14 Kasım 2023 Salı

 



CUMHURİYETİMİZİN 100. YILINDA DOĞA YÜRÜYÜŞÜM

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." 

Mustafa Kemal ATATÜRK



Ne kadar şanslıyım ki, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılına tanıklık edebildim. Ulusça 29 Ekim 1923'te kurulan Cumhuriyetimizin 100. yaşını kutluyoruz. Bazı yöneticilerin "bu en büyük bayramın" sanki  sıradan bir bayrammış gibi  yaptıkları açıklamalara ve alternatif tarih oluşturma çabalarına  rağmen, halkımız cumhuriyete sahip çıkmıştır. Halkımızın kendi olanaklarıyla 100. yıl kutlamalarını coşkuyla yapması ve kutlamalara yüzbinlerin katılması, Anıtkabir'e milyonların akması çok sevindirici ve gelecek için umut vericidir... Türk milleti cumhuriyete sahip çıkmakla, ATA'sına da sahip çıkmış, O'na bağlılığını göstermiş ve emanetini ilelebet yaşatacağını tüm dünyaya olduğu gibi dosta-düşmana da göstermiştir. Yıllar yılı kamu kurum ve kurumlarınca yapılan ve desteklenen Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını bu kez -100. yılda- halkımız üstlenmiş ve tarihe geçecek ve asla unutulmayacak coşku ve şenliklerle kutlamıştır. Dahası hafta boyunca kutlamaya devam etmektedir. Kısacası cumhur, Cumhuriyete sahip çıkmakla, aslında kendi özüne ve de kendi kendini yönetme iradesine sahip çıkmıştır... Bundan daha büyük ve daha anlamlı bir şey olabilir mi? Sağol, varol TÜRKİYE'M...Kalbimiz senin aşkınla dolu. Ve diyoruz ki hep bir ağızdan; Başka bir aşk istemez / Aşkınla çarpar kalbimiz / Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz..

Atatürk'e ve silah arkadaşlarına sevgi, saygı ve minnet duyan her Türk vatandaşının yaptığı gibi ben de 29 Ekim Cumhuriyet bayramlarını şevk ve coşkuyla kutladım. Kutluyorum ve yaşadığım sürece de kutlayacağım. Bu bireysel kutlamalarımdan biri, 29 Ekim 2019'da yapmış olduğum "Atatürk ve İstiklal Yolu" yürüyüşümdür. Milletimizin istiklaline giden bu yolu yürüdüğüm için gururluyum. Neden gururluyum? İşte cevabı: Kurtuluş Savaşı'nda; işgal ordularının el koyduğu Osmanlı silah ve cephanesi İstanbul'dan kaçırılarak güç koşullarda tekne ve takalarla İnebolu'ya getirilmiş, kayıklarla sahile boşaltılmıştır. İnebolu Limanı güvenlidir, çünkü Karadeniz Bölgesi işgal edilmemiştir. 23 Nisan 1920'de Ankara'da kurulan T.B.M.M. ve Ankara Hükümeti'nin düşmanla savaşmak için silah ve cephaneye ihtiyacı vardır. İşte bu silah ve cephaneler İnebolu sahiline boşaltıldıktan sonra elden ele, yaşlı, genç, çocuk-kadın demeden omuzlarda ve kağnılarla, İnebolu-Küre-Seydiler-Kastamonu yolu ile bağımsızlık savaşı veren Kuvay-i Milliye güçlerine Ankara'ya ulaştırılmıştır. İnebolu halkının gönüllü olarak yapmış olduğu bu hizmet üç yıl boyunca durmaksızın devam etmiştir. İnebolu'dan Ankara'ya uzanan bu zorlu yola, İstiklal Yolu denmesinin nedeni budur. Bu yolu yürüdüğüm için kendimle gurur duymam doğal değil mi?

Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlamak üzere bu kez, Abant Gölü Milli Park'ı ve Samat Yaylası'na gitmek üzere kız kardeşimle beraber bir hiking grubuyla yola koyulduk. Abant'a 1940'larda yapılan eski İstanbul yolundan gittik. Dolayısıyla Beypazarı, Nallıhan/Davutoğlan Kuş Cenneti (fotoğraf çekimi ve müzeyi gezmek için mola verdik burada), Mudurnu üzerinden Çepni/Abant'a vardık. Çepni'den Samat Yaylası'na tırmandık ve yaklaşık 1700 metreye ulaştık. İnişten sonra Abant Dağları üzerinde oluşmuş bir krater ve birikinti gölü olan 1262 hektarlık alana sahip Abant Gölü çevresinde tur attık. Etraf çam, köknar, kayın, meşe, kestane, gürgen, kavak, yabanıl meyve ağaçlarından oluşan zengin bir bitki örtüsüyle çevriliydi. Ve en güzeli de lila renkli güz çiğdemlerinin oluşturduğu alanları görmekti. İlkbaharda bile bu kadar yoğun bir çiğdem tarlasıyla hiç karşılaşmamıştım. Güz çiğdemleri sanki cumhuriyetimizin 100. yıl kutlamalarının coşkusuna eşlik edercesine açıldıkça açılmışlardı...





Güz çiğdemlerinin güzelliğini hayranlıkla izlerken aklımda Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözleri vardı: "Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz." Rahat uyu ATA'M. İnanıyorum ki, yükselen yeni nesil onlara bıraktığın cumhuriyetin kıymetini bilecek, onu yükseltecek ve yaşatacaktır...

CUMHURİYETİMİZİN 100. YILI KUTLU OLSUN...
















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan paylaşılamaz.



6 Kasım 2023 Pazartesi

 



KISACA ANTİK FİLİSTİN TARİHİ


Filistin (M.Ö. 1000 - M.S. 636)




Son bir aydır Dünya gündeminde İsrail-Filistin(Gazze) savaşı yer almakta. Binlerce  yıldır devam eden İsrail-Filistin çatışmaları, uluslararası platformda bir sonuca bağlanmazsa, daha uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor. Filistin(Palestine) adı verilen bölge, nereden başlıyor, nerede son buluyor? Bu bölgenin ilk yerleşimcileri kimlerdi? Ve neden bu topraklar bir türlü paylaşılamıyor? İşte bu soruların cevabını verebilmek için kısa bir araştırma yaptım.

Antik Filistinliler ya da Filistler (Asurca Palastu veya Pilistu), M.Ö. XII. yüzyılda İsrailoğulları ile yaklaşık olarak aynı dönemde Filistin'e yerleşmiş ve bölgeye bugünkü ismini vermiş olan Ege kökenli halk. Kitabı Mukaddes'e göre Kaftor'dan (muhtemelen Girit) gelmişlerdir. Antik Mısır kayıtlarında bu halkın adı prst olarak geçer.(4)

Filistin adını, M.Ö. XII. yüzyılda Kavimler Göçü sırasında deniz yoluyla buraya gelen Filistler'den alır. Tarih öncesi devirlerden itibaren Filistin toprakları, Arap coğrafyası içinde sahip olduğu zengin doğası ve stratejik konumuyla ve üç büyük semavi dinin doğuşu nedeniyle barındırdığı kutsal yerler sebebiyle, dönem dönem istila ve fetihlere maruz kalmıştır. Dolayısıyla bölgenin sınırlarını çizmek kolay değildir. Bununla birlikte uzmanların üstünde görüş birliğine vardığı sınırları şöyle tanımlamak mümkün: "Filistin denen topraklar esas itibariyle, Suriye ile Mısır ve Akdeniz ile Şeria nehri arasında kalan topraklardır. Şeria nehrinin döküldüğü Ölüdeniz de (Lut gölü) Filistin'in doğu sınırına dahildir. Bu sınırlar içinde de Filistin toprakları coğrafi bakımdan Akdeniz kıyı şeridi, kuzeyden güneye doğru uzanan dağ silsilesinin bulunduğu ortadaki yayla bölümü ve en doğuda da Şeria vadisi olmak üzere üç parçaya ayrılır. Bu üç parçalı coğrafi ayırım hemen bütün kaynaklarca benimsenmiştir. Ortadaki dağlık kesim veya yüksek yaylalar kısmı, genellikle kuzeyden güneye olmak üzere dört kısma ayrılır."

Bölgede yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalara göre ilk buluntular, günümüzden 14.000 yıl önce yaşanan Mesolitik Natuf kültürüne aittir. Neolitik çağın yerleşik toplum hayatına ait en eski kalıntılar ise M.Ö. 5000'lere tarihlenen Eriha'da (Jericho) bulunmuştur. Bu dönemden sonra bölge Arabistan dolaylarından gelen Sami kavimlerin işgaline uğramıştır. Bu toprakların adı bilinen ilk yerleşimcileri, Tevrat'a göre dünyanın en eski halkı olan  Arap tarihçileriyle ve bazı araştırmacılar tarafından Arapların atası olduğu kabul edilen Amalika kavmidir.

M.Ö. III. bin yılından itibaren yine Sami kavimlerinden olan Kenanlılar ve sahil kesiminde Fenikeliler, ardından Aramiler görülmeye başlar. Çeşitli bulgular, Kudüs şehrinin Kenanlıların bir kolu olan Yebüsiler'ce kurulduğunu göstermektedir; nitekim bazı eski metinlerde Kudüs'ün bir adı da Yebüs olarak geçer. Zaman zaman Mısır işgali altında kalan bölge, M.Ö. 1200'lerde meydana gelen  Kavimler Göçü sırasında "deniz kavimleri"nden Filistler bölgeye gelmiş ve bugünkü Gazze Şeridi ve civarında beş büyük şehir kurarak burayı yurt edinmişlerdir.

