12 Nisan 2016 Salı






SEYAHAT EDERKEN, PARK' TA YA DA KAFE' DE OTURURKEN BİR SOLUKTA OKUYABİLECEĞİNİZ 110-120 SAYFA ARASI, SEKİZ  HARİKA KİTAP



Nisan ayındayız ve bahar artık yerleşti.  Kimi zaman sıcak, kimi zaman hafif rüzgarlı, kimi zaman da sağanak yağışlı havalara alışacağız artık. Kışın griliğinden kurtulduk ya, havayı güneşli görür görmez kendimizi baharın yeşilliğine, pembe-beyaz çiçeklenen ağaçların altına atıveriyoruz. İyi hoş da parkta otururken, bir kafede dinlenirken tembellik yapmak, boş durmak yerine, başka dünyalara dalmak ve ruhumuzu beslemek için çantamızdan veya cebimizden çıkaracağımız bir kitabı okumak nasıl olurdu diye düşündünüz mü hiç? Düşünmediyseniz eğer, geç kalmış sayılmazsınız. Kitap okumak için hiçbir zaman geç değildir; her yerde ve her zaman okuyabilirsiniz. Belki sizlere yardımcı olabilir düşüncesiyle; kolay taşınabilecek ve başladığınızda kısa sürede bitirebileceğiniz, hepsini okuyup beğendiğim 110-120 sayfa arası, sekiz  kitabı tanıtmak istiyorum. Konu kitap da olsa beğenilerin subjektif (öznel)  olduğunu unutmadan diye de ekliyorum. :)

SATRANÇ - Stefan Zweig (71 sayfa)




Satranç, görünüşte rastlantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B. nin öyküsüdür. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında...

Stefan Zweig' in Brezilya' da sürgündeyken yazdığı ve 1942' nin Şubat' ında intihar etmesinden birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avrupa kültürünün nasyonal sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder.

Sadece Avrupa kültürüne değil, yaşama da elveda diyen Zweig' in bu eseri, gerilimli kurgusu ve kahramanının ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü bir uzun öyküdür. (Arka kapak yazısı)


KIRMIZI PAZARTESİ - Gabriel Garcia Marquez (111 sayfa)




Kırmızı Pazartesi, işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayeti konu almaktadır. Cinayet, namus ve töre cinayetidir. Ana karakter Santiago Nasar, suçsuz olmasına rağmen öldürülmüştür. Gabriel Garcia Marquez günlük İspanyol gazetesi El Pais' e yaptığı (1 Mayıs 1981) açıklamada, "Bu benim duygularımı yenerek yazabildiğim en iyi romanım," demişti.

El Pais gazetesinde görevli gazeteci Jesus Ceberio' nun sorduğu "Kırmızı Pazartesi" romanınız nasıl yazıldı sorusuna ise şöyle cevap vermişti:

"Bu romanın otuz yıllık bir geçmişi var. Başlangıcı gerçek bir olaya, Kolombiya' da bir ilçede işlenen bir cinayete dayanır. Ben bu faciayı çok yakından gören tanıklardan biriyim. O günlerde birkaç öyküm yayımlanmıştı, ilk romanımı daha yazmamıştım. Bu olayın benim için çok önemli bir malzeme olduğunu hemen anladım. Ama annem önüme durdu. Olayın bazı kahramanları hayatta oldukları sürece bu romanı hiçbir zaman yazmamamı söyledi. Bana ayrıca söz konusu kişilerin adlarını da verdi. Annemin bu önerisini kabul etmedim. Çünkü cinayet olayının kapandığını sanıyordum. Yalnız facia daha da gelişti, sonunda bazı olaylar oldu.Bu romanı o günlerde yazmış olsaydım olayı daha iyi kavramama yardımcı olacak birçok öge eksik kalacaktı."


DÖNÜŞÜM - Franz Kafka (73 sayfa)






Dönüşüm (1912) babanın ölümcül iktidarı üzerine bir anlatıdır. İsteği dışında dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa, "babanın elinde sallanan sopayı her an sırtına ya da başına yiyip ölme" tehdidi altındadır. Patriarkın öfkesinden, babanın üzerine yürüyen ve Gregor' un hayatını bağışlaması için ona yalvaran anne sayesinde kurtulur. Yaralı, örselenmiş, lanetli ve herkesin terkettiği Gregor ölüme bırakılır ve "cenaze töreni" ni yerine getirmek üzere elindeki süpürgesiyle hizmetçi görevlendirilir:  "yandaki şu şeyin nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda endişelenmenize gerek yok. O iş çoktan halloldu." "Aile içi totalitarizm" üzerine bu ünlü ve korkutucu masalı anlamak için, Kafka' nın Babama Mektup' unda, babanın onu "bir parazit" ve "bir böcek" olarak kabul etmesinden şikayet ettiğini hatırlamak gereksiz olmaz. Elbette bu boyut esrarengiz kalan ve bütün şiirsel eserler gibi sonuçta "açıklanamaz" olan hikayenin "anlam"ını asla ortadan kaldırmaz.
-Michael Löw-Franz Kafka-Boyun Eğmeyen Hayalperest
(Tanıtım Bülteninden)


MUTLU PRENS - Oscar Wilde (95 sayfa)






Oscar Wilde' ın masalsı hikayelerinde, diğer masallarda olduğu gibi, insanlarla hayvanlar, canlılarla cansızlar bir arada yaşıyor. Bir bülbül gül ağacı ile konuşuyor, su sıçanı yavrularına yüzme öğreten bir ördeğe sesleniyor, yeşil keten kuşu bir hikaye anlatıyor orman sakinlerine...
Bir çatapat, bir yıldızlı donama fişeği, bir çarkıfelek, bir roket ve bir maytap, hep birlikte bir hikayenin kahramanları haline geliyor. Ya da bencil de olsa bir dev, insanların arasında ama kimseler tarafından yadırganmaksızın sürdürüyor hayatını...

Mutlu Prens: Hayatın hüzünlü yüzü.
(Arka kapak yazısı)

Kitabın belki de en tanınmış masalı Mutlu Prens' tir. Mutlu Prens, üzeri kıymetli taşlarla süslenmiş bir heykel: ama canlıyken ve bir insan kalbine sahipken kederin girmesine asla izin verilmeyen bir sarayda yaşadığı için gözyaşının ne olduğunu bilmeyen çok mutlu bir prensmiş o. Öldükten sonra dikilen kurşundan heykeli ise şehirdeki tüm çirkinliği ve sefaleti görüp ağlayabiliyor. Prens heykelinin biricik dostu ise küçük, sevimli bir Kırlangıç. "Sevgili küçük Kırlangıç," diyecektir prens, "bana olağanüstü şeyler anlatıyorsun, ama her şeyden daha olağanüstü olan, erkek ve kadınların çektiği sıkıntılardır. Sefalet kadar büyük bir giz yoktur. Şehrimin üstünde uç küçük Kırlangıç ve orada ne gördüğünü anlat bana." Ve bu tuhaf ikili, kendi hayatları pahasına yardımcı olacaklardır sefaletten kırılan şehir halkına.
(A. Ömer Türkeş, Mayıs 2004)


FARELER VE İNSANLAR - John Steinbeck (110 sayfa)






George ve iriyarı saf arkadaşı Lennie, yersiz yurtsuz kişilerdir. Dünyada sahip oldukları tek şey, aralarındaki dostluk ve kendilerine ait bir araziye sahip olma hayalidir...İki arkadaş, hayallerindeki arazi için gereken parayı biriktirmeyi planlamaktadır. Ama bir çocuğun zekasına, aynı zamanda da korkunç bir güce sahip olan Lennie' nin başı sürekli derde girmektedir. Ve bu kez yine belaya bulaştığında, George' un çabaları arkadaşını kurtarmaya yetmeyecektir...


