8 Aralık 2018 Cumartesi





SUAT DERVİŞ: BAŞI EĞİLMEZ KADIN



Fosforlu Cevriye türküsünü duymayanınız var mı? Hani "karakolda ayna var" diye başlayan türküyü. Yoktur herhalde. İşte bu türküden esinlenilerek yazılan romanın adı çok bilinir de, bu hikayeyi kaleme alan yazarın adı pek bilinmez. Oysa bu romanın yazarı Suat Derviş, hayata kafa tutan, mücadeleci, zorluklar karşısında asla yılmayan, baş eğmeyen, ne pahasına olursa olsun doğru bildiği yoldan şaşmayan cesur bir kadındır ve bir kadın olarak güzel yurdumuzda "ilk"leri başarmıştır. Suat Derviş hakkında yazılan iki biyografi kitabını okuduğumda kendisine olan hayranlığım bir kez daha arttı diyebilirim. 

Suat Derviş: Aristokrat bir Osmanlı ailesinin kızı, Osmanlı Devleti'nin son, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk yıllarının önemli kadın gazetecilerinden ve yazarlarından biri. Nazım Hikmet'in çocukluk arkadaşı ve ilk aşkı, sonrasında sırdaşı ve dava arkadaşı olan Suat Derviş'i Nazım'ın onun için yazdığı "Gölgesi" başlıklı şiiri  çok güzel anlatmaktadır. Nazım, bu şiirini ona ithaf ettiğinde Suat Derviş henüz on altı yaşındadır. İşte o şiir:

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Ya bu kadın delidir
Yahut ben çıldırmışım.
(...)
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur uzanan gölgesini çiğnedim.

Suat Derviş'in aşkına karşılık vermemesi üzerine de Nazım Hikmet "Bence Sen de Herkes Gibisin" başlıklı şiirini yayımlamıştı. Şiirin son dörtlüğü şöyleydi:

"Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin..." 


Nazım Hikmet ve Suat Derviş

Ağzında altından kaşıkla doğan ama bir hastahane köşesinde son nefesini yoksulluk içinde veren bu güzel ve özel kadının hayat hikayesini merak ediyorsunuzdur sanırım. Onun hayat hikayesini okumak, aynı zamanda yakın tarihe yapılacak kısa bir yolculuk olacak; kah sevindiren kah üzen... Öyleyse başlayalım.

Suat Derviş, Osmanlı'nın ünlü paşası Müşir Mehmet Emin Derviş Paşa'nın torunu olarak hayata merhaba dedi. Derviş Paşa, Osmanlı'da çağdaş kimya derslerini başlatmış ve Usul-i Kimya adıyla Osmanlı'da ilk ders kitabını da yazmıştı. Derviş Paşa öldüğünde, oğlu İsmail Derviş(Suat'ın babası), devletin desteğiyle Avrupa'ya gitmiş ve Fransa'nın Lyon kentinde tıp okumuştur. 1890'ların sonunda yurda döndüğünde o artık kadın-doğum uzmanı bir doktordur. Daha sonraları müderris olan İsmail Derviş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Profesörlük unvanını alacaktır. Suat'ın annesi Hesna Hanım ise, Mabeyinci Kamil Bey ile saraylı Perensaz Hanım'ın küçük kızıdır.

Suat Derviş, Küçük Çamlıca'da bulunan konakta 10 Ağustos 1901'de doğdu.Küçük kıza Hatice Suat adını koydular. Hatice, erken doğan kız; Suat ise mutluluk anlamında...Ailenin, ikinci kızına (Ablası Hamiyet, üç yaşındaydı, Suat doğduğunda) daha çok erkek adı olarak bilinen Suat ismini koyması, muhtemelen  ikinci bebeğin erkek olmasını istemesindendi. 

Ailesi dahil, herkes tarafından Suat diye çağrılmasına rağmen, resmi evraklarda adı Hatice Saadet olarak geçecekti Suat Derviş'in.

Yazın Çamlıca'da, kışın Moda'da geçen özgür ve neşeli çocukluk yıllarından sonra Hamiyet ve Suat, evde özel hocalardan eğitim aldılar, Fransızca öğrendiler. Okuma tutkusu Suat'ın hayatına erken yaşta girmiş, bu tutkuya bir süre sonra da yazma tutkusu eklenmişti.

