Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filistin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2023 Pazartesi

 



KISACA ANTİK FİLİSTİN TARİHİ


Filistin (M.Ö. 1000 - M.S. 636)




Son bir aydır Dünya gündeminde İsrail-Filistin(Gazze) savaşı yer almakta. Binlerce  yıldır devam eden İsrail-Filistin çatışmaları, uluslararası platformda bir sonuca bağlanmazsa, daha uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor. Filistin(Palestine) adı verilen bölge, nereden başlıyor, nerede son buluyor? Bu bölgenin ilk yerleşimcileri kimlerdi? Ve neden bu topraklar bir türlü paylaşılamıyor? İşte bu soruların cevabını verebilmek için kısa bir araştırma yaptım.

Antik Filistinliler ya da Filistler (Asurca Palastu veya Pilistu), M.Ö. XII. yüzyılda İsrailoğulları ile yaklaşık olarak aynı dönemde Filistin'e yerleşmiş ve bölgeye bugünkü ismini vermiş olan Ege kökenli halk. Kitabı Mukaddes'e göre Kaftor'dan (muhtemelen Girit) gelmişlerdir. Antik Mısır kayıtlarında bu halkın adı prst olarak geçer.(4)

Filistin adını, M.Ö. XII. yüzyılda Kavimler Göçü sırasında deniz yoluyla buraya gelen Filistler'den alır. Tarih öncesi devirlerden itibaren Filistin toprakları, Arap coğrafyası içinde sahip olduğu zengin doğası ve stratejik konumuyla ve üç büyük semavi dinin doğuşu nedeniyle barındırdığı kutsal yerler sebebiyle, dönem dönem istila ve fetihlere maruz kalmıştır. Dolayısıyla bölgenin sınırlarını çizmek kolay değildir. Bununla birlikte uzmanların üstünde görüş birliğine vardığı sınırları şöyle tanımlamak mümkün: "Filistin denen topraklar esas itibariyle, Suriye ile Mısır ve Akdeniz ile Şeria nehri arasında kalan topraklardır. Şeria nehrinin döküldüğü Ölüdeniz de (Lut gölü) Filistin'in doğu sınırına dahildir. Bu sınırlar içinde de Filistin toprakları coğrafi bakımdan Akdeniz kıyı şeridi, kuzeyden güneye doğru uzanan dağ silsilesinin bulunduğu ortadaki yayla bölümü ve en doğuda da Şeria vadisi olmak üzere üç parçaya ayrılır. Bu üç parçalı coğrafi ayırım hemen bütün kaynaklarca benimsenmiştir. Ortadaki dağlık kesim veya yüksek yaylalar kısmı, genellikle kuzeyden güneye olmak üzere dört kısma ayrılır."

Bölgede yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalara göre ilk buluntular, günümüzden 14.000 yıl önce yaşanan Mesolitik Natuf kültürüne aittir. Neolitik çağın yerleşik toplum hayatına ait en eski kalıntılar ise M.Ö. 5000'lere tarihlenen Eriha'da (Jericho) bulunmuştur. Bu dönemden sonra bölge Arabistan dolaylarından gelen Sami kavimlerin işgaline uğramıştır. Bu toprakların adı bilinen ilk yerleşimcileri, Tevrat'a göre dünyanın en eski halkı olan  Arap tarihçileriyle ve bazı araştırmacılar tarafından Arapların atası olduğu kabul edilen Amalika kavmidir.

M.Ö. III. bin yılından itibaren yine Sami kavimlerinden olan Kenanlılar ve sahil kesiminde Fenikeliler, ardından Aramiler görülmeye başlar. Çeşitli bulgular, Kudüs şehrinin Kenanlıların bir kolu olan Yebüsiler'ce kurulduğunu göstermektedir; nitekim bazı eski metinlerde Kudüs'ün bir adı da Yebüs olarak geçer. Zaman zaman Mısır işgali altında kalan bölge, M.Ö. 1200'lerde meydana gelen  Kavimler Göçü sırasında "deniz kavimleri"nden Filistler bölgeye gelmiş ve bugünkü Gazze Şeridi ve civarında beş büyük şehir kurarak burayı yurt edinmişlerdir.