GEZGİN - Halil Cibran (93 sayfa)





"Ne gariptir ki toplum olarak, aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız..."

Ağaç şöyle dedi adama:
"Köklerim kara toprağın derinlerinde ve ben sana meyvemi vereceğim" Adam cevap verdi ağaca: "Ne kadar da benziyoruz birbirimize. Benim kökümde kara toprakta. Ve kara toprak bana meyve vermen için gereken gücü bahşediyor; bana da şükranla bu meyvelerden almamı öğretiyor."


YALNIZ GEZERİN HAYALLERİ - Jean Jack Rousseau (120 sayfa)




Fransız edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Yalnız Gezerin Hayalleri Rousseau' nun son eseridir. 1776 yılının sonbaharında kaleme alınmaya başlanan, edebi ve felsefi vasiyetname niteliği taşıyan bu eserde tüm Avrupa' nın tanıdığı, artık yaşlanmış ve ölümü yaklaşmış olan Rousseau kendini arayan Yalnız gezer olarak çıkar karşımıza.

Yalnız Gezer güzergahını kendisinin belirlediği ve tamamen keyfi olan yürüyüşlere çıkar. İnsanlarla ortak bir yanı kalmadığını düşünen ve bu dünyada mutluluğu bulmaktan vazgeçmiş olan Yalnız gezer için doğada yaptığı bu gezintiler, kendisiyle baş başa kalarak sohbet etme imkanı bulduğu yegane anlardır. Doğanın büyüleyiciliği onu botanikle uğraşmaya iter; öğrenme ve keşfetme arzusunun körüklendiği bu anlarda, doğanın renkleri, biçimleri, kokuları sayesinde mutluluğu tadar; geçmişin dehşet ve sancısının artık yok olduğuna kendini inandırmak ister. Arzularını gerçeklerin yerine koymaya eğilim gösteren Yalnız gezer gezintiler sırasında ruhunu gerçeklikten koparır ve kendini hayal gücünün kollarına bırakır. Onun için hayal kurmak; ruhuna ulaşmanın yolu; kendiyle kurulan ilişkinin yeni bir türüdür. Dünyanın matlığı yerini benin şeffaflığına, ötekiyle ilişki yerini varlığının tadını çıkarmaya bırakır. Hayaller varlığın açılımı, doğayla temas ise var olma bilincinin mutluluk kaynağı haline gelir.

On gezintiden oluşan Yalnız Gezerin Hayalleri' nde yeniden keşfettiği doğada sessizce yürüyerek, insanın ruhu ve niteliği üzerine derin düşünmelere dalan Rousseau, okuyucuyu da yalnız başına çıkılan bir yürüyüşte hayatı hayal etmeye davet eder.
(Arka kapak yazısı)


ŞEYTAN - Tolstoy (117 sayfa)





Tolstoy, Şeytan' ı, Anna Karenina' dan yaklaşık on yıl sonra, 1898 yılının Kasımında yazmıştır. Bu ilginç uzun öykü, okuru, Kreutzer Sonat ile birlikte Tolstoy evreninin en temel iki sorunsalıyla bir kez daha karşı karşıya getiren sınırlı bir özet gibidir: Taşra aristokrasisine dayalı ideal "aile mitosu" yla ve kadının bir
 baştan çıkarıcı olduğu anlayışıyla Tolstoy, bu öyküde, etkilendiğini bildiğimiz Schopenhauer irade felsefesinin sanki bir uygulamasını gerçekleştirir. Orada türün devamından öteye bir amacı bulunmayan "irade", "cinsel dürtü" olarak kişiyi sürükler durur. Bu durumda şeytan, asıl içimizdeki o karşı konulmaz dürtüdür. Dışarıdaki şeytan kadın ise, bu dürtüyü uyaran nesneden başka bir şey değildir.

Şeytan: İçimizdeki karşı konulmaz dürtü.
(Arka kapak yazısı)


MARTI Jonathan Livingston  - Richard Bach ( 152)
( Bu kitap da benim BONUS' um olsun.)





Bir martı sadece yemek için yaşar, ama martı Jonathan özgür olabilmek, kendi sınırlarını aşabilmek için yaşıyor. Sürgün edilmesi pahasına bile olsa özgürlük isteğinden vazgeçmiyor ve sonunda amacına ulaşıyor.

Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı. Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. İşte zor bir gün daha başlıyordu.
(Tanıtım Bülteninden)





9 Nisan 2016 Cumartesi




 İLETİŞİM  YA DA  İLETİŞMEK


Çağımızın temel sorunlarından biri; kişiler arası iletişim yetersizliği, iletişimsizlik  ya da iletişmemektir,  ki bu durum toplumu oluşturan bireylerin birbirlerini dinleme ve anlamasını zorlaştırmakta, ve neredeyse imkansız kılmaktadır. İletişim, kişiler arasında çeşitli araçların yardımıyla bilgi, düşünce ve duygu alış verişi sağlayan bir etkileşim sürecidir. Yani, iletişim çift yönlü bir süreçtir. Etkileşim için bilgi, düşünce ve duygu alış verişinin yanı sıra bunları paylaşmakta gereklidir. Mevlana bu paylaşımı şöyle dile getirir: "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşırlar." Öyleyse sağlıklı bir iletişim kurmak için ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız?


---Aktif ve etkin dinlemeliyiz.


---Empati kurabilmeliyiz.


---Karşımızdakini olduğu gibi kabul  etmeliyiz.


---Dürüst ve içten  olmalıyız.


---Konuşulanlara karşılıklı olarak saygı göstermeliyiz. (Liste uzatılabilir.)


Kısacası, sağlıklı iletişimin koşulları; anlamak, anlatabilmek, anlaşılmak ve anlaşabilmektir. Duygu ve düşüncelerimizi başka insanlara anlatmanın, aktarmanın, iletişmenin  çeşitli yolları vardır. Kimisi yüzyüze konuşarak iletişim kurar, kimisi beden diliyle, kimisi telefonla,kimisi de internet ve sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla  v.b. Neden sağlıklı iletişim? Çünkü insanlarla kurduğumuz iletişimde birbirimizi yanlış anlamamız için en az 9 ihtimal vardır. Sylviane Herpin' e göre bu ihtimaller şunlardır; 


Düşündüğünüz,

Söylemek istediğiniz,
Söylediğinizi sandığınız,
Söylediğiniz,
Karşınızdakinin duymak istediği,
Duyduğu,
Anlamak istediği,
Anladığını sandığı,
Anladığı...
Ve bunların arasında farklar vardır. İşte bu farklardır "yanlış anlama ve yanlış anlaşılma" ya neden olan.

Önemli olan,  etkin iletişim kurabilmektir. Çünkü insan olarak buna ihtiyacımız vardır. Kendini anlatamıyorsan veya anlattığında karşındaki seni anlamıyorsa, anlamamakta direniyorsa ya da yanlış anlıyorsa anlaşma sağlayamayız. Anlaşmanın sağlanamadığı yerde ise çatışma olur, kaos ortamı oluşur. İletişim güçtür diyen Anthony Robbins' e göre; "İletişimi etkili kullanabilenler, kendilerinin dünya deneyimlerini ve dünyanın onlar üzerindeki deneyimlerini değiştirebilirler. Etkin iletişimde bulunabilmek için hepimizin dünyayı farklı şekilde algıladığımızın ve bu algılamalarımızı diğerleriyle iletişimimizde rehber olarak kullandığımızın farkına varmalıyız."


Sonuç olarak;


"Temel iletişim becerilerine sahip olmak, sağlıklı bir iletişim kurulmasını mümkün kılacaktır. Sağlıklı bir iletişimde; kişiye değer verme ve davranışlarının da sorumluluğunu üstlenme gibi haklarına saygılı olmak şarttır.


Ayrıca, sözlü mesajların taraflarca anlaşılır olması, konuşulanlara karşılıklı olarak saygı göstermek, ilgi, anlayış ve saygı içinde dinlemek; önyargısız olarak empati kurma çabası göstermek; verilen mesajları ve iletilen bilgileri doğru şekilde yorumlamak da önemlidir. *


Bilmem, anlatabildim mi??




Not: "İletişmek" birilerinin kullandığı uyduruk bir sözcük değil, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde yer alan ve anlamı; "Bir durumu karşılıklı olarak iletmek, karşılıklı olarak haber alıp vermek." olan gayet anlamlı bir sözcüktür.

* Hüseyin Şahin,  Güncel Problemlere Psikolojik Analizler.








1 Nisan 2016 Cuma





FREUD' UN LİSTESİ


Freud Ailesi (Freud' s Family)


Başlık birazcık Schindler' in Listesi (Schindler's List) filmini hatırlatıyor değil mi? Oskar Schindler, Nazilerin zulmünden kaçan tanımadığı Polonya yahudilerine ülkeden kaçış için yardım ederken, Freud' un  kaçış listesinde  kurtarılacak yirmi kişinin arasında köpeği Jo-Fi' nin adı vardır ama dört kız kardeşinin adı yoktur. Neden mi bahsediyorum? Makedon yazar Goce Smilevski' nin yazdığı ve Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü' nü kazandığı romanı "Freud' un Kız Kardeşi" nden. Arka kapak yazısında;  "Bu kitap, dünyaca ünlü psikanalist Sigmund Freud' un ve onun dört kız kardeşinin gerçekte de yaşanmış sarsıcı öykülerini anlatmaktadır." diye yazsa da kitabı okurken, anlatılanların hangisinin gerçek, hangisinin kurgu olduğu konusunda ikilem yaşadığımı söyleyebilirim. Roman anlatıcısı Freud' un çok sevdiği ve sırdaşı olan en küçük kardeşi Adolfina' dır. Yani roman Adolfina' nın anıları üstüne kurgulanmış. Bu nedenle anı-roman demek daha doğru olur sanırım.

Viyana 1938. Sigmund Freud 82 yaşında ve hastadır. Viyana' ya girmek üzere olan Naziler' in zulmünden Freud' u kurtarmak isteyen dostları kendisini Londra' ya götürmek için Viyana' dan çıkış vizesi ayarlarlar ve kendisiyle birlikte gelecek olanların listesini hazırlamasını söylerler. Berggasse 19 numaralı evde Londra' ya gidiş için toparlanma hazırlıkları sürmektedir. 6 Mayıs Freud' un doğum günüdür ve Adolfina, kız kardeşi Paulina ile birlikte aldıkları hediyeyi vermek üzere Freud' un evine giderler. Ve orada Freud ile birlikte Londra'ya gideceklerin listesini okurlar. Listede kardeşleri Sigmund, karısı, çocukları ve çocukların aileleri, Sigmund' un karısının kız kardeşi, evdeki yardımcılarının ikisi, kardeşimin özel doktoru ve doktorun ailesi vardı. Ve listenin en sonunda da şu isim vardı: Jo-Fi. (köpeği)

Sigmund Freud ve beraberinde götüreceği kişiler Viyana' dan ayrılıp Londra' ya giderler. Freud' un kız kardeşleri Paulina, Marie, Rosa ve Adolfina' yı ise kollarında Davut yıldızı taşımak zorunda oldukları bir hayat ve toplama kampları beklemektedir. Anna şanslıdır, evlenip Amerika' ya yerleşir çünkü.

Yazar kitapta Freud' un dört kız kardeşini neden birlikte götürmediğini açıklamıyor. Bunu bilerek mi yaptığı, yoksa okuyucunun satır aralarından kendisinin  çıkarmasını mı  beklediği konusu da  pek anlaşılmıyor. Benim  satır aralarından çıkardığım ise  şu oldu:

Adolfina' ya göre, kardeşi Freud, çocukluğundan beri Alman ruhundan etkileniyordu. O zamanlarda bile kendi kız kardeşlerini o aşka yönlendirirdi. İnsan düşüncelerini en bütün ve güzel şekilde ifade etmenin, bir tek Alman diliyle mümkün olduğuna bizleri ikna etmeye çalışırdı, diyor ve ekliyor: " Alman sanatına olan aşkını hepimize aktardı; Avusturya topraklarında yaşayan birer Yahudi olmamıza rağmen, Alman kültürüne ait olduğumuz için gurur duymayı öğretmeye çalışıyordu. Ve şimdi Alman ruhunun dağılmasını ve bu ruhun en önemli meyvelerinin bizzat Almanlar tarafından ezilmesini yıllarca izledikten sonra, içinden sürekli tekrarlıyor, kendini bu çılgınlığın kısa süreceğine, Alman ruhunun tekrar canlanacağına inandırmaya çabalıyordu."

Yani Freud, hayran olduğu Alman ruhunun tüm bu mezalimleri yaptığına, yapacağına inanmak istemediğinden kız kardeşlerini birlikte götürmüyor, diye düşünüyorum. Ya da onların çok yaşlı olduklarını düşünüyor(kitabın bir sayfasında bu vurgu yapılmış), kendi yaşına bakmadan!