Suat Derviş'in  on altı yaşındayken yazdığı "Hezeyan" başlıklı  şiirinin Nazım Hikmet tarafından kendisinden izin alınmadan Alemdar gazetesinde yayımlatmasıyla yazarlığa ilk adımını atmış oldu.(Suat Derviş'in "Hezeyan adlı ilk şiiri Alemdar gazetesinde 1918 yılında yayımlandı).

İlk şiirinin yayımlanmasından sonra Suat, Babıali'den yükselen mürekkep ve kağıt kokusunu sevdi. Babasına ait Remington daktilo makinesiyle, durmadan yazmaya başladı. Sonra içine sinen yazı, şiir ve öykülerini çantasına atıyor, haftada birkaç kez Babıali'nin yolunu tutuyordu. O aralar ablası Hamiyet de Telefon İdaresi'nde çalışmaya başlamış, Osmanlı'nın çalışan ilk kadınlarından biri olmuştu ablası.

Suat'ın en büyük zevkiydi ablasıyla Kadıköy'den şehir hatları vapuruna binerek çay eşliğinde Eminönü'ne gitmek. İşte bu gidiş gelişlerde genç bir adam dikkatini çekti Suat'ın. Gazetede fotoğrafını görünce de bu genç adamın kim olduğunu öğrendi. Bu genç adam, Türk İdman Cemiyetleri İttifakı'nın kurucularından, güreşçi Seyfi Cenap Bey'di. Tanışmaları ve flört etmeye başlamaları fazla zaman almadı. Seyfi Cenap Bey Almanya'dan yeni dönmüştü ve Ticaret Odası'nda katiplik yapıyordu. Güreşiyordu ve ava gitmeyi çok seviyordu. 

Suat Derviş ve Seyfi Cenap Bey evlendiler ve Derviş ailesinin konağında yaşamaya başladılar. Evliliklerinin ilk gününden itibaren Suat çalışmaya devam etti ve ilk romanını bitirdi.

Çiçeği burnunda yazar ilk romanı "Kara Kitap"ı Garabet Matbaası'na götürdü, bastırmak için. Kitabı basılacaktır. Alemdar gazetesi'nin genç editörü Yusuf Ziya Ortaç'tan da romanın tanıtımı için destek sözü almıştır Suat.

Alemdar gazetesi, Kara Kitap adlı romanıyla ses getiren Suat'ı, 19 Ekim'de Ankara Hükümeti'ni temsilen İstanbul'a görüşmelerde bulunmak için gelecek olan Refet Paşa ile "özel bir röportaj" yapmak üzere görevlendirdi. Refet Paşa'yla  röportaj yapmayı başaran Suat Derviş, bu röportajla gazeteciliğe de başlamış oldu.Böylelikle, ülkenin ilk kadın gazetecilerinden biri olarak rüştünü ispatlamış oluyordu. Henüz on dokuz yaşındaydı genç gazeteci. Bu arada Suat Derviş  eşi Seyfi Cenap'tan boşandı.

Kara Kitap'tan sonra yayımladığı ikinci romanı "Ne Bir Ses Ne Bir Nefes"le de büyük ses getirdi Suat. Henüz yirmi bir yaşındaydı ama ülke çapında gazetecilik ve yazarlıkla uğraşıp da adını duymayan kimse kalmamıştı.

11 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan kentinde başlamış olan görüşmeleri yerinde izlemek üzere, çok iyi derecede Fransızca ve Almanca konuşan Suat'ı gazetesi Lozan'a gönderdi.

"Suat, Lozan heyetini hummalı bir çalışma içinde görünce, davulun sesinin sadece uzaktan iyi geldiğini bir kez daha idrak etti.
Ülkenin yeni kurmayları, kanla, irfanla kurdukları genç Türkiye Cumhuriyeti'nin tezlerini, tıpkı cephede olduğu gibi burada da ölümüne savunuyorlardı. 
İsmet İnönü başkanlığında çalışmalarını sürdüren heyetin her bireyi, yapılacak her yanlışın, vatanı uğruna savaşırken şehit düşmüş kardeşlerine ihanet olacağının farkındaydı. Hepsi, sırtlarında taşıdıkları bu büyük sorumluluğun bilinciyle uğraşıp didiniyordu.
Bütün bu gördüklerini, gazetesi için kaleme aldığı yazıda da gayet iyi dile getirmişti Suat."*

Suat Lozan'dan döndükten sonra aşk romanları yazarı, gazeteci ve çevirmen Selami İzzet'le ikinci evliliğini yaptı. İlkinde olduğu gibi bu evlilikte de damat, Derviş ailesinin konağına taşındı. 

