16 Nisan 2024 Salı

 


MEZOPOTAMYA'NIN (BEREKETLİ HİLAL) İNCİLERİ

"Şehirlerin de bir ruhu vardır. Bir şehirde yaşayan insanlar zamanla yaşadığı şehrin ruhuyla karakteristik açıdan özdeşleşirler." - İbn-i Haldun



9-13 Nisan 2024 tarihleri arasında yaptığım GAP turu ve Mezopotamya kültür gezisine katılacağım için çok heyecanlıydım. Çünkü bu bölgeye yapacağım ilk gezim olacaktı. Tarihe olan merakım yüzünden bölge tarihiyle ilgili onca kitap okumuştum. Oralara gidip okuduklarımı yerinde görmek ise hayalimdi. Örneğin Zülfü Livaneli'nin HUZURSUZLUK kitabı Mardin'i çok güzel anlatır. Gaziantepli yazar Ahmet Ümit ise KAVİM kitabında, düzen ve din gibi hassas konuları işlerken Arap Aleviliği, Süryanilik ve Hristiyanlık gibi dini temalarla ilgili bilgiler sunar. Ve yine Buket Uzuner'in tabiat dörtlemesinin dördüncü kitabı olan ATEŞ, kadim geleneklerden ve Mezopotamya'dan bahseder. Okuduğum kitaplardan ilk aklıma gelenler bunlar. Başka kitaplarda vardır mutlaka. 

Bilirsiniz ilkokul bilgisidir; "Fırat ve Dicle nehirleri, ülkemiz sınırından çıktıktan sonra Basra Körfezi'ne dökülmeden önce birleşerek Şatt'ül Arab veya Ervend Rüd adını alır. İşte bu iki nehir arasında kalan bölgeye Mezopotamya adı verilir" diye. Antik Yunancada Mesopotamia: İki nehir arasındaki bölge demek olup Süryanice'deki  Beyt Nahrin adı ise Nehirler ülkesi anlamını taşır. Günümüzde bu bölgede toprağı bulunan ülkeler şunlardır: Irak, Kuzeydoğu Suriye, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Güneybatı İran. M.Ö. 7.000 öncesi yiyecek üretimi bu merkezlerde başladığı için (ilk buğday üretimi) bu bölge "bereketli Hilal" olarak adlandırılır. Bereketli Hilal'de tarım, "temel bitkiler" diye adlandırılan sekiz bitkinin evcilleştirilmesiyle başladı. Bu temel sekiz bitki şunlardır: çift sıralı buğday, tek sıralı buğday, arpa, mercimek, bezelye, nohut, acı burçak ve keten bitkisi. Kısaca Mezopotamya hakkında bilgi verdikten sonra gezi boyunca edindiğim izlenimlerimi yazmaya başlayabilirim. Ama, izlenimlerimi yazmadan önce minik bir uyarı yapmam gerekiyor. Eğer bu bölgeye gitmeyi düşünüyorsanız, ki gitmenizi şiddetle öneririm- bayram tatillerini seçmeyiniz. Daha rahat gezip görebilmek için bayram harici günlerde seyahat etmenizi öneririm. Çünkü bölgenin her bir yanı, bayramda aşırı kalabalıktı, tabiri caizse "iğne atsan yere düşmezdi." Kalabalık nedeniyle yerel rehberin verdiği bilgileri zorlanarak duyuyordum ve fotoğraf çekerken hep bir itiş-kakış, önde bulunma telaşı vardı. Tarihi yerlerde, özellikle kapalı mekanlardaki rahatsız edici gürültü ve uğultu da cabası!

Birinci Gün: 

Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Halfeti, Birecik Barajı ve Barajda Tekne Turu

Gezimizin başlangıç noktası Gaziantep oldu. Ankara'dan dokuz saatlik bir yolculuktan sonra kente vardığımızda şiddetli bir yağış bizi karşıladı. Yağmur altında  Gaziantep Kalesi'ni gördükten sonra Zeugma Mozaik Müzesi'ne gittik. 

Zeugma Adı Nereden Geliyor?

Büyük İskender'in komutanlarından Selevkos Nikator kurduğu kente kendi adını vermiş ve bu bölge Selevkos Euphrathes olarak anılmıştır. M.Ö 64 yılında kent Roma hakimiyetine geçtiğinde ise adı "köprü başı" anlamına gelen  "Zeugma" olarak değiştirilmiştir. Medeniyetler ve kültürler arasında köprü olmayı sürdüren Zeugma, Sasaniler tarafından yok edilene dek, bu özelliğini sürdürmüştür. Zeugma, Kommagene Krallığı'nın en büyük dört kentinden biridir.

Zeugma Mozaik Müzesi, mozaiklerin kapladığı alan bakımından dünyanın en büyük mozaik müzelerinden biri olarak bilinmektedir. Müze kartıyla (Kart ücreti bir yıllık 60 TL olup 65 yaş üstü ve öğretmenler için ücretsizdir) giriş yapıldıktan sonra alt kattaki mozaikleri tek tek incelemeye başladık. Her bir mozaikle ilgili rehberimiz bilgilendirme yaptı. Mozaiklerde kullanılan ve çapları 3-8 cm arasında değişen kırmızı, sarı ve siyah taşların tümü Fırat Nehri kıyısından toplanmış ve mozaik sanatçıları tarafından resmedilmiş. Müzede sergilenen mozaikler, Geç Antik Dönem Kiliseleri ile Erken Süryani ve Hristiyan ikonografisine ait eserlerin yanı sıra Roma Dönemi'ne ait heykeller, sütunlar ve çeşmeleri de barındıran 2500 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır.

Müzedeki mozaiklerin en ünlüsü, M.S II. Yüzyıl tarihli Maenad ya da daha tanınmış adıyla Çingene Kızı Mozaiği'dir. Mozaikte dikkati çeken Çingene kızının bakışları, Helenistik Dönem resim sanatında "üç çeyrek bakış" denen bir teknikle yapılarak kızın bakışlarını etkinleştirmiştir. Bu tekniği Leonardo Da Vinci "Mona Lisa" tablosunda kullanmıştır.



Üç kattan oluşan müzenin giriş katı ve üst katı ziyaretçilere açıktı. Alt kat ise kapalıydı. Bayram nedeniyle aşırı kalabalık olan müzeye giriş için yaş haddi belirlenmediğinden küçük çocukların duvarlara yapıştırılmış mozaikleri ellemesi, duvardan çıkartmak için zorlamasını görünce dayanamadım. Güvenlik görevlisine gidip çocukları ve ailelerini uyarmalarını istedim. Bana verdiği cevap şuydu; "Ne yapayım? Bayram ve çok kalabalık. Hangi birini uyarayım?" Görevliyle tartışıp ilk günden moralimi bozmak istemedim. Ama bu benzersiz mozaiklerin müzede böylesine korumasız bırakılmasına hem üzüldüm, hem de kızdım. İyi ki Çingene Kızı Mozaiği, ayrı olarak karanlık bir odada ışıklandırılarak ve de el değmeyecek yükseklikte sergileniyor. Aksi olsaydı, zaten diğerlerine göre küçücük olan kızımızdan bir taş kalmazdı yerinde. Zaten çoğu mozaiklerin yarısı yok, resimler eksik kalmış. Eksik olan mozaik parçaları yabancılar tarafından çalınarak ülke dışına çıkarılmış. Bu mozaiklerin bir kısmı geri alınmış. Eksik olanların da geri alınması için çalışmalar sürdürülüyormuş. Dolayısıyla, müzede acil olarak güvenlik görevlilerinin sayısı artırılmalı, güvenliğe çok önem verilmeli ve mutlaka müzeye giriş için yaş sınırı konulmalı. Yedi yaş ve altındaki çocuklar mozaikten ne anlar? Oyuncak sanıp sökmeye çalışırlar tabii! 






















Mozaik Müzesinde Sergilenen Freskolar

İtalyanca Fresko (taze) kelimesinden türemiş olan fresk/fresko; yeni sürülmüş ıslak sıva üstüne boyalarla resim yapma tekniğine ve bu teknikle yapılmış resimlere denir. Fresk tekniğinin öncelikli amacı, duvara sürülen sıva kurumadan resmi bitirmektir. Resim ve sıva aynı anda kuruyunca duvar resimleri, diğer duvar resimlerine göre daha dayanıklı olmaktadır. Sıva kuruduktan sonra resmin düzeltilmesi veya renginin değiştirilmesi gibi bir olanağı yoktur. Zahmetli ve uğraş gerektiren bir tekniktir.



Müzeden çıktıktan sonra 17. Yüzyıldan bu yana faaliyette olan ünlü Tahmis Kahvesi'ne gittik. Şanlıurfa ve Gaziantep'te çokça tüketilen menengiç kahvesinin tadına baktım. Pek beğendiğimi söyleyemem (içerken Antep fıstığı tadını aldım) ama sevenleri çokmuş. Tahmis Kahvesi'nde, menengiç kahvesinin çıkış nedenini öğrendim. 1800'lü yıllarda Osmanlı Devleti'nin Arabistan bölgesinde yaptığı savaşlar nedeniyle Yemen'den kahve gelmemeye başlamış. Kahveyi çok seven yöre halkı, kahvenin yerine alternatif arayışına girmiş ve menengiç kahvesini keşfetmiş. Keşif sonrası da kahveyi çok sevmiş. Bir rivayete göre IV. Murat'ın Bağdat seferi sırasında burada dinlendiği ve kendisine Tahmis Kahvesi'nde kahve ikram edildiği de söylenmektedir. Anlayacağınız üzere, padişahın kahve içtiği mekanda ben de bir fincan kahve içtim ama kahvenin tadı acı değildi. Ben acı kahve sevenlerdenim.







Menengiç kahvesi, Gaziantep Tahmis Kahvesinin adı ile özdeşleşmiş, çünkü çıkış noktası Tahmis Kahvesiymiş. Yörede, Antep fıstığı ağacının aşılanmamış haline yani yabani fıstık ağaçlarına menengiç deniyormuş. Menengiç kahvesi başka yörelerde ise farklı adlarla anılırmış. Bunlar; çedene kahvesi, bıttım kahvesi, çitlembik kahvesi ve melengiç kahvesiymiş. 

Menengiç kahvesini içtikten ve bakırcılar kapalı çarşısını gezdikten sonra otobüsle Sakin Şehir (Cittaslow) Halfeti'ye gittik.

Halfeti (Saklı Cennet)

Rehberimizden öğrendiğime göre, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde hemen her şey simgelerle anlatılırmış. Yeri geldiğinde, türkülere konu olan "mendilin" neyi, hangi efsaneyi simgelediğini anlatacağım. Etkileyici bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. 

3 bin yıllık tarihe sahip olan Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesi, Birecik Baraj Gölü'nün kıyısında bulunan şirin bir yer. GAP'ın hayata geçmesi ile su tutan Atatürk Barajı sayesinde kurak topraklar su ile buluşmuş ve başta Harran Ovası olmak üzere bölge adeta yeşermiş, tam anlamıyla yeşil bir cennete dönüşmüş. Çiftçiler ovanın sulanması sayesinde topraktan yılda iki kez ürün almaya başlamışlar. İlk ürün olarak buğday ekilen topraklara Haziran sonu buğday hasadı yapıldıktan sonra pamuk ve mısır ekimi yapılır olmuş. Otobüsle saatler süren yolculuğumda, Harran Ovası'ndaki yemyeşil buğday tarlalarının ufka kadar uzandığını görmek, güzel ülkemin yeni bir tahıl ambarına kavuştuğunun en güzel kanıtıydı. Beni en çok şaşırtan ise Karadeniz ikliminde yetişen mısırın, Harran Ovası'nda da artık yetiştirilir olmasıydı, ki ülkem adına sevindim. 
























Anlatılagelen bir efsaneye göre, önceden Rumkale olarak bilinen şehir, Fatma ve Halil adında birbirine sevdalı iki gencin kavuşamayınca kendilerini Fırat'ın azgın sularına bırakmasının ardından bu iki gencin adlarının kısaltmasını alarak Halfeti olmuştur.

Birecik'in soyu tükenmekte olan kelaynak kuşlarını merak ediyordum ve yerinde görmek isterdim doğrusu. Ama bunun için Birecik'te yer alan Kelaynak Üretme İstasyonu'na gitmek gerekiyordu. Gezi programında olmadığı için gidemedim. OGM'nün sayfasında yer alan kısa bir bilgiyi paylaşmak isterim.

"1950'li yıllardan sonra, Dünya doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından açıklanan kırmızı listede nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan kelaynaklar, yapılan koruma kontrol faaliyetleri, bilinçlendirme ve özellikle istasyondaki çalışmalar neticesinde çoğalmaya başladı. İstasyondaki birey sayısı göçe gönderilecek sayıya ulaştı. Yapılan çalışmalar sonucunda kelaynakların yok oluş süreci durdurularak sayıları 2001'de 42 iken şu anda 303 bireye ulaşıldı.

"Göbeklitepe'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kaya sütunlarında kelaynak kuşlarının figürlerine rastlanması, bu kuşların 10 bin yıl önce de bu topraklarda yaşadıklarının açık bir kaynağı oluyor."

Öğle yemeğini Birecik Barajı'nın marinasında göl üstünde yer alan bir lokantada yedik. Özellikle Şabut balığı yememizi önerdi yerel rehberimiz. Çünkü endemik olan bu balığı başka bir yerde bulmamız mümkün değilmiş. Şabut balığını  sazana benzettim. Sazan balığının etini sevmediğim için bu endemik balığı da yemedim. Yalnızca Fırat ve Dicle Nehri'nde yetişen Şabut balığı, İsrailliler  tarafından kutsal kabul ediliyormuş. Çünkü İsraillere domuz eti haram kılınınca, bir arayışa geçmişler ve şabut balığını kendilerine kutsal görerek bu balığı tüketmeye başlamışlar. Bugün ise İsraillerin elinde şabut balığı yok. Dolayısıyla  bu balık onlar için çok kıymetli. 



Yemek sonrası bir saat sürecek olan Birecik Baraj Gölü'nde  tekne turuna çıktık. Kişi başı 200 TL olan tekne turunu mutlaka yapmanızı öneririm. Tekneyle açıldıkça coğrafi oluşumları, Nemrut Kalderası'na benzettim. Manzara olağanüstüydü. Kaptanın çaldığı müzikler eşliğinde halay başı olarak başlattığım halaya katılımlarla güzel bir halay da çektik teknede ve yol yorgunluğumuzu unuttuk.

Tekne baraj gölünde yol aldıkça sular altında kalan eski Halfeti, bugünkü adıyla Savaşan Köyü'nü gördük uzaktan. Bu köy, Şener Şen'in başrolünü oynadığı "EŞKİYA" filminin çekildiği yer olmasıyla da ünlenmiş. Savaşan Köyü'nü geçtikten sonra Rumkale'yi gördük. Burada geçtiği söylenen ve anlatılan birçok efsane varmış. Birkaçını yazmak isterdim ama yazım uzayacak diye yazmıyorum. 

Kaptanımız, sadece minaresi su üstünde kalan, Ulu Cami'nin orada fotoğraf molası verdikten sonra, tornistan ederek marinaya döndü. Ve ben karaya ayak bastıktan sonra dünyada sadece Halfeti'de yetişen "siyah/kara gülün" peşine düştüm. Onları yerinde görmek hayalimdi çünkü. Birkaç esnafla konuşup siyah gülleri görmek istediğimi söyledim. Siyah güllerin henüz açmadıklarını, Mayıs ayında açmaya başlayacaklarını söylediler. Üzüldüğümü gören bir esnaf, "Abla kurutulmuş siyah gül" ya da "karagül kolonyası" verelim dediler. Karagül kolonyası alacaktım ama tüm kolonyalar plastik şişelerde olduğu için almadım. İkram ettiler, kokusu güzeldi. Şimdi diyeceksiniz ki neden siyah gül bu kadar önemli? Bir söylentiye göre siyah gülleri ilk kez buraya Fransızlar getirmiş. Buranın iklimini çok seven siyah güller tomurcuktan sonra açılınca da siyah rengini koruyorlarmış. Ancak gül  koparıldığında rengi koyu kırmızıya dönüşüyormuş. Başka yerlerde yetişen siyah güller ise tomurcukken siyah ama açtıklarında bordo renge dönüşüyorlarmış. Yerel rehberin anlattığına göre eski Halfeti'de açan siyah gülleri, burası sular altında kalınca, yeni Halfeti'ye taşımışlar ama siyah açan güller artık siyah açmaz olmuş. Siyah renkli olan tomurcuklar açılınca, artık renkleri koyu kırmızıya dönüşüyormuş.

Halfeti'nin siyah güllerinden söz edince, son yıllarda popüler olan "Halfeti Koku Festivalini" anmadan geçmek olmaz. Birecik Barajı nedeniyle bir bölümü sular altında kalan Halfeti'nin dünyaca ünlü karagülünün yanında burada pek çok çiçek türü de yetiştirilmektedir. İlçede düzenlenen koku festivalinde, festival kapsamında koku atölyeleri oluşturulmuş. Ve yine festival kapsamında "Mezopotamya Sümbülünü" yerinde koklamak için 6 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştirilmiş. Tam da sümbüllerin boy gösterdiği mevsim olmasına rağmen bu nadide çiçeği maalesef göremedim. İlk kez 1888'de Halfeti'de toplanan, 1977'de "Speta" adlı yabancı bir araştırmacı tarafından bilim dünyasına tanıtılan "Mezopotamya Sümbülü", 2004'te Harran Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Akan tarafından 116 yıl sonra yeniden tespit edilmiş. Geçmişi 5 bin yıla dayanan bir çiçek olan Mezopotamya Sümbülünün bölgede çok az kaldığı, hatta soyunun tükendiği düşünülüyormuş. Ama bu kadim çiçekler Halfeti'de yeniden boy vermişler. Tabletler ve eski yazıtlarda sıkça bahsedilen Mezopotamya Sümbülünü yerinde görmeyi ve antik çağ kokusunu almayı çok isterdim doğrusu. Ama olmadı.


Mezopotamya Sümbülü (Alıntıdır)

Güzel, dolu dolu geçen bir gün sona ererken ve gün yerini geceye bırakırken akşam yemeğini almak ve dinlenmek üzere otele gittik. Ertesi gün erken kalkılacak. Programda Göbeklitepe, Harran Ulu Cami (Dünyanın ilk üniversitesi), Harran Kümbet Evleri ve Balıklı Göl'ü (Abraham Lake) gezip görmek var. 


Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.

30 Mart 2024 Cumartesi

 


HAYAT DÖNGÜSÜNDE ZAFER VEYA YENİLGİ VAR MIDIR?



Kışın dalından kopan bir yaprak kendini soğuğa mağlup düşmüş gibi görür mü? 

Ağaç yaprağa şöyle der: "Yaşamın döngüsü bu. Sen öldüğünü sansan da aslında hala benim içimde yaşıyorsun. Senin sayende hayattayım, çünkü solumamı sağladın. Yine senin sayende sevildiğimi hissettim, çünkü yorgun bir yolcuya gölge ettim. Özlerimiz aynı; biz tek bir varlığız."

Dünyanın en yüksek dağına tırmanmak için yıllarca hazırlık yapan bir adam, tırmanış günü gelip çattığında bir fırtına koparsa kendini mağlup düşmüş hisseder mi? Adam dağa şöyle der: "Beni şimdi istemiyorsun, ama hava düzelecek ve bir gün zirvene tırmanmayı başaracağım. O gün gelinceye dek burada beni bekle."

İlk aşkı tarafından reddedilen bir delikanlı, aşkın var olmadığını iddia edebilir mi? Delikanlı kendi kendine şöyle der: "Hislerimi anlayabilecek birini bulacağım ve hayatımın sonuna kadar mutlu olacağım."

Doğanın döngüsünde, zafer veya yenilgi diye bir şey yoktur; yalnızca devinim vardır. 

Kış, bütün yıla egemen olmak için mücadele etse de sonunda çiçekler açan ve neşe saçan ilkbaharın zaferini kabullenmeye mecburdur. 

Yaz, sıcak günlerin sonsuza dek sürmesini ister, çünkü sıcağın toprağa iyi geldiğine emindir. Ama nihayetinde, toprağı dinlendiren sonbaharın gelişini kabullenir.

Ceylan, bitkileri yer ve aslan tarafından avlanır. Önemli olan kimin daha güçlü olduğu değil, Tanrı'nın bize ölüm ve yaşama dönüş döngüsünü ne şekilde gösterdiğidir.

Bu döngüde kazanan ve kaybeden yoktur, sadece yerine getirilmesi gereken aşamalar vardır. İnsan, yüreği bunu kavradığı anda özgürleşir. Zorlukları yakınmadan kabullenir ve zaferlerin sarhoşluğuna kapılmaz. 

............................................

Sadece pes edenler mağlup olur, diğer herkes galiptir.

Gün gelecek zor dönemler, dinlemek isteyenlere gururla anlatılan öykülerden ibaret hale gelecek ve herkes anlatılanları saygıyla dinleyip üç önemli şey öğrenecek:

Bekleyip doğru anda harekete geçebilmek için gerekli sabra sahip olmak.

Bir sonraki fırsatı elden kaçırmayacak kadar bilge olmak.

Ve yara izleriyle gurur duymak.

Yara izi, yarayı açan kılıçtan daha etkilidir.


Kaynak: Paulo COELHO, Akra'da Bulunan Elyazması. Çeviri: Emrah İmre. 2. Baskı, can çağdaş, s: 25-28.



19 Mart 2024 Salı

 


KÖNİGSBERG SAATİ KİMİN LAKABIYDI VE NİÇİN TAKILMIŞTI?


Immanuel Kant, 22 Nisan 1724 tarihinde Prusya Krallığı'nın Königsberg şehrinde doğdu. 

Aydınlanma Çağı'nın en önemli filozoflarından biri olarak kabul edilen Immanuel Kant, doğduğu şehir olan Königsberg (Şimdiki adı; Kaliningrad ve Rusya'ya bağlı oblastlardan biri) dışına çıkmadı. Hayatı macera dolu değildi, hiç seyahate çıkmadı.

Kant, anne ve babasını çok genç yaşta kaybeder. Eğitim görür, çok çalışır, özel öğretmen, okutman ve nihayetinde üniversitede profesör olur. Mavi gözlerinden birini bir süre sonra kaybeden Kant, kör olur. 

Kant o kadar düzenliydi ki, ona "Königsberg saati" lakabını takmışlardı. Dersinin olduğu günlerde onu evden çıkarken görenler saatin dakikası dakikasına sekiz olduğunu bilirlerdi. Bu durum asla sekmezdi. Kant kullanmayı bırakacağı son nesnenin saati olduğunu söylerdi.

Tarzları farklı olsa da Nietzsche gibi onu da okumak ve yazmak dışında iki şey ilgilendirirdi: mecburi yürüyüşü ve ne yemesi gerektiği. Kant'ın iştahı yerindeydi  ama tek öğün yer, sofrada uzun uzun otururdu. Sağlığına özen gösterir her gün mutlaka bir saat yürürdü. Kant'ın öğleden sonra saat beşte evden çıkıp yürüyüş yapacağı kesinkes bilinirdi. Hep aynı yolda yürürdü. Daha sonra Kant'ın yürüdüğü bu yol "Filozofun Yolu" olarak adlandırıldı. Söylentiye göre, bu yolu hayatında sadece iki defa değiştirmişti; birinde Rousseau'nun "Emile" kitabını almak için, diğerinde de Fransız İhtilali'nden sonra yayılan haberleri almak için. 

İlk kitabı şu cümleyle başlıyordu: "İzleyeceğim yolu ben çizdim. Yürümeye bir kere başladım mı hiçbir şey durduramayacak beni." 

Kant'ın hayatı kurallı ve düzenliydi. Düzensizliğe ve değişikliğe katlanamazdı. Hep aynı tarzda giyinir, hep aynı davranırdı. En ufak bir değişiklik onu çok rahatsız ederdi. 

Kant'ın felsefi düşünceleri, geleneksel düşünce biçimlerinden önemli ölçüde farklılık gösteren yeni bir perspektif sunuyordu. Bu yönüyle Kant, önceki filozofların düşüncelerini eleştirerek yeni bir felsefi  sistem oluşturmayı amaçlamış ve bu çabasıyla bir dönüm noktası olmuştur. 

Kesinlik taşımasa da bir söylentiye göre Kant, 1800 yılının başında aklını kaybetmişti. 80. doğum gününe yakın bir tarihte 12 Şubat 1804'te öldü. 


Yararlandığım Kaynak: Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi, kolektif.kitap, Çev: Albina Ulutaşlı.

Görsel: Immanuel Kant'ın mezarı (Kaliningrad, Rusya). İnternetten alıntıdır.


7 Mart 2024 Perşembe

 


KURULUŞ YILLARI VE OSMAN GAZİ'NİN DÜĞÜNDEN KAÇIRDIĞI GELİNİ; HOLOFİRA  (NİLÜFER HATUN)




Osmanlı İmparatorluğu kuruluşundan yıkılışına kadar tek bir hanedan tarafından yönetilen ve üç kıtada toprağı bulunan, dünyanın en uzun ömürlü devletlerinden biridir. Oğuzların Kayı boyundan gelen Osmanlılar, Ertuğrul Gazi ölene kadar Bizanslılarla savaşarak Selçuklulara hizmet etti. Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra aşiretin beyliğini üstlenen Osman Bey, Söğüt'te bağımsızlığını ilan ederek 1299'da Osmanlı  Beyliğini kurdu. Bilecik'i alarak beyliğin başkenti yaptı.

Tarihi kaynaklara göre, Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra yerine kardeşi Dündar Bey'in geçeceği söyleniyordu. Ancak beylik için yapılan seçimi yeğeni Osman Bey kazandı. Buna rağmen Dündar Bey, seçim sonrası yeğenine biat etti. Bazı tarihçilere göre, Dündar Bey'in Bilecik ve Yarhisar tekfurlarının Osman Bey'e karşı planladıkları suikast teşebbüsünü bilmesine rağmen bunu sakladığına dair bahisler vardır. Bu ihanetin ortaya çıkması üzerine Osman Bey'in amcası Dündar Bey'in alnına bir ok atarak öldürdüğü söylenir. Bu olay Osmanlı hanedanı içindeki ilk infaz olarak kabul edilebilir.
 
Köse Mihal, Söğüt yakınlarındaki Harmankaya bölgesinin tekfuruydu. Mihal, Yarhisar ve Bilecik tekfurlarının çocuklarının evleneceği düğünde Osman Bey için  planlanan suikastı Osman Bey'e haber verince, onun en güvenilir adamı oldu. Müslüman olan Köse Mihal, Abdullah Mihal adını aldı ve bütün fetihlerde Osman Bey'in yanında savaştı.

İlk Osmanlı padişahı Osman Bey'in okuma-yazma bilmediğine (ümmi olduğuna)  dair Neşri'nin Kitab-ı Cihannüma adlı eserinde şu anekdot yer alır. Osman Gazi, Turgut adında bir dervişe bir köy bağışlar. Derviş bunun nişanesi olarak kendisinden bir berat talep eder. Ancak Osman Gazi okuma-yazma bilmediğini ifade edip kılıcının yanında bir de maşrapa verir.

Osman Bey ölünce yerine oğlu Orhan Gazi geçti. Orhan Gazi dönemi beylikten devlete geçişte önemli bir aşama olarak kabul edilir. Devlet için gerekli olan teşkilatlanmanın temelleri bu dönemde atıldı. Rumeli fatihi Süleyman Paşa, Orhan Gazi'nin büyük oğludur. Talihsiz bir kaza sonucu hayatını kaybedince taht sırası I. Murat'a geçti.

Orhan Gazi'nin eşleri arasında en tanınanı ve bilineni Nilüfer Hatun'dur. Adı, Bursa'da bir ırmakta ve ilçede yaşamaktadır. Tarihi kaynaklara göre Nilüfer Hatun, Yarhisar tekfurunun kızıdır. Gerçek adı Holofira olup Bilecik tekfurunun oğluyla nişanlıdır. Bilecik tekfuru gittikçe güçlenen Türkmen Bey'i Osman'ı bir hile ile ortadan kaldırmak için onu oğlunun düğününe davet etmiştir. Kendisine kurulan pusudan yakın arkadaşı Harmankaya tekfuru Köse Mihal aracılığıyla haberdar olan Osman Bey, askerlerini bir hile ile önce Bilecik'e sokarak kaleyi fethetmiş, daha sonra düğün yapılan alanı basmış, tekfurun oğluna gelin giden Holofira'yı kaçırmış ve oğlu Orhan Bey'le nikahlamıştır. 

Nilüfer adı Holofira'nın Türkçe karşılığıdır. Nilüfer Hatun Osmanlı haremine giren ilk Rum asıllı gelindir. Süleyman Paşa ve I. Murat'ın annesidir. İyiliksever ve hayırsever olarak tanınırdı. Mezarı Bursa'dadır. (*)

ORHAN GAZİ'NİN DİĞER EŞLERİ

-Asporçe: Bizans İmparatoru III. Andronikos' un kızıdır. 15 yaşında iken Orhan Bey'le evlenmiştir. İbrahim ve Fatma adlarında iki çocuğu olmuştur.

-Teodora: Bizans İmparatoru VI. İonnis'un kızıdır. Şehzade Halil'in annesidir. Ocak 1346'da, babasının yükselen Osmanlı Beyliği ile müttefikliğini sağlamlaştırmak için ve devam eden Bizans iç savaşında Osmanlıların İmparatoriçe-naip Savoy'lu Anna'ya yardım göndermesinin önüne geçmek için Orhan Bey'le nişanlanıp, aynı yılın yaz ayında evlendiler.

- Eftandise Hatun: Mahmut Alp'in kızı olup hakkında fazla bilgi yoktur. (**)


Not: Orhan Gazi'den sonra tahta geçen oğlu I. Murat, Bulgar Kralı'nın kız kardeşi Tamara (Maria) ile evlenmiş, Müslüman olmuş ve Gülçiçek Hatun adını almıştır. Gülçiçek Hatun Yıldırım Beyazit'in annesidir. 



Kaynaklar:

(*) Önder Kaya, Dakikalar İçinde Osmanlı Padişahları (Askeri, Siyasi ve Özel Hayatları). Kronik. 2. Baskı.

(**) hurriyet.com.tr

Görsel: Nilüfer Hatun. Alıntıdır.



26 Şubat 2024 Pazartesi

 


KATIR ÇİĞDEMİ (COLCHICUM SZOVITSII)




Katır çiğdemi veya bilimsel adıyla Colchicum  szovitsii, Kafkasya, Türkiye ve İran'a endemik, Colchicaceae familyasından çok yıllık bir acı çiğdem türüdür. Cins, adını Antik Kolhis Krallığı'ndan almıştır. 200 ile 3250 metre yükseklikteki ıslak çayırlık ve nemli kesekli yerler, stepler ve Pinus orman kenarlarında yetişmektedir. Şubat ve Mayıs ayları arasında çiçeklenir. (Vikipedi)

Tüm fotoğraflar 25 Şubat 2024 günü Akkaya Yaylası / Çamlıdere'de tarafımdan çekilmiştir. Fotoğraflar iznim olmadan kullanılamaz.




















5 Şubat 2024 Pazartesi

 


BATI ÜLKELERİNDEKİ MAHKEMELERDE YARGIÇLAR NEDEN PERUK TAKIYOR?



Filmlerde izliyoruz. Bazı Batı ülkelerinde mahkemelerde yargıçlar, bize komik gelen peruklar takıyorlar. İkinci kez okumakta olduğum  J.J. Rousseau'nun "İtiraflar"ında, kendisini toplumdan soyutlayıp, uzun orman yürüyüşlerine çıkmadan önce kafasına taktığı peruğu bir daha takmamak üzere çıkarıyordu. Bunun bir anlamı olmalı diye düşünüp araştırdım ve çok ilginç nedenlerle karşılaştım. Kitabı ilk okumamda dikkatimi çekmeyen "peruk", ikinci okumamda karşıma dikildi. Bunun içindir ki, ikinci okuma, ilk okumadan daha verimli oluyor.

Gerçek veya yapay saçlardan oluşan peruk, yüzyıllar boyunca bir statü sembolü olmuş ve peruğa dönem dönem değişen anlamlar yüklenmiş. Özellikle yargıçlar ve avukatlar tarafından kullanılan perukların Kanada, İrlanda, Jamaika ve İngiltere'de hala kullanılmasının sebeplerinden biri; gücün ve hukuka saygının bir göstergesi olarak kabul edilmesi. Hatta eğer bir avukat peruk takmazsa mahkemeye hakaret olarak görülüyor. Peruk takmak hakim ve avukatların etnik köken, ırk, maddi güç, sosyal statü ve bunun gibi unsurların tamamından arınmış olarak görevlerini yerine getirdiklerinin bir işareti olarak görsel manada yasanın üstünlüğüne dikkat çekmeyi hedefler.

Diğer bir sebebi de; peruk bir üniforma sayılabilir ve üniforma kullanımı, hangi meslekten olursa olsun düzeni, tertibi ve görev bilincini yansıtır. Hukukçularda bu doğrultuda peruk kullanımını günümüzde hala sürdürmektedir.

PERUK TAKMANIN TARİHİ

Eski Mısır'da havanın aşırı sıcak olması nedeniyle saçlarıyla uğraşmak istemeyenler saçlarını kazıttırıyorlardı. Kazınan saçlarla kel olarak dolaşmak hoşlarına gitmediği ve de yakıcı güneş ışınlarından kafalarını korumak için peruk takmaya başladılar. Ancak alt sınıfla, üst sınıfın taktığı peruklar farklı materyallerden yapılıyordu. Alt sınıf, yün ve yaprak liflerinden yapılmış peruk kullanırken, üst sınıf gerçek saçtan yapılmış peruk takıyordu. Hatta gümüşten yapılan peruklar bile vardı.

Orta Çağ'da ise bitlerden kurtulmanın yolu olarak peruk takıldı. Bit salgını yaygınlaşınca saçlar tıraş edilip peruk kullanıldı. Bir süre sonra peruklar da bitlendi ama peruktaki bitlerden kurtulmak kolaydı; sıcak suya atılan peruklar bitlerden arınıyordu.

Peruk kullanımına neden olan ilginç bir neden de frengi hastalığı idi. 1490'lı yıllarda Avrupa'da yayılmaya başlayan ve cinsel yolla bulaşan frengi, çiçek hastalığı veya Fransız hastalığı olarak biliniyordu ve henüz tedavisi bulunmamıştı. Frengi hastalığının semptomları arasında düzensiz saç dökülmesi ve açık yaralar bulunuyordu. Avrupalılar kel kafalarını ve açık yaraları gizlemek için peruk takmaya başladılar.

1673 yılına gelindiğinde, Fransa'da peruk ustaları için bir lonca kuruldu. Yüz yıl sonra, ülkede 1000'e yakın perukçu vardı. Bu dönemde kellik, bir erkeğin itibarını zedeleyecek şekilde sosyal bir problemdi. 

Güneş kral olarak da anılan Fransız Kralı IV. Louis genç yaşta kelleşmeye başlayınca, peruk taktı. 48 tane perukçusu olduğu söylenir. Peruk takması, halk arasında frengi olduğu söylentisine neden olur. Kral bile olsa itibarını korumak için, kelliğini saklamak zorundaydı!

İngiltere'de ise Kraliçe I. Elizabeth'in tahta geçmesiyle, peruk kullanımı hızla arttı. Kraliçenin kendisi kırmızı bir peruk takıyordu. Peruklar daha popüler hale geldikçe, insanların servetlerini sergilemeleri için kullandıkları bir statü sembolü haline gelmişti. 

Perukların yaygın olarak kullanılmaya başlaması kuaförlük mesleğinin temellerini de attı. Bu sayede farklı uzunluk, renk ve modellerde peruklar üretilmeye başlandı.

17. yüzyıl, perukların hem kadınlar hem de erkekler için ciddi anlamda popüler hale geldiği bir dönemdi. Bu çağda saç ne kadar kalın ve çoksa o kadar iyiydi. Üst sınıfların dışarıda ve resmi toplantılarda kullandığı "tam peruk", evde takmak için de "küçük bir peruk" olmak üzere iki tür peruğu vardı. 17. yüzyılın başka bir trendi de oldukça şık kabul edilen beyaz peruklardı. Kuaförler daha göz alıcı görünsün diye perukları pudralayıp beyazlaştırıyorlardı.

Peruklar, 18. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde erkeklerden daha çok kadınların ilgi odağı olmuştu. Aristokrat ve kraliyet kadınları, çeşitli renk ve kokularla (lavanta ve portakal kokulu saç pudrası) bezenmiş peruklar takıyorlardı. Kadın peruklarında, erkeklerdekinden farklı olarak değerli taş ve takılar bulunmaktaydı. İşte bu yüzyılda yapılmış tablolara baktığımızda aristokrat kadınların leylek yuvası gibi görünen süslü peruklarının göz kamaştırması bu yüzdendir. 

Günümüzde ise sanatçılar dışında peruk kullanımı yaygın olmasa da saçı dökülenler için peruk kurtarıcı olabiliyor. Bu durum sosyal durum ve statüden çok, kişinin psikolojisi açısından önemli görünmektedir. Teknolojinin gelişmesi sonucunda, son derece teknik ve kullanışlı peruklar üretilmektedir. Ayrıca, peruk takmak istemeyenler için saç ekimi yapılabilmektedir. Bu konuda doktorlarımız oldukça başarılı çalışmalar yapmaktadır.



Kaynak: webtekno.com

İleri okumalar içinWingsBattle FieldsByrdieLives and LegaciesHistory of Hats



24 Ocak 2024 Çarşamba

 


YÜRÜMENİN FELSEFESİ

(YÜRÜYÜŞ BİR SPOR MUDUR?)



Bir bebeğin ilk adımlarını atarak yürümeye başlamasını, kuşların uçmayı öğrenmelerine benzetirim. Kuş yavruları uçmayı, bebekler de yürümeyi ebeveynlerinden sonradan öğrenirler. Önceleri sendeleyen, düşen, kalkan, çabuk yorulan bebek, yürümesi otomatiğe bağlanınca keyif alır, evde bulunan tüm odaları gezer, dağıtır, sevinç çığlıkları atar. Tıpkı yavru kuşların kendi kanatlarına güvenip gökyüzünde ilk kanat çırpmalarındaki sevinç cıvıltıları gibi...

Frederic Gros Yürümenin Felsefesi kitabına "Yürümek spor değildir." diye başlar. Sporun tekniğinin, kurallarının ve puanlarının olduğunu ayrıca rekabet gerektirdiğini belirtir ve devam eder; sporun durmadan öğrenmeyi, çalışmayı ve her sporda olduğu gibi bir skor tutturmanın şart olduğunun altını çizer.

Gros yürümek ise spor değildir der ve devam eder; "Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamıştır. Yürümek için iki bacağınızın olması yeterlidir. Gerisi fasa fisodur. Hızlanmak mı istiyorsunuz? O halde yürümeyin, başka bir şey yapın; tekerleklileri kullanın, kayın, uçun! Yürümeyin. Ve unutmayın, yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir. Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan." (s:10)

Oldum olası yürümeyi, yürürken düşünmeyi çok severim. Özellikle doğada yürümek, bol oksijen almak sanki zihnimi çok daha iyi çalıştırıyor gibi gelir bana. Uzun yürüyüşlerde bedenim yorulsa da zihnim berraklaşır, daha önce bakıp geçtiklerimi görmeye başlarım. Adeta ruhum tüm olumsuzluklardan arınır, tertemiz olur. Ormanda iken, dakikalarca ve hiç sıkılmadan bir böceğin davranışlarını izleyebilir, bir yaprağın rüzgarda salınmasının çıkardığı sesi müzik niyetine dinleyebilirim. Yürümek, dahası doğada olmak özgürlüğün tadını çıkarmamın yanı sıra sabırlı olmayı da öğretmiştir bana. Beni tanıyanlar nasıl bir sabır taşı olduğumu iyi bilirler. :) 

Yürümek, özellikle doğada yürümek benim için özgürlük demektir. Çünkü doğa, benim ne yaptığımla, ne söylediğimle ilgilenmez. Sadece dinler; yorum yapmaz, dahası yaptıklarımla, söylediklerimle yargılamaz beni. Ormanda, dağda, ıssız bir ovada kendimi rahat hissetmemin nedeni de budur. Doğa beni olduğum gibi kabullenir; ben onu severim, o da beni sever...Kentin boğucu havasından sıkılıp, beton duvarların üstüne üstüne geldiğini hissettiğiniz anda, şöyle bir dolaşmaya çıkmak bile insanın endişelerini hafifletir, işleri, ödevleri, yapılması gereken her neyse ondan bir süreliğine de olsa uzaklaştırır ve rahat bir nefes almanızı sağlar Canınız sıkıldığında açık havaya çıkıp kısa bir yürüyüş yapıp deneyimleyin derim.  Göreceksiniz bir kuş kadar hafiflediğinizi.

Kimileri yalnız, kimileri de bir grupla yürümeyi tercih eder. F. Nietzsche ve J.J. Rousseau yalnız yürümekten yanaydılar. Çünkü sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiklerini ve esin bulabildiklerini söylediler. Eğer yanlarında biri olursa onunla konuşacaklarını ve düşüncelerinin dağılacağını biliyorlardı. Rousseau, yazdığı "İtiraflarım" ve "Yalnız Gezenin Düşleri" adlı iki otobiyografisinde, her gün yaptığı uzun orman yürüyüşlerinde iç dünyasına yaptığı yolculukları anlatırken bu doğa yürüyüşlerinin kendini tanımasına da yardımcı olduğunu yazar. Ayrıca bu gün boyu süren yürüyüşlerde, -kendinde homo viator'u, yürüyen insanı- kültürle, eğitimle, sanatla bozulmamış doğal insanı bulmaya yönelik çılgın planının çatısını kurar: Kitaplardan ve entelektüel toplantılardan önceki, hatta toplumdan ve ücretli emekten önceki, maziye karışmış insandır bu. Onu arar.

Nietzsche de çalışmak için yürümek zorundadır. Dinlenmenin, hatta refakatçisi olmanın bile ötesinde, Nietzsche'nin tam olarak parçasıdır yürüyüş. Şen Bilim kitabında şöyle der ; "Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir." (*)

F. Gros, kitabında Nietzsche'nin efsane yürüyüşçü olduğunu belirttikten sonra, Nietzsche'nin düşünüp yazabilmesinin neredeyse tek nedeninin hatırı sayılır bir yürüyüşçü olmasına bağlar: "Nietzsche sık sık yürüyüşten bahsederdi. Açık havada yürüyüş yapmak, Nietzsche külliyatının doğal bileşeni, yazarlığının da değişmez bir refakatçisiydi. Günde sekiz saat yalnız başına yürüyen Nietzsche, Gezgin ve Gölgesi'ni bu şekilde yazmıştı."

Her yürüyen, yürümeyi seven Rousseau ve Nietzsche olacak diye bir kural yok. Ama olsaydı iyi olurdu. Platon'un "ideal devletindeki" yönetici tanımlaması ve bir yöneticide olması gereken vasıfları tek tek sayması aklıma geldi de.  O zaman dünyayı, bilgeler ve düşünürler (filozoflar) yönetirdi. İyi olmaz mıydı? 

Son yıllarda yapılan araştırmalara göre, yürürken attığımız her adımın bedenimize ve ruhumuza ne gibi yararlar sağlayacağını kısaca şöyle sıralayabilirim. Daha fazlasını okumak için aşağıda verdiğim linki tıklayabilirsiniz.

- Yürümenin sağlığa faydalarından yararlanmak için yaklaşık dört bin adım yeterli.

- Yürüyüş şekliniz parmak iziniz kadar benzersiz!

- Yürürken kollarınızı sallarsanız daha az enerji harcarsınız.

- Amerikan Kalp Derneği (aha), yürümenin sağlığa faydalarına dikkat çekmek için 2007 yılında Ulusal Yürüyüş Günü oluşturdu.

- Dünyanın en hızlı yürüyen insanları Singapurlulardır.

- Yürüyüş yapmak akademik performansı artırabiliyor.

Tüm bunların yanında David Le Breton'un dediği gibi; "İnsan; yazmak, anlatmak, görüntüler yakalamak, tatlı hayaller içinde yüzmek, anılar ve tasarılar biriktirmek için de yürür." Nedeniniz ne olursa olsun sağlıklı olmak için yeter ki yürüyün...Unutmayın ki, "sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur." 

Başta kendime ve siz değerli okuyuculara keyifli ve sağlıklı yürüyüşler diliyorum



Kaynaklar:

* Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi. Kolektif.kitap, 23. Baskı. Çeviren: Albina Ulutaşlı.

https://www.thefactsite.com/walking-facts/




18 Ocak 2024 Perşembe

 



SUUDLAR; SIRADAN BİR ÇÖL KABİLESİNDEN HANEDANLIĞA GEÇİŞ


Son günlerde hem ülkemiz hem de dünya genelinde popüler olan Suudi Arabistan Krallığı'nın tarihiyle ilgili çok kitap okudum ama hiç yazmadım. Popüler kültürden kaçınamadığımıza göre, ben de modaya uyayım dedim ve kısa bir araştırma yaptım; okuduğum kitaplara ek olarak.

Suud kabilesinin tarihçesini yazmadan önce, Birinci Dünya Savaşı'na ve o tarihte  büyük devletler arasındaki dengelere bakmak gerekiyor. Bu nedenle kısa ve öz olarak konuya değineceğim. 

I. Dünya Savaşı'nda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Almanya (daha sonra Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan'ın katıldığı) İttifak devletleri olarak, İngiltere, Fransa, Sırbistan ve Rusya İmparatorluğu'nun oluşturduğu (daha sonra İtalya, Yunanistan, Portekiz, Romanya ve ABD'nin katıldığı) İtilaf devletlerine karşı savaşıyorlardı. I. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde savaş 1915'te Gelibolu Muharebesiyle başlamıştı. Bu taarruzun amacı Osmanlı İmparatorluğunun Mısır ve Süveyş Kanalı'na ve de Irak(Mezopotamya) ile yakınındaki İran Körfezi'nde bulunan Abadan Petrol rafinerilerine ulaşmasını engellemekti. Ama Britanya Gelibolu'da yenilince, istihbaratının dikkati derhal Irak, Arabistan ve Körfez(Basra) bölgesine çevrildi. Çünkü başarı Araplardan gelecek yardıma bağlıydı. Savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflaması ve güçten düşmesi, Sultan V. Mehmet Reşat'ı, Alman İmparatoru Wilhelm'in de baskısıyla Halifelik kozunu kullanmaya itmişti. Ve Cihad ilan edilmişti. Osmanlı vilayeti Halep'teki Müslümanlar öyle büyük bir propaganda altında kalmışlardı ki, II. Wilhelm'in Müslüman olduğuna ve Almanların Rusya'ya karşı İslam uğruna savaştığına inanmış görünüyorlardı. Alman ve Türk propagandacılar Alman İmparatoru II. Wilhelm'den "İslamın dostu ve koruyucusu Hacı Wilhelm" diye söz ediyorlardı. Konuyla ilgili olarak Cengiz Özakıncı "Türkiye'nin Siyasi İntiharı, Yeni Osmanlı Tuzağı" adlı araştırma-inceleme kitabında şöyle yazar: "Osmanlıcılığın, İslamcılığın,  İslam Birliği'nin, Hilafet'in ve Cihad'ın Hristiyan emperyalistler tarafından kendi sömürgen amaçları doğrultusunda araç olarak kullanılmasının geniş kapsamlı ilk örneği olmuştu. Birinci Dünya Savaşı, Almanya'nın Osmanlı'yı uydulaştırıp Hilafet ve 1914'te Cihad silahını kullanmasına İngilizlerin hemen iki yıl sonra 1916'da vereceği yanıt, Arapları Osmanlı Hilafeti'ne karşı ayaklandırıp Cihad silahını Osmanlı'ya karşı kullanmak olacaktı. s:228) Yani, Alman Malı Osmanlı "Cihad"ına karşı, İngiliz Damgalı Arap "Cihad"ı. İngilizler, bunu Arabistan Yarımadası'nda Arap-Türk ayırımı ve de Vahhabi-Sünni mezhep ayırımı yaparak kendi çıkarları için kullandılar ve başarılı oldular.

Osmanlı Sultanı Araplardan gelecek muhalefetten çekiniyordu. Bunun için Mekke ve Medine'de bulunan kutsal yerlerin bekçisi, kutsal hac ziyaretinin denetçisi olan ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in soyundan gelen Şerif Hüseyin'i Hicaz'da karışıklık çıkarmaması için İstanbul'a sürgüne gönderdi (Şerif Hüseyin, 1883-1908 yılları arasında İstanbul'da ikamete mecbur tutuldu.) 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla II. Abdülhamid tahttan indirilip, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı ele geçirmesiyle de Şerif Hüseyin Hicaz Emiri olarak atandı. Osmanlı Sultanları tarafından Hz. Muhammed'in soyundan gelenler, Hicaz'a emir olarak atanıyorlardı. Hicaz'a vali (emir) atama kuralı, Yavuz Sultan Selim zamanından 1916'ya kadar dört yüz yıl yürürlükte kaldı.

İngiltere Osmanlı yönetiminden hoşnut olmayan Arap milliyetçilerini Osmanlı'ya karşı kullanabileceği olası müttefikler olarak görüyordu. Ancak, Arap kabileler kararsızdı; pek sevilmeyen işgalciler olsa da, tıpkı kendileri gibi Müslüman olan Türklerin mi, yoksa kendilerine bağımsızlık ve yeni bir yönetim biçimi vaat eden ama ne yazık ki Hristiyan olan İngilizlerin mi yanında yer almalıydılar? Arapların İngiltere ve Fransa'ya (Suriye nedeniyle) karşı kutsal bir Cihad açması bile olasıydı. Bunu bertaraf edebilmek için İngiltere, askeri istihbaratını devreye soktu. Eğer doğru Arap liderlerini bulurlarsa (bağımsızlık isteyen, İngiltere'ye sempati duyan ve sözü geçen liderler) Türklere karşı güçlü bir isyan başlatabilirlerdi. 

Bu isyanı başlatabilmek için de T.E.Lawrence'ı Arap kabileleri hakkında bilgi toplamakla görevlendirdiler. Önce Şerif Hüseyin'le anlaşan İngiliz ajanı Lawrence, ona bağımsızlık sözü verdi ve büyük Arap isyanını başlattı. Ancak, Osmanlı'ya karşı zafer kazandıkça İngilizlerden istekleri artan Şerif Hüseyin'den bıkan (isteklerinden biri de Halife olmaktı) İngiliz yönetimi, Arabistan için yeni ittifak arayışına girdi ve kısa sürede de buldu. Bu ittifak adı pek duyulmamış bir Arap kabilesiydi; Suud kabilesi. Tarih sahnesine çıkışları ise şöyleydi:

Muhammed bin Suud günümüzde Suudi Arabistan olan topraklarda bağımsız bir teokrasi kurmak için 1744'te geleneksel Sünni lider Muhammed bin Abdülvehhab ile bir araya gelerek anlaştılar (Abdülvehhab'ın ailesi günümüzde hala Suudilerle ittifak halindedir; biri politikayla ilgilenirken, diğeri dini idare etmektedir). 

Bugünkü Suud Hanedanına adını veren Muhammed bin Suud, Arabistan'ın çeşitli yerlerine dağılmış olan Aneze kabilesindendir. Ataları 15. yüzyılda Katif'ten gelerek Diriye'ye yerleşmiş ve o tarihten itibaren Diriye emirleri bu aileden çıkmıştı. Babasının ölümü üzerine Muhammed bin Suud, Diriye ve çevresinde ilk olarak 1726'da bağımsız bir emir sanıyla hükmetmeye başladı. Bu dönemde, Hz. Muhammed'in zamanındaki hayat tarzına dönülmesini savunan ve her türlü yeniliğe ve mezarlara karşı olan Vahhabiler ve öğretilerin yayıcısı Muhammed bin Abdülvehhab, bazı sahabelerin mezarlarını yıktırması sonucu gördüğü tepkiler üzerine Diriye'ye sığınmak zorunda kaldı. Vahhabilere göre mezarın sadece ziyareti değil, yerinin belli olması bile cehennemin kapılarını açacak bir kabahatti. Diriye'ye yerleşen Muhammed bin Abdülvehhab' ve ailesine, Suud ailesi sahip çıktı ve fikirlerinin yayılmasına destek verdi. Böylece birbirleriyle anlaştılar. Bu ittifak hem Suudilerin hem Vahhabilerin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Daha sonra Muhammed bin Suud, Muhammed bin Abdülvehhab'ın kızıyla evlenerek aralarında akrabalık bağı kurdu. Böylece birlikte dini-siyası bir güç oluşturdular. Bu arada emirliğin Muhammed bin Suud, şeyhliğin ise Muhammed bin Abdülvehhab nesline ait olması kararlaştırılarak Suudi hanedanının temelleri atıldı ve devletin takip edeceği siyaset belirlendi.

Suudlar devlet kurduktan sonra, kendilerine rakip olan Osmanlı yandaşı Reşidiler, Suudileri 1891'de sürgüne göndererek büyük bir savaşa (Mulayda Muharebesi)  neden oldular. Zekat konusundaki sorunların ve Reşidi lideri İbn Sabhan'ın tutuklanmasının ardından Osmanlı'nın desteklediği Reşidiler Suudi devletine son vermeyi ve hem El-Kasım Bölgesini hem de Riyad'ı fethetmeyi planladılar. Reşidiler ve Arap aşiretlerinden oluşan müttefikleri İkinci Suud Devletini sona erdirdiler. Abdurrahman bin Faysal liderliğindeki Suud Hanedanı ile müttefiklerini kaçmaya zorladılar.

Suudi Arabistan'ın birleşmesi 1902 ve 1932 yılları arasında İbni Suud'un liderliğinde günümüzdeki Suudi Arabistan Krallığının Arap Yarımadası'nda bulunan çeşitli kabile, emirlik ve krallıklarla birlikte Arap Yarımadası'nın büyük bir kısmını ele geçirmesiyle oluşmuş askeri ve politik bir süreçtir. Birleşme kısa sürede gerçekleşmemiştir. 

Suudi Arabistan'ın Diriye Emirliği'nden farklılığını vurgulamak ve Necd Emirliği olarak da adlandırılan İkinci Suudi Devleti ile karıştırılmaması için Suudi Arabistan yerine Üçüncü Suudi Devleti adlandırılması da kullanılmaktadır.

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Suudi Arabistan'da ülkenin kuruluş tarihinin 1932'den 1727'ye çekilmesi kararını 02.02.2022'de AA'na yaptığı açıklamada "egemenlik tartışmaları ve üç Suud devleti" başlığı altında şöyle değerlendirmiş: "'Egemenlik' kavramlarının bir devlet ile ilişkilendirilmesi zarureti vardı. Oysa gerek Suudilerin kaynakları ve gerekse bölgede 18. yüzyıldan beri yaşananlar, gerçek anlamda bir egemenliği tanımlamaktan uzaktı. Zira onlar kadar güçlü olmasa da bu bölgede emirlik olarak nitelenen pek çok başka yerel güç vardı ve hiçbiri devlet olarak anılmıyordu. Üstelik aynı tarihlerde bölgede uluslararası kabul gören Osmanlı egemenliği bulunuyordu. Bu yüzden tarih yeniden gözden geçirilerek üçlü bir sistem geliştirildi. Buna göre, tarihte üç Suud devleti kurulduğu iddia ediliyordu. Birincisi 1744-1891 arasında Dir'iyye'de kurulan ve Osmanlı adına Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın yıktığı devletti. İkincisi ise 1824-1891 yılları arasında Riyad merkezli olarak kurulan ve Reşidilerin ortadan kaldırıldığı devletti. Üçüncüsünde, İbn Suud'un Riyad'a döndüğü 1902'yi kabul edenler ile İngiltere'nin Suudi Arabistan'ı resmen tanıdığı 1932 yılını benimseyenler arasında ihtilaf çıkmıştı. Zira o tarihe kadar "Modern anlamda emirliğin egemenlik sınırları var mıydı? sorusu cevaplanamıyordu." 

Bugünkü Suudi Arabistan Kralı Selman, devletin kuruluş tarihini değiştirmekle, ülkesinde bulunan ulemanın tepkisini çekmiş ama isteğinden vazgeçmeyerek ailesinin şeceresini yazdırdığı kitaplarla, çizdirdiği atlaslarla değiştirmiştir. Ailesinin kökeninin Aneze kabilesinden geldiğini reddetmiş, ve aile kökenini Beni Hanife'ye bağlayarak yeni bir şecere yaratmış. Bekleyip göreceğiz; tarih yazıcıları ve tarihi kaynaklar bu gelişmeye ne diyecek ya da bir şey diyecekler mi?

1932 yılında resmi Suudi Arabistan Devleti kurulduktan sonra, İran ve Bahreyn'de büyük petrol rezervleri bulundu. Bu tarihten sonra, Kral Abdülaziz haklar konusunda müzakereler yaptı ve ABD şirketi Standard Oil 1938'de petrol çıkarmaya başladı. Petrol zenginliği ve İslam'ın kutsal şehirleri Mekke ve Medine'ye sahip olması bu aileyi(Suud) Arap Dünyası'nın temel taşı yaptı.