Kitabın yazarına sorulan;Freud' un kız kardeşleri Rosa, Marie, Adolfina ve Paulina' nın adlarını  listeye yazmayı niçin reddetmişti? sorusuna;
"Freud' un böyle bir karar almasının sebepleri bilinmiyor, ben ancak tahmin yürütebilirdim." diyor kitabın yazarı. Hor görme, umursamazlık, onun gibi bir dehanın egosu. Nazi tehdidini idrak etmeme olabilir mi? Kendisi sürgünü tercih ederken Freud, kız kardeşlerinin Viyana' da kalmasının riskli olmayacağına inanıyor. Sadece en büyük kız kardeş Anna evlenip ABD' de yaşadığı için kamplara gönderilmekten kurtuluyor. (salom.com.tr/haber)

Hikayeye Gustav Klimt ve kız kardeşi Klara Klimt ile Otta Kafka' nın da dahil olmasıyla kadının toplum içindeki yeri sorgulanıyor. Hatta diyebilirim ki, Klara Klimt' in kendisine yapılan tüm baskılara, günlerce komada kalacak kadar dövülmesine rağmen, iyileşir iyileşmez kadın hakları için yaptığı mücadeleyle, adı unutulmuş bir kahraman olarak Adolfina' nın önüne geçiyor.

Aklının ermeye başlamasından itibaren annesinden duyduğu; "Seni doğurmasaydım daha iyiydi!" sözüyle annesi tarafından sürekli aşağılanan ve anne-kız yakınlığı kuramayan Adolfina, kendisinden altı yaş büyük olan Freud' la yakınlaşır ve onunla dertleşir, onun görev yaptığı Viyana Hastanesi' nde birlikte hastaları dolaşırlar. Adolfina' nın  çocukluk ve ilk gençlik yıllarında en yakınında hep Freud vardır ve dahinin sırdaşıdır da. Ta ki, Freud' un rüya bakışlı dediği Martha' ya aşık olmasına dek sürer bu yakınlık. Sonra, Freud' un evlenmesi, babasının çalışamayacak kadar ihtiyarlaması ve hastalanması nedeniyle dükkanını kapatmasının ardından, mali krize giren aileye yardım etmek için  üç kız kardeşin Paris' e giderek çocuk bakıcılığı yapmaları, annesinin Adolfina' yı Paris' e göndermeyip babasına bakması için evde tutması ve Nazilerin Viyana' ya girmesiyle başlayan toplama kampı günleri anlatılır romanda.

Kitabı bitirdiğimde kafamda şu sorular vardı, cevap bekleyen:

Kan bağıyla birbirlerine bağlı olan kardeşler, bir yabancının (gelin - damat) aileye girmesiyle birbirlerinden neden  uzaklaşırlar? Uzaklaştıran bu yabancılar mıdır, yoksa kendi hayatlarını kurmak isteyenler için kuracakları ailelerin öncelikli mi olmasıdır? Kardeş dediğin zor zamanlarda yanında olması gerekirken neden yanında olmaz?  Mutsuz, yüzü gülmeyen ve çocukları arasında ayrım yapan bir anne nasıl bir annedir? Güçsüz bir baba kız çocukları üstünde nasıl bir etki bırakır? Bu etki onların ileriki  yaşamlarını  etkiler mi ? Bir İnsan ( hele bu insan Freud' sa) köpeğini neden kardeşlerinden daha çok kendisine yakın hisseder? Köpeğin kendisine bağlılığından , sadakatinden  dolayı mı? Yoksa sevgisinden mi? İdeallerin karşısında insan hayatının önemi nedir? Ya da önemi var mıdır?





Photo: Freud Ailesi, en.wikipedia.org' dan alınmıştır.




30 Mart 2016 Çarşamba







YAĞMUR TANELERİ


Damla düştü toprağa cemre misali

En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam,

Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı

Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz,

Tek tek ama beraberce kardeşçesine

Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz

Üzüntülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi,

Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep

Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu,

Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri.


Murathan Mungan

Photo: Leonard Misonne


19 Mart 2016 Cumartesi





KARLSRUHE MÜZESİNDE BULUNAN YENİÇERİ KIYAFETLERİNİN ÖYKÜSÜ


Yıllar önce Almanya seyahatim sırasında  Karlsruhe' ye de gittik. Birkaç büyük şehir dışında neredeyse tüm Almanya' yı dolaştık. Mevsim kış olduğu için Karlsruhe' ye vardığımızda kendimi Antalya' da gibi hissetmiştim. Çünkü günlük güneşlik bir hava, soğuğa aldırmamızı engelliyordu. Belki de bu nedenle Karlsruhe' yi çok sevdim. Bu güzel şehrin Almanya için önemi "Almanya Federal Anayasa Mahkemesi" nin burada bulunmasıydı. Mahkeme binası gösterişten uzak, üç katlı sıradan bir binaydı. Gördüğümde şaşırmıştım. 

Sonra şehirdeki müzeye gittik ve müzede sergilenen  yeniçeri kıyafetlerini ve Osmanlıya ait savaş araç ve gereçlerini görünce, merak ettim, yetkililere sordum, yetinmedim araştırdım ve ilginç bir hikayeyle karşılaştım. İşte nereden nereye dedirten o hikaye:

19. yüzyılda Almanya' nın Mülhaim şehrinden geçen Ren Nehri' nin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında Fransızlar yaşıyorlardı.

Fransızlar, her sene nehrin Almanlara ait olan  karşı kıyısına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliğini sağlayamayan güçsüz Almanlar ise, buna fazla ses çıkaramıyorlardı. Bir şey olunca çareyi, durumu Osmanlı Sultanına yazıp, imdat istemekte buluyorlardı. İşte Fransızların bu tutumunu Osmanlı Sultanına bildirmek için yazdıkları mektupta şöyle demekteydiler:

"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adını veren imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Mahsulümüzü bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah, asker göndermeyi gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi yeterli bulur ve cevabi bir mektupla içi beyaz elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:

"Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçeri elbiselerini görmeleri kafidir. Çuval içindeki Osmanlı askeri elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin yakın yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kafidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetlerini kapışırlar. Hasat vakti Mülhaim' lilerden büyük bir grup yeniçeri kıyafetinde , nehir kıyısında dolaşmaya başlar.

Ertesi gün gelen haber, Almanların sevinç çığlıklarına sebep olur: Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kesimlere doğru kaçmışlardır.

Bu olay, Mülhaim' lilerin gönüllerinde taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini de Mülhaim' e bağlı Karlsruhe Müzesi' ne koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde karnaval düzenleyip hadiseyi karnaval olarak kutlarlar.



Öykü: Cevdet Kılıç - Bilgelik Hikayeleri, (insankitap - 26. Baskı)







14 Mart 2016 Pazartesi




TERÖRÜN ÇİRKİN YÜZÜ







İçim öfke dolu ve öfkemin nedenini biliyorum. "Öfkeyle kalkan zararla oturur", atasözümüzü hatırlayarak, dün akşam yazmayı düşündüğüm yazımı bugüne erteledim. Çünkü duygularım karmakarışıktı ve onları kontrol etmekte zorlanıyordum. Böyle durumlarda insan iyi ve doğru düşünemez, stres altındadır çünkü.

Hayatta kaldığınız, ölümün kıyısından döndüğünüz için sevindiğinizde, bundan utanç duyduğunuz  oldu mu hiç sizin? Benim oldu; dün akşam. Oysa, yaşadığın için sevinmek ne kadar insani bir duygu olarak gözüküyor değil mi? İşte bu insani duygularımızı elimizden almaya çalışıyorlar, bizi korkulara mahkum ederek. Kimler mi? Her ne uğruna, hangi amaç için yapılmış olursa olsun masum insanları gözü dönmüşçesine katledenler ve onları destekleyip azmettirenlerden bahsediyorum. Biliyorsunuz elbette kimler olduğunu. Lanet olsun onlara...