İkdam gazetesi, basın dünyasında bir ilki başlatmak istiyordu.  Suat Derviş'e bir kadın sayfası hazırlama teklifi götürüldü. Teklifi kabul eden Suat tarafından yayıma hazırlanan İkdam'ın kadın sayfası çok beğenildi, büyük sükse yaptı. Genç gazeteci mesleğinde hızla ilerlerken ikinci evliliği de sona erdi. Selami İzett'en boşandı.

Boşandıktan sonra, babası tarafından ablası Hamiyet'le birlikte konservatuvarda eğitim almak üzere Berlin'e gönderildi. Ablasının sesi güzel, kendisi de piyanoda gayet başarılıydı. İki kardeşin Berlin hayatı hızlı başladı; önceden kiralanmış eve yerleştiler, okula kayıtlarını yaptırdılar. Suat piyano çalmayı seviyorsa da asıl sevdiği ve yapmak istediği işten, yazmaktan uzak kalıyor olduğu için huzursuzdu. 

Ablasının desteğiyle ve cesaretlendirmesiyle önceden yazmış olduğu hikaye ve gazete yazılarını alarak Almanya'nın basın yayın hayatında önemli bir kuruluş olan Ullstein'in editörüne gitti, görüştü. Artık, yazılarını, öykülerini "Suzet Doli" imzasıyla Almanca olarak yayımlayacaktı. Suat editöre şöyle demişti:" Almanya'da daha kolay kabul görmemi sağlayacaksa, müstear(takma) isim kullanabilirim."
Bir süre sonra da, babasından gizlice konservatuvardan ayrılıp Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. 

Suat'ın yazdığı "Sultan'ın Karıları" adlı öyküsü Ullstein'de yayımlandı ve beğenildi. Suat yazadursun, ablası Hamiyet Danimarkalı mühendis Vigo ile evlenip Kopenhag'a gitti. O artık, Berlin'de yalnızdır. Bu yalnızlığı uzun sürmez. Hastalanan babasını tedavi ettirmek üzere Berlin'e getirdi. Babasına refakat etmek için annesi Hesna Hanım ve kardeşi Ruhi'yi de. Ancak Derviş Paşa'nın oğlu İsmail Bey, 3 Mart 1932 günü kanserden öldü. Parasızlıktan Prof. Dr. İsmail Derviş Bey, Berlin'deki Müslüman mezarlığına bir zavallı gibi gömüldü. Yanında bulunan annesi ve on dokuz yaşındaki erkek kardeşi Ruhi'yle birlikte okulunu bitiremeden yurda döndü Suat. Bundan sonra ailenin geçimini kendisi sağlamak zorundaydı.

Suat yurda döndükten sonra Ankara, İstanbul gazetelerinde yazıları yayımlandı, romanları tefrika edildi. Sabiha ve Zekeriya Sertel'in yönettiği Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1936 yılında Son Posta gazetesinde çalışırken, gazetesi adına Montreux Konferansı'nı (Lozan'da çözülememiş olan Boğazlar sorununu çözmek üzere toplanan konferans) izlemeye gitmesi Suat Derviş'e "Yurt dışına giden ilk kadın gazeteci" unvanını getirdi.

Ablası Hamiyet'le yaşıt olan, kendisinin de çocukluk arkadaşı  gazeteci Nizamettin Nazif'le üçüncü evliliğini yaptı Suat Derviş. Henüz yirmi dokuz yaşındadır. Nizamettin Nazif, arkadaşları arasında "Deli Nizamettin" diye anılır; uçarı, ele avuca sığmaz, aklına ne gelirse söylediği ve yaptığı için. İlk başlarda Nizamettin'in bu "deli"liği hoşuna gider Suat'ın.