Bir başka kaynağa (worldhistory.org) göre; "Filistinler, Doğu Akdeniz sahilinin güney kıyı düzlüğü boyunca(tahminen bugünkü Tel Aviv'in güneyi) yerleşmişlerdir. Bronz Çağı sonunda genel olarak "Deniz Kavimleri" göçlerinin bir parçası olarak bu bölgeye gelmişler, beş ana şehir kurup yaşamışlardır. Asdod, Askelon, Ekron ve Gazze şehirleri. Tarihsel olarak, her ne kadar Filistinler özel olarak kıyı ovasıyla ilişkilendirilseler de, Klasik Çağlar'da "Filistia"(Filistin Ülkesi) tanımlaması daha genel olarak Doğu Akdeniz sahilinin tüm güney sınırını belirtmek için kullanılmıştır. Kısacası İngilizce'deki "Palestine" tanımlaması, sonuç itibarıyla "Filistia" teriminden türetilmiş olduğu anlaşılıyor."

Aynı kaynağa göre; "Tarihçi yazar Herodot'un M.Ö. 5. yüzyılda yazdığı eserinde Filistin terimini kullanmasının ardından diğer yazarlar da bu terimi benimsemiş ve bundan sonra bölgenin adı giderek artık "Kenan" yerine "Filistin" olmuştur."

TDV İslam Ansiklopedisi'nde yazdığına göre; "Filistler'in Akdeniz kıyılarına yerleştiği yıllara yakın bir tarihte ise Mısır yönetimi altındaki topraklarda yaşayan ve Firavun'un zulmünden kaçarak Hz. Musa'nın öncülüğünde arz-ı mevud'a doğru büyük bir göç başlatan İsrailoğulları geldiler. İsrailoğulları, tarihi kesin bir biçimde tesbit edilemeyen bu göç sırasında başta ezeli düşmanları ve bu toprakların ilk sahipleri Amalika olmak üzere çeşitli Sami kavimlerle ve Filistler'le savaştılar. Daha sonra bölgenin büyük kısmını ele geçirerek M.Ö. XI. yüzyılın sonlarında ilk İsrail devletini kurdular."

İlk İsrail Kralı Saul'ün (Talut) yerine tahta geçen Hz. Davud, Kudüs'ü fethederek bir saray yaptırdı ve burayı devletin başşehri haline getirdi. Otuz üç yıl Kudüs'te hüküm süren Hz. Davud zamanında başta bölgenin gerçek sahibi Amalika olmak üzere burada yaşayan bütün kavim ve kabileleri boyunduruk altına aldılar.

Kral Davut ve Kral Süleyman 

Unkown Artist (Public Domain)


Hz. Davud'un ardından gelen Hz. Süleyman'ın dönemi (M.Ö. 972-932) krallığın altın çağı oldu. Sınırların bugünkü Lübnan, Ürdün ve Suriye'nin bir kısmına kadar uzandığı bu devirde Hz. Süleyman, başta Mısır olmak üzere çevredeki devletlerle anlaşmaya vardıktan sonra Kudüs'te kendi adıyla anılan ilk Yahudi mabedinin (Süleyman Mabedi) yanı sıra savunma amaçlı çeşitli yapılar inşa ettirdi. Hz. Süleyman'ın ölümünden sonra birlik dağıldı ve devlet ikiye bölünerek Kuzeyde İsrail, Güneyde Yahuda krallıkları kuruldu. İsrail'in başşehri Samiriye(Samaria), Yahuda Krallığınınki Kudüs'tü (Jerusalem). Her iki devlet de uzun ömürlü olmadı. İsrail krallığı M.Ö. 721'de Asurlular, Yahuda krallığı da M.Ö. 586'da Babil hükümdarı Bahtunnasr (Nebukadnazar) tarafından yıkıldı.

Asur ve Babiller bu iki krallığı yıkmakla kalmayıp aynı zamanda burada yaşayan halklardan binlercesini Mezopotamya'ya sürmüşlerdir. İşte Tevrat'ın Yahudi kültüründe merkeze oturmasına neden olan tarihi olay "Babil Sürgünü" olarak anılan bu sürgünle başlar. Babil sürgünü, Yahudilerin Babil'de sürgünde kaldığı dönemdir ve yaklaşık 50 yıl sürmüştür.

Babil sürgünü, M.Ö. 586'da Babil Kralı Nebukadnazar'ın İsrail'i işgali ve son kral Zedekiah'ın tahttan indirmesiyle başlar ve M.Ö. 538'de Pers Kralı Kiros'un Babil'i İşgal etmesine kadar sürer. Kiros'un fermanıyla Yahudiler, İsrail'e dönüş hakkı kazanırlar. Ayrıca Kudüs'teki tapınağın ve kentin yeniden inşasına bu fermanla izin verilir. Ancak M.Ö. 538'de Babil'de bulunan tüm Yahudiler İsrail'e dönmezler. Bu tutum Yahudi diasporasının başlangıcı sayılır. Babil Talmud'u Mezopotamya'ya yerleşen Yahudiler tarafından hazırlanır. 

Esaret döneminin başlangıcı: Kenan'dan Babil'e sürülen Yahudiler

(1896, James Tissot)



Babil sürgünü döneminde Yahudi toplumsal hayatının yeniden düzenlenmesinde etkin rol oynayan bilgeler ve katipler (ferisiler, ezra, nehemya, ezekiel) ortaya çıkmıştır. Ve Tevrat, Yahudilerin hayatının merkezi olmuştur. Yahudi olmayanlarla ilişkileri düzenleyen sert ve katı önlemler alınması da bu sürgün döneminde gelişmiştir.

Büyük İskender'in, Pers krallığına son vermesinin ardından ve İskender'in  ölümünden sonra Mısır'daki Helenistik krallıklardan Ptolemaioslar ile Suriye'deki Selevkoslar bölgede egemenlik kurdular. Özellikle bu dönemde İbranilere karşı katı bir kültürel ve dini Helenleştirme uygulandığı görülür. Bunun üzerine çıkan büyük isyan sonucunda Selevkoslar Kudüs'ten atılarak Hasmonlu hanedanı kuruldu. Böylece 70 yıl kadar sürecek bağımsızlık sürecine girildi (M.Ö.164).

Filistin toprakları, M.Ö. 63'te Romalıların istilasına uğradı. M.S. 70'te Roma veliaht prensi Titus, Kudüs'ü tahrip ederek bütün zenginliklerini yağmaladı. 115-117'deki ikinci büyük ayaklanmadan sonra, 132-135 yılları arasında meydana gelen üçüncü ayaklanma Kudüs'ten tekrar sürülmeleriyle son buldu. Bu tarihten sonra Romalılar Kudüs'ü bir Roma şehri gibi yeniden imar ettiler ve adını Aelia (Ar. İliya) Capitolina koyarak Syria Palestina dedikleri Filistin'in başşehri yaptılar. Roma döneminde Filistin'in Nasıra kasabasında  doğan Hz. İsa'nın Hiristiyanlığı getirmesinden ve özellikle İmparator Konstantinos'un 312'de bu dini kabul etmesinden sonra Kudüs bir defa daha kutsallık kazandı.

395'te Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra Bizans'ın payına düşen bölgede Hristiyanlık daha büyük bir hızla yayılmaya başladı ve Yahudiler'e karşı baskılar arttı. Bölge 611'de Sasanilerin istilasına uğradı. 614'te de Kudüs'te büyük bir katliam yapıldı. 629'da ise İmparator Herakleios tarafından Kudüs dahil bütün Filistin tekrar Bizans egemenliğine girdi. 

İslam Halifesi Hz. Ömer'in ordusunun Bizanslıları yenilgiye uğrattığı Yermük Savaşı'ndan (636) sonra Müslümanlar Filistin bölgesinde sağlam bir şekilde yer edindiler ve Kudüs'ü kuşattılar. Halkın Halife Hz. Ömer'den aman dilemesi üzerine, haraç ve cizye ödemeleri karşılığında Kudüs barış yoluyla alındı (637). Ve böylece Filistin'de İslami Dönem başladı. 

Filistin, Yavuz Sultan Selim zamanında Mercidabık Savaşı'ından(1516) sonra Osmanlı idaresine girdi. Kanuni Sultan Süleyman da  çevresiyle birlikte bölgenin fethini tamamladı. Böylece Kudüs'te ve Filistin topraklarında Osmanlı Dönemi başladı.

Filistin toprakları I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı yönetiminden çıktı. II. Dünya Savaşı sonrasında 1948 yılında Birleşmiş Milletlerin desteğiyle bu topraklarda İsrail Devleti kuruldu. İsrail Devleti, Antik Çağda olduğu gibi, günümüzde de tartışmalı ve  sıkıntılı olmaya devam ediyor. 21. yüzyıldayız ve halen Filistin-İsrail çatışması sürüyor. Taraflar arasında barış sağlanamazsa ya da iki devletli çözüm kabul edilmezse, çatışmalar sürgit devam edecek gibi görünüyor. Bölge stratejik bir öneme sahip olmasının yanı sıra Doğu Akdeniz ticaretinde de etkin rol oynamakta. Enerji kaynaklarına (kara altın/petrol) yakın bir bölge olması da cabası. Ne yazık ki,  bölgenin coğrafi konumu bu topraklarda çatışmayı hiç eksik etmiyor.


Bu Derlemeyi Yaparken Yararlandığım Kaynaklar: 

(Ayrıntılı bilgi için linki tıklayabilirsiniz)

1-https://islamansiklopedisi.org.tr/filistin

2-https://www.worldhistory.org/trans/tr/1-192/filistin/

3-eksiseyler.com/babil surgunu

4-tr.wikipedia.org

Görseller, yukarıda linki verilen kaynaklardan alındı.

