1 Kasım 2019 Cuma




ATATÜRK VE İSTİKLAL YOLU

"Gözüm Sakarya'da, Dumlupınar'da, kulağım İnebolu'da."
Mustafa Kemal Atatürk



İki aydır dağlardan uzaktaydım, doğada yürümüyordum. Ne zamandır, Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürümeyi çok istiyordum. Çünkü, ihtiyar bedenine aldırmadan kıyıya yanaşan kayıktan kocaman top mermisini sırtlayan Hamamcı Kadı Salih Reis'in, bebeğini yanına alarak cephane taşıyan kağnısındaki mühimmat ıslanmasın diye üstündekileri çıkarıp silahlara örten ve soğuktan donarak şehit olan Şerife Bacı'nın, ailesi kız olması nedeniyle izin vermediği halde savaşmak için saçlarını keserek ve erkek kıyafetleri giyerek cepheye koşan Halime Çavuş'un ve vatanı için şehit olan nice adsız kahramanın ruhlarını yad etmek istiyordum minnetle ve saygıyla. Bugün güzel vatanımda özgürce yaşıyorsam ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin bir vatandaşıysam, bu uğurda can veren şehitlerimizin sayesindedir. Bu bilinçle yürüyecektim, Kurtuluşa giden yolu..

Cumhuriyet'in kuruluşunun 96. yıl dönümünde Atatürk ve İstiklal Yolu'nun İnebolu'dan Seydiler'e kadar olan 65 kilometrelik bölümünü üç buçuk günde yürümek üzere 25 Ekim gecesi 23.30'da İnebolu'ya gitmek üzere yola koyulduk. Sabah saat 06'da (gökyüzü hala karanlıktı) İnebolu'ya vardık ve motele yerleşip birkaç saat dinlendik. Kahvaltı sonrası, İnebolu Limanı'na gittik ve yürüyüşümüze başladık.

Havanın kapalı ve sisli olması Karadeniz'e geldiğimizin işaretiydi sanki. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan sağanak yağmur gözümüzü korkuttuysa da yürüyüşe başladığımızda ince ince yağmaya devam etmesi sevindirdi bizi. Gerçi sağanak durmasaydı da yürüyüşümüze devam edecektik. Bu yolda şehit düşenler yağmura, çamura, tipiye, kara aldırmadan silah ve mühimmatı bir an önce cepheye yetiştirmek için yola devam etmemişler miydi? Etmişlerdi hem de ölümüne...

İnebolu, Batı Karadeniz Bölgesi'nde Kastamonu'ya bağlı şirin bir sahil kasabası. Tipik Karadeniz yerleşkelerinde olduğu gibi sahilden dağların yamaçlarına doğru bir yapılaşma var. Zirveye yakın olan eski binalar yoğun sis altında bile aşı boyalarıyla dikkat çekiyorlardı. Öyleki, evlerin kırmızı-bordo arası eşsiz rengi zümrüt yeşili ormanların içinde yakut gibi ışıldıyorlardı. Sisten yağan  su zerrecikleri bile bu eşsiz güzelliği örtemiyordu.





NEDEN İSTİKLAL YOLU?

Kurtuluş Savaşı'nda; işgal ordularının el koyduğu Osmanlı silah ve cephanesi İstanbul'dan kaçırılarak güç koşullarda tekne ve takalarla İnebolu'ya getirilmiş, kayıklarla sahile boşaltılmıştır. İnebolu Limanı güvenlidir, çünkü Karadeniz Bölgesi işgal edilmemiştir. 23 Nisan 1920'de Ankara'da kurulan T.B.M.M. ve Ankara Hükümeti'nin düşmanla savaşmak için silah ve cephaneye ihtiyacı vardır. İşte bu silah ve cephaneler İnebolu sahiline boşaltıldıktan sonra, elden ele, yaşlı-genç, çocuk-kadın demeden omuzlarda ve kağnılarla, İnebolu-Küre-Seydiler-Kastamonu yolu ile bağımsızlık savaşı veren Kuvay-i Milliye güçlerine Ankara'ya ulaştırılmıştır. İnebolu halkının gönüllü olarak yapmış olduğu bu hizmet üç yıl boyunca durmaksızın devam etmiştir. İnebolu'dan Ankara'ya uzanan bu zorlu yola, İstiklal Yolu denmesinin nedeni budur.

Kurtuluş Savaşımız zaferle sonuçlandı ve 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi. T.B.M.M., Kurtuluş Savaşı süresince İnebolu halkının ve kayıkçılarının yaptıkları fedakarlıkları ve kahramanlıkları unutmadı ve 11 Şubat 1924'te çıkardığı 66 No'lu kanunla İnebolu Mavnacılar Loncası'na, "Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası ve Beratı" vererek İnebolu halkını ödüllendirdi. Böylece İnebolu, kayıkla kağnının mucizeler yarattığı, İstiklal Madalyalı tek ilçe oldu.