Suat, 1936 yılında Tan gazetesinde çalışmaya başlar. Gazetede sokak röportajları yapar, kadın sorunlarına değinir ve dış siyasetle ilgili haberler yapar. Tan gazetesinde çalışırken Sovyetler Birliği'ne yaptığı bir gezi, Suat Derviş'in düşünce dünyasını derinden etkiler. Yurda döndüğünde Tan'da yayımladığı röportaj dizisi büyük tepki alır ve kendisi "Kızıl Komünist" olarak damgalanır. Tepkiler çığ gibi büyüyünce, Tan gazetesinden ayrılmak zorunda kalır. Gezinin yapıldığı 1937 yılında tefrika edilen "Bu Roman Olan Şeylerin Romanı"  Suat'ın siyasi görüşündeki değişimi yansıtır.

Nizamettin Nazif'le olan evliliği de uzun sürmez Suat'ın. Deli, bir motto haline getirdiği "Nizam'ın olduğu yerde intizam olmaz!" cümlesinin hakkını vermiş, Suat'la ve eviyle neredeyse hiç ilgilenmemişti. Oysa Suat, evlenince Nizamettin'in durulacağını sanmış, yanılmıştı. Suat evi terkeder ve boşanırlar. Artık annesi Hesna Hanım ve kardeşi Ruhi ile birlikte Şişli'de küçük bir apartman dairesinde yaşayacaktır.

1939 yılında dünya hızla büyük bir savaşa doğru sürüklenirken Hakkı Tarık Us'un önerisiyle Suat Derviş,  Ziraat Vekili'nin Moskova'daki bir ziraat sergisini ziyaretine eşlik etmek üzere ikinci kez Moskova'ya gider. Moskova'da defterler dolusu notlar alır ama o sıralar basına sansür uygulandığı için gazetede istediğini yazamaz. Ama çok sonra bu notlarını kitap olarak bastıracaktır.

II. Dünya Savaşı ortalığı kasıp kavururken, İstanbul'da esen rüzgarlardan hoşnut olmayan birkaç aydın bir araya gelip bir edebiyat dergisi çıkartmaya karar verdiler. Bu aydınların arasında Suat ve Neriman Hikmet Öztekin de vardı. Her ikisi de tıpkı öteki aydınlar gibi, savaşa karşı en iyi barışla, edebiyatla karşı durulacağını düşünüyorlardı. Çıkacak derginin adı "Yeni Edebiyat" olacaktı. Savaş yanlısı olanlar, Nazizme ve Faşizme övgü düzenler hariç, herkese, özellikle de genç kalemlere açık olacaktı derginin kapıları.

Dergi toplantılarına katılanlar arasında, yazılarını müstear(takma) isimle yazacağını söyleyen, herkesin "Reşat Ağabey" diye saygı gösterdiği bir katılımcı vardı. Adı; Reşat Fuat Baraner'di. Reşat Fuat, Mustafa Kemal Atatürk'ün teyzesinin oğluydu ve bu yakınlığını saklı tutuyordu. Herkesin iktidardakilerle araya bir yakın koyarak daha iyi imkanlar sağlamaya çalıştığı günlerde, Reşat Fuat tersine, Gazi'nin teyzesinin oğlu olduğunu söylemekten yanlış anlaşılma korkusuyla endişe duymuştu.

Reşat Fuat, Berlin'de kimya mühendisliği okumuş, sonra Moskova'ya gidip Lenin Akademis'ini bitirmiş ve 1924'te yurda dönmüştü. Başından üç evlilik geçmiş olan Suat, Reşat Fuat'tan etkilenmişti. O da Suat'tan etkilenmişti. 

Suat Derviş ve Reşat Fuat çok vakit geçirmeden evlendiler.  Yıl 1941'di. Suat bu kez sahiden çok sevecekti kocasını. Kocası, kendisi için değil de yoksul, çaresiz insanlar için yaşayan, tam anlamıyla feda edilmiş bir hayata sahipti çünkü. Ancak bir sorun vardı; Reşat Fuat, Türkiye Komünist Partisi'nin(TKP) genel sekreteriydi ve onun nerede, kiminle, ne yaptığının bilinmesi eşyanın tabiatına aykırıydı.