25 Ekim 2023 Çarşamba

 



PEK BİLİNMEYEN BİR AYRINTI; CUMHURİYETİN İLANINDAN ÜÇ GÜN ÖNCE OYNANAN BİR FUTBOL MAÇI



1923 yılının ilk günleri...Başkumandanlık Meydan Savaşı'nı zaferle sonuçlandıran Mustafa Kemal, çıktığı ilk yurt gezisinde, 16 Ocak günü İzmit'te dönemin önde gelen gazetecileriyle buluşur. Bu gazetecilerin içinde kendisine muhalifler olduğu gibi, sonuna kadar yol arkadaşlığı yapacak kalemler de vardır...

O gün Gazi Mustafa Kemal Paşa, zaferin coşkunluğunu yaşarken aynı zamanda hüzünlüdür de. Çünkü annesi Zübeyde Hanım'ı kaybetmiştir!.. Tarihe geçen o ünlü basın toplantısının sonlarına doğru Mustafa Kemal, gelecekte kurmak istediği yönetime dair ilk işareti verir...Şöyle seslenir gazetecilere: "Esaslı bir program yapmaya mecburuz... Halk Fırkası bu program üzerine teşekkül edecektir..." Bir sonraki gün ise, İzmit halkına hitaben bir konuşma yapacak ve Hilafet'e karşı en sert mesajını verecektir: "Türkiye Büyük Millet Meclisi halifenin değildir ve olamaz..."

Bu sözler, istiklaline kavuşmuş topluma, yeni bir devletin kurulacağının habercisi gibidir.

Ve Cumhuriyetin ilanından birkaç gün önce İstanbul'da Taksim'de bulunan Topçu Kışlası'nın avlusunda, göğüslerine ay yıldız dikili on bir insan arka arkaya sıralanır. Topçu Kışlası'nın avlusu, futbol sahası olarak kullanılmaktadır. Ve o gün sahaya çıkanlar ilk ulusal maçını oynayacak olan futbolculardır...

Rakip Romanya'dır ancak, ev sahibi takımın resmi adı bile henüz tam olarak konulmamıştır... Çünkü maçın oynanacağı gün 26 Ekim 1923'tür. Ayyıldızlı futbolcuların soyunma odasında asılı ceketlerinde bir kimlik dahi yoktur. Zeki Sporel'li, Kelle İbrahim'li, Baron Fevzi'li, kaleci Nedim'li o takım maçı centilmence tamamlamış ve dünya ülkelerine olan kardeşlik duygusu tabelaya "2-2" olarak yansımıştır...

O gün, maça ev sahibi olarak çıkmak üzere sıralanan oyuncuların başında kalpaklı bir adam görülür. Takımın idarecisi olan o adam Ali Sami Bey'dir... Zaten Galatasaray takımının da kurucusu, adı efsaneleşmiş, stadyumlara verilmiş, Kuva-i Milliyeci geçmişi olan bir spor adamıdır. Ali Sami Bey'in ayyıldızlı takıma saha yolunu göstermesinden tam üç gün sonra, Ankara'da Mustafa Kemal, ülkenin gideceği yolu açıklayacaktı... Yani dünyanın tüm haber ajanslarının geçtiği, Asya ile Avrupa arasındaki bu topraklara dair haberde Cumhuriyet'in ilan edildiği duyuruluyordu...

O gün (29 Ekim 1923'te), o ayyıldızlı takım da, savaş yorgunu Anadolu insanı da Mustafa Kemal'e koşulsuz sadakat gösteren yol arkadaşları da, yürekleri yıllar süren işgaller karşısında umutlarla dolu olan milyonlar da bir devlete kavuşuyordu...O devletin başkanı Mustafa Kemal olacaktı...

Aradan kısa bir süre geçtikten sonra Sarayburnu'nda, denizin hemen kıyısına bir heykel konulacaktı. Gazi'nin oluruyla tasarlanan bu heykel, aslında hem o günlere hem sonraki zamanlara hem de bu günlere dair ipuçları taşıyacaktı...Bu ilk Gazi heykelinde Mustafa Kemal'in sırtı Osmanlı'nın Topkapı Sarayı'na  çevrilmiş olarak tasarlanacak ve bakışları Cumhuriyet'e el vermiş, kanat germiş Anadolu insanlarını simgelercesine Anadolu'dan yükselen güneşe yönelecekti...Çünkü o güneşin ardında insan öyküleri vardı... Ki bu öyküler yıllar boyu Cumhuriyet'le örülecek, Türkiye Cumhuriyeti'ni örecekti... 

(Kaynak: Türkiye'nin Hatıra Defteri - 1923'ten Günümüze, Nebil Özgentürk. DenizKültür Yayınları No:25)

CUMHURİYETİMİZİN 100. YILI KUTLU OLSUN... Nice 100 yıllara...



21 Ekim 2023 Cumartesi

 


TARİH TEKERRÜR MÜ EDİYOR?




Cüneyt Arcayürek'in Çankaya kitabını okuyorum. Okuduklarımı yazıp yazmamakta kararsız kaldım doğrusu. Çünkü tarihin tekerrür ettiğini görmek üzüntü verici. Ve düşünüyorum; ders almadığımız için mi tarih tekerrür ediyor, yoksa ders alsak da almasak da tarih yine de tekerrür edecek midir?

Çankaya kitabında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde cumhurbaşkanlığı yapmış 10 cumhurbaşkanının seçilmeleri ve dönemleri anlatılmakta. Günümüzde tartışma konusu yapılan bazı konuların geçmişte de yaşanıldığını hatırlatmak için yazıyorum.

Yeni seçilen 13. Cumhurbaşkanı, TBMM Genel Kurulu'na girdiğinde, kaybeden diğer Cumhurbaşkanı adayı ayağa kalkmayınca eleştirilere maruz kaldı. Ayağa kalkmama olayı geçmişte de yaşanmış. Yani yeni değil. 

14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti (DP), oybirliği ile Celal Bayar'ı cumhurbaşkanı seçti. Bayar frağını giymiş olarak TBMM Genel Kurulu'na girdiğinde, Demokrat Partililer oturdukları yerden yeni cumhurbaşkanını alkışlıyorlardı. Başta İnönü ve muhalefet partisi CHP grubu ise ayakta ama alkışlamadan yeni cumhurbaşkanını selamlıyordu. Bu gelenek yıllarca sürdü. Yani ayağa kalma geleneğini İnönü başkanlığındaki CHP başlattı.

Demokrat Parti, "gayri meşru" ilan ettiği 1946 seçimlerinden sonra İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığını da onaylamadığı için CHP grubunun seçtiği İnönü yeni cumhurbaşkanı olarak genel kurula girince ayağa kalkmamış, alkışlamamıştı.

Durum aynı olmadığı halde DP grubunun seçtiği yeni Cumhurbaşkanı Bayar'ı ayakta karşılamaması geleneğe uygundu. (Çankaya, s:85)

Çok az bilinen bir başka olayı da nakletmeliyim. Cumhuriyet tarihimizde tartışılan seçimlerden biri de 1946 yılında yapılan  seçimdir. 21 Temmuz 1946 yılında yapılan genel seçimde, yasa gereği oylar açık olarak verilmiş, oy sayımları kapalı(gizli) olarak yapılmıştı. Yani açık oy, gizli sayım.

DP, geniş bir kampanya ile bu seçime hile karıştırıldığını söyledi, açıkladı. DP, meclisin gayri meşruluğunu üzerinde dururken, böyle bir meclisin cumhurbaşkanı (İnönü'yü) seçemeyeceğini öne sürdü. 

Meclisteki milletvekilliği dağılımı şöyleydi: CHP 395, DP  64. Meclis'e 6 bağımsız milletvekili de girmişti. 

İşte bu Meclis, mevcut seçim yasasını değiştirdi ve 14 Mayıs 1950 seçimleri değiştirilen yeni yasaya göre yapıldı.

Ve 14 Mayıs 1950 yılında yapılan genel seçimden DP zaferle çıktı. Kansız, kavgasız sonuçlandığı için "beyaz ihtilal" diye adlandırılan bu seçim sonucunda gözler İsmet Paşa'ya çevrildi. Milli Şef, Atatürk'ten sonra ikinci adam, yıllardır cumhurbaşkanı. Kendi eliyle hazırlattığı seçim yasasıyla iktidarı üç beş yıl önce kurulan bir partiye bırakıyordu. 

İnönü, 15 Mayıs sabahı Celal Bayar'ı Köşk'e çağırdı ve görüştü. İnönü'nün bu görüşmede Bayar'dan iktidarlarında asla din sömürüsü yapmamalarını, laiklik ilkesinin korunmasını istedi ve iktidarı hemen devretmeye hazır olduklarını söyledi. Mutabık kaldıkları bir hafta sonra da İnönü, iktidarı Bayar'a devretti.

İnönü'nün 22Mayıs 1950 Perşembe günü, Amerika'da öğrenim gören oğlu Erdal İnönü'ye yazdığı mektupta "Fena nispette kaybettik" diye yazıyor ve şöyle devam ediyordu; "Niçin kaybettik? İnsaflı, insafsız bin bir sebebi var. Fakat en başta geleni değişiklik arzusudur. Bu da milletlerin hem masum hem tabii bir arzularıdır..."

Notlar: 

1--Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya kitabında yazdığına göre, "Devlet Reisi Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü'nün ayrılmasına sebep olan hadise Nyon Konferansı'dır." Konferans sonrası 1937 yılında Atatürk İnönü'yü görevden almış, Celal Bayar'ı Başbakan yapmıştı. Atatürk 10 Kasım 1938 yılında öldüğünde Başbakan Celal Bayar idi.

2--"1950'de 14 Mayıs seçimleri ile iktidarı yitiren İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk'e yakın olanları tasfiye ettiği, Atatürk'e kırgın olanları yücelttiği, daha önemlisi kimi uygulamalarla  Atatürk devrimlerinin törpülenmesine göz yumduğunu irdeleyen saptamalar ve yorumlarda doğruluk payı yüksektir." (Cüneyt Arcayürek, ÇANKAYA. s:55) 

3--Vatan Gazetesi  yazarı Ahmet Emin Yalman'ın haberine göre 14 Mayıs 1950 seçimini kazanan DP, TBMM'ni açacak ve başkanlık divanının arkasındaki duvara büyük harflerle demokrasinin kuralı "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" sloganını astıracaktı. Slogan DP'nin tek parti iktidarına karşı kullandığı ve artık hiçbir zaman aklından çıkarmayacağı, çıkarılmamasına çalışacağı slogandı.

4--Konuyla ilgili ileri okumalar için naçizane iki kitap önerisi:

a) Şevket Süreyya Aydemir, İKİNCİ ADAM (2 Cilt), Remzi Kitabevi.

b) Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları.



4 Ekim 2023 Çarşamba

 



DÜNYANIN BELKİ DE EN TARTIŞILAN YAZARI

KNUT HAMSUN KİMDİR?




Norveç'in dünyaca ünlü yazarı Knut Hamsun kadar tartışılan, bir o kadar da okunan başka bir yazar var mıdır bilemiyorum. Yazarı gizemli ve tartışılır kılan yazdıkları değil, onun siyasi görüşüdür, ki ölümünden sonra bile bu tartışmalar devam etmektedir.

Lise yıllarımda edebiyat öğretmenimizin okumamızı zorunlu tuttuğu iki kitabını okumuştum Knut Hamsun'un; Açlık ve Toprak Yeşerince. Aradan uzun yıllar geçti. Dün kitapçıda raflara göz atarken Can Yayınlarının Nisan 2023'te yaptığı yeni basımı görünce hiç düşünmeden aldım kitabı. Gayem; hem lise yıllarıma geri dönmek hem  kitabı yeniden okuyarak hatırlamak hem de kitabı şimdiki aklımla yeniden değerlendirmekti. "Açlık" bu! Dün de vardı, bugün de var, iklim krizi çözülemezse ve hızla artan dünya nüfusu kontrol altına alınamazsa yarın da var olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Norveç'in Dostoyevski'si olarak anılan Knut Hamsun'un yazdığı "Açlık" adlı psikolojik ve yarı otobiyografik roman 195 sayfadan oluşuyor. Yazarın gençlik yıllarına dayanan hikaye, 19. yüzyılın sonlarında bugünkü adı Oslo olan Norveç'in başkenti Kristiania'da geçiyor. Yoksul ama gururlu bir adamın açlıkla iç içe geçen hayatını konu alıyor. Yazar, bu etkileyici hikaye ile bir insanın hayalleri ve gururu uğruna hem fiziksel hem de zihinsel olarak nasıl çöktüğünü çarpıcı bir şekilde anlatıyor.

Knut Hamsun'un Hayatı

Knut Hamsun, 1859 yılında Norveç'in Gudbrandsdalen'de yoksul bir köylü ailesinin yedi çocuğunun dördüncüsü olarak doğdu, yoksulluk içinde büyüdü. Neredeyse hiç resmi eğitim almadı. 19 yaşında, kunduracı çırağı olarak çalışırken yazmaya başladı. Sonraki on yıl boyunca yol işçiliği, taş ustalığı gibi geçici işlerde çalıştı. İki kez Amerika Birleşik Devletleri'ne seyahat etti ve burada çoğunlukla küçük işler yaptı. Bu sırada kitaplarını yayımlatmaya başladı. 1890'da yayımlanan "Açlık" romanıyla büyük başarı elde etti. Bunu Pan, Gizemler, Victoria, Toprağın Bereketi gibi romanlar izledi. 1920'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman hayranlığı nedeniyle vatana ihanet suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Norveç'in büyük şehirlerinde kitapları yakıldı. Mallarına devlet tarafından el konuldu. Geçici olarak psikiyatrik gözlem altına alındı ve son yıllarını yoksulluk içinde geçirdi. 1948 yılında doğrudan Nazi bağlantısı bulunmadığı Norveç mahkemesi tarafından onaylandı ve hakkındaki suçlamalar düştü. 19 Şubat 1952'de 93 yaşında öldü. 

Yukarıda yazdığım kısa hayat hikayesi, "Açlık" romanının girişinde yazılan metindir.  Ancak Knut Hamsun hakkında İnternette yaptığım araştırmada neden yazıma dünyanın belki de en tartışılır yazarı başlığını attığımı açıklamak istiyorum. Bu nedenle, vatan haini olarak anılmasını ve sonuçlarını da yazmam gerek!

Knut Hamsun, hem Birinci hem de ikinci dünya savaşı sırasında Almanya'yı destekledi. Bir sempatizan mıydı, yoksa bir işbirlikçi miydi ya da ülkesini korumaya çalışan bir vatansever miydi? Gerçek olan şu ki,  ikinci dünya savaşı bittiğinde Norveçlilerin gözünde bir haindi...

Hamsun, 1945 yılında Nobel madalyasını Hitler'e verilmek üzere, Nazi Almanyasının 2. adamı Gobbels'e gönderdi. Adolf Hitler'in ölümünden bir hafta sonra 7 Mayıs 1945'te gazetede "İnsanlık Savaşçısı" olarak tanımladığı Nazi rejiminin liderini anan kısa bir metin yayınladı. 

14 Haziran 1945'te Norveç polisi tarafından yakalandı ve Alman yanlısı tavrı hakkında ifade verdi. Hukuk Profesörü Johns Andenaes'e göre, Hamsun 20-30 yaş daha genç olsaydı hapis cezasıyla karşı karşıya kalacaktı. Ama yaşından ve hastalığından ötürü başsavcı, adli psikiyatri gözlem kararı aldı ve 14 Ekim'de Oslo'da bir psikiyatri kliniğine yatırıldı. 119 gün boyunca orada kaldı. NS üyesi olduğu iddiasıyla aleyhine dava açıldı. Dava sonucunda NS üyeliğine istekli olma temelinde suç ortaklığı yapmaktan yüklü miktarda tazminat ödemeye mahkum edildi.

Norveçliler Hamsun'a karşı ne hakaret ettiler, ne bağırıp çağırdılar ne de intikam duygularıyla saldırıya geçtiler. Bir sabah, genç bir Norveçli kız, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaştı. Bir süre sonra biri daha aynı yere kitap bıraktı. Sonra biri daha, biri daha, biri daha...Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığdılar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşandı, ne de kötü bir laf edildi. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağıldılar. Hamsun'un bahçesinde adeta kendi kitaplarından bir dağ oluştu.

Bu zarif tepki, yazara ömrünün en acı dersini verdi. Son günlerini büyük pişmanlıklar içinde geçirdi. 93 yaşında evinin banyosunda pişman, mutsuz ve utanç içinde ölü bulundu... 

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?

- Knut Hamsun'un karısı Marie, Avrupa'yı Hitler'in propagandasını yaparak dolaşıyordu.

- Norveç Almanlar tarafından işgal edildiğinde Knut Hamsun, direnilmemesi gerektiğini söylemekle yetinmedi, teslim olunması için kampanya yürüttü. 

- Türkiye'nin, Almanya'nın ve daha birçok ülkenin en önde gelen yazarları tarafından "en büyük" ilan edilen Knut Hamsun hakkında, Thomas Mann şöyle demişti: "Nobel Ödülü'nü ondan daha çok hak eden biri olmamıştır."

- Sabahattin Ali, daha 1934'te Knut Hamsun için uzun bir yazı yazdı ve yüzyılın en büyük dahilerinden biri olarak onu selamladı. 

- "Açlık" romanıyla büyük üne kavuşan Knut Hamsun, böylece romanına ilham kaynağı olan açlıktan ve zorlu hayat şartlarından kurtulmuştu. 20'den fazla dile çevrilen roman, ilk kez Peyami Safa tarafından Türkçeleştirilip bir dergide yayınlandı. 1956 yılında Behçet Necatigil çevirisiyle Varlık Yayınları tarafından da basıldı.

- Açlık sinemaya da uyarlandı. Henning Carlsen yönetmenliğinde çekilen 1966 Danimarka, Norveç ve İsveç ortak yapımı "Sult-Açlık" filmini (IMDb:7.8) ve Maria Giese yönetmenliğinde çekilen 2001 ABD yapımı "Hunger" (IMDb:7.3) filmini izleyebilirsiniz. 

Sonuç olarak;

İnsan hafızası unutsa da tarih unutmuyor. Tarih, halkı için savaşını da, halkına ihanet edeni de yazıyor. Gerçekler ve ihanetler yaşandığı dönemde dile getirilmese bile önünde sonunda ortaya çıkıyor. Geride ne denli büyük eserler bırakmış olursanız olun, eğer vatanınıza ihanet etmişseniz, eserlerinizin büyüklüğü kendi halkınız için bir şey ifade etmiyor. Çünkü ihanet asla unutulmuyor...


Yararlandığım Kaynaklar:

- Açlık, Knut Hamsun. Can modern.

- wannart.com

- idefix.com

- politikyol.com




30 Eylül 2023 Cumartesi

 


İNSANLAR, MEŞE AĞACINI NEDEN ASLA EVCİLLEŞTİRMEYİ BAŞARAMADILAR?




Avcı/yiyecek toplayıcılıktan yerleşik hayata geçen ilk insanlar, yiyecek üretimini başlattılar. Bereketli Hilal (Mezopotamya) yiyecek üretimini başlatan yerlerin başında geliyordu. Bereketli Hilal'de yaklaşık 10.000 yıl önce evcilleştirilmiş olan buğday, arpa, bezelye gibi tarım bitkileri pek çok üstünlüklere sahip olan yaban bitkiler arasından çıktı. Çünkü bunlar yaban haldeyken bile çok fazla ürün veriyordu. Bu tohumları sadece ekmek ve dikmek yetiyordu. Birkaç ay sonra ürün veriyor ve biçiliyorlardı. Bu yiyecek üretimini ilk adımıydı.

Tarım bitkisi geliştirmenin ikinci adımı, M.Ö. yaklaşık 4000 yılında meyve ağaçları ile zeytinsi yemiş ağaçlarını evcilleştirmek oldu. Bunlar arasında zeytin, incir, hurma, nar ve üzüm vardı. Ancak bunlar tahıl ve baklagillerle karşılaştırıldıklarında, onların kusuru dikildikten üç yıl sonrasına kadar ürün vermemeleri ve on yıl sonra tam ürün vermeleriydi. Dolayısıyla bu ürünleri yetiştirmek ancak yerleşik köy hayatına tam olarak geçmiş insanlar için mümkündü. 

Üçüncü adım ise, elma, armut, erik, kirazın da içinde olduğu yetiştirmesi çok daha zor meyve ağaçlarının evcilleştirilmesi oldu. Bunların yetiştirilmesi ve evcilleştirilmesi aşağı yukarı klasik dönemlere kadar gecikti. Roma dönemine gelindiğinde günümüzün belli başlı tarım ürünleri dünyada bir yerlerde üretilmekteydi.

Yiyecek üretimini başaran insanın besin değeri yüksek olmasına rağmen asla evcilleştirmeyi başaramadığı pek çok yaban bitkisi de vardır. Bunların arasında meşe ağacı başı çekiyor. Meşe pelitleri Amerika'daki yerlilerin belli başlı besin kaynağıydı. Avrupa'da da tarlalar ürün vermediği zaman aç kalan köylülerin can simidiydi. Pelitler besleyicidir, bol nişasta ve yağ içerirler. Yenebilir birçok yaban yiyecek gibi pelitlerin çoğunda acı tanin maddesi bulunur. Bunun da çaresini bulmuşlardı. Ya pelitleri öğütüp tanini çıkarıyor ya da ara sıra rastladıkları mutasyona uğramış, tanin oranı düşük pelitleri topluyorlardı. 



Peki pelit gibi böylesine değerli bir yiyecek kaynağını evcilleştirmeyi neden beceremedik?

Meşe ağaçlarının evcilleştirilmesinin üç sakıncası var. Birincisi, çok yavaş büyüyorlar. Bir peliti toprağa ekerseniz en az on yıl ürün vermeyebilir.
İkincisi, meşe ağaçları sincaplara uygun tat ve büyüklükte yemişleri olacak şekilde evrimleşmişlerdir. Sincaplar pelitleri toprağa gömer, sonra da çıkarıp yerler. Ara sıra bir sincabın kazıp çıkarmayı unuttuğu bir pelitten bir meşe ağacı boy atar. Her yıl milyarlarca sincabın saçtığı yüzlerce pelit arasından biz insanlar istediğimiz meşeleri seçme şansını bulamadık belki de. 
Üçüncü olarak da meşede bulunan pek çok genin varlığı. Bademde acılık veren tek bir başat gen olduğundan evcilleştirilebilmiş ama pelitteki pek çok gen evcilleştirilmeyi mümkün kılmamıştır. Yani arada sırada acı olmayan mutasyonlu bir meşe ağacı bulup, onun peliti toprağa gömülse bile meşe pelitinden çıkacak pelitlerin neredeyse hepsi yine acı olacaktır.

Kısacası, sincaplarla baş edip sabırlı olmayı bırakmayarak pelit dikmekte direnen bir çiftçinin hevesini bu bile tek başına kırmaya yeter. Bu üç nedenle meşe ağacı evcilleştirilemedi denilebilir.

Birçok kültürde gücü, kuvveti ve bilgeliği temsil eden bir meşe ağacı gördüğümde, onun dik başlılığını, ele avuca sığmaz, asla evcilleştirilemez hallerini düşünürüm. Ve onu her haliyle sevdiğimi bir kez daha fark ederim. Sevgi de bu değil midir zaten? :)  




Not: Latince adı "Quercus Ithaburensis" olan pelit ağacına yaygın olarak meşe palamudu veya palamut ağacı da denir.


Kaynak: JARED DIAMOND, TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK. TÜBİTAK-POPÜLER BİLİM KİTAPLARI. 9. Basım, s: 151-155- 167-168.

Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



23 Eylül 2023 Cumartesi

 


MAYMUN ÇIKMAZ AĞACI




Antalya'da ilk olarak şehirlerarası otobüs terminaline dikilen ve burada yetiştirilen maymun çıkmaz ağacı, dikenli gövdesi ve sonbaharda çiçek açmasıyla dikkat çekiyor.

Anavatanı Brezilya'dan getirilerek Türkiye'de yetiştirilen Chorisia speciosus ağacı, gövdesinin kalın ve büyük dikenlerle kaplı olması nedeniyle "maymun çıkmaz ağacı" olarak anılıyor. Nesli tükenmekte olan bu ağacın en belirgin özelliklerinden biri sonbaharda çiçek açması. Yılda yalnızca iki baharda çiçek açan maymun çıkmaz ağacı, hem ismi hem de dikenli gövdesiyle dikkati çekiyor. 






Gövdesinin tamamını saran dikenler, dallarında bulunmayan ağaç, pembe ve beyaz olmak üzere iki renkte kokulu çiçekler açıyor. Türkiye'de peyzaj sektöründe oldukça tercih edilen bu ağaç türü, sonbahar aylarında çiçek açınca seyirlik manzaralar oluşturuyor.



Akdeniz Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü'nden Prof. Dr. Osman Karagüzel, bu türden bazı ağaçların bulundukları anavatanında bazı tehlikelere karşı kendilerini korumak için bir tür savunma mekanizması geliştirdiğini, o nedenle gövdesinin dikenli olduğunu anlattı. Meyve tohumlarına zarar verilmemesi için bu türden dikenli bir yapıya sahip olduğunu kaydeden Prof. Dr. Karagüzel, "Sonbaharda ağaçlar yaprak ve çiçeklerini dökerken bu ağaç tam aksine oldukça büyük sayılabilecek çiçekler açıyor. Bunlar hafif kokulu çiçekler. Sonra bu çiçekler meyveye dönüşüyor ve o meyvelerden tohumları toprağa düşüyor dedi. 

Kaynak: haberturk.com






Maymun Çıkmaz Ağacına ait tüm fotoğraflar 1 Ekim 2019'da Antalya/Konyaaltı'nda tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.




20 Eylül 2023 Çarşamba

 



SAVAŞ VE AÇLIK BİR ARADA OLURSA




Goethe, "açlık en akıllı balıkları bile oltaya getirir" der. Aç balık karnını doyurmak için oltadaki yeme yüzer, yemi yer ve kancaya takılır. İnsan ve hayvan organizmasında bu denli etkilidir açlık. Öyle ki, açlık hak, hukuk, dost, düşman, anne, baba, bebek, çocuk da tanımaz; sadece aç olanın kendi fiziksel ihtiyacının doyurulmasına bakar. Çünkü organizmanın temel içgüdüsü olan var olma ve hayatta kalmaya odaklanır.

Milyonlarca insanın öldüğü II. Dünya Savaşı hakkında genellikle savaşın ve kahramanca yapılan şehir savunmalarının anlatıldığı onlarca kitap yazılmış, bir o kadar da film çekilmiştir. Ama savaş sırasında öncelikli olarak orduda savaşan askerlerin yiyeceğini düşünmek zorunda kalan savaşan devletler, sivil halkın açlıktan yavaş yavaş ve acılı bir şekilde ölmesini görmezden gelmiştir. Eğer yönetmenliğini Xiaogang Feng'in yaptığı 2012 yılı Çin yapımı  Back to 1942 (1942'ye Dönüş) adlı filmi tesadüf eseri izlemeseydim, II. Dünya Savaşı sırasında Çin'in Henan Eyaleti'nde yaşanan büyük kıtlığı ve resmi rakamlara göre üç milyon insanın açlıktan öldüğünü bilmeyecektim. Çinli yönetmen Feng, tarihe Çin kıtlığı(1942 - 1943) olarak geçen Henan'daki kıtlığı filme çekerek hem tüm dünyaya duyurmuş hem de "doğal afet" nedeniyle oluşan kıtlığın, insan eliyle çıkarılan savaşla birleştiğinde insanlar için iki kat daha ölümcül olduğunu gözler önüne sermiş. 

Filmin konusu şöyle: Film bir radyo konuşmasıyla Çin Cumhuriyeti'nin Eksen Devletler (Japonya, Almanya, İtalya) karşısında Müttefik Devletlerin safında yer aldığını bildirmesiyle başlıyor. Savaş sırasında Çin'i ikinci kez işgal eden Japonlar, Çin'in Henan Eyaleti'ne kadar ilerlemişlerdir. 1942 yılında çekirge sürüleri tarafından yenilen tahıllar ve kuraklık nedeniyle Henan'da halk açlık çekmektedir. Bu nedenle  yerlerini, yurtlarını bırakıp sırf karınlarını doyurmak ve açlıktan ölmemek için mülteci olmayı kabullenerek göç etmektedirler. Henan Eyaleti'nde zengin bir derebeyi olan Fan, bu kıtlıktan etkilenmemiştir. Ambarları tahıl ve yiyecek doludur. Ancak bir gün yiyecek bulmak üzere yola düşen eşkıyalar Fan'ın evini basar ve oğlunu öldürürler. Evini de yakarlar. Evsiz kalan Fan yanına uşağını, eşini, ölen oğlunun hamile karısını ve de kızını alarak diğerleri gibi yola düşer. Uyanık Fan, tedbir olarak sakladığı yiyecek ve paralarını da yanına almıştır ancak yolda soyulur ve zengin derebeyinin, yoksullardan hiçbir farkı kalmaz. Artık yoksullar gibi açlıkla mücadele etmek zorundadır. Filmin ilerleyen bölümlerindeki açlık sahneleri insanın içini çok acıtmakta diyebilirim. Bir kilo darı için karısını, çocuğunu satanların yanında, Fan'ın da16 yaşındaki kızını darı karşılığı geneleve satış sahnesi, "açlığın" ne menem bir şey olduğunu yönetmen, kafamıza balyozla indiriyor sanki. Savaş sırasında ve açlıkla mücadele ederek hayatta kalma savaşı veren mültecilerin göçü esnasında orada bulunan Times muhabiri Amerikalı gazeteci bölgenin içler acısı haline yakından tanıklık eder ve durumu bir rapor halinde gazetesine gönderir.

Filmi izledikten sonra, II. Dünya Savaşı süresince başka kıtlık çeken ülkeler var mı diye kısa bir araştırma yaptım. Bu vesileyle o ülkelerden de bahsetmek istiyorum. Belki o ülkelerde yaşanan açlıkla ilgili de filmler çekilir. Kim bilir?

- II. Dünya Savaşı'nın henüz başladığı 1Ekim 1940'da Yunanistan İtalyan ordusu tarafından işgal edilir. Almanların desteğini alan İtalyan Faşist Diktatör Mussolini, Alman ordusuna gereken erzakı temin edebilmek için depolar, mandıralar, çiftliklere el koyarak yağmalatır. Güç durumda kalan Yunan halkı açlığa mahkum edilir. Birkaç ay sonra da açlıktan ölümler başlar. Sokaklarda açlıktan ölenler kamyonlarla toplanıp toplu mezarlara gömülür. Pire ve Atina'da yaşanan açlıktan dolayı yetmiş bin kişi ölür. Ölümlere seyirci kalamayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 2400 tonluk kuru yük gemisi olan Kurtuluş adlı gemiyle üç kez Atina limanına yardım gönderir. Dördüncü seferinde çok eski bir gemi olan Kurtuluş, yüküyle birlikte batar. Ama başka gemilerle Yunanistan'a birkaç kez daha yardım gönderilir.

- II. Dünya Savaşı'nda (1943 yılında) yankı uyandıran bir başka kıtlık, Britanya Hindistan'ında bulunan Bengal'de yaşanmış. Altmış milyonluk Bengal nüfusunun dört milyona yakın kısmı açlık, sıtma, sağlıksız koşullar, yetersiz beslenme ve nüfusun yer değiştirme gibi nedenlerden artan bir kıtlık ile karşı karşıya kalmış. 

Bengal'de öncelikli konumda yer alanlara mal ve hizmetlere erişim kolaylığı sağlanmış, böylece tahıllara erişim yasağı gelmişti. Bunun yanında uluslararası ithalata erişim, Churchill'in savaş kabinesi tarafından reddedilmişti. Bengal'de her geçen gün insanlar açlıktan ölmeye devam ederken, eyalet hükümeti kıtlığın olduğunu kabul etmiyormuş. Yani kıtlık yok, yardım da yok.

Savaş zamanlarında kıtlık ve açlık insanları öldürürken, barış zamanlarında durum farklı mı peki? Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu'nun (UNICEF) 13 Temmuz 2020'de Roma'da yaptığı toplantı sonrasında hazırladığı rapora göre, "2019 yılında açlık çeken kişi sayısı 690 milyona ulaşmış. Açlık çeken kesime en çok Asya'da rastlanmakla birlikte, açlık en hızlı Afrika'da yayılmaktadır" denilmekte olup açlık sorununun pandemi ile birlikte artarak devam edeceği de vurgulanmaktadır. 


-Film afişi Sinema Türk'ten alındı.




15 Eylül 2023 Cuma

 


TUVALETİN BİLİNMEYEN TARİHİ



Photo: Public Toilets ancient Rome (Antik Roma'da umumi tuvaletler). Italy - Italia Grubu'ndan alındı.


Sabah yataktan kalkar kalkmaz ilk nereye gidilir? Hemen herkesin cevabı aynıdır; tuvalete gidilir, diye. Adı ister WC olsun, ister yüznumara, ister hela, ister klozet,  isterse Türk işi tuvalet, yeme-içme kadar biyolojik bir gereksinim olan boşaltım ihtiyacını karşılarken, hiç kimse tuvaletin tarihini düşünmez. Sanırım, bir tarihinin olduğunun da farkında değildir. Ama tuvaletin çok eskilere dayanan bir tarihi vardır. İlk insanın doğayı kullanarak giderdiği def-i hacet sorunu, insanların avcı-toplayıcılıktan, yerleşik düzene geçtikten sonra nasıl bir değişikliğe uğramıştır? Bugün kullandığımız tuvaletler ne zaman son halini almıştır? Tuvalet kağıdını ilk kimler kullanmıştır? Bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız eğer, tuvaletin tarihine kısaca bir göz atmaya ne dersiniz?

NEOLİTİK ÇAĞ

Konya'da bulunan Çatalhöyük Neolitik (yeni taş devri) kenti yaklaşık 9.500 yaşındadır. İnsanlığın gelişiminde önemli bir evre olan yerleşik  toplumsal hayata geçişle birlikte tarımın başlangıcı gibi sosyal değişim ve gelişmelere tanıklık eden Çatalhöyük Neolitik kentinde arkeologların yaptığı çalışmalara göre, Çatalhöyük'te pisliklerin istiflendiği ve evlerin arka bahçelerinde oluşturulan çöplüklere konulduğu kanıtlanmıştı. O dönemde Çatalhöyük nüfusunun 10.000 olduğu düşünülecek olursa bu üst üste yığılan pislik tepelerinin kent sağlığını tehdit ettiği ve salgın hastalıklara neden olduğu söylenebilir.

Tarım devrimiyle M.Ö. 3100 yıllarında İskoçya'nın Orkney adasında yaşayan 100 kadar adalı dışkılarını uzağa götürmeye üşendikleri için biriken dışkı tepeciklerini organik kozalar haline getirerek yeni yaptıkları evlerin yalıtımında kullandılar. Bu insanlar, sonradan evin içine yaptıkları küçük ama uzak odaları tuvalet olarak kullanmışlardı. Odaların bağlandığı ortak bir kanalizasyon sistemi de kazılarda ortaya çıkmıştı. Tuvaletlerin yanında çeşme ya da su kaynağı gibi bir ize rastlanmaması, burada yaşamış olan insanların yıkamaktan çok silmekle temizlendiklerini gösteriyordu. Birçok arkeolojist teorilerinde temizliğin yosun, deniz yosunu ya da etraftaki yapraklarla yapıldığını düşünüyordu.

Kısaca Neolitik Çağ şehir hayatının pilot programıydı; yeni nesillerin örnek alarak geliştirebileceği ilk modellerdendi. Gerçekten de Bronz Çağı beklentileri karşılamıştı.

BRONZ ÇAĞ

İndus Nehri'nin vadisinde yer alan Harappan medeniyetinin şehirleri M.Ö. 2600 yılında kurulmuştu. Harappan halkı temizlik konusuna titizlik göstermiş ve pisliklerini evlerin birbirine bağlı olduğu bir boru şebekesinden geçirerek evlerinden uzaklaştırmışlardı. Borularla gelen pislikler ise derin kazılan çukurlarda toplanmıştı. Evin uzak bir köşesinde tuvalet için ayrılan küçük bir odada oturakların altına açılan bir delik sayesinde tüm akıntı ve pislik direk borulardan kanala akıyordu. Ayrıca kirli banyo sularının bu kanala dökülmesi sifon görevini yapıyordu. Zengin evlerinde görülen bu sistem, fakirlerin evlerinde yoktu ama onlar da çanak şeklinde bir kaba yaptıkları tuvaletlerini arada sırada bu çukurlara boşaltıyorlardı.

Bronz Çağında Mısır'daki yoksul insanlar evlerindeki pislikleri kapılarının önüne yığarak Sahra sıcağında yanmasını beklerlerdi. Tezek diye bildiğimiz bu yığınlar tuğla yapımında ve farklı maddelerle karıştırılarak ısıtma ve yakacak olarak kullanılmıştı. Bugün ormandan yoksun Orta Anadolu köylerinde hayvan gübresinin biriktirilip, güneşte kurutulduktan sonra (tezek) yakacak olarak kullanılması ve evlerin duvarlarının sıvanması işleminin kökeninin Bronz Çağına dayandığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen, kültürel miras aktarımı düşünüldüğünde, tek değişikliğin insan pisliği yerine hayvan pisliğinin kullanılmasının şaşırtıcı bir yanı olmasa gerek.

Antik Yunanlar tuvaletlerini yapmak için bahçeye çıkarlardı. Hatta Aristophanes'in yazdığı "Kadınlar İş Üstünde" oyununda bahçede yapılan tuvaletin şakası yapılmaktaydı. Peki acil durumlarda Yunanlar dışkılama ihtiyacını nasıl karşılıyorlardı? Antik Yunanistan'da umumi tuvaletler bulunmadığı için, dışarıda ihtiyaç gidermek hem ayıptı hem de hoş karşılanmazdı. Tuvaletlerini yapmak için eve gidene kadar tutmak zorundaydılar. M.Ö. 7. yüzyılda yaşayan şair Hesiod, dış mekanlarda tuvalet yapmanın kötü bir durum olduğunu ve tanrıları aşağıladığını söylemiş ve yol kenarlarına, güneşe bakarak ya da gece tüm tanrıların uyanık olduğu anlarda tuvalet yapmanın büyük bir ayıp olduğunu da eklemişti. Tuvalet yapmanın en uygun saatleri şafak vakti ya da alacakaranlık zamanıydı. 