Ayrıca, Türk devrimlerinin(inkılap) en önemlilerinden birisi olan Şapka ve Kıyafet Devrimi, bizzat Atatürk tarafından  İnebolu  Türk Ocağı'nda başlatıldı. Burada yaptığı tarihi konuşmasıyla Atatürk, 25-28 Ağustos 1925 tarihlerinde üç gün kaldığı İnebolu'yu  ikinci kez onurlandırmış oldu. 





Türk Ocağı binasının önündeki İstiklal Madalyasının, maviye boyalı "Gazi İnebolu" isimli denk kayığının ve Atatürk Heykelinin fotoğraflarını çektikten sonra, ilçenin dar sokaklarında yürümeye başladık. Top mermisini omuzlamış Hamamcı Kadı Salih Reis'in heykelini, İnebolu'da doğan ve beş yaşına kadar burada yaşayan Oğuz Atay'ın  heykelini  ve doğduğu evi de fotoğrafladıktan sonra daracık sokaklardan tırmanışa geçtik; yol boyunca aşı boyalı  tarihi evlerin yanından yöresinden geçerek. Gün boyunca,  995 metre rakımlı Çuha Doruğu Geçidine kadar tırmanacağımızdan henüz haberdar değildim. Zihnim,  Nazım Hikmet'in İnebolu'yu betimlediği dizeleri  hatırlamaya çalışıyordu;

"Bu ne güzel memleket: Yüksek dağlarında kış,
 Yollarında sonbahar, deresinde ilkbahar,
 Altın güneşinde de yazın sıcaklığı var."




Üç gün kaldığım İnebolu'da Nazım'ın dizelerinde söz ettiği  dört mevsimi de yaşadım sanki..Ne üzücüdür ki, Kurtuluş Savaşı yıllarında on beş gün İnebolu'da kalan ve yukarıdaki dizeleri haricinde, İnebolu başlıklı güzel bir şiir de yazan bu dünyaca ünlü şairimizin adına İnebolu'da hiç rastlamadım, turistik amaçlı broşürlerde adının yazıldığını görmedim. Demek ki hala kendisi sakıncalı görülüyor. Oysa benim yürüyeceğim İstiklal Yolu'nu Nazım genç yaşında hem de İnebolu'dan Ankara'ya kadar yaklaşık iki haftada yürümüştü. Nereden mi biliyorum? Hıfzı Topuz ve Osman Balcıgil'in yazdıkları ve keyifle okuduğum Nazım Hikmet'in biyografisinden. İşte o, iki ayrı kitaptan okuduklarımdan aklımda kalanlar:

Nazım Hikmet ve yakın arkadaşı Vala Nurettin(Va-Nu), Milli Mücadeleye katılmak üzere İstanbul'dan Yeni Dünya vapuruyla 1921 yılı başında İnebolu'ya gelirler ve İnebolu'da yaklaşık iki hafta kalırlar. Yeni Dünya vapurunda Faruk Nafiz Çamlıbel ve Yusuf Ziya Ortaç da vardır. İnebolu'da, hep beraber Ankara'dan gelecek haberi beklerler. Ankara Hükümeti izin vermezse Milli Mücadele'ye katılamayacaklardır. Burada kaldıkları sürede, Nazım Hikmet İnebolulu gençlerle buluşur ve sohbetlere katılır. Bu sohbetler sırasında, Almanya'dan gelen Spartaküslerle tanışır. Onlarla yaptığı sabahlara kadar süren uzun  sohbetler sonrası Nazım, Spartaküslerin sosyalist görüşlerinden etkilenir ve ölünceye dek süren  siyasi fikirlerine kavuşur.

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Yusuf Ziya Ortaç, sakıncalı bulunup İstanbul'a geri gönderilirken, 28 Ocak 1921'de Ankara'ya gitmesi için Nazım ve Va-Nu'ya izin çıkar ve Va-Nu ile Nazım Hikmet,  İnebolu-Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara'ya varmak için yaya olarak yola çıkarlar. Molalar dahil 13-14 gün sonra Ankara'ya varırlar. Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin salonunda Mustafa Kemal ile tanıştırılırlar. Mustafa Kemal, Nazım ve arkadaşı Vala'ya; "Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız." der.* Sonrası mı? Biraz merak ediniz efendim, bir sonraki yazımda anlatacağım. :) Şimdi anlatırsam yazım çok uzayacak çünkü.

