26 Ekim 2021 Salı

 


KIZILDERİLİLER HAKKINDA AZ BİLİNEN GERÇEKLER



Çocukken okuduğum çizgi romanlardan tanıdığım ve tanıdıkça doğayla uyumlu  yaşamları, doğaya olan sevgi ve saygıları nedeniyle, Kızılderilileri ve kültürlerini hep sevdim. Dolayısıyla Kızılderililerle ilgili yazılan kitapları okuyarak bu doğasever halkı yakından tanımaya çalıştım. İşte bu okumalarımdan beni etkileyen iki kitabı sizlere tanıtıp bu kadim halkla ilgili öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum.

Kitaplardan ilki, Sunay Akın'ın Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabıdır. Akın'ın kitabı,  Amerika'nın keşfinden başlayıp, keşif sonrasında Amerika Kıtası'nın asıl sahipleri ve yerli halkı olan Kızılderililerin  işgalcilerle olan ilişkilerini, savaşlarını, kültürlerini anlatan deneme tadında güzel bir kitap.

Yıllar önce "Vahşi Batı, Western" filmlerini izlemiş, Teksas, Zagor, Kaptan Swing, Teks" gibi çizgi romanları okumuş biri olmama rağmen, Kızılderililerle ilgili hala bilmediklerim varmış meğer.

Sunay Akın'ın kitabı bir Afrika atasözüyle başlıyor: "Arslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir." Kitabı okuyup bitirdiğimde yazarın neden bu sözü seçtiğini anladım. Kızılderililerin halk olarak ortak bir dili ve alfabeleri yoktur, yani yazı dilleri yoktur. İngilizlerin George Guess diye bildikleri "Sequoya" adlı bir melez(annesi Chorekee, babası ise beyaz), 1821 yılında Latin harflerinden yararlanarak 86 işaretli bir hece yazısı oluşturmuştur. Tüm Kızılderililer tarafından kullanılan bir alfabenin özlemini duyan Sequoya'nın bu düşüncesi gerçekleşemez. Dolayısıyla, Kızılderililerin kendi tarihlerini yazacak tarihçileri de olamamıştır. Geriye avcıyı öven tarih yazarları kalmıştır, ki onlar da arslanları neden yazsınlar ki, kendi başarılarını abartarak övmek varken!

Kız Kulesi'ndeki Kızılderili kitabında, ilginç bulduğum ancak pek duyulmadığını ve bilinmediğini düşündüğüm bilgileri şöyle sıralayabilirim:

- 3 Ağustos 1492 yılında, Santa Maria, Nina ve Pinta adlı üç gemiyle okyanusa açılan Kristof Kolomb'un tayfalarından biri, 12 Ekim 1492'de ilk karayı görür.  Avcının tarih kitaplarında, Pinta'nın direğinde bulunan ve "Kara...Kara..." diye bağıran tayfanın "Trianalı Rodrigez" olduğu yazar. Oysa, karayı ilk gören "Chris" adındaki bir kara derilidir!

- Karaya ayak bastığında Kızılderililerle karşılaşan Kolomb, seyir günlüğüne şunları yazar: "Kızılderililer, kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok. Onlara keskin kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silahları ilk kez gördükleri belli. Bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler." İşte, Kızılderililerle beyaz adam arasındaki ilk kan böyle akar. Sonra da akan kan hiç durmaz!

- Kolomb, 28 Ekim 1492'de demir attığı Küba'yı Çin sanır. Karaya ilk adımını bu topraklarda atar.

- Amerika'ya 1493, 1498 ve 1502 yıllarında da seferler düzenleyen Kolomb, her seferinde Kızılderililer, papağanlar ve az miktarda altınla geri döndüğünden "Sinek Amirali" diye adlandırılır.

- Kovboy filmlerinin kahramanları 1865 yılından sonra Colorada ve Nevada'da altın madenlerinin bulunmasından sonra ortaya çıkarlar. Bu filmlerde kovboylar sarhoş olup sağa sola ateş etmekten ve hızlı silah çekmekten başka bir şey yapmazlar ama beyaz adam oldukları için onlar iyi, Kızılderililer her daim kötüdür.  

- İnanması zor ama edebiyatımızda kovboy filmlerinin ve kovboyların şiirini yazan şairlerimiz vardır. Behçet Necatigil, Ülkü Tamer ve Salah Birsel bunlardan üçüdür. Kitapta şiirleri mevcuttur. Bu değerli şairlerimiz kovboylara şiir yazdıklarına göre, beyaz adamın tarafını tutuyorlardı herhalde!

- Buffalo Bill ününü, attığı kurşunlarla değil, tabancasının kabzasıyla rakiplerinin başlarına vurup korkutarak kazanmıştır. Bu yüzden, unvanından doğan "Buffaloing" sözcüğü günümüzde de, "gözdağı vermek" anlamında kullanılır.

- 1995 yılında sinemalarda vizyona giren "Pocahontas" çizgi filmi beyaz adam ile Kızılderili bir kadın arasındaki aşkı anlatır. Çizgi filmde anlatılan hikaye gerçek bir hikayedir ama hikayenin sonu filmdeki gibi hüzünle bitmez. Gerçek hikaye şöyle: Tütün tüccarı John Rolfe, Kızılderili prensesi Pocahontas ile evlenmek ister. Pocahontas Kızılderililerin büyük reisinin kızıdır. O tarihlerde beyaz adamın bir yerliyle evlenebilmesi için valinin onayı gerekiyordu. John Rolfe'nun valiye verdiği dilekçede Pocahontas ile evlenme gerekçelerinden biri, "Tanrının yüceltilmesi, kendi kurtuluşum ve dinsiz bir yaratığı gerçek tanrıya ve İsa'nın dinine döndürmek" idi. Evlenmek istediği kadına(Pocahontas) yaratık diyen beyaz adam, validen çıkan izinle evlenir. John Rolfe, Pocahontas evliliği Virginia tarihindeki ilk İngiliz -Kızılderili evliliğidir. Pocahontas, filmin final sahnesinin aksine kocasıyla birlikte İngiltere'ye gider. O artık, barbar ve vahşi olmaktan kurtarılmış uygar bir İngiliz kadınıdır! Öldüğünde mezar taşına yeni adını yazdırır kocası; "Rebeca..."

- Amerika'nın keşfi sonrası Kızılderililerin öldürülmesinin tek nedeni, yerlilerin topraklarında bulunan altın ve gümüş madenlerine sahip olmak ve bu zenginlikleri Avrupa'ya taşımaktı. Kristof Kolomb, zengin olmak umuduyla yola çıkmıştı ve kraliçenin desteğini alabilmek için ona şu vaatte bulunmuştu: "Majeste, hayalimin gerçekleşmesiyle bir başka amacım daha var: Alıp getireceğimiz tüm altın, gümüş ve mücevherlerle Kudüs'ü kurtarabiliriz." Beyaz adamın düşlerindeki "Altın Ülke"nin adı ise Eldorado'dur.

- Kolomb'un rotası Hindistan'a değil, altın bulmaya çevriliydi. Eli boş dönse de, 1848'de kıtanın batı kıyılarında altın bulunduğu haberinin yayılması ile Amerika'ya  göç dalgası başlar. Bu göç dalgası Kızılderililere barış anlaşmasıyla verilen son toprakların da beyaz adam tarafından işgaline neden olur. Bu yüzden Maksim Gorki, Amerika'yı anlatan kitabına "Sarı Şeytanın Ülkesi" adını verir.

Altın bulunduğu haberinin yayılması üzerine adına "Altın Kapı" denilen San Fransisco Limanı'nda gemilerin yer bulması olanaksızdır artık.

- San Fransisco Limanı'nda demirleyen gemilerin arasında dolanıp yelkenleri söken,  Bavyeralı yahudi bir ailenin çocuğu olan bir göçmen vardır: adı "Loeb" dir. Madencilere yelken bezinden sağlam pantolonlar dikecek ve zenginleşecek olan Loeb, "Yeni Dünya"da adını değiştirir. Onun adı artık  "Levi Strauss"tur. İşte, hemen herkesin yakından tanıdığı kot markası "Levis" böyle doğar.

- Kanada bölgesindeki Kızılderililer paraya "Fransız Yılanı" adını takmışlardır. Ne isabetli bir tanımlama!

- Fransız şair Arthur Rimbaud "Sarhoş Gemi" şiiriyle ünlenir. Şair bu şiirinde Kızılderililere işkenceci rolü verirken, kendisine beyaz adam rolünü biçer. Beyaz adam rolünü çok sevmiş olmalı ki, şiirden vaz geçip köle ticareti yapmaya başlar.

- Amerika'ya ilk zenci köleler 1619 yılının Ağustos ayında Hollandalılar tarafından getirilir.

- Kızılderililerin topraklarını işgal ederek ellerinden alan beyaz adam bununla yetinmez ve kıtanın kuzeyine doğru ilerlemeye başlar. Burada yakaladıkları av hayvanlarını pişirmeden çiğ olarak yiyen bir toplulukla karşılaşır ve onlara "çiğ et yiyen" anlamına gelen "Eskimo" adını verirler. Eskimoların kendi dillerinde adları ise "İnnuit"tir.

- Kolomb öncesi Kızılderililer atın nasıl bir hayvan olduğunu bilmiyorlardı. Kıtaya at, beyaz adamla birlikte gelir. Öyle ki, yerliler ata binmiş İspanyol askerlerini mitolojide yer alan Sentorlar gibi tek bir yaratık sanırlar.

- Kolomb'un Amerika'ya adım atmasıyla beyaz adam, domates ve patatesle tanışır.  Ardından da Avrupa patates ve domatesle tanışır. İlginç olan ise Fransızların uzun bir süre kadınlara domatesi "aşk meyvesi" olarak sunmasıdır!

- Kızılderililerin dilinde "Cherokee" mağara insanı demektir. Cherokeeler, 1838-39 yılları arasındaki göçlerine "gözyaşı izleri" adını verirler. Batıya gitmeye zorlandıklarında, küçük bir grup bunu kabul etmeyip Dumanlı Dağlar'a saklanır. İşte dağ aracı olan jeepe "Cherokee" adının veriliş nedeni budur!

- Kızılderililerin bir kolu olan Cheyenneler atlara "Güzel İnsanlar" derler ve diğer hayvanlar gibi atlara da son derece saygılı davranırlar. 1541 yılında beyaz adamlar Mississipi Nehri'ni geçerken atlardan bazılarını ellerinden kaçırırlar. Uzmanlar,  yabani at sürülerinin bu kaçan atlardan oluşturulduğuna inanırlar (Kolomb öncesi kıtada at yoktu). Bu at nesli İspanyolca "yoldan çıkmış" anlamına gelen "Mustang" diye bilinir.

- İlginçtir ki, Kızılderililer kafa derisi yüzmeyi, beyaz adamdan öğrenmiştir. Oysa tam tersi bilinmektedir. Kafa derisi yüzmenin hikayesi kitapta anlatılmaktadır.

- Baba filmleriyle yakından tanıdığımız aktör Marlon Brando, Kızılderililerin direnişine destek veren sanatçıların başında gelir. Anılarını derlediği Annemin Öğrettiği Şarkılar adlı kitabında şunları yazmıştır: "İnsanların çoğunun, bu ülkenin, onun asıl sahipleri olan Kızılderililerden çalındığı, bu insanların milyonlarcasının ülkelerini çalanlar tarafından öldürüldüğü gerçeğini ciddiye almamasını hiç, ama hiç anlayamıyorum." (s:136) 

Baba filmiyle 1972 yılında en iyi oyuncu Oscar'ı verilen Marlon Brando, ödülü reddetmiş, törende hazırladığı bildiriyi okuması için salona "Küçük Tüy"ü göndermiştir. Oscar'ı reddeden ilk sanatçı Brando'dur.

- Seattle kenti, Kızılderili Reis Seattle'ın adını taşımaktadır.

- Kızılderililerin güneş dansı yapmaları yakın bir zamana kadar yasaktı. Bu engelleri aşmak için direnenler, Richard Oakes reisliğinde 20 Kasım 1969'da Alkatraz Adası'nı işgal ederek, Amerika Birleşik Devletleri'nden bağımsız bir Kızılderili Cumhuriyeti kurarlar. Özgürlüklerine kavuşan Kızılderililer Alkatraz'dan beyaz adama şöyle seslenir: " Birçok söz verdiler ama yalnızca bir tanesini tuttular / Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar." 1971 yılına kadar Kızılderililerin idaresinde kalan adanın iskelesinde okunan "Indian Landing" yazısının anlamı şudur: Kızılderili Toprakları...Adanın "Doğal Güzellikleri Koruma" kurumuna verilmesiyle Kızılderililerin özgürlükleri bir "operasyon" ile ellerinden alınır. Ve Alkatraz eğlence merkezine dönüştürülür! (s:174)

- Beyaz adamlarla yaptıkları savaşlarda fazla kayıp vermeyen Kızılderililerin asıl büyük kayıpları "rezervasyon" bölgelerine toplanmalarıyla başlar. Bu toplama kamplarında Kızılderililerin çiftçilik yapmadıkları gerekçesiyle toprakları sürekli ellerinden alınır. Toplama kampları dışındaki alanlarda ise buffalolar  öldürülür. Dolayısıyla bu yerli halk açlığa mahkum edilir. Açlıktan ve hastalık mikrobu bulaştırılarak dağıtılan battaniyelerden yayılan salgın hastalıklardan, savaşlardan daha fazla Kızılderili ölür. Savaşlarda yalnız erkekler ölürken açlık ve hastalıktan kadınlar, çocuklar ve bebekler de ölür. 

- ABD Senatosu 1871 yılında, yerlilerin bir ulus olamayacağı kararını alır. 1877'de yürürlüğe konulan "Dawes Genel Tahsis Yasası" gereğince de, Kızılderililere toplama kamplarının yolu görünür.

- Kızılderili toplama kamplarındaki sisteme hayran olan Adolf Hitler, bu toplama kamplarına bir araştırma heyeti gönderir. Heyetin getirdiği bilgilerden etkilenerek 1933'te, Almanya'nın Dachau kentinde ilk toplama kampını kurar.

- Kızılderililer, Aralık ayına "Geyiklerin Boynuzlarını Döktükleri Ay" derler. Şubat ayında dağlarda doğa yürüyüşü yaparken bazen bir ağacın altında bırakılmış, dökülmüş geyik boynuzlarına rastlamışımdır. Bundan sonra geyik boynuzlarının Aralık ayında döküldüğünü asla unutmam. :)

- Bazı Kızılderili kabilelerinde, doğum sonrası çadırdan çıkan baba, dışarıda gördüğü ya da duyduğu ilk şeyin adını bebeğe koyar: Avın peşinde koşan tilki, oturan boğa, çakan şimşek ya da gök gürültüsü. 

Beyaz adamın altın uğruna Kızılderili kültürünü yok etmesi gibi günümüz egemenleri de yine altın uğruna tüm insanlığı yok etmek istiyorlar! 19. yüzyılın ortalarında topraklarını satın almak isteyen beyaz adama Kızılderili Reis Seattle'ın yazmış olduğu mektuptaki şu satırlar, adeta günümüzü anlatmıyor mu? "Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakıyor. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir."

Kısaca tanıtmak istediğim ikinci kitap ise Ella Cara Deloria'nın Nilüfer adlı romanıdır. Deloria'nın kendisi bir Dakota(Siu) yerlisidir ve aynı zamanda etnologdur da. 



Bu romanı özel kılan, kendisi de bir yerli olan kadın yazarın Kızılderili kültürünü, bir Siu kadınının yaşamını, biz okurlara kadın bakış açısıyla roman formatında  aktarmasıdır. Beyaz adam ve Kızılderililer arasındaki ilişkiler çoğunlukla  savaşçıların ya da misyonerlerin gözünden anlatılmış ve film yapılmıştır. Bu kitap ve filmlerin büyük çoğunluğunda da beyaz adam uygar ve iyi, Kızılderililer vahşi ve kötü olarak tanıtılmıştır. Kalıpları yıkmak adına okunması gereken bir kitap. Kitapta paylaşımın güzelliğini ve erdemini anlatan şu sözü yazmadan edemeyeceğim:

"Paylaşmak, Dakota yaşantısının temelini oluştururdu. Bunun mantığı şuydu: herkes verirse, herkes alır; bu kaçınılmazdır. Bu yüzden yaşlılar sürekli olarak hatırlatırdı: 'Misafirperver olun; verici olun. Hiçbir şey verilemeyecek kadar kıymetli değildir'." Çocuklar bu sözleri duyarak büyür ve bu fikir kafalarında iyice yer ederdi. (s:91) 

Doğaya ve yaşayan tüm canlılara saygı duyan diğer Kızılderililer gibi Siular da  hayvanların yiyeceklerini aldıklarında, aç kalmamaları için aldıklarının karşılığında başka bir yiyecek bırakırlardı. Kitapta ilgimi çeken ağaç kesme ritüeli var ki, okuyunca bu yerli halka hayran olmamak mümkün değil. Ağaç kesme ritüelinin diğer bir adı da "Kuşlardan Özür Dileme" ayinidir. Çünkü ağaçlar kuşların yuvasıdır, evidir. Ağacı keserek onların yuvasını yok ediyorsunuz. 

İşte kutsal adamın bu ayini yönetirken söyledikleri:

"Siz! Ey bulutların tepelerinde kanat çırpan canlılar,

Bana kulak verin!

Sen, ağaçkakan,

Sen, kızılgerdan,

Sen, ak kanat:

Bu, senin ağacın, senin evin.

Yavrunu burada büyüttün.

Bugün güzel bir genç, kendini kurban olarak adıyor,

Senin ağacına ihtiyacı var ve sana sesleniyor:

'Ağacını alıyorum, halkım senden öğrenebilsin diye.

Yavrularını büyütmeyi öğrensinler senden şefkatle,

'Halkım ancak böyle ayakta kalır!"

Ve ardından gruplar yere bağdaş kurup birlikte "Ağacın Ağıdı" adı verilen şarkıyı söylerler. Ağacı kesmek başlı başına bir şerefti. Bunu yapmak için kabilede sevilen gençlerden dört kız, dört erkek seçilir ve bu sekiz kişi ağaca ilk baltayı vururlardı. (s:185)


Not: Sayfa numarası verdiğim paragraflar, kitaptan direkt alıntıdır. 



15 Ekim 2021 Cuma

 

ŞAVŞAT PERİBACALARI




Doğu Karadeniz'de bulunan Artvin'in Şavşat ilçesinde yer alan ve ladin ağaçlarıyla kaplı ormanda yükselen peribacalarını andıran kayalar, yöre halkı tarafından "Karadeniz'in Kapadokya'sı" olarak anılıyor.

Şavşat ilçesine bağlı Meşeli köyünde yer alan bu kaya oluşumları, yıllar önce ormanlık alanda meydana gelen heyelan sonucu oluşmuş. Orman içinden yürüyerek ulaşılan peribacası şeklindeki kayalar , uçurumun kenarında yer alıyor.

İlçeye 25 kilometre uzaklıkta yer alan Karagöl Tabiat Parkı'na 15 dakika yürüme mesafesinde olan peribacaları, görünümleriyle yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.










Fotoğraflar izinsiz kullanılamaz.


12 Ekim 2021 Salı

 


SQUID GAME (KALAMAR OYUNU) DİZİSİNİN KONUSU VE YORUMU






Yayımlandığı Eylül 2021 tarihinden itibaren dünyayı kasıp kavuran, Güney Kore yapımı  Netflix dizisi Squid Game'i iki güne bölerek izledik kızımla. Dünyalılardan ayrı kalmak istemedik. Eh! Birazda merak vardı tabii. Kızımın önerisiyle zaman kaybetmedik ve diziyi izledik. 9 bölümlük diziyi bitirdiğimizde, kızım bana şöyle dedi: "Annem, seni tebrik ediyorum, sanki senaryoyu sen yazmışsın gibi tahminlerde bulundun ve hiç yanılmadın." Henüz ilk bölümü izlerken, neler olabileceği konusunda düşüncelerimi söylediğim ve her bir bölümde insan davranışları konusunda fikrimi belirttiğim için olsa gerek, kızım beni senaristle bir tuttu. :)

Diziyi izlemek isteyenler olabilir diye, spoiler vermemeye özen göstereceğim. Sadece dizinin konusunu yazıp, dizi sonunda vardığım sonuçları aktaracağım. Dizinin konusu: Squid Game, piyasaya borçlu ve borçlarını ödeyemeyen 456 kişinin, 38 Milyon Dolar tutarındaki ödülü kazanmak için ölümüne girdikleri bir yarışı anlatmaktadır. Yarışmada 6 oyun oynanacaktır. Bu oyunlar Güney Kore'de oynanan çocuk oyunlarıdır. Diziye adını veren Squid Game de (Kalamar Oyunu) bu oyunlardan biridir. 6 oyunu kazanan ödülün sahibi olacaktır. 

Diziyi sosyolojik, ekonomik ve psikolojik yönden üç ayrı kategoride değerlendirdiğimde beğendim. Ayrıca dizide anlatılan "rekabetçi toplum", "tekelci kapitalizm" ve bunun sonucunda doğan gelir eşitsizliği sorununa dikkat çekmesini çok anlamlı buldum. Çünkü bu gelir eşitsizliğinin, tüm dünyada  artarak devam edeceğini öngörmek hiç de zor değil. Gelecek günlerde, borçlu daha çok borçlanacak, zengin daha fazla zenginleşecek. Bunu görmek için müneccim olmaya gerek yok! Kısacası, dizide sıkı bir sistem eleştirisi mevcut. Bunu oynanan her oyunda görmek mümkün. 

Oyunlar kazanmak üzerine kurulu ve oyunun kuralları var; oyuncular arasında tam anlamıyla bir eşitlik sağlanması, eşit şartlarda yarışılması gibi. Kaybedenler elenir (ölür). Kazanan ve kaybedenin, kurallara uygun ve adil bir şekilde belirlendiği yarışmaya katılacak olan toplulukla ilgili yarışma yöneticilerinden biri bunu şöyle ifade ediyor: " Yarışmaya katılan herkes eşit. Dışardaki dünyada adaletsizliğe ve ayrımcılığa maruz kalan her kişiye adil bir yarışı kazanması için son bir fırsat veriyoruz."  Böyle bir eşitliğin sağlanması teoride mümkün. Ya pratikte? Bu soruya, halat çekme oyununu izledikten sonra cevap verebilirsiniz.

Yazılı olarak belirtilmese de oyunda geçerli olan bir diğer kural, oyunda kalabilmek uğruna şiddet hariç her yolu denemenin serbest olması; yalan söylemek, hile yapmak, kandırmak, üç kağıt çevirmek gibi. Peki, oyuncuları şiddete yöneltmek için kışkırtmak, şiddete teşvik değil midir? Ya da sistemin devamını sağlayan güvenlik  güçlerinin, oyunda kaybedeni gözünü kıpmadan öldürmesi şiddetin ta kendisi değil midir? Bunun, gücü elinde bulunduranlar tarafından uygulanması şiddet tanımını değiştirir mi? Mevcut sistem bize şunu dayatıyor; güç kimdeyse kuralları o koyar, diğerleri de bu kurallara uyar, uymak zorundadır. 

Dizideki bazı oyunların gereksiz uzatıldığını düşünüyorum. Bu nedenle sıkıldığım anlar oldu. Dokuz bölüm sonunda, cevapsız kalan birkaç sorumun cevabının ikinci sezonda (eğer çekilirse) verilebileceğini düşünüyorum. Çünkü dizi ucu açık bir şekilde bitirildi. Aksi halde sorularım cevapsız kalacak. 

Yukarıda belirttiğim üzere diziyi beğeniyle izledim. Çünkü bir felsefesi var. Gençlerin diziyi macera ve dram olarak değerlendirip, izlediklerini düşünüyorum (birkaç gençle konuştuğum için bu kanıya vardım). Oysa felsefesini anlayıp izleyen her kesimden izleyicinin, dizide kendilerinden bir şeyler buldukları için dizinin izlenme rekorları kırdığına inanıyorum.  

Dizi hakkındaki yorumlarım ise şöyle:

-Borçlu olmanın ve borçlarını ödeyememenin verdiği çaresizlikle, insanların neler yapabileceği konusunda sınır tanımamasını çok iyi ifade etmiş.

-Diziye bütünsel olarak baktığımda, Uzak Doğu felsefesinin temelini oluşturan Ying-Yang felsefesini oyunlara yayarak çok iyi işlemiş. Yani, iyiler ve kötülerin savaşını. İyi, duygusal ve dürüst olarak bilinen bir kişinin içinde, kötü, gaddar ve de yalancı bir yanının  daha olduğunu ve o kötü yanın, dışarı çıkmak için uygun bir ortamı kolladığını  güzel anlatmış. Aynı şekilde kötü bir insanın içinde de dışarı çıkmak için bekleyen iyi bir yan vardır. Özellikle 6. ve son oyun olan "squid game"de bunu görebilirsiniz. 

-Dizide Budizm, Hristiyanlık ve Müslümanlık dininden  figürler olmasına rağmen, Musevi olan bir figür yok. Cevapsız kalan sorularımdan biri bu; neden yok? Vardı da ben mi atladım acaba diye düşünmeden edemiyorum. Aslında bir tahminim var ama burada yazmayacağım. :)

-Birbirini hiç tanımayan bir toplulukta insanlar arasında güven nasıl oluşur ya da oluşur mu? Tanımadığınız insanlarla iletişime geçtiğinizde aranızda oluşacak duygusal bağ sizi etkiler mi, etkilerse, sizi hangi yönde etkiler; olumlu mu, olumsuz mu? Bu bağın oluşumunu çok iyi aktarıyor seyirciye.

-Dizi ıssız bir adada geçiyor. Oyun alanının ada olması ütopyayı çağrıştırsa da aslında günümüz dünyasının gerçeklerini anlatıyor. Dizide anlatılan çocuk oyunlarının çoğu, aynı şiddet ve kanla dünyanın bir yerlerinde oynanıyordur belki de. Oyun sistemi öyle bir kurulmuş ki, yönetici ölse bile yerine bir başkası geçerek sistemin devamını sağlıyor.

-Rasyonalizmle dogma çatışıyor, Tanrı inancı sorgulanıyor. Bizleri kötülükten koruyan dua edip yardım istediğimiz Tanrı mı yoksa mantık yürütüp kurduğumuz stratejiler ve eylemlerimiz mi? 

Sonuç olarak:

Dizinin ana temasını oluşturan kişisel haklarından feragat etmesine neden olan para ödülü metafor olarak kullanıldığında günlük hayatımızın tümünde benzer takaslara rastlıyoruz. Bunu çaresizlik temeline oturtup kendimize bu seçim için bir neden yaratmış oluyoruz. Üniversitede istemeden okunan bölümler, sevilmeden yapılan meslekler, sevgisiz sürdürülen ilişkiler, iyi para kazanmak  için verilen tavizler... Biz her gün, her ay, her yıl "çaresizlik" adı altında bedenlerini olmasa da ruhlarını ilmek ilmek öldüren canlılarız. Bu nedenle bu diziyi izlerken kim şu soruyu sorma hakkına sahip olabilir ki; "Bu insanlar bu yarışmaya neden katıldılar?"

Not: Bu dizi neden Güney Kore'den çıktı diye şöyle bir araştırdım. Güney Kore, intihar oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri. Yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan yaşlılara bakmakla yükümlü olan gençler ise işsiz. Güney Kore'deki hane halkı borcunun GSYİH'nin yüzde 100'ünü geçtiği söylenmekte. Dünyanın büyük ekonomilerinden biri sayılan Güney Kore'de ülkenin ekonomisi, adı yolsuzlukla anılan bir avuç holdingin elinde. Diziyi izlemem, güçlü olarak bildiğim Güney Kore ekonomisi hakkında bilgi edinmeme neden oldu.


Görsel alıntıdır.

3 Ekim 2021 Pazar

 


SİZCE ÖYKÜ MÜ, ROMAN MI YAZMAK DAHA ZOR?



Başlık bir soru olduğuna göre, sorunun cevabı da olmalı değil mi? Soru, çünkü bu konuda sizin düşüncelerinizi merak ediyorum. Ama öncelikle soruya kendim cevap vermeliyim, yani kendi sorumu cevaplandırmalıyım ki sizlerin düşüncelerini de öğrenebileyim. :)

Çocukluğumda okuduğum Ömer Seyfettin ve Sait Faik Abasıyanık'ın öyküleri  çocuk zihnimde öylesine yer etmiş ki bazıları bugün bile zihnimde canlılığını koruyor; hem konusuyla hem de karakterleriyle. Tabii o zamanlar Türk Edebiyatı'nda "novella (uzun öykü" türü henüz gelişmemiş olduğundan novella türü kitapları büyüdüğümde çevirilerden okudum. Kısacası öykü okumaya çok küçük yaşlarda başladım.  Sonrasında ilk gençlik yıllarının verdiği coşku ve duygusal değişikliklerle romanlar okumaya başladım. Daha sonra ise gençlik yıllarının sosyo-politik konularında bir şeyler söyleyebilmek, kendi fikir ve düşüncelerimi açıklayarak, bir yerde kendimi ispat etmek için daha ciddi kitaplar  okudum. Anlayacağınız, kendimi bildim bileli kitap  okurum. Klişe deyimle; en iyi arkadaşlarım kitaplar oldu hep...

Bu bağlamda, başlıkta sorduğum sorunun cevabını şöyle verebilirim; bence öykü yazmak daha zor. Çünkü, kısa bir anlatıda olayları ayrıntılarıyla anlatmak hiç kolay değil. Romanda sayfalar dolusu anlatabilirsin, betimleme yapabilirsin, karakter tahlillerini uzun uzun yazabilirsin. Bu da romanın hacminin yazarın hayal gücüne (geniş ya da dar) bağlı olarak değişebileceği gibi bir özgürlük tanır yazara. Ama öykü kısa ve öz olmalı, okurun kafasında hiçbir açık bırakmadan olayları anlatabilmeli. 

Öykü okumayı seviyorum ama her yazarın öyküsünü değil. Türk Edebiyatı'nda öykülerini severek okuduğum yazarlardan ilk aklıma gelen isimler şunlar: Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Ömer Seyfettin ve Sait Faik. Daha birçok değerli öykü yazarlarımız var elbette, onları unutmadım ama burada isimlerini yazsam sayfama sığmaz. :)

Oldu olacak Dünya Edebiyatı'nda en sevdiğim öykü yazarlarının isimlerini de yazayım: En başta Stefan Zweig, Edgar Allan Poe, Ernest Hemingway, Mark Twain, Oscar Wild ilk aklıma gelen isimler.

Kitaplığımın değerli kitaplarından biri "BAŞLANGICINDAN BUGÜNE TÜRK HİKAYE ANTOLOJİSİ"dir ki birçok öykü yazarını bu antoloji sayesinde tanıdım. VARLIK YAYINLARININ 1975 yılında basımını yaptığı antolojide ünlü hikayecilerimizin en bilinen birer hikayesi bulunmakta. Antolojiden sırayla her gün bir öykü okusam, bitirmem bir yıl sürer. Defalarca okuduğum öyküler var. Bu nedenle antolojim biraz hırpalanmış, zamana karşı duramayan sayfaları sararmış ama içindeki öyküler canlılığından hiçbir şey kaybetmemiş; bulunduğu yer ve zamana direnmiş, eskidikçe değeri artmış...

İşte bugün öyküden söz etmişken bu çok değerli Türk Hikaye Antolojisini de tanıtmak istedim. Elimde bulunan 2. baskıyı hazırlayanlar; Yaşar Nabi Nayır, Mustafa Baydar ve M. Sunullah Arısoy. Bence harika bir iş çıkarmışlar. Keşke, yeni bir çalışma yapılsa da bu antolojiye girememiş (zaman bakımından) yeni nesil öykücülerimizin öykülerini birleştiren ve geleceğe taşıyan yeni bir hikaye antolojimiz olsa. Ne güzel olur değil mi?

Antoloji içinde "SUSUZ" adlı öyküsüyle yer alan Nezihe Meriç'in sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum: " Çok yazamıyorum ama öyküler içinde yaşıyorum." Öykünün temeli de tıpkı yazarın dediği gibi nefes aldığımız her günü farkına vararak yaşamaktan geçiyor.


           




                   

29 Eylül 2021 Çarşamba

 


"OCAĞINA İNCİR AĞACI DİKMEK" DEYİMİNİN ÖYKÜSÜ





Ocağına incir ağacı dikmek deyimi, halk arasında bir tür beddua olarak kullanılır, ki TDK Türkçe Sözlükte de "birinin evini barkını dağıtmak" anlamındadır. Neden bir başka ağaç değil de incir ağacı bu beddua içeren deyime girmiş? Merak edip araştırdım; bu sayede aslında incir yerken farkında olmadan incir arısını da yediğimi öğrenmiş oldum!

Dişi incir arısıyla erkek incir arısının nesillerini devam ettirmek için incire ihtiyaçları vardır. Çünkü bu arıların döllenmeleri incirde olur. Döllenme sonrasında tozlarına bulandıkları erkek incirden dişi incire uçarak ta incir ağacının neslinin gelecek kuşaklara ulaşmasını sağlarlar. Yani incir arısı yaşamak için incire, incir de incir arısına muhtaçtır; biri olmadan diğeri türünü devam ettiremez. Bu ilişkiye mutualizm adı verilir.

Hava bozduğunda, incir arısı korunmak için kendisine saklanacak kuytu bir yer arar. İncir arısı için en iyi kuytu yerler de terkedilmiş, içinde yaşam olmayan metruk binalardır. Bu metruk binaların bacalarının dibindeki ocak, incir arısına en kuytu yerdir. Çünkü o ocağın dibinde, rüzgar toprağı savurup biriktirmiştir. Bozuk havada bu ocağa sığınan incir arısının kanatlarına yapışmış olan incir tozları ocaktaki toprağa düşer. Zamanla bu toprakta bir minik incir fidanı boy verir. İşte "ocağına incir ağacı dikildi" nin öyküsü budur. *

İnciri hemen herkes bilir ve severek yer ama incir arısını ve görevini ancak incir yetiştiricileri, botanikçiler, ağaçlarla ilgilenenler ve uzmanlar bilir diye düşünüyorum. Bu nedenle incir arısını tanımak ve tanıtmak gerek. Dün yaptığım yürüyüşte beton bir duvarın içinden fırlamış gibi duran ve kocaman bir ağaç olan inciri görmeseydim, bugün bu yazıyı yazmak aklıma gelmezdi. :) İncir ağacının kökleri çok yayılmacıdır ve önüne hangi engel çıkarsa çıksın delip geçer. Dün, incir ağacının taş ve betondan oluşmuş duvarı delip çıktığını ve kendine güzel bir yaşam alanı yarattığını şaşkınlıkla izledim. İncir ağacının köklerinin bu yayılmacı ve engel tanımaz doğası  onun evlerden uzak bir yere dikilmesine neden olur.

İncir Arısı

Dişi incir arısı, yumurtalarını bırakmak için erkek incire girer (erkek incir yenmez, bizim yediğimiz dişi incirdir). Dişi arının kanatları ve anteni, erkek incirin minik aralığından içeri girerken kopar. Dolayısıyla içeri giren dişi incir arısı dışarı çıkamaz. Bundan sonra yaşam döngüsünü sürdürme görevi yavru arılardadır artık.

Erkek yavru arıları yumurtalardan kanatsız olarak çıkarlar. Tek bir görevleri vardır; dişileri döllemek ve içeriden çıkabilmek için incirin dışına doğru bir tünel kazmaktır. Dişi yavrular bu tünelden dışarı çıkarak poleni de beraberinde götürürler. 

Eğer incir arısı yanlışlıkla erkek incir yerine, yediğimiz dişi incirlerin içine girerse içeride üremesi için gerekli koşullar bulunmaz, dışarı da çıkamaz. Çünkü girişte kanatları ve anteni kopmuştur. Bu yüzden ne yazık ki arı içeride ölür. Ama bu gereklidir. Çünkü severek yediğimiz incirin polenleri ancak bu şekilde dağıtılabiliyor.

Kısacası, teknik olarak her incir yediğimizde aslında yanlışlıkla dişi incire girip oradan çıkamayan en az bir incir arısını da yemiş oluyoruz. :) Bu doğal ve olması gereken durum incir meyvesini sevmemizi engeller mi? Hiç sanmam. Beşer şaşar da incir arısı neden şaşmasın değil mi?


Yararlandığım Kaynaklar:

* Yılmaz Özdil - İsim, Şehir, Hayvan, Doğan Kitap.

https://www.ensonhaber.com/saglik/incirle-birlikte-yediginiz-seye-inanamayacaksiniz-o-citirtilarin-sebebi


22 Eylül 2021 Çarşamba

 


OTOMATİK PORTAKAL




Anthony Burgess'in Otomatik Portakal romanını okuyup bitirdiğimde, okumak için bu kadar geç kaldığıma üzüldüm. Yazar, romanı yazdığı 60'lı yıllarda post-endüstriyel dönem İngiltere'sinde var olacağını öngördüğü gençliği ve toplumsal yapıyı gençliğin şiddet içeren davranışlarıyla öylesine gerçekçi ve sarsıcı bir dille anlatıyor ki romanı okurken tüylerim diken diken oldu. Bir yerde okumuştum; Burgess'in Otomatik Portakal'ı psikoloji dizilerinde muhakkak okunması gereken kitaplar arasında gösterilmekteymiş. Romanı bitirdiğimde içinde anlatılan olaylar nedeniyle kitabı yarı distopik buldum. Çünkü distopik kitaplar, genellikle uygar toplumun unsurlarını içeren ve çağdaş görünen bazı eğilim ve davranışların sakıncalarına karşı bireyi ve toplumu uyaran kitaplardır. Otomatik Portakal romanına yarı distopik diyorum. Çünkü normal bir toplumda iyilik ve kötülük kavramlarını "şiddet-suç-ceza" üçgeninde irdelerken suçun önlenmesi için suç işleyen kişinin adeta makineleştirilmesini anlatmaktadır. Kitabın son sayfasını bitirdiğimde kendime şu soruları sordum; "Toplumun iyiliğine olan bir şey, aynı zamanda bireyin de iyiliğine olabilir mi? Bireyin iyilikle kötülük arasında seçim hakkı olmazsa yaptığı iyilik, kendisine yaptığı kötülük değil midir? Seçme hakkını kaybeden birey, özgürlüğünü de kaybetmiş olmaz mı? Sanırım yazarın okurdan istediği de bu soruların sorulması ve cevaplarının düşünülmesiydi. Öyle yaptım ben de.

Kitabın Kısaca Konusu:

Yazar kitabının adını neden "Otomatik Portakal" koyduğunu şöyle açıklamaktadır: "Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. 'Uqueer as as clockwork orange.' Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezya'da "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikayeye çok iyi oturduğunu düşündüm."

Romanın anlatıcısı ve baş kahramanı olan Alex 15 yaşındadır. Kendi yaş grubundan üç arkadaşı; Pete, Georgie ve Aptalof'la birlikte oluşturdukları dört kişilik "çete kardeşleri" adını verdikleri çete oldukça saldırgan, yakan yıkan, kadınlara tecavüz eden, ihtiyarları döven, diğer sokak çeteleriyle kavga eden, hırsızlık yapan son derece tehlikeli bir çetedir. Birkaç kez polis tarafından yakalanıp ıslahevine konulmuşlarsa da çıktıktan sonra yine aynı eylemlerine devam etmişlerdir. Alex neden kötülük yaptıklarını şöyle açıklar: 

"...Bu 'Toplum İçin Yararlı Ol' tekerlemelerini belleyen ve belletenlerin 'suç neden işlenir?' sorusunu düşündükçe hayalarım ağrıyor. Neden 'iyiliğin kökeni' ni  incelemezler, araştırmazlar? Herkesin derdi 'kötülük' ya da 'iblisin kökeni'. Eğer serseriler kötülük yapıyorsa bu onların tercih hakkı. Yani adamlar kötülüğü benimsemişler. İyiler de iyiliği...Ben kötülüğü yeğleyenler arasındayım. Yetke hiçbir zaman kötülüğe izin vermez ne yazık ki...İnsan kişiliği Koca Tanrı'nın en büyük eseridir. O bununla övünür. Kişiliksiz yaratıklar kişilik sahiplerini ezmeye uğraşırlar bu dünyada kardeşlerim. Çağdaş tarihimize bir göz atın. Bu makinelere karşı çıkıp onları bozmaya uğraşanlar hep kişilik sahibi, yüce yaratıklardır. Bunları anlatırken son derece ciddiyim kardeşlerim. Ben yaptıklarımdan zevk, mutluluk duyduğum için kötüyüm o kadar." (s: 36-37)

Alex klasik müzik hayranıdır. Şiddet istek ve arzusunu diri tutmak için özellikle Beethoven'in 9. Senfonisi'ni dinlemektedir. Alex ve çetesinin sürekli gittikleri sütbarda bir gece, Aptalof, arya söyleyen kadın sanatçıyla alay eder. Buna sinirlenen Alex,  Aptalof'a bir yumruk atar. Bu geceden sonra dörtlü çetede görüş ayrılıkları başlar ve çete liderliğinin kim olduğu sorgulanır. Yalnız kaldığından habersiz olan Alex'e arkadaşları bir kumpas kurarlar ve ihtiyar bir kadının evini soymaya giderler. Eve tek başına giren Alex, kaza sonucu ihtiyar kadının ölümüne sebep olur. Dışarı çıktığında arkadaşı Aptalof, barda yediği yumruğun acısını çıkarmak için çok iyi kullandığı zincirle Alex'in gözlerine vurarak, onun geçici görme kaybına neden olur. Polis sirenini duyan diğer arkadaşları kaçarak, suçu Alex'in üzerine yıkarlar. Polis Alex'i tutuklar. Mahkemede çete üyeleriyle beraber işledikleri tüm suçları itiraf eden ve arkadaşlarının adını veren Alex, ihtiyar kadını öldürmek suçundan 15 yıl hapse mahkum edilir. Hapishanede diğer adi suçlularla birlikte iki yıl geçiren Alex, dışarı çıkmak istemekte ve bu pis yerden biran önce kurtulmanın çarelerini araştırmaktadır. 

Bu arada, sokaklardaki güvenliği sağlayamayan ve suç işlenmesini engelleyemeyen, bu nedenle de oy kaybeden dönemin iktidar partisi seçimi kazanmak için "Suçluları Yeniden Topluma Kazandırma" programı kapsamında, "Ludovico" adlı bir laboratuvar çalışması geliştirmiştir ve suçlular arasından denek olarak kullanılmak üzere gönüllü aramaktadır. Ludovico yöntemi, suçluları topluma kazandırmanın yanı sıra yeniden suç işlemelerini de engellemektedir. Bu deneye katılan suçlu deneğe 15 gün yemeklerden sonra bir ilaç şırınga edilmektedir. İlaç sonrasında laboratuvara götürülen deneğin elleri, ayakları ve başı hareket etmeyecek bir şekilde bağlandıktan sonra göz kapaklarına kıskaç takılarak gözlerinin de açık kalması sağlanmaktadır. Bu işlemler yapıldıktan sonra deneğe şiddet içerikli korkunç filmler izletilmektedir. Birkaç gün sonra şiddet içeren bu filmleri izleyen denekte dayanılması güç ağrılar ve mide bulantısı, kusma gibi hastalık belirtileri gözlenmeye başlar. 15 günün sonunda ise deneğin zihninde şiddet arzusu, öfke belirdiğinde şiddetli ağrılar başlar ve denek kolunu bile kaldıramaz hale gelir. Bir tür beyin yıkama tekniği diyebileceğimiz bu yöntemden sonra suçlu, yeniden topluma kazandırılmış ve bir daha suç işlenmesi engellenmiş olur. Ancak bu yöntemin uygulandığı bireyin iyi ile kötü arasındaki seçim hakkı da elinden alınmıştır. Romanda hapishane rahibi bunu şöyle açıklamaktadır: " Bu yöntem gerçekten, kötü bir kişiyi topluma yararlı bir insan evladı yapabilecek mi? Asıl sorun bu bizce. İyilik kişinin içinden gelir. Kişi iyiliği seçebilmelidir. Kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir." 

Bu deneye katılan suçluların 15 gün sonra özgürlüğüne kavuşacakları ve geri kalan cezalarının affedileceği bizzat dönemin İçişleri Bakanı tarafından açıklanır. 

İşte  Ludovico deneyinin ne olduğunu bilmeden sırf hapishaneden kurtulabilmek için Alex, bu deneye gönüllü olarak katılır. 15 günün sonunda özgürlüğüne kavuşur ve dışarı çıkar. Ama ne Alex eski Alex'tir ne de dışarısı iki yıl önce bıraktığı gibidir. Her şey değişmiştir, ailesi bile. Dışarı çıkar çıkmaz evine giden Alex, anne ve babasının kendi odasını oğlumuz dedikleri bir yabancıya kiraya vermiş olduklarını görür. Anne ve babası Alex'i artık evlerinde istememektedirler. Bunun üzerine çok içerleyen Alex, acısız ve kolay bir ölümün nasıl olabileceğini araştırmak üzere şehir kütüphanesine gider. Orada bulunan ve daha önce Alex'in döverek hastanelik ettiği bir ihtiyar onu tanır ve hıncını çıkarmak için Alex'e vurmaya başlar. Alex karşılık vermek istese de bunu düşündüğü an dayanılmaz ağrıları başlar ve bu ağrılardan kurtulmak için öylece durup ihtiyar ve arkadaşlarından dayak yer. Yani hastalanmamak ve ağrılardan kurtulmak için zorunlu olarak dayak yemeyi tercih eder. Kargaşayı önleyemeyen kütüphane görevlisi polis çağırır. Gelen iki polisten biri Alex'in eski arkadaşı ve kendi çetesinin üyesi Aptalof, diğeri ise Nazileri taklit eden bir başka çeteden olan ve geçmişte dövdüğü, aşağıladığı bir çete üyesidir. İki polis, Alex'in cezasını çektiğine aldırmadan, geçmişten gelen öfkeyle, şehirden uzağa götürdükleri Alex'i öldüresiye dövüp, kırsalda bırakırlar. 

Yardım almak için sürünerek yakında bulunan bir köye ulaşan Alex'e kapısını çaldığı ev sahibi yardım eder. Ev sahibi Alex'ten olan biteni en ince ayrıntısına kadar anlatmasını ister, Alex te anlatır. Hükümete muhalif bir yazar olan ev sahibi, insanlık dışı olarak nitelediği Ludovico yöntemine karşı savaş açarak, kamuoyu oluşturmayı başarır. Aslında yazar, Alex'in kim olduğunu sesinden tanımıştır. Çünkü iki yıl önce Alex'in dörtlü çetesi bu eve zorla girmiş, yazarı dövmüş, aşağılamış ve karısına tecavüz etmişlerdir. Yüzlerinde maske olduğu için yüzünü göremeyen yazar karısına tecavüz edenlerden birinin Alex olduğunu sesinden tanımış ama tanıdığını Alex'e belli etmemiştir. Çünkü yazarın da Alex'ten öç alma planı vardır. Bu plana göre, yüksek bir apartman dairesine götürülen Alex'e, Beethoven'in 9. Senfonisi dinletilir. Plağın sesi yükseldikçe Alex'in ağrıları ve sancıları dayanılmaz bir hal alır. Müziği duymamak için dışarı çıkmak isteyen Alex, kapının kilitli olduğunu görür ve acılardan kurtulmak için ölmesi gerektiğini düşünerek pencereden atlar. Yazarın istediği de budur; Alex'in intihar etmesi. Böylece hem karısının intikamını alacak hem de kamuoyunu hükümete karşı ayağa kaldıracaktır. Bir taşla iki kuş vurmuş olacaktır böylece. Ancak yazar istediğini elde edemez. Çünkü vücudunda birçok kırık olan Alex ölmemiş, hastanede tedavi altına alınmıştır. Hem de hükümetin kanatları altında güvendedir artık. Ludovico yöntemine karşı oluşan kamuoyu karşısında hükümet geri adım atmış ve Alex'in eski haline dönüşebilmesi için doktorlardan ellerinden geleni yapmaları istenmiştir. 

Hem yöntemleri hem de sonuçları bakımından insanlık dışı olan Ludovico'nun etkilerini ortadan kaldırabilmek için Alex'e bir hafta komada kaldığı süre içinde "derin hipnopedya" uygulanmış ve komadan çıkan Alex, eski haline dönmüştür. Bu haliyle haber olan ve manşetlerden düşmeyen Alex sayesinde hükümet de aklanmıştır. Hastanede Alex'i ziyaret eden İçişleri Bakanı ona iyi bir iş ve güzel bir gelecek vadederek hükümetin aklanmasına yardımcı olmuştur. Artık 18 yaşında ve iyi bir işi olan Alex, eski arkadaşı ve çete üyesi olan Pete'le karşılaştığında onun evlendiğini öğrenir ve yanındaki eşiyle tanışır. Çete üyesi Georgi'nin ise bir soygun sırasında öldürüldüğünü öğrenen Alex, artık hayatına çeki düzen vermenin zamanının geldiğini, bunun için de evlenmesi gerektiğini düşünür. Ama öncelikle evleneceği bir kız bulması gerekmektedir.