Zaman içinde, mesleğiyle ilgili, Yeni Edebiyat dergisinden kaynaklanan bir sıkıntısı daha olacaktı Suat Derviş'in. Türkiye Komünist Partisi genel sekreteri olduğu için yeraltında faaliyet gösteren Reşat Fuat Baraner'in yazdığı bir kısım yazıyı da sahiplenmek zorunda kalacak, eşinin "bir amaç doğrultusunda" yazdığı yazılara kendi imzasını koymaktan çekinmeyecekti.

Doğal olarak, altına girdiği bu sorumluluğun Suat açısından ağır sonuçları olacaktı. Suat Derviş farkında olarak ya da olmayarak, "Yeni Edebiyat"ta edindiği bu "yeni kimlik"le, hayli zor bir hayata doğru yelken açmıştı.

Türkiye'de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan "Yeni Edebiyat" dergisi 15 Ekim 1940-15 Kasım 1941 arasında yirmi altı sayı yayımlandı.

Suat Derviş, ikinci kez gittiği Moskova'da tuttuğu notları 1944'te "Niçin Sovyetler Birliği'nin Hayranıyım?" adıyla  yayımlar. Bundan sonra gazeteci olarak hiçbir yerde iş bulamaz. Takma isimlerle yazılar yazmaya başlar. Aynı yıl TKP soruşturmaları çerçevesinde eşi Reşat Fuat Baraner'le birlikte tutuklanır. Sorgu sırasında sekiz aylık hamiledir Suat ve bebeğini düşürür. Reşat Fuat'ı sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ne katıldığı gerekçesiyle yargılanır ve sekiz ay tutuklu kalır.

Hapisten çıktıktan sonra geçim sıkıntısı çeken yazar, geçimini sağlamak için ingilizce, Almanca, İtalyanca çeviriler ve editörlük yapar.

1945'te çok partili hayata geçilirken, sivil toplum örgütlerinin kurulması yönünde bazı kararlar alınmıştı. Kocasının isteği üzerine Suat Derviş, Yeni Edebiyat dergisini kurdukları günden bu yana birlikte çalıştığı arkadaşı Neriman Hikmet'le birlikte Türkiye'nin ilk basın sendikasını kurdular.

Eşinin 1951'de, tekrar tutuklanması üzerine, kendisinin de tekrar tutuklanma olasılığına karşı ülkeden ayrılarak ablası Hamiyet'le birlikte Paris'e yerleşti. Yerleşme işi tamamlandıktan sonra Suat, yazılarını ve "Zeynep İçin"  romanını da (Bu romanı, Fransızca olarak yeniden yazdığında adını Ankara Mahpusu koymuştu)  yanına alarak Europe dergisinin yolunu tuttu. Editörle görüştükten sonra Fransızca yazdığı "Turgut" öyküsünü ve Ankara Mahpus'unu  bıraktı editörün masasına. Editörün cevabı; "Değerlendireceğim" olmuştu.

Europe'un yayımlandığı gün öyküsünün basıldığını görünce çok sevindi Suat. Tam otuz altı yıldır yazıyordu. Bu kez Paris'te Suat Derwish adıyla Fransızların kalbini kazanmıştı.

Avrupa'da çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanmaya başlar. 1957'de "Le Prisonnier d'Ankara adıyla yayımlanan Ankara Mahpusu, on sekiz dile çevrilir ve o kadar beğenilir ki eleştirmenler tarafından Ivo Andriç'in Drina Köprüsü'nden bile daha iyi bulunur.



Suat Derviş, eşi Reşat Fuat Baraner'in hapisten çıkmasından sonra  1963 yılında yurda döner. Takma adlarla roman ve hikayeler yazmaya devam eder. Paris'e gitmeden önce kafasında şekillendirdiği "Fosforlu Cevriye" romanını tamamlar. Öğrenci ayaklanmalarının olduğu 1968 yılında May Yayıncılık tarafından Ankara Mahpusu ile birlikte yayımlanır. Fosforlu Cevriye romanı, Türk Edebiyatı'nda bir sokak kadınının hayatını konu edinen ilk eserlerdendir.
Suat, Cevriye'nin aşık olduğu esrarengiz adamı, kocası Reşat Fuat'ı model olarak alarak yazmıştı. 

Reşat Fuat, hapisten çıktıktan sonra hayatını çevirmen olarak kazanmaya karar vermişti. Arkadaşı Behice Boran'ın kocası Nevzat Hatko'nun tercüme bürosunda çalışmaya başlamıştı ama yorgun ve hastaydı. Daha fazla dayanamadı ve Reşat Fuat 12 Ağustos 1968 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Feriköy Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Hasta olan eşine sezdirmese de şeker hastalığı iyice ilerlemişti Suat'ın. Öyleki gözlerinden biri neredeyse  hiç görmüyordu. Eşinin ölümünden sonra hastalığı ilerledi, yazamıyordu, okuyamıyordu. Yine de ayakta durması, ablasıyla kendisini geçindirmesi gerekiyordu.

Yayınevlerinden alacakları vardı ama zamanında ödeme yapmıyorlardı. Bunun üzerine alacaklarını tahsil etmek için küçük mektuplar yazdı. Bu mektuplardan biri, Fosforlu Cevriye'nin senaryosundan kalan yüz elli lirayla ilgiliydi. Film şirketinin sahibinden, yüz elli lirasını ya da en azından bir kısmını ödemesini rica ediyordu Suat. 

Ünlü Derviş Paşa'nın torunu, Profesör Doktor İsmail Derviş ve saraylı Hesna Hanım'ın kızı, küçücük bir paranın peşindeydi. Üstelik bu paraları rahatlıkla kazanmıştı zamanında Suat. Hem Türkiye'de, hem Almanya'da, hem de Fransa'da.

Ablası Hamiyet'i de kaybettikten sonra Suat'ın sağlığı iyice bozuldu. Özellikle gözleriyle başı dertteydi. Ameliyat olması gerekiyordu. Kitapları SSCB'nin her yerinde okunan bir yazar olmasının sağladığı imkanı değerlendirdi ve Moskova'ya gitti ameliyat olmak için. Ameliyatı başarılı geçmedi. Daha iyi görmek şöyle dursun, ağrımaya da başlamıştı gözleri.

Moskova'dan Bulgaristan'a geçti. Sofya'da Bulgar Yazarlar Birliği tarafından ağırlandı. Daha önce Bulgaristan'da yayımlanan Fosforlu Cevriye romanının telif hakkını aldı. Trenle İstanbul'a döndü. 

Gözleri artık görmüyordu, bu nedenle de yazamıyordu. Ev kirasını ödeyemeyince evden çıktı. İstiklal Caddesi'nde bulunan Suriye Pasajı'nda bir izbe kiraladı. Burası bir evden ziyade bir sığınaktı onun için.

Bir gece yarısı sığınağa uğrayan İsmet Kür(Yazar Pınar Kür'ün annesi) ve Celal Sılay tarafından hastaneye kaldırılır Suat Derviş. Durumu ağırdır. 23 Temmuz 1972 günü, Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nde hayata gözlerini yumar. Ölmeden önce son isteği, annesi Hesna Hanım'ın yıllar önce kendisine aldığı ve çok sevdiği, asla yanından ayırmadığı ipek sabahlığın üstüne örtülmesi olur. 

Suat'ın cenazesi, otuz kadar dostunun katılımıyla Feriköy Mezarlığı'na defnedildi. İpek sabahlığa ne olduğu bilinmiyor.

Devrimci ve mücadeleci bir yaşamın hazin sonudur onunkisi. Yüreği kırgın, parasızdır ama son nefesine kadar asla pes etmemiş, kimseye boyun eğmemiştir. Suat Derviş, bu cesur kadın, eseri "Fosforlu Cevriye" den daha fazla tanınmayı ve bilinmeyi hak ediyor. Hakkını teslim etmek gerek.
Ruhu şad olsun... 


Kaynaklar:

* Osman Balcıgil- İpek Sabahlık Bir Suat Derviş Romanı, Destek Yayınları, 431 sayfa.

** Liz Behmoaras- Suat Derviş Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Doğan Kitap, 364 sayfa. (Kitabın sonunda Suat Derviş ve ailesine ait fotoğraflar yer almaktadır.)






5 yorum:

  1. ���� iyi akşamlar

    YanıtlaSil
  2. Soru işareti değildi aslında, alkış idi ama böyle çıkmış.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, epey zahmet çektim yazmak için. :)

      Sil
    2. :) emeğine sağlık, aydınlandık.

      Sil