Bu kısa hatırlatmadan sonra artık yürüyüşüme başlayabilirim.
İnebolu'nun dar sokaklarını katederek dağlara doğru çıkmaya başladık. İnebolu'yu kuşbakışı gören tepeye vardığımda sisler altındaki kasabanın görünümü rüya gibiydi. Ben manzaranın keyfini sürerken bir yandan da fotoğraf çekiyordum. Kulağımda ise, Nazım'ın İnebolu şiirinin iki kıtası. Orada, bu büyülü ortamda  nasıl hatırlamam ki bu dizeleri?

"İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu,
Öyle yükselmişiz ki, sahilde İnebolu
İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı.
Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.

Evleri birbirine giren şehri içinde
Ufuklar genişledi önümüzde git gide;
Denizi kucaklayan iki açık kol oldu.
Rüzgar esti denizin suları yol yol oldu."

Mevsim gereği renklenmeye başlayan ağaçlar ve çalılar bize tüm renklerini sunarken ağır ağır yağan sisin altında tırmanmaya devam ediyorduk. Yükseldikçe beyaz karanlık gittikçe arttı.  Beyaz karanlık deyince Tevfik Fikret'in "Sis" şiiri geldi aklıma; 
"Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
 beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan"

Tabii ki Fikret sis şiirini yazarken İstanbul'u düşünmüş ve onu  kişiselleştirmiştir ama sisi anlatan en güzel şiirdir bence. Ve o gün akşama kadar sisler diyarında yürürken şiirin dizeleri de benimle birlikte yürüdü. Sis yoğunlaşıp görüş mesafesi daraldıkça, sisin derinliğine iyice sokulamadım, korktum; Fikret gibi..

"ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
 tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar,
 onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!"

Yürüyüşümüzün ilk günü, sıfır rakımdan başladık, sürekli tırmanarak  995 metre rakımlı Çuha Doruğu Geçidinde sonlandırdık. Hayli zorlu bir tırmanıştı. Geçitte bizi bekleyen aracımıza binip motele gittik. Ertesi günü kaldığımız yerden Küre'ye doğru yola devam etmek üzere.




Sabah kahvaltı sonrası Çuha Doruğu'na giderek 19 kilometre sürecek yürüyüşümüze başladık. Unutmadan söyleyeyim. İstiklal Yolu'nun bazı bölümleri asfalt olduğundan, alternatif trekking yolu oluşturulmuş ve kırmızı-beyaz çizgilerle işaretlenmiş. Anlayacağınız üzere  asfalt veya düz yol yürüyüşü değildi yürüyüşümüz.




İkinci gün, uzunca bir süre iniş yaptık ve Ersizlerdere Kanyonu'na vardık. Kanyon, büyüleyici güzellikteydi. Yolda rastladığım oralı bir kadına sordum; "Buranın adı neden Ersizler?" diye. Aslında bir tahminim vardı ama tahminimi doğrulatmak istiyordum, ki doğrulandı da. Milli Mücadele sırasında, köyün tüm erkekleri savaşa gitmiş ve geri dönememişler çünkü hepsi şehit olmuş. Köyde erkek kalmayınca da, köyün ve derenin adı Ersizler ve Ersizlerdere olmuş. En çok etkilendiğim kanyonlardan biri oldu. Derede o kadar az su vardı ki, böylesine derin bir vadiyi nasıl oluşturabilmiş diye şaşırdım. Elbette her inişin bir çıkışı vardır. Kanyondan tırmanışa geçerek Küre ilçesine vardık. Ertesi sabah Küre'den başlayacaktık yürüyüşümüze.Şimdi dinlenme zamanı.




Üçüncü günün sabahı aracımızla Küre'ye geldik. Küre, üç bin nüfuslu küçük bir orman kasabası. İsfendiyar dağları üzerinde, iki dağ arası bir vadide kurulmuş. İlçe halkının gelir kaynağı orman ürünleri ve oradan çıkarılan bakır madeniymiş. Maden önceleri Eti Maden İşletmelerine aitken özelleştirilmiş. İlçe halkından 900 kişi bu madende çalışıyormuş. İlçe girişinde gözüme ilk çarpan şey; maden çıkarılan alanlar oldu. Bu alanlar sırf toprak ve kayalardan oluşmaktaydı. Ormanlık alan yok olmuş ve kelleşmişti. Görünüm hiç hoş değildi..Maden varsa, orman yoktu, bu hep böyleydi.