Unutmayalım! "Kişi iyiliği seçebilmelidir. Kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir." Bütün dünya ne çekiyorsa, bu kişiliğini yitirmiş insanlardan çekmiyor mu? 


Not: Romanı bitirdikten sonra "Otomatik Portakal" filmini de izledim; roman ve filmi kıyaslamak için. 1971 yılında, Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan film, Kubrick'in ufak tefek eklemelerinin yanı sıra kitaba uygun çekilmiş diyebilirim. Ancak, kitabı okumadan filmi izleyenler, konu bütünselliği bakımından anlamakta zorlanabilirler. Kitabı okumadan filmi izlemek isteyenler için bu yazımı oldukça detaylı yazdım. Yararlı olduysa ne mutlu bana...:)




16 Eylül 2021 Perşembe

 


TÜRKİYE'NİN BÜTÜN AĞAÇLARI VE ÇALILARI



Boz bulanık bir Ankara günü. Griye çalan beyazımsı gökyüzündeki bulutların acaba yağsam mı, yağmasam mı diye düşünürken suratlarını asarak bir türlü karar veremediği o gri Ankara günlerinin başlangıcı sanki. Anlayacağınız tatsız tuzsuz bir gün. Güne böyle başlamak hoş olmasa da hoşluk bir anda gelebiliyor. 

Öğlen saatlerinde kapım çalındı. Günlerdir heyecanla yolunu gözlediğim kitabımın geldiğini bilerek açtım kapıyı ve kargoyu aldım. Paket öyle ağırdı ki iki elimle zor tutabildim. Kapıyı kapatır kapatmaz, delta varyantını bile düşünmeden hemen oracıkta paketi açtım. E yani o kadarcık da olsun. Uzun zamandır satın almak için peşinden koştuğum, benim için çok değerli olan referans kitabıma kavuşmuştum sonunda. Kızım sevincimi ve mutluluğumu görünce, "Annem" dedi "Bugünü unutmamak için, kitaba bir not yazmak istiyorum. Gözlerindeki sevinç pırıltısını hep hatırlamak için." Çok sevindim buna ama sevincim biraz buruktu; keşke büyük kızım da yanımda olsaydı, diye geçirdim içimden. İşte o zaman sevincim ikiye katlanırdı çünkü...

Kitabın elime geçmesiyle yaşadığım duyguları ve atmosferi sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü bir yıldır bu kitabı satın almak için adeta kitabın peşinden koştum. İlk baskısı tükenmişti. İkincisi yapılır mıydı bilmiyordum. Bir umut ikinci baskıyı bekliyordum. Ve ikinci baskı raflarda yerini alır almaz, siparişimi verdim. Beklemem aylar sürdü ama buna değdi. :)

Sözünü ettiğim kitabın adı, TEMA Vakfı ile Türkiye İş Bankası'nın ortaklaşa hazırladığı "Türkiye'nin Bütün Ağaçları ve Çalıları". Prof. Dr. Ünal Akkemik editörlüğünde, birçok değerli akademisyen ve bilim insanı tarafından yazılmış ve renkli fotoğraflarla görselleştirilmiş. Baskı çok kaliteli, fotoğraflar net.


 

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, kitabın sunuş yazısında şöyle diyor: "Elinizde tuttuğunuz bu kitap aracılığıyla sizleri; ormanların omurgasını oluşturan, kentlerde ise yeşil alanlarda gördüğümüz ancak yeterince tanımadığımız ağaç ve çalılarla buluşturuyoruz. Bu ağaç ve çalılar; gövdelerinden dallarına, sürgünlerinden yapraklarına, çiçeklerinden tomurcuklarına o kadar çeşitliler ki...Bu kitapta; ağaç ve çalılara ilişkin bu çeşitliliği, onların karakteristik özelliklerini ve yaşadıkları yerlerle ilgili pek çok bilgiyi bulacaksınız." 

Gerçekten de kitabın sayfalarına şöyle bir göz attığımda; Edirne'den Hakkari'ye dek uzanan dağlar, ovalar, yaylalar, dere ve tepelerde, ülkemizdeki parklar, korular, bahçelerde insanların yetiştirdiği ağaç ve çalılarla, yurtdışından ülkemize getirilen tüm ağaç ve çalı formlarını görmek, bu gri Ankara günümü güneşli bir yaz gününe çevirdi. Artık mevsim sonbaharmış, kışmış kimin umurunda? Bu harika kitap sayesinde, bundan böyle benim her günüm ilkbahar ve yaz tadında olacak. :) Güzel ülkemin ağaçları, çiçekli çalıları bu 1362 sayfalık kitapla her an elimin altında olacak. Sıkıldığımda, ormanları ve dağları özlediğimde açıp bir bir bakacağım o güzelim fotoğraflara. Daha ne olsun?

"Kitaplar beynin çocuklarıdır" der Jonathan Swift. "Türkiye'nin Bütün Ağaçları ve Çalıları" kitabı ise hem beynin hem gözlerin hem de güzellikleri görebilenlerin kitabı diyorum ben de. Dolayısıyla her doğaseverin kitaplığında bulunması elzem referans bir kitap. Ben bu güzellikleri gördüm, sizlerin de görmesini istiyorum. Çünkü doğanın her gün bizim için yaptığı sonsuz güzellikteki resimleri görebilecek gözlere sahip olduğunuzu düşünüyorum...

SEVGİYLE VE DOĞADA KALIN.






13 Eylül 2021 Pazartesi

 


YALNIZLIK MI, TEK BAŞINALIK MI?

Yalnızlık hissedilir, tek başınalık yaşanır. İkisi arasında fark vardır. Aslında "ben tercih ettim" denilen şey, yalnızlık değil, tek başınalıktır. Yani tek başına olmayı ve tek başına yaşamayı istemek ve bunu tercih etmektir. Tercihi nedeniyle de birey kendi kendine yeteceğinin bilincindedir. Bu bağlamda, tek başına olan birey mutlu, yalnız hisseden ise kalabalık içinde bile mutsuzdur.

Huzursuzluğun kitabını yazan bir yalnız adam, Fernando Pessoa der ki; "Yalnız başına yaşayamıyorsanız, bir köle olarak doğmuşsunuz demektir." Ve devam eder, "Özgürlük, yalnız kalabilmeye denir. İnsanlardan uzaklaşabiliyorsan, onlara hiçbir muhtaçlığın, paraya ihtiyacın, sürüye uyma içgüdün, aşka, şana şöhrete hevesin ya da merakın yoksa özgürsündür; bunların hepsi sadece yalnızlıktan ve sessizlikten beslenir." Sanırım Pessoa bunları söylerken ruhen hissedilen yalnızlığı değil, fiziksel ortamda bedenen yaşanan tek başınalığı kastetmişti.


7 Eylül 2021 Salı

 


DÜNÜ BUGÜNE BAĞLAYAN DRİNA KÖPRÜSÜ





İvo Andriç'in yazdığı "Drina Köprüsü"nü okumasaydım, böyle bir köprüden haberimin olmayacağı gibi, köprünün dünü bugüne bağlarken zamana meydan okuduğunu da bilemeyecektim. Balkanlardaki farklı etnik gruplar arasındaki ilişkinin son 300 yılını, köprünün tanıklığıyla anlatan İvo Andriç, Drina Köprüsü kitabıyla 1961'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Böylece, bu tarihi köprünün uluslararası ün kazanmasına  da neden oldu. Ayrıca Drina Köprüsü, UNESCO tarafından 2007 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alındı ve bu listede yer alan altı tarihi köprüden biri oldu.

İşte bugünkü yazımda, İvo Andriç'in kitabında anlattığı Drina Köprüsü ile ilgili tarihi  bilgileri vermek istiyorum. 

Drina, Sava Irmağı'nın en büyük koludur. Diğer kolları ise Piva ve Tara akarsularıdır. Fazla eğimli bir toprakta aktığı için Drina üstünde ulaşım yapılamamaktadır. Odun kütüklerinin yüzdürülmesinde kullanılan ırmak güneyden kuzeye doğru akmaktadır. 

Drina, daha çok sarp dağlar arasındaki dar boğazlarda ve de derin uçurumlar arasında akar. Bu sarp dağların, yeşil köpüklü sularıyla ortaya çıktığı yerde büyük bir köprü yapılmıştır, ki bu büyük ve eşi benzeri olmayan köprü Drina köprüsüdür.

Drina köprüsünün yapılması emrini veren Osmanlı İmparatorluğu'nda üç padişaha sadrazamlık yapan Sokollu Mehmet Paşa'dır. Paşa, Vişegrad kasabasını çevreleyen dağlardan birinde yer alan Sokoloviç köyünde doğmuş, küçük yaşta Osmanlı askerlerince devşirme olarak toplanan çocukların içinde İstanbul'a getirilmiş ve imparatorluk bürokratı olmak üzere sıkı bir eğitimden geçirilmiştir. Sadrazam olduğunda doğduğu toprakları unutmamış ve azgın akan Drina'ya taş köprü yaptırarak, hem kendi adını hem de köprüyü yapan mimarın adını ölümsüzleştirmiştir. Drina Köprüsü'nün mimarı, Mimar Sinan'dır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mimar Sinan için "susan taşın, konuşan hacimlerin şairi" der. Sinan usta, Drina Köprüsü'ndeki tekniğiyle taşlara şiir yazdırmıştır gerçekten de. Drina Köprüsü, Bosna'yı Sırbistan'a, oradan da daha uzaklara, Osmanlı İmparatorluğu'nun diğer bölgelerine ve başkent İstanbul'a bağlayan yegane geçittir. Bu köprü sayesinde Vişegrad kasabası ekonomik ve demografik yönden büyüyerek dönemin önemli kasabalarından biri olmuştur.

Drina Köprüsü'nde yazar, Drina Köprüsü'nün yapım aşamalarını, bu aşamalarda halk arasında oluşan efsaneleri, ki bu efsaneler yüzyıllarca kulaktan kulağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır- ve köprünün özelliklerini anlatır. Yazar, köprüyü Mimar Rade'nin yaptığını söylemektedir. Köprünün yapımı için Vişegrad Kasabası'na gelen Osmanlı kafilesinin başında da sertliği ve acımasızlığıyla tanınan Abid Ağa ve yardımcısı mimar Tosun Efendi'nin bulunduğunu yazmaktadır. Ancak gerçekte Drina Köprüsü'nün mimarı, Mimar Sinan'dır. Tüm tarihi kayıtlar bunu doğrulamaktadır. Yazarın kitabında, neden hiç Mimar Sinan'dan bahsetmemiş  olduğunu ise  anlayabilmiş değilim. Neyse bu konu tarihçilerimizi ilgilendirir. Ben sadece, Mimar Sinan gibi döneminin en büyük mimarının adından bahsedilmemesini (ki projenin müellifi olmasına rağmen) üzüntüyle okuduğumu ifade etmek istedim. Ayrıca, kitapta köprünün Kapiya'sı üstüne asılan ve dönemin büyük şairi Baki tarafından yazılan beyaz mermer üstündeki manzum satırların İstanbullu şair "Badi" tarafından yazıldığı belirtilmiş, ki bu hata çevirmen tarafından, "Baki" olduğu tahmin edilerek düzeltilmiştir.

Vişegrad'da yaşayan Müslüman ve Hristiyan halkın yaşantısında Drina Köprüsü'nün bir hayli fazla rolü olduğunu kitaptaki şu satırlardan anlıyoruz: "Bu kasabada oturanların yaşamı bu köprüyle, Kapiya'sının üstünde, çevresinde ya da onunla ilgili olarak gelişir, akıp gider. Özel ya da genel yaşantıda, her geçen konuda, masallarda, her zaman 'köprü üstünde' sözü duyulur. Gerçekten de çocukların ilk gezintileri, ilk oyunları orada başlar." 

Romanın baş kahramanı Drina Köprüsü olunca, yazar betimlemeleriyle sanki  köprüyü anlatmamış, adeta sözcüklerle fotoğraflamış. Köprüyle ilgili olarak yazar şöyle yazmış; " Zarif biçimde oyulmuş, geniş aralıklı on bir kemerin üstünde yükselen bu taş köprünün uzunluğu iki yüz elli, genişliği de on adımdır. Köprünün tam orta yerinde birbirine eşit iki teras biçiminde genişleyen bölümüne yerel halk "Kapiya" der." Kapiya'da ise taştan yapılmış oturma yerleri ve kahvehane bulunmaktadır. Yapımına, 1566 yılında başlanan köprünün inşaatı tam beş yıl sürmüş ve 1571 yılında ulaşıma açılmış.

Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa, köprüden gelip geçen yabancıları da düşünerek konaklayacakları ve hayvanlarını besleyecekleri bir kervansaray da yaptırmış. Beyaz taşlardan yapılan bu kervansaraya halk "Taş Han" adını vermiş. Yıllarca yolculara bedava hizmet veren bu kervansarayın tüm gelirini sadrazam tarafından kurulan vakıf karşılıyormuş. 1579 yılında bir suikasta uğrayarak ölen Sokollu Mehmet Paşa'dan sonra vakıf gelirlerini kaybeden kervansarayı, yöre halkı işletmeye devam etse de bu uzun sürmemiş. Sonunda Bosna-Hersek ve Vişegrad'ı işgal eden Avusturya birlikleri tarafından top ateşine tutularak, yöre halkının Taş Han adını verdiği kervansaray yıkılmış.

Şimdi gelelim köprünün yapım aşamasında, gerçeklerden saptırılarak uydurulan efsanelere. Kitapta birçok efsaneden bahsediliyor ama ben, sadece birini yazacağım. Çünkü diğerlerini de yazarsam yazım çok uzayacak. :) Uzun yazıları okumayı da kimse sevmiyor. Deneyimle öğrendim artık.

İşte o efsanelerden biri: Mimar Rade tarafından yapılan köprüyü, su perisi daima baltalamış, gündüz yapılan yerleri, gece bozmuş. Böyle olunca da köprü yapımı bir türlü ilerleyemiyormuş. Sonunda Drina'nın azgın akan bol köpüklü sularından bir ses yükselmiş ve Mimar Rade'ye demiş ki; "Stoya (dur) ve Ostoya (kal) adlı biri erkek, biri kız ikiz kardeş bulup onları ortadaki sütunların içine koyup örersen bu yap-boz işi durur." Bunun üzerine tüm Bosna'da Stoya ve Ostoya adlı ikiz kardeşler aranmaya başlamış. Bulup getirene ödüller vadedilmiş. En sonunda seymenler ücra bir köyde yeni doğmuş ikiz iki kardeşi bulup, zorla getirmişler. Anneleri de ikizlerin ardından düşmüş yollara ama nafile. İkizleri duvarın içine örmüşler diye efsane sürüp gitmiş. Halk, çok kolay masal uydurur ve onu çok kolaylıkla yayar.

Peki efsaneye kaynak olan gerçekler nelerdi? Osmanlı kafilesinin başında bulunan Abid Ağa, Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa'nın güvendiği biri ve sağ koludur. Sert ve acımasızlığıyla tanınan ağa, köprü yapımı için sadrazam tarafından kendisine verilen ödeneği zimmetine geçirir ve yöre halkının yanı sıra yoldan geçen yabancıları da zorla toplatarak inşaatta bedava çalıştırır. Bedava çalışmaktan bıkan köylülerden birkaçı kendi aralarında anlaşarak, gündüz yapılanları gece yıkmaya karar verirler. Köylülerin içinde bulunan Radisav adlı ufak tefek bir adam bu işi üstlenir ve arkadaşlarına şöyle der; "Sal neyimize yetmez? Gece gidip yapılan işleri bozacağız ve bunu perilerin yaptığını, Drina'nın üstünde bir köprü kurulmasını istemediklerini ortalığa yayacağız. Bir kere bunu deneyeceğiz. Çünkü başka çaremiz kalmadı." Ve iki gece anlaştıkları gibi ırmak üzerinde salla ilerleyerek gizlice yapılan yerleri yıkarlar. Abid Ağa, yapılanların yıkıldığını görünce deliye döner ve bunu yapanların yakalanmasını emreder. Üçüncü gün, Radisav yakalanır. Arkadaşlarının adını vermesi için Radisav'a korkunç işkenceler yaparlar ama o isim vermez. Bunun üzerine Abid Ağa, Radisav'ın kazığa geçirilmesini ve ölüsünün de köpeklere atılmasını emreder. Yazar, bu kazığa geçirilme safhalarını en ince ayrıntısına kadar anlattığı için okuyucu da dehşet uyandırmayı başardığını söyleyebilirim. Bence kazığa oturtma işlemini yazar gereksiz yere çok uzatmış. Belki de bilerek böyle yapmıştır. Radisav'ın arkadaşları ölüsünün köpeklere atılmaması ve Hristiyan adetlerine göre gömülebilmesi için cellat olan çingeneye büyük bir rüşvet vererek Radisav'ın cesedini alırlar ve uzakta bir yere gömerler. Bu gizlice gömülme işleminden sonra da başka bir efsane doğar.

İkiz bebeklerin sütunlara gömüldüğü yolundaki efsanenin gerçeği ise şöyle: Gündüz yapılan işlerin gece bozulmasını perilerin istediği masalı ortalığa yayılmıştır. O sırada Vişegrad'ın üst tarafında bulunan bir köyde, hizmetçi olarak çalışan kekeme ve aptal bir kız hamile kalır. Kimden hamile kaldığını bilmeyen bu kızın durumunun meydana çıkması, o zamana kadar duyulmamış, görülmemiş bir şeydi. Kızcağız kendi başına bir arsada doğum yapar. Bebekleri ikizdir ama ölü doğmuştur. Köylü kadınlar ölü doğan bu bebekleri bir erik ağacının altına gömerler. Anne olmayı çok isteyen ve bundan yoksun kalan kadıncağız, bebeklerinin öldüğüne inanmaz ve her yerde onları aramaya başlar. Onun bitmek tükenmek bilmeyen sorularından kurtulmak için, işaretle ona, çocukları Türkler tarafından yapılan köprüye götürdüklerini anlatırlar. Kadıncağız da köprünün oradan ayrılmaz olur ve çalışanlara hiç durmadan bebeklerini ne yaptıklarını sorar. Önceleri işçiler tarafından kovulup köprüden uzaklaştırılan kadını daha sonra kendi haline bırakırlar. İşte efsane böyle doğar.

Abid Ağa'ya gelince, iki yıldan sonra, sadrazam tarafından görevden azledilir ve zimmetine geçirdiği paralar kuruşuna kadar geri alınır. Canının bağışlanması karşılığında da ailesiyle birlikte parasız pulsuz uzak bir yere sürgüne gönderilir. Yerine çalışkan ve dürüst Arif Ağa atanır. Ağa hiç kimseyi bedava çalıştırmaz, çalışanların ücretini düzenli olarak öder ve köprü ile kervansaray tamamlanır. Yazar, Abid Ağa'nın yaptıklarını sadrazama ulaştıran ve anlatan kişinin Mimar Tosun Efendi olduğunu ima ederek, zalim ve acımasız yöneticilerin yanı sıra dürüst ve çalışkan yöneticilerin de varlığını anlatmaya çalışır. 

Not: Bu kitaptan öğrendiğime göre, Türkçe birçok kelime aynen Sırpçaya geçmiş. Hem de anlam kayması olmadan.

 



Drina Köprüsü görseli; aa.com.tr'den alındı.

31 Ağustos 2021 Salı

 


KÖY TÜRKÜLERİ


Günlük yürüyüşlerimi yaparken müzik dinlemekten keyif alanlardanım. Müziksiz yürüyüş, benim için kurak ve çorak bir tarlada biten ot gibidir. Ot, olduğu yerde kalıp büyümesini sürdürür yani yaşar ama ot gibi yaşar! Ota benzemek istemediğim için de müziksiz yürüyüş yapmam. "Teşbihte hata olmaz" demiş büyüklerimiz, hatırlatayım dedim.  :)

Yürüyüş süresince, sevdiğim müzikleri Spotify'dan dinliyorum artık. Arabesk ve Caz müziği hariç hemen her tür müziği dinlerim ama sevdiklerimi daha çok dinlerim. Genellikle Türk Halk Müziği'nin neşeli ve hareketli türküleri ilaç gibi gelir bana; ruhumu beslerim aynı zamanda. Halbuki, çocukluğumda rahmetli babam türküleri,  halk ozanlarını dinlediği ve plaklarını alıp evde sürekli çaldığı için nasıl da kızardım kendisine; müzik zevkimiz uyuşmuyor diye. O zamanlar pop müzik yavaş yavaş giriyordu hayatımıza ve biz çocuklar da modaya ayak uyduruyor ve pop müzik dinleyerek hoplayıp zıplıyorduk.

Bugün yine türkü dinlerken, belki yarım yüzyıldır dinlemediğim ve neredeyse unuttuğum bir türkü, çalma listesinden sürpriz yapıp kulaklarıma ulaştı. Müziği tanır tanımaz bir hüzün çöktü üstüme; anılarım depreşti çünkü. Türküyü tekrar tekrar dinledim. Ve düşündüm; eskiden türkülerimizin sözleri ne kadar güzelmiş, ne kadar anlamlıymış ve ne kadar da eğiticiymiş.  O an, Cengiz Aytmatov'un sözü geldi aklıma; "Ne güzel türküler yakarmış eskiler! Her türkü tek başına  bir tarih sanki." Bunları düşünmeme neden olan türkünün adı ise "Mektebin Bacaları" idi. 

Acaba diyorum, Anadolu topraklarında yakılan en son türkünün tarihi ne ola ki? Bir yazarın dediği gibi; "Çünkü türkü ağıttır, çünkü türkü başkaldırıdır, çünkü türkü yakılır. Bakın söylenir değil, yakılır." Uydur kaydır bestelenen ve saçma sapan sözler yazılarak güya icra edilen ve adına da türkü denilen "terelelli müzikten" bahsetmiyorum. Söz ve müziği anonim olan, Anadolu halkının acılarını ağıtlara, sevinçlerini, tasalarını, hüzünlerini, sevdalarını, kara sevdalarını söze ve saza döken gerçek türkülerden söz ediyorum. Böyle türküler yakılıyor mu hala yoksa çağa ayak uydurma modası altında kaybolup gittiler mi?  Bu soruyu soruyorum; çünkü devlet adına yayın yapan TRT 'de bile türkülerimiz rağbet görmüyor artık...Böyle olunca da gelecek nesle  kültürel aktarımı yapmak ailelerin inisiyatifine bırakılıyor ne yazık ki, hem de devlet eliyle...

Son sözü, bir köy türküsü duyduğunda şairliğinden utanan Bedri Rahmi Eyüboğlu'na bırakıyorum: "Ah bu türküler, köy türküleri. Ne düzeni belli, ne yazanı. Altlarında imza yok ama içlerinde yürek var."

Mektebin Bacaları türküsünün taş plak kaydını dinlemek için linki tıklayınız:

https://www.youtube.com/watch?v=kKCXO8xAubQ


19 Ağustos 2021 Perşembe

 


BİR KİTAP; HÜRRİYET YOLU

BİR YAZAR; HOWARD FAST

BİR ŞİİR; H. FAST'IN NAZIM HİKMET'E ŞİİRİ



Bazı kitaplar vardır; ikinci kez okumak istersiniz. Çünkü sizi çok etkilemiştir ve çok şey öğrenmişsinizdir o kitaptan.  Her daim, ikinci okumalar daha verimli ve anlamlı olmaktadır. Bir kitabı anlamanın yolu onu iki kere okumaktan geçer diyen ve  bu düşüncenin önde gelen savunucusu olan Arthur Schopenhauer'un argümanı kısaca şöyle: " Kitabın başlangıcı, sonunun bilinmesini gerektirirken, son da aynı şekilde başlangıcının bilinmesini gerektirir. Bu durumda ilk okuma, ikinci okuyuş sırasında başlangıçla son ya da diğer parçalar arasındaki bağlantıyı kurmak için gereklidir ve asıl okuma ikinci okuma olacaktır." Schopenhauer'un bu düşüncesine katıldığım için bazı kitapları ikinci kez okurum, hem böylece unuttuklarımı da hatırlarım.

İşte o kitaplardan biri, yaklaşık 40 yıl önce okuduğum 1982 basımı Howard Fast'ın "Hürriyet Yolu" kitabıdır. Kitap, Amerikan İç Savaşı (Kuzey-Güney Savaşı) sonrasında yaşanan kısa bir özgürlük dönemini (dönem sekiz yıl sürer) anlatmaktadır. Bu dönemde kölelik kaldırılmış, feodalizm ağır bir darbe almış ve burjuvazi kendi iktidarını kurarak kapitalizmin yolunu açmıştır. Bundan sonra insanlar renk ve sınıf ayrımına bakılmadan "özgür" yaşayacaklardır. Bu geçiş dönemini müteakip yıllarda burjuvazi iktidarını sağlamlaştırır. Acaba, sağlamlaşan burjuvazi iktidarında,  özgürlükler devam edecek midir, yoksa köle tutsaklığının yerini bir başka tutsaklık mı alacaktır? Sorunun cevabını merak ediyorsanız eğer, büyük oranda gerçeklik payı olan hikayeyi ve yazarın o dönemin birkaç zenci devlet adamının(milletvekili, senatör) özelliklerini üstüne yükleyerek yarattığı zenci önderi  Gideon Jackson'u tanımak için kitabı okumalısınız.

Hürriyet Yolu kitabına ilişkin birkaç not:

* Yazar kitabını; " Faşizme karşı mücadelede hayatlarını vermiş olan kara ve beyaz sarı ve kızıl derili bacı, kardeş ve arkadaşların anısına" ithaf etmiş.

**Yazarın bildirdiğine göre, iki Afrika Kabilesi, Hürriyet Yolu'nu okuyabilmek için, dillerinin ilk alfabesini yaratıp, kitabı bastırmışlardır.

***Bu roman, birçok ülkede sahneye konulmuş, ayrıca operası yazılmış ve oynanmıştır. 

(Bu üç not, kitaptan aynen alındı.)

Howard Fast (D:11 Kasım1914, New York - Ö:12 Mart 2003, Connecticut) 

Howard Fast, 1940'lı yıllarda çok satan kitaplar listesine giren "Yurttaş Tom Paine", "Spartaküs" ve Amerikalı" kitapları ile ünlenmiştir. Howard Fast, ABD Temsilciler Meclisi'nin ABD Başkanı McCarthy öncülüğünde sanatçılar aleyhinde başlattığı cadı avı sırasında soruşturmaya çekildi ve kitapları okul kütüphanelerinden çıkarıldı. Soruşturma sonucunda mahkemeye verildi ve üç ay hapse mahkum oldu. Üç ay hapis yattıktan sonra dışarı çıkan Fast, "Spartaküs"ü yazdı. Federal Soruşturma Bürosu'nun(FBI) adamları birçok yayınevini gezerek romanın yayınlanmasını engelleyince Fast, "Spartaküs"ü kendisi yayınladı. Büyük bir başarı kazanan roman, 1960'da Kirk Douglas'ın yapımcılığı ve başrol oyunculuğuyla (Spartaküs rolü) filme çekildi. Stanley Kubrick'in yönettiği film, büyük bir başarı kazanarak sinema tarihine geçti.

Fast, 1953'te, yakın arkadaşı olan Paul Robeson dışında Stalin Uluslararası Barış Ödülü'nü alan tek Amerikalı oldu. Onlarca roman, deneme ve incelemelerin yanı sıra E.V. Cunningham takma adıyla gerilim romanları da yazdı. Aynı zamanda Fast, Komünist Parti'nin yayın organı The Daily Worker'ın kadrolu yazarıydı.

Pablo Picasso ve Neruda ile yakın arkadaşlığı bulunan Fast, Nazım Hikmet'e başlıklı bir şiir yazmıştır. İşte Howard Fast'ın Nazım'a yazdığı şiir:

NAZIM HİKMET'E

Kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini,

bizim duvarlarımız da tutamadı kardeşim,

kelimelerin buldu bizi.

O gün cezaevinde geldi yanıma

pek iyi bildiğin cezaevi fısıltısıyla

o ince yazar, Albert Maltz...

Hayatı anlatan şeyler söylemekti onun suçu da,

barışı, umudu, özlenen şeyleri...

Özgür olduğunu söyledi bana.

Özgür, dedi, Nazım Hikmet özgür artık,

özgürlük içinde dolaşıyor kendi ülkesinde,

açık alınla söylüyor türkülerini bütün insanlar için.

Nasıl anlatırım dostum, yoldaşım, kardeşim,

hiç görmediğim ama çok yakından bildiğim,

başımın üstünde tuttuğum kardeşim benim...

Nasıl anlatırım bunun anlamını sana?

O anda biz de kurtulmuştuk çünkü.

Çünkü seninki gibi bir türkü tutturmuştu benim kalbim de,

kimseyi senin kadar yakından tanımadım,

senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar,

ulusların üstünde bir kardeşlik kuran;

bir de bizi susturacaklarını sanıyorlar,

suspus edeceklerini duvarların ardında.

Senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar,

ama sen oldun bizi kurtaran.

Ülkenden millerce ötedeki bir ülkenin iki yazarını,

kötülerin kötü işler çevirdikleri bir ülkenin,

özgürlüğün utançla başını eğdiği bir ülkenin,

ama uyanacak bir ülkenin yazarlarını.

Sen kurtulunca anladık biz

kısa süresini kendi duvarlarımızın,

soytarıların, yılışık katillerin kurduğu duvarların;

ışığa, zafere giden yolda kısa bir süredir bu...

Ama bunları anlatmanın ne gereği var,

sen zaten biliyorsun yüreğimizin türkülerini!

Howard Fast

Çeviri: Ülkü Tamer


 Not: Nazım Hikmet'e şiiri, siirparki.com'dan alındı.