Bir başka kaynağa (worldhistory.org) göre; "Filistinler, Doğu Akdeniz sahilinin güney kıyı düzlüğü boyunca(tahminen bugünkü Tel Aviv'in güneyi) yerleşmişlerdir. Bronz Çağı sonunda genel olarak "Deniz Kavimleri" göçlerinin bir parçası olarak bu bölgeye gelmişler, beş ana şehir kurup yaşamışlardır. Asdod, Askelon, Ekron ve Gazze şehirleri. Tarihsel olarak, her ne kadar Filistinler özel olarak kıyı ovasıyla ilişkilendirilseler de, Klasik Çağlar'da "Filistia"(Filistin Ülkesi) tanımlaması daha genel olarak Doğu Akdeniz sahilinin tüm güney sınırını belirtmek için kullanılmıştır. Kısacası İngilizce'deki "Palestine" tanımlaması, sonuç itibarıyla "Filistia" teriminden türetilmiş olduğu anlaşılıyor."

Aynı kaynağa göre; "Tarihçi yazar Herodot'un M.Ö. 5. yüzyılda yazdığı eserinde Filistin terimini kullanmasının ardından diğer yazarlar da bu terimi benimsemiş ve bundan sonra bölgenin adı giderek artık "Kenan" yerine "Filistin" olmuştur."

TDV İslam Ansiklopedisi'nde yazdığına göre; "Filistler'in Akdeniz kıyılarına yerleştiği yıllara yakın bir tarihte ise Mısır yönetimi altındaki topraklarda yaşayan ve Firavun'un zulmünden kaçarak Hz. Musa'nın öncülüğünde arz-ı mevud'a doğru büyük bir göç başlatan İsrailoğulları geldiler. İsrailoğulları, tarihi kesin bir biçimde tesbit edilemeyen bu göç sırasında başta ezeli düşmanları ve bu toprakların ilk sahipleri Amalika olmak üzere çeşitli Sami kavimlerle ve Filistler'le savaştılar. Daha sonra bölgenin büyük kısmını ele geçirerek M.Ö. XI. yüzyılın sonlarında ilk İsrail devletini kurdular."

İlk İsrail Kralı Saul'ün (Talut) yerine tahta geçen Hz. Davud, Kudüs'ü fethederek bir saray yaptırdı ve burayı devletin başşehri haline getirdi. Otuz üç yıl Kudüs'te hüküm süren Hz. Davud zamanında başta bölgenin gerçek sahibi Amalika olmak üzere burada yaşayan bütün kavim ve kabileleri boyunduruk altına aldılar.

Kral Davut ve Kral Süleyman 

Unkown Artist (Public Domain)


Hz. Davud'un ardından gelen Hz. Süleyman'ın dönemi (M.Ö. 972-932) krallığın altın çağı oldu. Sınırların bugünkü Lübnan, Ürdün ve Suriye'nin bir kısmına kadar uzandığı bu devirde Hz. Süleyman, başta Mısır olmak üzere çevredeki devletlerle anlaşmaya vardıktan sonra Kudüs'te kendi adıyla anılan ilk Yahudi mabedinin (Süleyman Mabedi) yanı sıra savunma amaçlı çeşitli yapılar inşa ettirdi. Hz. Süleyman'ın ölümünden sonra birlik dağıldı ve devlet ikiye bölünerek Kuzeyde İsrail, Güneyde Yahuda krallıkları kuruldu. İsrail'in başşehri Samiriye(Samaria), Yahuda Krallığınınki Kudüs'tü (Jerusalem). Her iki devlet de uzun ömürlü olmadı. İsrail krallığı M.Ö. 721'de Asurlular, Yahuda krallığı da M.Ö. 586'da Babil hükümdarı Bahtunnasr (Nebukadnazar) tarafından yıkıldı.

Asur ve Babiller bu iki krallığı yıkmakla kalmayıp aynı zamanda burada yaşayan halklardan binlercesini Mezopotamya'ya sürmüşlerdir. İşte Tevrat'ın Yahudi kültüründe merkeze oturmasına neden olan tarihi olay "Babil Sürgünü" olarak anılan bu sürgünle başlar. Babil sürgünü, Yahudilerin Babil'de sürgünde kaldığı dönemdir ve yaklaşık 50 yıl sürmüştür.

Babil sürgünü, M.Ö. 586'da Babil Kralı Nebukadnazar'ın İsrail'i işgali ve son kral Zedekiah'ın tahttan indirmesiyle başlar ve M.Ö. 538'de Pers Kralı Kiros'un Babil'i İşgal etmesine kadar sürer. Kiros'un fermanıyla Yahudiler, İsrail'e dönüş hakkı kazanırlar. Ayrıca Kudüs'teki tapınağın ve kentin yeniden inşasına bu fermanla izin verilir. Ancak M.Ö. 538'de Babil'de bulunan tüm Yahudiler İsrail'e dönmezler. Bu tutum Yahudi diasporasının başlangıcı sayılır. Babil Talmud'u Mezopotamya'ya yerleşen Yahudiler tarafından hazırlanır. 

Esaret döneminin başlangıcı: Kenan'dan Babil'e sürülen Yahudiler

(1896, James Tissot)



Babil sürgünü döneminde Yahudi toplumsal hayatının yeniden düzenlenmesinde etkin rol oynayan bilgeler ve katipler (ferisiler, ezra, nehemya, ezekiel) ortaya çıkmıştır. Ve Tevrat, Yahudilerin hayatının merkezi olmuştur. Yahudi olmayanlarla ilişkileri düzenleyen sert ve katı önlemler alınması da bu sürgün döneminde gelişmiştir.

Büyük İskender'in, Pers krallığına son vermesinin ardından ve İskender'in  ölümünden sonra Mısır'daki Helenistik krallıklardan Ptolemaioslar ile Suriye'deki Selevkoslar bölgede egemenlik kurdular. Özellikle bu dönemde İbranilere karşı katı bir kültürel ve dini Helenleştirme uygulandığı görülür. Bunun üzerine çıkan büyük isyan sonucunda Selevkoslar Kudüs'ten atılarak Hasmonlu hanedanı kuruldu. Böylece 70 yıl kadar sürecek bağımsızlık sürecine girildi (M.Ö.164).

Filistin toprakları, M.Ö. 63'te Romalıların istilasına uğradı. M.S. 70'te Roma veliaht prensi Titus, Kudüs'ü tahrip ederek bütün zenginliklerini yağmaladı. 115-117'deki ikinci büyük ayaklanmadan sonra, 132-135 yılları arasında meydana gelen üçüncü ayaklanma Kudüs'ten tekrar sürülmeleriyle son buldu. Bu tarihten sonra Romalılar Kudüs'ü bir Roma şehri gibi yeniden imar ettiler ve adını Aelia (Ar. İliya) Capitolina koyarak Syria Palestina dedikleri Filistin'in başşehri yaptılar. Roma döneminde Filistin'in Nasıra kasabasında  doğan Hz. İsa'nın Hiristiyanlığı getirmesinden ve özellikle İmparator Konstantinos'un 312'de bu dini kabul etmesinden sonra Kudüs bir defa daha kutsallık kazandı.

395'te Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra Bizans'ın payına düşen bölgede Hristiyanlık daha büyük bir hızla yayılmaya başladı ve Yahudiler'e karşı baskılar arttı. Bölge 611'de Sasanilerin istilasına uğradı. 614'te de Kudüs'te büyük bir katliam yapıldı. 629'da ise İmparator Herakleios tarafından Kudüs dahil bütün Filistin tekrar Bizans egemenliğine girdi. 

İslam Halifesi Hz. Ömer'in ordusunun Bizanslıları yenilgiye uğrattığı Yermük Savaşı'ndan (636) sonra Müslümanlar Filistin bölgesinde sağlam bir şekilde yer edindiler ve Kudüs'ü kuşattılar. Halkın Halife Hz. Ömer'den aman dilemesi üzerine, haraç ve cizye ödemeleri karşılığında Kudüs barış yoluyla alındı (637). Ve böylece Filistin'de İslami Dönem başladı. 

Filistin, Yavuz Sultan Selim zamanında Mercidabık Savaşı'ından(1516) sonra Osmanlı idaresine girdi. Kanuni Sultan Süleyman da  çevresiyle birlikte bölgenin fethini tamamladı. Böylece Kudüs'te ve Filistin topraklarında Osmanlı Dönemi başladı.

Filistin toprakları I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı yönetiminden çıktı. II. Dünya Savaşı sonrasında 1948 yılında Birleşmiş Milletlerin desteğiyle bu topraklarda İsrail Devleti kuruldu. İsrail Devleti, Antik Çağda olduğu gibi, günümüzde de tartışmalı ve  sıkıntılı olmaya devam ediyor. 21. yüzyıldayız ve halen Filistin-İsrail çatışması sürüyor. Taraflar arasında barış sağlanamazsa ya da iki devletli çözüm kabul edilmezse, çatışmalar sürgit devam edecek gibi görünüyor. Bölge stratejik bir öneme sahip olmasının yanı sıra Doğu Akdeniz ticaretinde de etkin rol oynamakta. Enerji kaynaklarına (kara altın/petrol) yakın bir bölge olması da cabası. Ne yazık ki,  bölgenin coğrafi konumu bu topraklarda çatışmayı hiç eksik etmiyor.


Bu Derlemeyi Yaparken Yararlandığım Kaynaklar: 

(Ayrıntılı bilgi için linki tıklayabilirsiniz)

1-https://islamansiklopedisi.org.tr/filistin

2-https://www.worldhistory.org/trans/tr/1-192/filistin/

3-eksiseyler.com/babil surgunu

4-tr.wikipedia.org

Görseller, yukarıda linki verilen kaynaklardan alındı.

15 Mayıs 2021 Cumartesi

 


İSTANBUL VE SYKES - PİCOT GİZLİ ANTLAŞMALARI'NDA, KISACA  ORTADOĞU'YA BAKIŞ


Birinci Dünya Savaşı'ndan önce , hasta adam olarak gördükleri Osmanlı Devleti'nin topraklarının paylaşılması konusunda anlaşamayan İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, savaş başladıktan sonra İtalya da bu cepheye katılmıştır), savaş esnasında da işbirliği sağlayamadılar. Her devlet, diğerlerinin istilasına karşı kendi nüfuz bölgesini titizlikle koruyordu. İngiltere ve Fransa'nın Çanakkale'de yeni bir cephe açmaya karar vermesi Boğazlar üzerinde tarihi emelleri olan Rusya'yı telaşlandırdı. Müttefiklerinin İstanbul'a yerleşmesinden endişe eden Rusya, Boğazların kendisine verilmesini istedi. Bu önemli bölgenin Rusya'ya bırakılmasını doğru bulmayan Fransa ve İngiltere, Rusya'nın İttifak Devletleri (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti) ile anlaşacağı tehlikesini göze alamadılar. İngiltere, Osmanlı toprakları üzerindeki taleplerinin yerine getirilmesi koşuluyla Rusya'nın isteğini kabul edebileceğini bildirdi. Fransa, Osmanlı Asyası'nın da paylaşılmasını önerdi. Petrol zengini Arap topraklarını ele geçirmek amacıyla Araplarla gizli görüşmeler yapan İngiltere, önce Ruslarla anlaşmak gerektiğini bildirdi. Büyük Ermenistan vaadiyle Ermenileri kışkırtan Rusya, Doğu Anadolu ile Çukurova'yı istiyordu. Mersin ve Adana'nın Fransa'ya verilmesini kabul etmesi üzerine Fransa da boğazların Rusya'ya terkedilmesine razı oldu. Karşılıklı notalarla imzalanan antlaşmaya göre; İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Marmara Denizi ve çevresi Rusya'ya veriliyordu. Rusya da İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinden uygun görecekleri yerleri almalarını ve Osmanlı egemenliğinden ayrılacak Arap ülkelerinin bağımsızlığını tanımayı kabul ediyordu. İstanbul Antlaşması adını alan bu ilk gizli paylaşım, yeni antlaşmaların yapılmasına yol açtı. 

Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı toprağı olan Ortadoğu da İtilaf Devletleri arasındaki paylaşımdan nasibini aldı. Savaşı'nın başından beri, İngilizlerin Osmanlı yönetimine karşı isyana teşvik ettikleri Mekke Emiri Şerif Hüseyin, İngiltere'ye askeri işbirliği teklifinde bulundu. Karşılığında ise bütün Arabistan Yarımadası'nı içine alacak ve kendi idaresine bırakılacak müstakil bir Arap devleti kurulmasını ve Halifeliğin Türklerden alınmasını istiyordu. İngiltere, Arap bağımsızlığını desteklemeye hazır olduğunu ve halifeliğe de bir Arap'ın getirilmesine çalışacağını bildirdi. İngiltere bununla da kalmayarak, ikili oynadı ve Şerif Hüseyin'in en büyük rakibi Necid Emir'i İbn Suud ile de gizli bir antlaşma imzalayarak Şerif Hüseyin'e vaat ettiği Necid topraklarında ve Basra Körfezi kıyılarında (Kuveyt hariç) İbn Suud'un bağımsızlığını tanımayı taahhüt etti. Araplar buna karşılık bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, İngiltere'nin Basra ve Bağdat vilayetlerindeki özel durumunu tanıyacaktı. Neden özellikle Basra ve Bağdat? İşte sorunun cevabı:

Arabistanlı Lawrence'ın akıl hocalığını yaparak bir anlamda onu yetiştiren kişi Gertrude Bell (Arapların deyimiyle, Çöl Kraliçesi) oldu. Tanıştıklarında ikisi de arkeolojiye ilgi duyuyorlardı ve arkeolojik bir kazıda tanışmışlardı. Bell, Kahire, Irak, Suriye, Arap Yarımadası'nda zor koşullarda çölleri geçip, çeşitli aşiretlerin üyesi olan siyaset adamlarıyla ve dini liderlerle olduğu kadar Araplarla da kaynaştı. Düşünün, Oxford Üniversitesi Tarih Bölümünü iyi bir derece ile bitiren, babası İngiltere'nin Demir İmparatoru olan Gertrude Bell, takıntılı bir şekilde İngilizlerin dünyayı yönetmek için var olduklarına inanıyor ve ulusu ile gurur duyuyordu. Ona göre bütün dünya İngiltere'ye hizmet etmeliydi. Sevdiği adamın Çanakkale Savaşı'nda ölmesinden sonra Türklerden nefret ediyordu. Gertrude Bell, Arap aşiret liderleriyle görüşmesi ve halkla kaynaşmasının karşılığını aldı. Dünya Savaşında (1914-1918), İngiliz İstihbarat Servisi, onu en uygun kişi olarak Doğu Sekreterliği'nde görevlendirdi. Bu görevlendirmeyle, bir anlamda, Osmanlıları Arap Yarımadası'nda arkadan hançerleyen Lawrence'tan daha çok Bell'di. Bu çabalarının amacı, İngiltere'nin petrol yataklarına egemen olmasıydı. Çünkü İngiltere o yıllarda  kömür üretiminde dünya birincisiydi ama petrolü yoktu. Basra- Abadan petrol rafinerilerinin korunması ve Hindistan deniz ticaret yolunun güvence altında tutulması, ülkesi için çok önemliydi. Bu yüzden dünya savaşı sonrası Mezopotamya(Irak) sınırları çizilirken ısrarla Basra-Bağdat ve Musul'un Irak'ta kalmasında ısrarcı oldu ve başardı.

İngiltere, Arap ayaklanmasını garantiledikten sonra Osmanlı Asyası'nın paylaşılmasını görüşmek için Fransa'dan bir temsilci göndermesini istedi. İngiltere'nin Araplarla gizlice anlaşmasından memnun olmayan Fransa, Beyrut eski konsolosu François Georges Picot'yu özel temsilci olarak yolladı. İngiltere'de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sir Mark Sykes'i görevlendirdi. Londra'da başlayan görüşmeler uzlaşmayla sonuçlandı. Genelde İngiltere'nin bakış açısını yansıtan antlaşma taslağına göre, İngiltere Beyrut'un Suriye'de kurulacak Arap devletinin içinde yer alması önerisinden, Fransa da Filistin'in Suriye'nin bir parçası olması isteğinden vazgeçiyordu. Bölgenin sadece kendi egemenliği altında bulunması iddiasından da vazgeçen Fransa, Filistin'de uluslararası bir rejim kurulmasını ve Basra'dan Filistin'e kadar uzanan bölgenin İngiltere'nin kontrolüne veya egemenliğine verilmesini kabul ediyordu. Buna karşılık İngiltere, Fransa'nın Suriye'nin sahil bölgesi ile Kilikya'nın tamamını almasına ve İran sınırına kadar uzanan bölgenin Fransız nüfuzuna bırakılmasına onay veriyordu. İtalyanlardan gizlenen antlaşma taslağının Rusya tarafından onaylanması gerekiyordu. Sykes ve Picot, Petrograd'a giderek antlaşma taslağını Ruslara gösterdiler. Rusya'nın onayını aldıktan sonra İngiltere ve Fransa arasında Sykes-Picot Antlaşması imzalandı. Tarihler 16 Mayıs 1916'yı gösteriyordu.

Kısaca Sykes-Picot gizli antlaşması şöyle özetlenebilir: Savaştan sonra Fransa ve İngiltere, Osmanlı pastasını aralarında bölüşeceklerdi. Bağdat ve Basra bölgeleri İngiltere'nin, Suriye kıyıları, Lübnan ve Kilikya(Adana ve çevresi) Fransa'nın olacaktı. Musul vilayeti ise ikiye ayrılacaktı. Musul kentini kapsayacak birinci bölge Fransa'nın kasasına girecekti. İkincisi Kerkük'le birlikte İngiltere'nin kasasına. Filistin'de uluslararası bir bölge oluşturulacaktı. Çarlık Rusya'sı bile unutulmamıştı. Onun payına da Boğazlar ve Kafkasya yakınlarında dört Osmanlı eyaleti ayrılmıştı. Daha sonra Rus Devrimi gerçekleştiği için Rusya hakkından feragat etti. 

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Arapların Osmanlı ordusunu arkadan vurmalarının nedeni; İngiliz casusu yüzbaşı Lawrence'ın Arap aşiretlerini birleştirmeyi başarması ve onlara bağımsızlık verileceğinin vaat edilmesiydi. Mekke Şerifi Hüseyin Bin Ali'ye gelecekteki Arap Birliği'nin başkanı olacağını garanti ettiler. İngiltere, Fransa'nın da onayıyla Irak ve Suriye'yi şerifin büyük oğlu Faysal'a, öteki oğlu Abdullah'a da Ürdün nehrinin doğu kıyısındaki toprakları ve Filistin'i vereceğini resmen açıklamıştı.

2 Kasım 1917 tarihli Balfour Bildirisi ile siyonistlere bir Yahudi Vatanı kurulması öngörülmüş, İngiltere'de bu görüşü desteklemiştir. 

Peki, Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde bölgede neler oldu? Bugünkü Türkiye-Irak sınırı, 1924'te Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan antlaşmayla çizildi ve bu sınır Gertrude Bell'in eseridir. Bununla da yetinmeyen Bell, Mekke Şerifi Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal'ı kral olarak Irak tahtına oturttu. Bu kral kuklaydı tabii ki. Kral Faysal'ın yakın arkadaşı oldu ve Bell Bağdat'a yerleşti. 1926'da 58 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı içerek intihar etti. Bağdat'ta gömüldü. Manevi oğlum dediği ve oğlu gibi yetiştirdiği aynı zamanda öğrencisi olan Yarbay T.E.Lawrence ise, 1935'te 46 yaşındayken İngiltere'de geçirdiği bir motosiklet kazasında öldü. Ölümleriyle sorun bitmedi. Bu iki insanın başlattıkları eylemler bugünde devam ediyor, eğer tez zamanda ders alınmazsa, yarın da devam edecek gibi görünüyor. Tam burada Mehmet Akif Ersoy'un sözünü anmadan ve hatırlatmadan geçemeyeceğim; 

Geçmişten adam hisse kaparmış...Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

"Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?


Kaynaklar

-- Gilbert Sinoue - Yasemin Kokusu, CAN Yayınları.

-- Janet Wallach - Çöl Kraliçesi (Gertrude Bell'in Biyografisi), CAN Yayınları. 

--https://islamansiklopedisi.org.tr/sykes-picot-antlasmasi



9 Nisan 2021 Cuma

 


ZEYTİNDAĞI



Belki de Zeytindağı'nın  adını ilk kez duyuyorsunuz. Arapçada "Cebel ez-Zeytün", İngilizcede "Mount of Olives" ve Almancada "Ölberg" olarak adlandırılan Zeytindağı, Kudus'ün doğusunda yer alan ve Eski Ahit'te, Yeni Ahit'te ve çağdaş edebiyatta bahsi geçen bir tepedir. Zeytindağı tepesi, Yahudilerce kutsal kabul edildiği için, ölünce buraya gömülmek istemektedirler. Bu nedenle, tepede bazıları ünlü kişilere ait yüz elli bine yakın mezar bulunmaktadır.

Zeytindağı adını ilk kez lise birinci sınıfta duymuştum; okulumuza yeni atanan edebiyat öğretmenim sayesinde. Falih Rıfkı Atay'ın hatıralarını anlattığı "Zeytindağı" kitabını ve ardından yine Falih Rıfkı Atay'ın Atatürk Devri hatıralarını anlattığı "Çankaya" kitabını okumamızı önermişti. İki kitabı da okumuştum. Öğretmenim  yalnızca edebiyat öğretmeni değil, benim için o, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Tarihi'ni de çok iyi bilen bir tarih öğretmeniydi. Bu vesileyle kendisini sevgi ve saygıyla anıyorum. Bugün ise üzülerek, nerede o eski öğretmenler ve o eski öğrenciler diye sormak geliyor içimden, cevabını bildiğim halde. :(

Zeytindağı kitabını kaç kez satın aldığımı hatırlamıyorum; ara sıra açıp okuduğum bölümlerini tekrar okumak istediğimde kitaplığımda bulamadığım çoğu zaman, kitabı kime ödünç verdiğimi hatırlayamayınca, gidip yeniden satın alıyordum çünkü. Artık kimseye vermiyorum. :)

Falih Rıfkı Atay Birinci Dünya Savaşı'na yedek subay olarak katıldı. Bir süre sonra 4. ordu komutanı Cemal Paşa'nın emir subayı olarak, Kudüs'te ve Suriye'de bulundu. İşte Zeytindağı kitabında Kudüs ve Suriye anılarını anlatır. Kimi siyasetçi ve yazarlar, Falih Rıfkı'yı, Cemal Paşa'nın adamı olarak gördükleri için eleştirirler (Birinci Dünya Savaşı sırasında, İttihat ve Terakki Partisi yönetimdeydi ve Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa partinin en güvenilir ve sözü geçen isimleriydi. Ancak Birinci Dünya savaşına girilmeden önce, parti üst yönetiminde yaşanılan fikir ayrılıkları nedeniyle İttihat ve Terakki Partisi'nde gruplaşmalar oluşmuştu. Bu gruplaşma neticesinde de Falih Rıfkı'yı Cemal Paşa'nın adamı olarak damgalamışlardı). Bence, kitap oldukça tarafsız bir gözle ve çok iyi bir gözlem yapılarak yazılmış. Zeytindağı'na ilişkin Behçet Kemal Çağlar'ın söylediklerini yazmadan geçemeyeceğim. Şöyle söylemiş:

"...Gençlere kitap, mekteplere kıraat, milli edebiyata numune...İşte; bu kitap, o kadar çok beklenen ve o kadar çok aranan hayati ihtiyaçlara tek başına cevap vermek kudretine haizdir.

Ne kadar muhteşem; kimsenin dudağını bükmeye hakkı olamaz. Halep ordaysa arşın buradadır...

Bu kitabı okumak adeta bir borçtur ve bir vazifedir."

Ben, kitabı okuyarak borcumu ödemiş ama vazifemi yerine getirmemiştim. Uzun zamandır kitabı tanıtmak ve hatırlatmak için yazmayı düşündüğüm yazımı yazarak vazifemi de yerine getirmek istiyorum. Özellikle bu günlerde, vazifesini yapmış olmanın verdiği rahatlığı duyumsamak istiyorum çünkü.

Osmanlı İmparatorluğu, üç kıtada egemen olmuş, sahip olduğu bu coğrafyanın büyük bir kısmını Arapların yaşadığı bölgeler oluşturmuştu; Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı, sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, kazanılan bu toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine, mal mülk ve para gibi şeylerine dokunulmamıştı. Bu nedenle olsa gerek ve ne hazindir ki, Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine, oradaki Türkler Araplaşmıştır. Falih Rıfkı Atay Zeytindağı kitabında konuyla ilgili "Bizim İmparatorluk" başlığı altında aynen şöyle yazar:

"....Çıplak İsa, Nasıra'da marangoz çırağı idi; Zeytindağı'nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs'te kirada oturuyoruz. Halep'ten bu tarafa geçmiyen şey, yalnız Türk kağıdı değil, ne Türkçe, ne de Türk geçiyor.

Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz. 

Osmanlı saltanatı som bürokrat iken, bürokrasi bile tam- Arap, yahut yarı- Araptır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk'e az rastgeliyordum.

Arap milliyetçiliği güden Şamlı Azimzadeler, Konya'dan gelme Kemik Hüseyin torunları idi. Haleb'in esas familyalarının asılları Türklerdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan faydalı idi."

Falih Rıfkı Atay, Arapları anlatırken din sömürüsü konusuna da değinmiş ve din sömürüsünün bütün dinler için geçerli olduğunu "İsa'nın Mezarı" başlığı altında örneklerle anlatmıştır. "

Kitabın "Çöl Destanı" bölümünde, Bedevi kültürünü ve çölde savaşmanın zorluklarını  (sıcaklık ve susuzluk) anlatır. Bu zorlukları bizzat yaşamış biri olarak. "İstanbul" başlıklı son bölümde ise şöyle yazar Falih Rıfkı:

"Tenha çöllerde Türklerin harbini görmeyenler, Türklerin kahraman olduğunu nasıl anlayabilir?..Irak, Çanakkale, Kafkasya, Galiçya ve Romanya cephelerinde her mevsime, her düşmana ve her iklime karşı harb eden bu cesur adamlar Herkül'ün on iki imtihanını verdiler.

Daha sonra Hicaz hattını, Medine'yi, Yemen'i müdafaa edenler var. Hicaz çölünde düşman sabit bir şey değildir. İstikametini bulmamış bir rüzgar gibi şuradan buradan az veya çok, gece ve gündüz çıkıverir. 

...........

Her tarafta bir neslin kahramanları var, kahramanlar için iklimler, düşmanlar, denizler ve karalar birdir" diyerek kitabını sonlandırır.

Falih Rıfkı Atay, Birinci Dünya Savaşı sona erince, Bahriye Özel Kalem Müdür Muavinliğine  atandı. O sıralarda iki arkadaşıyla birlikte "Akşam" gazetesini kurdu(1918). Devrim aleyhinde bulunanlarla çetin bir savaşa girişen Atay, 1922 yılında Bolu'dan milletvekili seçildi, 1950'ye kadar milletvekili kaldı. Bu arada, "Hakimiyet-i Milliye", "Milliyet", "Ulus" gazetelerinin de başyazarlığını yaptı. 1950'de siyasi hayattan çekilerek kendini tamamen gazeteciliğe adadı. Kısa bir süre "Cumhuriyet" gazetesine haftalık sohbetler yazdıktan sonra, bir arkadaşıyla birlikte "Dünya" gazetesini kurdu. 20 Mart 1971'de İstanbul'da öldü.