Bizler, ilçe merkezinde alışveriş yapıp hazırlıklarımızı tamamlarken Küre Belediye Başkanı, tesadüfen bizi fark etmiş ve yanımıza geldi. Tanıştık kendisiyle, çay-kahve içtik. Ve ilçe hakkında bilgiler aldık. Ben, özellikle bakır madeni ile ilgili bilgi almak istedim. İşte başkandan  aldığım bilgiler:
Çıkarılan bakır madeni ilçe merkezinin üst tarafındaki işletmede parçalanıyor ve parçalar kamyonlarla İnebolu Limanı'na götürülüyormuş. Limandan gemiye yüklenen bakır cevheri Samsun Limanı'na götürülüyor oradan da İngiltere'ye gönderiliyormuş. İngiltere'de işlenen bakır cevheri geri ülkemize dönüyormuş. İster istemez kendi kendime sordum; neden biz işletmiyoruz, diye. Nedeni malumunuz.

Başkanla vedalaşıp yürüyüşe başladık. Köknar,kayın, meşe, çam, gürgen, kavak ağaçlarından oluşan orman içinden yürüdük. Benim gözüm yerdeydi, bakır madeni bulabilirim düşüncesiyle. Orman içine girmeden evvel irili ufaklı pırıl pırıl parlayan cevherleri gördüm, fotoğraflarını çektim. Hava güneşli olduğundan madenin  parıltıları göz kamaştırıcıydı.

Yürüyüş boyunca, coğrafi yapıdaki değişiklikleri izledim. Kastamonu'ya yaklaştıkça orman azaldı, İç Anadolu'nun bozkırlarını aratmayacak bir bitki örtüsü arttı. Akşam Ödemiş'te yürüyüşümüzü sonlandırdık.

Yürüyüşün dördüncü ve son günü, sabah kahvaltısında İnebolu Belediye Başkanı'nın bizlere( Yürüyüşe katılan 17 kişi) bir sürprizi vardı; İnebolu'ya verilen Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası'nın küçük bir örneğini göndermişti bize. Tabii ki çok mutlu oldum ve bu anlamlı, manevi değeri yüksek madalyayı özenle saklayacağım.

Kahvaltı sonrası araçla Ödemiş'e gittik ve öğlene kadar sürecek 10 kilometrelik yürüyüşe başladık. Hava güneşli olmasına rağmen, sabahın nemi üstümüzü, çiy altındaki sararmış otlar da botlarımızı ıslattı. Sanki bozkırda yürüyordum; ne yana baksam sarı ve kuruydu. Öğle saatlerinde Seydiler'e vardık. Bir gün daha kalabilseydik eğer, İnebolu'dan Kastamonu'ya yürümüş olacaktık. Üç buçuk günün sonunda toplam 65 kilometre yol kat etmiştik. Kastamonu sadece 28 kilometre uzaktaydı. Yorgun ama gururluydum...

Seydiler'de Şehit Şerife Bacı Anıt'ını ziyaret ettik. Şerife Bacı, 1921 yılının çetin kış koşullarının hüküm sürdüğü Aralık ayında, sırtında çocuğu, önünde cephane yüklü kağnısı ile kışlası önüne kadar gelmiş, orada donarak şehit olmuştur. Şehit Şerife Bacı, Kurtuluş Savaşı'nda İnebolu'dan Kastamonu'ya cephane taşıyan kahraman Türk kadınını temsil etmektedir. O gün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı olmasına rağmen Şehit Şerife Bacı'yı bizden başka ziyaret eden yoktu. Bu durum çok üzücüydü.



Biraz dinlendikten sonra, Kastamonu'ya hareket ettik. Kastamonu Valiliği'nin önünde yapılan protokol konuşmalarını kısaca dinledikten sonra öğle yemeği yemek üzere alandan ayrıldık. Kutlamalar sönüktü. :(

Saat 15'te Ankara'ya dönmek üzere yola koyulduk.

Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürüyecek olanlar,  Milli Mücadeleye katılmak için o yollardan bir büyük şairin Nazım'ın da geçtiğini, hem de Ankara'ya kadar yürüdüğünü unutmayın olur mu? Kişiler unutturmaya çalışsa da, tarih asla unutmaz.

Atatürk ve İstiklal Yolu'nu yürümeme vesile olan ankarahiking yöneticisine ve rehberimize, ayrıca bu anlamlı ve özel yolu birlikte yürüyerek tamamladığımız değerli arkadaşlarıma teşekkürler.

Not: İnebolu'yu ziyaret edeceklere, belediyenin işlettiği Osman Sungur Motel'i gönül rahatlığıyla önerebilirim. Denize sıfır  bungalovlarda istediğimiz tüm hizmetleri aldık. Motel çalışanları çok ilgili ve çalışkandılar. Aldığım hizmetten memnun kaldım doğrusu.



* Hıfzı Topuz, Hava Kurşun Gibi Ağır - Nazım Hikmet'in Romanı

  


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder