ama yapabildikleri de, toplayabildikleri ilgi de çok sınırlıydı. Özetle, İstanbullular, Klasik Batı Müziği etkinlikleri açısından, biz Ankaralılardan hayli gerideydi. Bununla övünebilirdik."

Bu tarihi hatırlatmayı neden yaptım? Dün akşam (17 Kasım 2016), Yevgeni Onyegin balesini izledim, opera sahnesinde. Salona girdiğimde, tüm koltukların dolu olduğunu, balkonda bile yer kalmadığını gördüm. Her kesimden, her yaştan izleyici topluluğu temsili heyecanla bekliyordu. İşte dedim "Ankara" seyircisinin farkı. Demek ki hala sanattan vazgeçmemişler. Ankara'nın ünlü ayazına aldırmayıp temsili izlemeye gelmişler. İçim umutla doldu...

Çukurdaki orkestranın çaldığı uvertürü dinlerken, bir yandan da düşünüyordum; Atatürk'ün ne büyük işler başardığı, ileri görüşlülüğü, sanata ve sanatçılara verdiği önem ve değer sayesinde bizi dünya kültürleriyle, sanatıyla nasıl tanıştırdığını. Tanıştırmakla kalmayıp bu tanışmayı sürekli kılacak eserler bıraktığını... Zira, hangi İslam ülkesinde, opera ve bale sahnelenebiliyordu ki? Araştırmadım ama sorunun cevabı, hiç galiba. Dünya sanatlarını izlemek için bile "laiklik" ilkesinin korunmasının şart olduğuna bir kez daha kani oldum.

Ben bunları düşünürken perde açıldı ve bale gösterisi başladı. Gösteri süresince, salondan çıt çıkmadı, cep telefonları çalmadı, kimse öksürmedi, kimse olur olmaz yerde alkışlayıp sanatçıların konsantrasyonunu bozmadı - olması gereken buydu zaten. Yine söylüyorum; Ankara seyircisinin farkı işte. :)


"Yevgeni Onegin" operasıyla ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum. Operanın Dünya Prömiyeri, 29 Mart 1879 - Moskova Konservatuarı, 23 Ocak 1881 - Bolşoy Tiyatrosu' nda, Türkiye Prömiyeri ise 1963 yılında yapılmış. Ve 2004' te yeniden sahnelendi. Yani Yevgeni Onegin tam 40 yıl sonra başkentte idi. Rus yazar Puşkin' in sinemaya da uyarlanan ünlü eseri "Yevgeni Onegin" Çaykovski' nin müziğiyle başkent sahnesinde yeniden hayat buldu. Prömiyeri kaçırmadım ve operayı izledim.  Gururla söyleyebilirim, ki Türk operası yakaladığı evrensel çizgiyi daha da ileriye taşımış...


Operanın konusuna gelince; Bir çiftlik evinde yaşayan Larina' nın iki kızı vardır. Büyüğü Tatiana, mütevazi, düşünceli ve kitaplara düşkündür. Küçüğü Olga ise hafif meşreptir. Şair Lenski Olga' ya aşıktır. Bir gün, Lenski, Larina' nın evine yakışıklı, genç, şımarık komşusu Onegin' i getirir. Tatiana, Onegin' e aşık olur ve gecenin bir vaktinde Onegin' e aşk mektubu yazar ve gönderir. Onegin, Tatiana' nın kendisine duyduğu bu saf aşkı aşağılar ve mektubu yırtar.


Larinler' in evinde Tatiana' nın doğum günü kutlanırken Onegin, Tatiana' yı dikkate almayarak Olga'yla flört eder. Bu durum, Olga' ya aşık olan Lenski' nin sinirlenmesine neden olur. Lenski, onurunu kurtarmak için Onegin'i düelloya davet eder. Düelloda Onegin, Lenski' yi öldürür.


Olayın üzerinden uzun zaman geçmiştir. Hızlı yaşamaktan yorulan ve aradığı aşkı bulamayan Onegin, Petersburg' a geri döner. Kendisini şımartan ve her şeye tepeden bakmayı öğreten bu kent artık ona yabancı ve yapmacık gelmektedir. Onegin, arkadaşı general Gremin ile karşılaşır. Gremin ona karısı Tatiana' yı takdim eder. İşte o anda Onegin' in içinde uzun zamandır beklediği aşk alevlenir. Tatiana' ya mektup yazar. Mektubun ardından Tatiana' nın evine giden Onegin, tüm tutkusuyla, zamanında hor gördüğü Tatiana' nın ayaklarına kapanır. Tatiana, Onegin' i hala sevmektedir, ancak onurlu ve şerefli bir kadın olduğundan Onegin' i reddeder ve mektubunu yırtar. Onegin, büyük bir üzüntü içinde hayatını boşuna yaşamış olduğunu anlar.


Türkiye'de ilk gösterimi, 5 Mart 2016 tarihinde yapılan, 2 perdelik Onegin balesini izlediğimde, koreografisine ve müziğe bayıldım. Balenin konuk koreografı Ukraynalı Yaroslav Ivanenko, harikalar yaratmış sahnede. Bale müziği Çaykovski' ye ait olmasına rağmen, yer yer  operadaki müzikten farklıymış gibi geldi kulağıma. Bir Çaykovski hayranı olarak dikkatimden kaçmadı ve sonrasında araştırdım. Yanılmamışım. Halen Kiel Balesi' nin direktörü ve koreografı olan Yaraslov Ivanenko, Devlet Opera ve Balesi dansçılarından koreograf Nurdan Sinkil' le yaptığı söyleşide; neo-klasik tarzı benimsediğini belirtmiş. Müzik için Tchaikovsky' nin bestelerinden "Serenad", "Francesca da Rimini", "İtalyan Kapriçyosu", "Rokoko Çeşitlemeleri", "Ballet İmperial", "Nocturne" gibi parçaları kullanmış.


Devlet Opera ve Balesi'nin sanatçılarını kutluyorum. Operadaki başarılarından sonra, Yevgeni Onegin'i balede de başarılı bir şekilde sergiledikleri için...


" Hangi çağda olursa olsun halk daima kötü yetiştirilmiştir. Sanatın hep genele hitap etmesini bekler halk, kendi zevklerini tatmin etmesini ister, o saçma gururunu okşamasını ister, görmekten sıkılmış olması gereken şeyi göstermesini ister ve en çok da kendi aptallığından sıkıldığında aklını dağıtmasını ister. Halbuki sanat asla genele hitap etmemelidir. Bilakis halk kendini sanatsal kılmaya çalışmalıdır."

Oscar Wilde