Romalılar ise umumi tuvaletler konusunda Yunanlara göre daha hoşgörülüydüler.  Roma halk tuvaletleri (forica) insanların ihtiyaç gidermek için oturdukları uzun banklardan oluşuyordu. Banklardaki deliklerden aşağıdaki kanala akan pislikler toplu yerleşimden uzağa taşınıyordu. O dönemde Roma'da 144 adet halk tuvaleti bulunuyordu.

Antik Roma'da lavabolar ve çeşmeler tuvalet olarak kullanılan odaların köşelerine yapılıyordu, atık kanalları da zeminin en kenarından giderek hijyenik koşulları oluşturuyordu. Ancak kanaldan yükselen pis kokuyu gidermek için kimsenin yapabileceği bir şey yoktu.

Antik kanalizasyonların arkeolojik keşifleri neticesinde, kanallarda birçok kirli bezle karşılaşılmıştı. Tarihi kaynaklara göre bu bezler bir çubuğun üzerinde duruyordu. Tarihçilerin yaptığı açıklamaya göre muhtemelen bu bezler, odanın kenarlarından akan suda yıkanıyordu ve sirke dolu bir kase içinde bekletilip kokusu en aza indirilmeye çalışılıyordu. Ama sağlıklı olması imkansızdı.

Kanalizasyonlar Roma mühendisliği için muazzam örnek teşkil etse de bu teknoloji tüm halka açık değildi. Kullanım izni ancak ücretini ödeyenlere tanınıyordu. Romalı zenginlerin evinde tuvalet için ayrı bir oda vardı. Yunanlar gibi Romalılarda da ev içi tuvaletler statü göstergesiydi. Bu nedenle tuvaletler som altından yapıldığı gibi elmas taşlarla da süsleniyordu. Gariban Romalılar ise hacetlerini kaselere yapıp pencereden dışarı boşaltıyorlardı. 

ORTAÇAĞ

Tuvalet konusunda insanoğlu çok kısa sürede zirveye ulaşmıştı. Roma İmparatorluğu çökünce, kendisiyle beraber tuvalet ve temizlik alışkanlıklarını da alıp götürmüştü. Atık su akan tepecikler, umumi tuvaletler ya da çubuklara bağlı bezler yoktu.

İslam dini hijyeni çok ciddiye alıyordu ve tuvalete gittikten sonra mutlak temizlenerek oradan çıkmak zorunluluğu vardı. Hz. Muhammed'in hadislerinden birinde eğer gerekirse çakıl taşlarıyla bile taharet yapılabileceğini söylüyordu. Yani ilk olarak Araplar küçük taşları tuvalet kağıdı olarak kullanmışlardı. Ortaçağda tuvalette temizlenmek için Mısırlılar papirus, Romalılar parşömen kullanırken Uzakdoğu'da Çinliler ucuz kalitede kağıt kullanıyorlardı. 

Japonlar nehir kıyısına yaptıkları evlerinden tuvaletlerini direk suya yapıyorlardı. Antik Japon dilinde kawa-ya(nehir evi), tuvaletlerin su kenarlarına inşa edildiklerini gösteriyordu.

Ortaçağda suya atık bırakan sadece Japonlar değildi. İngiltere'deki Londra köprüsünün üzerine boylu boyunca umumi tuvaletler yapılmıştı. Ve bütün dışkılar ve idrar köprünün altından akan Thames Nehri'ne dökülüyordu. Atıklar nehre düştüğü için köprü her zaman temiz gözüküyordu. Böylece ne kanalizasyona ne de çukura gerek yoktu. Nehir pisliği şehirden alıp uzaklaştırıyordu.

SOYLULAR

VIII. Henry, tuvaletini temizlemek için tuttuğu çalışanına "Kakanın Dadısı" ismini vermişti. Çalışanın tek görevi kralın soylu atığını temizlemekten ziyade, çıkardığı gazı koklayarak ve kakayı inceleyerek herhangi bir hastalık olup olmadığını bulmaktı. Maaşı çok yüksek olan bu dadılık o zamanın İngiltere'sinde son derece prestijliydi. Çünkü krala en yakın olan kişi, "kakanın dadısı"ydı. :)

Kral VIII. Henry'nin kızı I. Elizabeth'in torunu olan Sir John Harrington 1590'lı yıllarda sifonlu tuvaleti icat etmişti. Torununun zekasıyla büyülenen I.Elizabeth, bu soylu icadı hemen Richmond Sarayı'na yaptırmıştı. Sir John Harrington tuvalette zaman geçirirken okumak için tuvaletin yanına bir de gazete ve dergilik eklemişti. Yani bugün klozette otururken dergi ya da gazete okuyorsanız bunu Sir Harrington'a borçlusunuz. :)

Fikirleriyle Protestanlığın ilk adımlarını atan Alman Keşiş Martin Luther, rahatsızlığı nedeniyle tuvalette saatlerce ıkınmak durumunda kaldığı için ofisinin içine kalıcı bir tuvalet yaptırmıştı. Arkadaşlarına yazdığı mektuplarda, tuvalette verdiği savaşı  anlatıyor, bok üzerinden şeytana suçlamalar yapıyordu.

Fransa'da durum ise içler acısıydı. Kral XIV. Louis kendisini ziyaret etmek için Versay Sarayı'na gelen soyluları tuvalet odasında ve oturak üstünde karşılardı. Ve devlet işlerini burada konuşurdu. 1684 yılına kadar bu durum devam etti. XIV. Louis nereye gitse yanında seyyar bir tuvaletçisi her zaman vardı. Yani kral herkesin ortasında rahatça tuvaletini yapıyordu. 

XIV. Louis'in öldüğü günlerde bir yasayla saray koridorlarında haftada bir atık temizliği yapılacaktı. Saray koridorlarına atık bırakanlar sadece saraya gelen yabancılar değillerdi. Bir defasında kralın annesinin de bir resmi binanın bahçesine tuvaletini yaparken görülmüştü. O nedenle insanların merdiven altı gibi yerlere tuvaletini yapması genel bir olaydı. 

Kralla birlikte Fontainebleau sarayına gidenler, tuvaletlerin sadece dış mekanlara yapılabildiğini göreceklerdi. Yani lortlar ve leydiler sokaklara ve bahçelere tuvaletlerini yapıyorlardı. Bir rivayete göre, kanalizasyon çalışması yapılmadan önce, Paris sokakları insan dışkısından oluşan derelerden geçilmiyordu. Bu dışkı ve pislikler pantolon paçalarına bulaşmasın diye ilk topuklu ayakkabıları erkekler giymişti. Daha sonra bacakları güzel ve boyu uzun gösterdiği için kadınlar da topuklu ayakkabı giymeye başlamıştı.

16. ve 17. yüzyıllarda orta sınıf evlerde Jerry adı verilen koyu renkli lazımlıklar bulunuyordu. Jerry'nin portatif olması 18. yüzyıl salonlarında bile işe yarıyordu. Yemek yiyen soylular sıkıştıklarında hizmetçileri lazımlıklarını getiriyor ve odanın bir köşesinde soylular sıkıntılarını atıyordu. Tuvalete gitmiyordunuz, tuvalet size geliyordu. Bir tarafta yemek yiyenler, diğer tarafta def-i hacette bulunanlar aynı odada bulunmaktan hiç rahatsızlık duymuyorlardı.

18. yüzyıldan itibaren ayrı bir tuvalet fikri hızlıca yayılmıştı. Özellikle evlerin arka bahçesine konulan ve dış oda denilen tuvaletlerin altına çukur kazıyorlardı. Atıklar bu çukurda toplanıyordu. Ez kaza çukura düşen (ki sıkça düşen oluyordu) olursa, çıkabilsinler diye tuvalete halat koyuyorlardı.

Sir John Harrington'un 16. yüzyılda icat ettiği sifonlu tuvaleti sadece büyükannesi I. Elizabeth'i şaşırtmak için yapmıştı ve sadece iki adet üretmişti. Dolayısıyla buluşu dünyaya yayılmamıştı. Ama sifonlu tuvaletler yine Britanyalılar tarafından icat edilmişti. 1775 yılında Alexander Cumming, sifonlu tuvaleti icat etmesinin yanı sıra deliğe bağlı boruları S şekline getirip kokuyu da yok etmeyi başarmıştı. İşte bugün kullanılan klozetlerin babası  Alexander Cumming idi. Artık ev sahipleri hacetlerini tencerelere ve kaselere yapmak zorunda kalmıyorlardı. Bu yeni WC'ler sessizdi, temiz ve kokusuzdu. Daha sonraları yapılan modern tasarımlı evlere su tesisatları döşendikçe, sifonlu tuvaletler de yeraltına yapılan kanalizasyon borularıyla kokusuz bir şekilde şehir dışına çıkarılmaya başlandı.  20. yüzyılda  ise sifonlu tuvaletlere yapılan küçük uyarlamalarla hem su tasarrufu sağlanmış hem de hijyeni artırmıştı.

Tuvalet kağıdının tarihi, tuvaletin tarihinden ayrı düşünülemez. Çinlilerin 9. yüzyılda tuvalet kağıdı kullandığı biliniyor. Fakat tuvalet kağıdı ancak 1857 yılında New York'lu Joseph Gayetty'nin seri üretimi sonrasında yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Tuvalet kağıtlarındaki ferforje kesikler 1870 yılında, çift kat kağıtlar ise 1940'ta üretilmeye başlanmıştı. 