13 Mart 2016 Pazar gününü unutamayacağım. Bu tarih "Yaşamın Kıyısında" gezinip durduğumu hatırlatacak bana bundan böyle. O gün, günlük güneşlik bir Ankara sabahına uyandım erkenden. Sevinçliydim, çünkü yakın olmasına rağmen bir türlü gidemediğim Abdüsselam Dağı' na tırmanacaktık. Oldukça dik bir tırmanış ve yine dik ve çarşaklı bir yamaçtan iniş gerektiren zorlu bir yürüyüş bizi bekliyordu. Sorunsuz bir şekilde yürüyüşümüzü tamamlayıp, geç Roma ve Bizans döneminde yerleşke olarak kullanılan mağarayı gezdikten sonra eve dönüş için otobüsümüze bindik. Yorgun ama mutluyduk. Fenerbahçe-Kayserispor maçını izlemek isteyenler geç kalmamak adına sürekli saati sorduklarından Kızılay' a vardığımızda saatin 18.35 olduğunu hatırlıyorum. Yani patlamadan sadece 10 dakika önce. 10 dakika, yaşam-ölüm  arasında ne kadar da kısa bir süreymiş. Dakika hatta saniyelerin insan hayatındaki  öneminin bir kez daha farkına vardım, patlamayı duyduğum an. Donup kaldım öylece; orada olmadığım için rahat bir soluk almaktan utanırken, orada bulunanlar için derin bir üzüntü duydum. O gün Üniversiteye Giriş Sınavı da vardı ve düşündüm ki otobüs durağında bekleyenlerin çoğu gençlerdi. Daha hayatlarının başlangıcında olan gençler..Baharı göremeden geçip gittiler.Ne büyük  acı...

Sıradan başlayan bir gün, kötü emelli, insanlık düşmanı kişi ya da kişilerce sıra dışı hatta olağanüstü bir güne dönüştürülebiliyor. Bu durum sadece ülkemizde gerçekleşmiyor, küreselleşen terör her yerde, ummadığınız anlarda karşınıza çıkabiliyor. Amacı insanlara korku yaymak, sindirmek ve devlete olan  güvenlerini sarsmak. Terörün çirkin yüzünü görmek istemiyoruz artık. Terör saldırısında ölen ve yaralananların yanında vahşete tanık olup da sağ kalanların psikolojisini de düşünmek zorunda değil miyiz? : Onların normal hayatlarına nasıl devam edeceğini. Bunun gözardı edildiğini düşünüyorum  çoğu kez.

Terör belasından kurtulmak için ne yapabiliriz? Sizin düşüncelerinizi bilemem elbette ama kendi düşüncelerimi yazabilirim. Terörün bir insanlık suçu olduğuna inanan biri olarak terörle mücadelede en önemli şeyin elbirliğiyle onun karşısında durmak olduğuna inanıyorum. Çünkü terörle mücadele "partilerüstü" olmayı gerektiriyor.. Şu veya bu kişiyi, kurumu suçlayarak hiç kimse teröre kurban giden masum insanların vebalinden kurtulamaz. Terör belası ülkem için yeni değil, tam 36 yıldır insanlarımızın canını yakıp duruyor. Bir farkla ki, terör artık sivil halka yönelmiş durumda.

Anayasamıza göre devlet, vatandaşlarının  can ve mal güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bu görevin yerine getirilmesi, hukukumuzda KUSURSUZ SORUMLULUK bağlamında tanımlanmıştır. Açıkçası, Devletin hiçbir özrü, bahanesi ve gerekçesi dikkate alınmadan tüm vatandaşların can ve mal güvenliği sağlanacaktır. Devlet öncelikle bunun için vardır. Peki "devlet" nedir veya kimdir? Kavramsal ve terimsel tanımlamalardan kaçınarak halkın gözüyle bakmak gerekirse devlet, hükümettir, yani iktidarda olandır. Peki gerçekte öyle midir? Devletin esas kurucu unsuru, siyasal iktidar olarak adlandırılsa da siyasi literatürde devlet ile hükümet aynı değildir. Devlet hükümetten daha geniştir ve hükümet devletin bir parçasıdır. Bu açıklamayı neden yaptım? Eskiden, Mutlak monarşiyle yönetilen Fransa' da Kral  XIV. Louis; "Devlet benim" ( L' Etat, C' est moi.) derken bir gerçeği dile getirmiş aslında. Parlamenter sistemde ise devlet bir kişi veya kurum değildir. Devlet; yasamadır, yürütmedir, yargıdır. Bunun için bu üç unsur kuvvetler olarak tanımlanıp demokrasi ile yönetilen ülkelerde "Kuvvetler Ayrılığı" nın önemine binaen korunması Anayasa ile güvence altına alınmıştır. Sözü uzatmadan demek istiyorum ki; Ey siyasi parti başkanları! Akşam TV' de yayınlanan yazılı açıklamalarınızı izledim. Rusya Devlet Başkanı Putin' inkini de. O da sizin gibi acımızı paylaşıyor ve terörü kınıyordu. Sizler Putin' den daha fazlasını yapmalısınız. Bunu beklemek bizim hakkımız. Ayrıca Siz, Mecliste bizi (milletimizi) temsil eden, milletin oylarıyla seçilmiş 550 Milletvekili ya sizler terörü önlemek için ne yapıyorsunuz, birbirinizi eleştirmekten başka. Partinizin ideolojisine bağlı olarak hareket edebilirsiniz ama terör karşısında tek yumruk olmalısınız. Terörle mücadele ideolojilerin de üstünde olmalı. Artık, ateş düştüğü yeri yakmıyor, her yeri yakıyor, farkında değil misiniz yoksa? Siyasi iktidarın yanlış dış politikaları sonucu terör eylemlerinin arttığını düşünüyorsanız eğer şunu hatırlatmak isterim: Yanlış yanlışı doğurmamalı. Çünkü iki yanlış bir doğru etmez. İşte bu nedenle terör saldırısında ölen her bir masum canın kaybından sadece iktidarı suçlayarak kendinizi soyutlayamazsınız, hepiniz sorumlusunuz...


Sessizliğimize aldanmayın, sessiz çığlıklarımızı duyun istiyorum,  Rumi' nin dediği gibi:
" Toprak gibi sessiz olduğum an, Bil ki; Şimşek gibi gökte gürlüyor FERYADIM."

Dünkü saldırıda hayatını kaybedenlere Allah' tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine sabır, yaralılara acil şifalar diliyorum.



Fotoğraf: hurriyet.com.tr









10 Mart 2016 Perşembe




 OKULLARA GİRİŞİ YASAKLANMIŞ  BİR HALK HİKAYESİ: KEREM İLE ASLI





1976 yılında, Kerem ile Aslı hikayesini anlatan kitaplar toplatılmış ve okullara girişi yasaklanmış. Şimdi diyeceksiniz ki bir halk hikayesi neden yasaklansın? Haklısınız. 
Livaneli' nin 44 yıllık dostu olan Yaşar Kemal' in ölümünün ardından,ünlü yazarı anlatan yarı inceleme, yarı anılardan oluşan "Gözüyle Kartal Avlayan Yazar" kitabında yazdığı satırları okuyunca, ne yalan söyleyeyim çok şaşırdım ben de. Adı üstünde; halk hikayesi. Anadolu' da doğup büyüyüp de Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin hikayelerini dinlemeyen, duymayan var mıdır? Sanırım yoktur.  Halk Hikayeleri (ki ben çok severim) halkın arasından çıkan aşıklar (halk ozanları) tarafından şiirlerle, sazlı-sözlü anlatılır ve  bize, dönemin sosyal hayatı, kültürel yapısı ve inançları hakkında bilgi verirler.  

" Halk hikayeleri İslami dönemde oluşmuş edebi eserlerdir. Bu hikayelerde Müslüman halkın sosyal hayatının, kültürel yapısının ve inanışlarının izlerini görmek mümkündür. 'Kerem ile Aslı' hikayesinde Kerem, Müslüman; aşık olduğu kişi keşişin kızıdır. Hikaye boyunca bu dini farklılıktan kaynaklanan çatışmayı görmekteyiz. Kerem' in Hak aşığı olması, keramet (olağanüstülük) göstermesi de hikayedeki dini anlayışı yansıtır. Hikayede geçen 'şah', 'bey' gibi kavramlar dönemin siyasi yapısını yansıtır. Kerem' in elinde sazıyla diyar diyar gezip şiirler söylemesi ise dönemin sanat anlayışını yansıtır. Bilindiği gibi saz şairleri sazlarıyla gezer ve şiirler söylerler. Ayrıca bu dünyada kavuşamayan aşıkların diğer dünyada kavuşacaklarına dair halk inanışını da bu hikayede görmekteyiz." (www.edebiyatogretmeni.org)

Livaneli' nin kitabında okuduğum satırlara gelince;  yazar, 1976 yılında  Kerem ile Aslı' ya uygulanan baskıya Yaşar Kemal' in tepkisini hatırlatarak, yazısından alıntılama yapmış. Bu yazıyı okuduğumda, Kerem ile Aslı' nın yasaklanma nedenini de anlamış oldum. İşte Yaşar Kemal'in yazısından bir bölüm: 

"Milli Eğitim Bakanlığı son kitap toplatmalarında dünya klasikleri yanında bir Türk Halk Klasiğini de okullardan kaldırmış da, yasaklamış da...Bu Türk Klasiği Kerem ile Aslıdır. (....) Düşündüm, taşındım sonunda buldum dedim ya...
Şöyle ki: Kerem ile Aslı kökü çok eskilere, belki de on dördüncü yüzyıla varan bir aşk hikayesidir. (...)  İşte bu çok eski aşk hikayesinin konusunu düşündüm birden...  Konusu, konusu derken... Kerem, bir Keşişin kızına aşık olur. Keşiştir, bu aşka hiç gelmez. Keşişin kızı da Kerem' e yanar ki yanar... Kerem' in arpa tarlası gibi yanar, der halk ozanları. (....) Durun, anladınız ya, gene de söyleyeyim. Aslı, bir Keşişin kızı... Türk oğlu, bir gavurun kızı ardına böylesine düşer de nasıl böyle yanar da kül olur. Ve böylesi, ırkçılık dışı bir aşk hikayesi bizim okullarımıza sokulamaz. Yedi göbekten bu yana temiz kalmış kanımıza böyle mendebur bir hikaye karıştırılamaz. Bu hikaye bozmuştur kanımızı. Şu Anadolu' da bu yüzden, bu hikayenin etkisi yüzünden böyle karmakarış olmuşuzdur. Temiz, tertemiz ırkımızı bozan, soylu Türk gençlerini keşiş kızları ardına düşüren böylesi ahlaksız, ırksız hikayelerdir. 

Bir şey daha var, Keremle Aslının macerası din ayrımına indirilmiş, tarih boyunca halkımızın indirdiği bir şamardır. Halkımızın öfkesi, protestosudur...


Kerem, Anadolunun kadim hikayesidir. Kökeni yüzde yüz Anadolulu, bellibaşlı hikayedir. Çünkü ancak Anadoludaki karışımdan dolayı böylesine bir protesto halktan yükselebilirdi. Anadoludaki ırk karmaşası, din karmaşasından dolayı..."

Livaneli - Gözüyle Kartal Avlayan Yazar. (s: 23-24)

Kitaplar arasında, iyi-kötü, eski-yeni, şöyle-böyle diye bir ayrım yapmadığım içindir, ki kitap okuyandan zarar gelmeyeceğine inanıyorum. Bu nedenle  kitapların toplatılmasını, yasaklanmasını anlamakta zorlanıyorum. Çünkü ünlü yazar ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu' nun sözüne katılıyorum:


"En kötü kitabı yazan bile, kitap yasaklayandan daha saygılı ve daha az zararlıdır insanlığa."






7 Mart 2016 Pazartesi




 DÜZCE/KAYNAŞLI TOPUK YAYLASI 




Foto: Nedim Yılmaz



Yine bir Pazar sabahı, erkenden yola çıktık. Bu kez rotamız, daha önce yürümediğimiz Düzce ili, Kaynaşlı ilçesi sınırları içinde kalan Çamlıpınar Göleti ve Topuk Yaylasıydı. Üç saatlik bir yolculuktan sonra vardığımız Çamlıpınar Göleti ve çevresi büyüleyici güzellikteydi. Köy Muhtarı ve doğaseverlerin bizler için hazırlamış olduğu, tamamen organik ürünlerden oluşan nefis köy kahvaltısına başlamadan önce çevrenin fotoğraflarını çektim ve o güzelliği  doya doya seyrettim.

Kahvaltıdan sonra, muhtarın rehberliğinde, Topuk Yaylası' na ulaşmak için 8 kilometrelik tırmanışımız başladı. Yürüyüşümüz tamamen orman dokusu içinde, böğürtlen çalılıklarıyla kaplı orman içi patikalarda devam etti. Toprağın yeni yeni uyanışına tanıklık ederek, kuytu köşelerde açan yabani siklamenlere dokunarak, gün ışığı alan yerlerde sere serpe uzanmış gibi duran beyaz ve pembe renkli çiçekleriyle "ben de varım" diyen çuha çiçeklerinin arasından kuş cıvıltıları eşliğinde yürüdüm. Doğanın renkleri arasında kuş sesleriyle yürümek ve yaşadığını hissetmek; bundan daha büyük mutluluk olabilir mi?

Sarıçam, köknar, kayın ve gürgen ağaçlarından oluşan ormanın kuzey taraflarında karların erimediği, eriyen kar sularından  oluşan dereciklerin ise şırıl şırıl aktığı yol boyunca nefes molası verdiğimiz anlarda ormanı dinlemek kadar insana huzur veren başka bir şey bilmiyorum. Havanın günlük güneşlik olması nedeniyle tırmanırken hayli terledik ve çobanların mola yerlerinde oturup dinlendikten sonra buz gibi kaynaklardan(pınar) su içerek nihayetinde Topuk Yaylası' na vardık. 

Yayla hakkında biraz bilgi vermeliyim. Düzce İli, Kaynaşlı İlçesi Bıçkıyanı Köyü Mevkiinde bulunan Topuk Yaylası ve Göleti Düzce' ye 35 km mesafededir. Rakımı 1300 m. olan yayladan; Abant Gölü, Odayeri Yaylası, Sinekli Yaylası ve Samandere Şelalesine ulaşım mümkündür.
Yaylada bulunan Yayla Göleti ortamla bütünlük arz ederek buraya olan ilgiyi artırmaktadır. Dağdan çıkan kaynak sularıyla beslenen gölette; Aynalı sazan, Kadıncık ve Hollanda Sarısı gibi balık türleri yaşamakta olup gölette sportif amaçlı olta balıkçılığı yapmak da mümkündür. Göletin kıyısını turlarken(göl çevresi: 2,5 km.) oltalarıyla balık avlamaya çalışanlara "rastgele" demeyi de unutmadım. :)

Topuk Yaylası, Fenerbahçe Kulübü' nün tesislerinin olduğu, ünlü bir yayla. Tesisler var denilince "Eyvah, dedim, bu güzellikler mahvolmuştur." Ancak yaylaya vardığımda yanıldığımı anladım. Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından 27.05.2010 tarihinde temelleri atılan Fenerbahçe Spor Kulübü Topuk Yaylası Tesisleri 01.07.2011 tarihinde hizmete açılmıştır. 8091 metrekarelik inşaat alanı ile tamamı doğal ahşap malzemeden yapılan tesisin kullanım alanı, üzeri açık spor alanları ve bunlara bağlı ek tesislerle birlikte 8 bin 605 metrekareyi bulmaktadır. Yaylada gençlik kampları ve izcilik kampları da yapılmakta olup, her yıl geleneksel olarak Kaynaşlı Kaymakamlığı ve Kaynaşlı MYO tarafından doğa yürüyüşleri düzenlenmektedir.(Tesis girişindeki tabelada öyle yazıyor.)

Tesisler bütünüyle doğa ile uyumlu ve doğaya zarar vermeden inşa edilmiş. Bunu görünce Fenerbahçe Kulübü' nü alkışlamak geldi içimden.. Yanlış ve kötü şeyleri eleştirmeyi çok severiz de güzel ve iyi olan şeyleri takdir etmekten yoksunuz sanki... Hele bir spor fanatiği isek.. Yakınlarım bilirler; futbol ve futbolcular ilgi alanım dışındadır ve maç izlemem, takım tutmam. Ama Fenerbahçe' nin çevreye olan duyarlılığı ve doğayı koruma çabasına  saygı duyduğumu belirtmeliyim. En azından tesisisin çevre ve doğa bilincinin oluşmasında farkındalık yarattığını düşünüyorum. Çünkü başta muhtar olmak üzere köylülerin doğa sevgisi ve çevreyi koruma çabaları takdire şayandı...

Dedim ya, futbol ilgi alanım dışında. Eve döndüğümde internette Fenerbahçe Kulübü' yle ilgili araştırma yaptım ve gördüm ki çevre bilincini geliştirmek amacıyla daha önce bir proje başlatmış. İşte kulübün resmi sayfasından edindiğim bilgi: "Fenerbahçe Uluslararası Spor Kompleksi Ülker Sports Arena, Ataşehir Belediyesi ve ÇEVKO işbirliği ve kulübümüzün katkılarıyla; çevre bilincini basketbol sevgisi ile pekiştirmek amacıyla 2012-2013 sezonunda başlatılan "Yeşil Pota Temiz Doğa" projesi 4. yılında...Proje 4. yılında geri dönüşümlü atıkları toplayarak, doğanın korunmasına katkıda bulunan öğrencilere ve çevre dostlarına farklı sürprizler sunuyor."
Böylesi bir çaba kutlanır ancak. Ne diyeyim? Darısı diğer spor külüplerinin başına.


Bu keyifli yürüyüş ve güzel rota için Ankara Hiking' e ve bize rehberlik yapan Bıçkıyanı Köyü muhtarına çok  teşekkürler...



Not: Fotoğraf çekiminde iyi olmasam da, çektiklerim yaylanın güzellikleri hakkında fikir verebilir  sanırım. :)







Çamlıpınar Göleti



Çamlıpınar Göleti




























Foto: Selçuk Tekin



2 Mart 2016 Çarşamba




"SAHTEKAR SANATÇI"

(Han Van Meegeren, Nazileri Dolandıran Vermeer Taklitçisi)





Hollandalı Han Van Meegeren, gelmiş geçmiş en büyük resim sahtekarı olabilecek bir sanatçıymış. Ve Meegeren' in kendi eserleri sanat çevrelerinde pek fazla ilgi görmezken, sahtelerini yaptığı tabloları ona milyonlar kazandırmış.

Resim sanatıyla ilgilenenler, ressamlar, büyük galeri sahipleri, tarihçiler, koleksiyonerler Han Van Meegeren ismini biliyorlardır. Bense kendisiyle, kitap rafları arasında duran bir ansiklopedinin ismi sayesinde tanıştım: Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi. İsim ilginç değil mi? Merak bu ya ansiklopediyi karıştırırken  şu başlık ilgimi çekti: Han Van Meegeren, Nazileri Dolandıran Vermeer Taklitçisi" 

Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi' nde Meegeren' le ilgili okuduklarım şaşırtıcıydı. Sahte tabloların asıllarından ayırdedilebilmelerinin güçlüğünü okumuştum ama bu tabloları yapanların kimlikleri hakkında bir bilgiye sahip değildim.. Kaldı ki bu sahte tabloları yapanlardan kaçı Nazileri, hem de Göring' i dolandıracak  kadar cesur olabilirdi ? Kimdi bu Han Van Meegeren? 

Han Van Meegeren 1889 yılında Hollanda' da  doğdu. (Ö:1947) Hollanda' da geçen çocukluk döneminde resme karşı büyük bir tutkusunun olduğunu anlayan Ortaokuldaki resim öğretmeni Bartus Koteling, onu 17. yüzyıl Hollandalı ressamlarla tanıştırmış ve Han' a eski teknikleri öğretmişti. Babası onun resim yeteneğini desteklemeyince Han' da 1907 yılında Teknoloji Enstitüsü' nde mimarlık okuma bahanesiyle  Vermeer' in anavatanı Delft' kaçtı. 1911 yılı Meegeren için önemli bir yıl oldu: İlk eşiyle bu yıl tanıştı, ilk çocuğu bu yıl doğdu ve yaptığı kilise resmiyle Teknoloji Enstitüsü' nden bir altın madalya kazandı. Mimarlık fakültesini bıraktı. Madalya kazanan kilise resmini sattı ve resimle ilgilenen ikinci bir potansiyel alıcı için aynı resmin bir kopyasını daha yaptı. 

Han Van Meegeren derecesini Hague' deki Kraliyet Sanat Akademi' sinden 1914' te aldı ve 1916 ile 1922 yıllarında başarılı sergiler düzenledi.Otuzlarının ortasına geldiğinde artık gelecek vaat eden bir genç sanatçı olmadığını, sanat kariyerinin çıkmaza girdiğini fark etti. O sene ilk iki sahtekarlığını gerçekleştirdi: Frans Hals' a ait The Laughing Cavalier ve The Happy Smoker eserlerinin kopyalarını yaptı. İlk işini müzayede de 50.000 gulden karşılığında sattı ancak birkaç ay sonra teknik bazı detaylar yüzünden sahte olduğu anlaşıldı. Meegeren, bu işlerde nasıl yakalanmadan iş yapılacağını bu tecrübesiyle öğrendi. Bir başka sanat sahtekarı olan restoratör Theo van Vjinbergen ile İngiltere' de epey vakit geçirdikten sonra 1932 yılında Cote d' Azur' e taşındı. Meegeren taşınmadan önce altın madenini bulmuştu: Johannes Vermeer (1631-1675) sahteleri yapmak. 1932 ve 1945 yılları arasında Van Meegeren, Vermeer' e ait 11 resim üretti. En büyük Vermeer sahtekarlığını 1937' de piyasaya düşen The Disciples at Emmaus ile yaptı. Sebebi de şuydu: Bir süre önce ortaya çıkan Christ in the House of Martha and Mary tablosunun Vermeer' in hayatının bilinmeyen bir dönemine ait olduğunun anlaşılmasından sonra Hollandalı sanat uzmanı Abraham Bredius Vermeer' in bazı başka dini temalı resimlerinin olabileceğini öngörmüştü. İşte bu öngörü Van Meegeren için bulunmaz fırsat oldu. 






Sigara tiryakisi olan Van Meegeren kazandığı servetle lüks hayata iyice alıştı ve bir zaman sonra alkol, morfin ve gece hayatının esiri oldu. Bu durum sonraki sahte eserlerinin kalitesini olumsuz etkiledi. Sanatseverlerin o dönemdeki milliyetçi duyguları muhakeme becerilerini olumsuz etkilediğinden yaptığı kalitesiz Vermeer eserleri bile hala bir şekilde alıcı bulabiliyordu. 1940' ların başında hakim olan hava şuydu: Değersiz de olsa bir Vermeer tablosunun Hollanda' da kalması Almanya' ya kaptırılmasından iyiydi. Dahası Van Meegeren' in sahte resimlerinin orjinal resimlere oranı arttıkça, yeni sahte resimler mevcut koleksiyonla tutarlı görünerek kolaylıkla "gerçek" olarak nitelendirilebilir hale gelmişti - ne de olsa gerçekten de aynı elden çıkıyordu hepsi.






Avrupa' nın savaş belasını atlatmasının ardından Nazi mareşali Hermann Göring' in koleksiyonunda bir Vermeer bulundu. Christ and the Adulteress adlı bu eserin izi sürülünce 29 Mayıs 1945' te düşmanla işbirliği yapma şüphesiyle tutuklanan Van Meegeren' e ulaşıldı. 12 Haziran' da, tutuklu olduğu sürece alkol ve uyuşturucuya hasret kalan Van Meegeren muhtemelen bu yoksunluk nedeniyle "düşmanla işbirliği yapmakla suçlanamayacağını, çünkü bulunan Vermeer eserinin sahte olduğunu" itiraf etti.Bir anda Nazi' leri dolandırmayı başaran bir halk kahramanına dönüşen Van Meegeren' in aslında Nazi düşmanı olduğu filan yoktu. Hatta en iyi arkadaşlarından biri Hollanda SS'i üyesi olan şair Martien Beversluis olmakla beraber Van Meegeren tarafından yazılan Teekeningen adını verdiği faşist sembolizmiyle dolu kitapta Beversluis' ten metinler vardı. Kitabın ne kadar faşizm içerdiği Adolf Hitler' in özel kütüphanesinde bir adet bu kitaptan yer almasından anlaşılabilir; ama daha da kötüsü kitabın önünde el yazısıyla şöyle yazıyordu: Çok sevgili Führer' ime en derin saygılarımla- Han Van Meegeren (Morris,2009).






Adli makamlar vasat bir ressamın bir Vermeer resmi yapabileceğine inanmadılar. Bunun üzerine Van Meegeren eğer doğru malzemeler verilirse (bazı boyalar, Bols Genever marka içki ve yeteri kadar morfin) polis kontrolü altında bir resim yapabileceğini öne sürdü. Yetkililer meydan okumayı kabul etti ve böylece ortaya on ikinci ve son Van Meegeren Vermeer tablosu çıktı: Young Christ Teaching in the Temple.








Meegeren' in foyası ortaya çıkınca birkaç alıcı parasını geri almaya uğraştı ama çakal ressam servetini sağlama almıştı. 1945' te 67 eve sahip olan Meegeren' in Hollanda Laren' deki evinin bahçesinde kutu kutu para yaktığı dedikoduları dolaşıyordu. Meegeren daha sonra sahte resimler yoluyla 7.167.000 gulden kazandığını, bunun 5.460.000 guldenini tahsil edebildiğini itiraf edecekti. Servetinin büyük bir kısmını ileride boşanacağı ikinci eşi Jo Oerlemans' a aktarmıştı. 1945 yılında hiçbir varlığı olmadığı gerekçesiyle iflasını ilan etti.






1946 yılında uzmanlardan oluşan bir komisyon şüphelendikleri Vermeer eserlerini inceledi ve 1947' deki duruşmaya bir rapor sundu. Komisyona göre en az 9 eser teknik nedenlerden ötürü Vermeer' e ait değil gibi görünüyordu.





Van Meegeren duruşması sırasında Mahkeme başkanı Mr. Boll' a bir sahtekarın iç dünyasıyla ilgili önemli bilgiler vermişti:

BOLL: Tüm bu sahte eserleri şahsınızın ürettiğini hala kabul ediyor musunuz?
VAN MEEGEREN: Evet sayın başkan.
BOLL: Ve hepsini yüksek fiyatlarla sattınız öyle mi?
VAN MEEGEREN: Başka bir seçeneğim yoktu. Eğer düşük fiyata satmaya kalksaydım sahte olduklarını bizzat kendim ilan etmiş olurdum. (Kreuger, 2004)

Van Meegeren bir kısmını çoktan gözaltında geçirdiği bir yıllık hapis cezasına çarptırıldı. Vücudu çok yıprandığından ve kısmi felç geçirdiğinden 26 Kasım 1947' de hapishaneye götürülmeden evvel Amsterdam' daki Valerius Kliniği' ne sevk edildi. Burada geçirdiği ilk, hayatının son ayında eski eşi Jo ve uzun metres listesinin son üyesi Cootje Henning tarafından ziyaret edildi. 29 Aralık' ta kalp krizi geçirdi ve bir gün sonra hayata gözlerini yumdu.

Kaynak: YALANCILAR VE SAHTEKARLAR ansiklopedisi, Roelf Bolt (2. BASKI)

Blogumda yer alan tüm resimler aşağıda verdiğim link' ten alınmıştır. Resimlerin daha fazlasıni linki tıklayarak görebilirsiniz.

http://www.artcrimeillustrated.com/2015/02/the-man-who-made-vermeers-by-jonathan.html