Tuvalet kağıdı üretimi için yoğun ağaç kesimi yapılıyordu. Bunu önlemek adına 1980 yılında Japonlar elektronik ve akıllı tuvalet kağıdı üreterek ağaçları kurtardılar. Bu elektronik tuvalet kağıdı önce spreyi ile temizlik yapıyor ardından üflediği havayla nemi yok ediyordu. Bu yüksek teknoloji aleti, tam anlamıyla kıçlardan elleri çekmiş ve kağıt kullanımını azaltmıştı. Ülkemizde bu son teknoloji tuvalet kağıdı kullanımı var mı, varsa nerelerde kullanılıyor herhangi bir bilgim yok. Bilgisi olan varsa yorum yazabilir ve katkı sağlayabilir.

Not: WC (Su klozeti, Water Closet)

 

Yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynak: Greg Jenner - BİR GÜNDE BİR MİLYON YIL, Taş Devrinden Telefon Çağına Gündelik Yaşamın Merak Edilen  Tarihi. Çeviren: Kerem Efendioğlu. indigo kitap.




30 Ağustos 2023 Çarşamba

 


YERYÜZÜNÜ İNCİR AĞAÇLARI MI KURTARACAK?


 


- 80 milyon yıldır yeryüzünde var olan incirin tarihi, insandan çok daha eskidir. 

- Yeryüzünde 750'den fazla incir türü olduğu söyleniyor. İncir ağacı diğer bütün bitkilerden daha fazla yabanıl hayatı besler. Yeryüzünde 1200 canlı türü incirle beslenir.

- İncir ağacı insanın evriminde ve medeniyetin doğuşunda da rol oynamıştır.

- Her incir türünün döllenmesini sağlayan kendine özgü bir yaban arısı vardır. Bu ortaklık 80 milyon yıl önce gelişmeye başlamıştır.

- Ficus religiosa adıyla bilinen incir türü iki bin yıldan fazladır Budistlerin ve Hinduların ibadetinde yer alıyor.

- Asya'nın tropik ve tropik altı bölgelerinde gelişen kültürler incir ağacını iktidar sembolü ve ibadet yeri olarak gördü. Bunlar arasında banyan adıyla da bilinen Hint incirinin önemli bir yeri vardır.

- Eski Mısır'da firavunların mezarına başka şeylerin yanı sıra kuru incir de konurdu.

- Türkiye'de yetişen incr (Ficus carica) birçok eski medeniyet için önemli bir besin oldu. Sümer kralı Urukagina beş bin yıl önce incirden söz etmiştir. Kral II. Nabukadnezar, Babil'deki asma bahçelere incir ağaçları ektirmiştir. İsrail'in Kral Süleyman'ı incire şarkılarda övgü dizmiştir. Antik Yunan ve Romalılar ise inciri cennetten gönderilen meyve olarak görmüştür.

- Tarih boyunca incir ağacının sadece meyvesi değil, kabuğu, yaprakları, kökleri ve reçinesi ilaç olarak kullanılmıştır.

- Yanardağ bölgelerinde kurumuş lavların arasından önce incir ağaçları yetişir ve diğer bitkilerin yetişmesinin önünü açar. Bilim insanları ağaçtan arındırma nedeniyle yok olan orman bölgelerinde ormanın yeniden gelişmesini hızlandırmak için önce incir ağaçları dikiyor.

- Bütün bunlar iklim değişikliğinin etkileri bakımından incir ağacının gelecek için umut vaat ettiğini gösteriyor.

- Yeryüzünde birçok kültür ve inanç incir ağacını kesmeyi yasaklamıştır. Fakat bu inançlar yavaş yavaş unutulmaya yüz tutuyor. Bunları canlandırmak işimizi kolaylaştıracaktır. (*)

- Tarım bitkisi geliştirmenin ikinci adımı, M.Ö. yaklaşık 4.000 yılında meyve ağaçları ile zeytinsi yemiş ağaçlarını evcilleştirmek oldu. Bunlar arasında zeytin, incir, hurma, nar ve üzüm vardı. Bu ürünleri yetiştirenler tam olarak yerleşik köy hayatına geçen insanlardı.

- Bereketli Hilal'de ilk evcilleştirilen dört meyvenin hepsinin Doğu Akdeniz'in çok ötelerine kadar yayılmış yaban çeşitleri vardı. Zeytin, üzüm ve incir ilk olarak Doğu Akdeniz'de evcilleştirilmişti. (**)

- Ficus carica, meyveleri yenilebilen incirin botanikteki adıdır. Kökeni Küçük Asya'ya dayansa da Kaliforniya'dan Portekiz ve Lübnan'a, Karadeniz kıyılarından Afganistan'ın tepelerine ve Hindistan'ın vadilerine kadar çok geniş bir coğrafyada bulunur.

- En sert kışlarda incir ağaçlarını hendeklere gömmek ve baharda yeniden çıkarmak tuhaf ama bir o kadar da yerleşmiş bir gelenektir. (Sert kışlarda incir ağacını hendeğe gömme geleneğini ilk kez duydum)

- Adem ile Havva'nın cennetten kovulmasına neden olan yasak meyve elma değil, incirmiş. Bütün dinlerde ve inançlarda yaradılış hikayelerinde incire yer verilmiş.

- İncir ağaçları çok eskiden beri kutsal sayılır. Birçok kültürde incir ağacının gövdesinde ruhlar barındırdığına inanılır; kimi iyidir bu ruhların, kimi kötü, kimi de kararsız ama hepsi de konudan bihaber olanların gözünden ıraktır.

- Bir sepet içinde Tiber nehrine bırakılan Romulus ve Remus adlı ikiz kardeşlerin Ficus ruminalis'in köklerine takılmasıyla dişi kurt tarafından bulunduğu rivayet edilir.

- Yahudilikte, incir ağacının altında oturmak, derin, sofuca bir Tevrat çalışması yapmakla ilişkilendirilegelmiştir nicedir. Ve her ne kadar İsa o malum çıplak incir ağacından pek hazzetmese de yaralarına sürdüğünde Hezekiya'yı kurtaran şifalı lapanın incirden yapıldığı söylenir.

- Hazreti Muhammed, cennette görmek istediği bir ağaç varsa onun incir olduğunu söylermiş -Kur'an da incir adıyla anılan bir sure var.

- Buda, tam da bir Ficus religiosa'nın altında meditasyon yaparken erişmiş aydınlanmaya.

- Bedeviler, anlaşmazlıklarını incir ağacının gölgesinde hallederler; Dürziler, incir kabuğunu saygıyla öpüp incir ağacının etrafına kişisel nesnelerini yerleştirerek marifet'e ulaşmak için dua ederler.

- Hem Araplar hem de Yahudiler evlilik hazırlıklarını incir ağacının yanında yaparlar ve önlerine çıkacak her türlü fırtınayı salimen atlatabilecek kadar sağlam yuvalar kurulacağını umarlar.

- Kenya'daki Kikuyu kadınları hamile kalmak istediklerinde kendilerini incir ağaçlarının özsuyuna bularlar ve ne zaman birisi kutsal bir mugumo'yu kesmeye kalkacak olsa yine aynı kadınlar incir ağacını cesurca savunurlar.

- İncir ağacı çeşitli kültürlerde şu isimlerle anılır; kutsal ağaç, dilek ağacı, lanetli ağaç, hayaletli ağaç, esrarengiz ağaç, tekinsiz ağaç, ruh-hırsızı ağaç. (***)

- Heredot, kuru inciri Lidya'da yaşamın on temel nimetlerinden biri olarak saymış.

- Anadolu topraklarında yetişen ve adını Karia bölgesinden alan Ficus carica yani siyah incir, antik uygarlıklarda bolca tüketilen bir meyveydi.

- Anadolu'da halk arasında "yemiş" olarak da adlandırılan incire "ballı darı", "bardacık" şeklinde de isim verilir.

- Anadolu'da halk arasında incirle ilgili çokça inanış var: Muğla/Fethiye'de incir ve ceviz ağaçlarının altında devamlı yatılmayacağına, eğer yatılırsa inme ineceği ya da ölünceye dek sakat kalacağına; İzmir, Balıkesir, Aydın yöresinde incirin yılanı çektiğine ve meyveleri yenmeyen "erkek incir" olan iğlek'in bereket getirdiğine inanılıyor. Manisa/Akhisar civarında, incir ağacından düşenin iflah olmayacağı, ağacın uğursuz olduğuna inanılır. Mersin/Anamur civarında incir ağacının altına kirli su dökülmez, incir odunu yakılmaz.

- Deyimlerimize de girmiş çokça; "darı unundan baklava , incir ağacından oklava olmaz", "ocağında incir ağacı bitmek", "bir çuval inciri berbat etmek", incir çekirdeğini doldurmamak" gibi...

- Eril ve dişil özellikleri aynı anda barındırdığı için olsa gerek incir ağacı hayatın ve aşkın sembolü olarak kabul görmüş. (****)

Sonuç olarak, çok sayıda dinsel ve kültürel birçok söylenceye konu olan incir ağacı, hem insanlık tarihine tanıklık etmiş hem de onu biçimlendirmiştir. Yeryüzünün geleceği açısından incir ağacını ciddiye alsak iyi olur. İlginç bir ağaç çünkü. :)


Yararlandığım Kaynaklar:

(*) - https://www.bbc.com/turkce/vert-earth-38680161

(**) - Jared Diamond, TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK, (s: 162-174)

(***) Elif Şafak, KAYIP AĞAÇLAR ADASI, DK.

(****) acikradyo.com.tr