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'ya karşı ayaklanan Araplar  ve sonrasında İngilizlerin yardımıyla 1932'de kurdurulan devletlerine resmi sıfat kazandıran Suudlar, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce 1938'de topraklarında çıkan petrol rezervlerini ABD şirketlerine devretmişler ve zenginliklerine zenginlik katmışlardır. ABD ne derse emrine amade olan bir krallık (Osmanlı'ya karşı bağımsızlık peşinde olduklarından), kuruluş tarihini değiştirse de egemen midir, egemenlik haklarından söz edebilir mi? Bunun cevabını siz değerli okuyuculara bırakıyorum...


Yararlandığım Kaynaklar:

1- TAT WOOD & DOROTHY AIL, Dakikalar İçinde Dünya Tarihi, Anında Açıklanan 200 Önemli Tarihi Olay. Çeviri: Efe Erdal.

2- JANET WALLACH, ÇÖL KRALİÇESİ. Can Yayınları / Biyografi. İngilizce aslından çeviren: Püren Özgören.

3- CENGİZ ÖZAKINCI, TÜRKİYE'NİN SİYASİ İNTİHARI YENİ OSMANLI TUZAĞI. Genişletilmiş, gözden geçirilmiş, güncellenmiş 21.Basım. Otopsi Yayınları.

4- İSMAİL KÖSE, BÜYÜK OYUNUN KÜÇÜK AKTÖRÜ ŞERİF HÜSEYİN. Kronik Yayınları. 2. Baskı.

5- tr.wikipedia.org

6-https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suudi-arabistanda-kurulus-tarihi-neden-degistirildi/2491635


25 Aralık 2023 Pazartesi

 



YENİ BİR YILA GİRERKEN




İnsan yeni bir şey aldığında sevinçlidir, yeni bir hayata başlarken umutludur, yeni sevdalara tutulurken mutludur. Yeni olan ne varsa değerli ve kıymetlidir onun için. Yeninin bir gün sonra eskiyeceğini, bir başka yeni elde edildiğinde elindeki yeninin eski duruma düşeceğini bilmeden hep yeniler peşinde koşar durur. Bu koşuda istek ve arzuları yenilenirken, aslında kendisi eskir farkında değildir! 

Yeni bir yıla girmeye az kalmışken, yılın başına eklediğimiz yeni sözcüğü hakkında birazcık düşündüm. 2023'ü yolcularken adı eski yıl, 1 Ocak  itibarıyla aynı zaman dilimi saat 24'ten sonra 60 saniye geçince, ansızın "yeni yıl" oluveriyor. Aslında ezelden beri hiç değişmeyen zamanı insan kendisine uydurmak için dilimlere ayırmış ve adlandırmış. Zihnimizde bu adlandırmalarla uyumlanmış ve geçip gittiğini varsaydığı zamana eski, geleceğini varsaydığı zamana da yeni demiş. Yani insanoğlu/kızı kendini zamana uyduramayınca, zamanı kendine uydurmuş! Böylece  zamanı kaybetmediğini sanırken zaman çoktan onu kaybetmiş!

John Steinbeck Cennetin Doğusu kitabında zamana ilişkin şöyle yazar: "Zaman aralığı, zihinde garip ve çelişkili bir meseledir. Rutinle geçen bir sürenin ya da olaysız bir sürenin insana bitmez tükenmez geleceğini varsaymak mantıklıdır. Öyle olması gerekir, ama değildir. Hiçbir süresi olmayan zamanlar, sıkıcı ve olaysız zamanlardır. İlgiyle renklenmiş, trajediyle yaralanmış, sevinçle bölünmüş zamanlar ise hatırada uzun görünen sürelerdir. Düşünülürse öyle de olması gerekir. Olaysızlığın direği yoktur ki üzerine bir süre asabilesiniz. Hiçbir şeyden hiçbir şeye geçen zaman sıfırdır." Bu nedenle zaman denilen kavram ayrım yapmaz; takvim düzeni ve saat dilimleri herkes için aynıdır ve adildir.

2023 yılı nasıl geçti anlayamadım. Acaba hiçbir şeyden hiçbir şeye geçen zaman olduğu için mi? Bunu düşünmeyi erteleyip, alışılageldiği üzere yeni bir yıl için sizlere güzel  dileklerimi sunayım. 

Bu yazımı okuyan siz değerli okurlara, 2024 yılında mutluluklar (göreceli ve öznel olsa da) diliyorum. Ve de evlerinize "Huma Kuşu" girsin ya da üstünüze bu kuşun gölgesi düşsün diyorum...

Not: 

- Efsanevi bir kuş olan Huma Kuşunun yükseklerde uçması ve asla yere inmemesi nedeniyle ayaklarının olmadığına inanılır. Huma (Dilimize Farsçadan gelmiştir) kelimesinin anlamı "mutluluk getiren" olarak bilinmektedir. Huma kuşunun olduğu yerde mutluluk ve huzur olduğu söylenegelmektedir. Türk Mitolojisinde Huma kuşu  Umay Ana olarak bilinmekte, Umay Ana'nın bereket ve huzur getirdiğine inanılmaktadır. Efsaneye göre diğer bir adı "Devlet Kuşu" olan Umay (Huma Kuşu), yeryüzüne kanatlı bir kuş olarak inmekte,  gölgesine erişebilen kişinin devlet yöneteceği ya da padişah olacağı da söylenmektedir.

- Dileğimdeki mutluluk kelimesi, psikolojide kullanılan "öznel iyilik durumunu" ifade etmektedir. 



15 Aralık 2023 Cuma

 



ADI MASKELİ AMA MASKESİZ, BALO AMA ŞATAFATSIZ, OPERA AMA SİNEMA. HANGİSİNİ İZLEDİM ACABA?



11 Aralık 2023 Pazartesi gecesi Ankara Devlet Opera ve Bale salonunda, Verdi'nin "Maskeli Balo" operasını izledim. Sadık bir opera izleyicisi olarak hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Önce kısaca Maskeli Balo operasının konusunu ve tarihsel süreçte operanın librettosunun değişime uğrama nedenlerini de kısaca yazmalıyım. 

G. Verdi tarafından bestelenen Maskeli Balo'nun (Un ballo in maschera) librettosu , Antonio Somma tarafından yazılmış olup gerçek bir olaya dayanmaktadır. Dünya prömiyeri Roma'da 17 Şubat 1859'da yapılmış. Ülkemizde ise ilk kez 1946-47 sezonunda sergilenmiş. 

Operanın konusu gerçek bir olaya; 1792 yılında İsveç Kralı III. Gustav'ın bir maskeli baloda suikast sonucu öldürülmesine dayansa da, libretto defalarca sansüre uğradığından (bir kralın suikasta uğrayarak öldürülmesi Avrupa'daki diğer kralların ve Aristokratların hedef olabileceği düşüncesiyle sansürlenmiş) libretto değiştirilmiş ve böylece operanın sahnelenmesi sansürden kurtulmuş. Librettoda yapılan değişikliğe göre; operanın konusu Boston 'da (Amerika) geçmektedir. Boston Valisi Ricardo, sağ kolu ve en yakın arkadaşı Renato'nun karısı Amelia'ya aşık olur. Önceleri karşılıksız olduğunu düşündüğü aşkın karşılıklı olduğunu öğrenir. Amelia da Ricardo'ya aşıktır. Bir gün, Vali Ricardo, ünlü büyücü ve falcı Ulrica'nın mağarasına  gizlice tebdili kıyafet giderek saklanır. Amelia ünlü büyücü Ulrica'dan yasak aşkına çare bulmasını istemektedir. Amelia, mağaradan çıktıktan sonra Ricardo da ünlü büyücüden kendi falına bakmasını ister. Ulrica, Ricardo'ya elini sıkan ilk kişi tarafından öldürüleceğini söyler ama bu kehanet Ricardo'yu sadece eğlendirir. Ve sonunda dostu, arkadaşı Renato tarafından maskeli baloda öldürürlür.

Üç perdelik operayı rejisör Ayşe Dağıstanlı Parlar sahneye koymuş. Dekor tasarımı Özgür Usta, kostüm tasarımı Aydan Çınar, video prodüksiyon ise Ahmet Şeren tarafından yapılmış. Rejisör Ayşe Dağıstanlı Parlar bu klasik operayı, modern şekle getirerek ve de yaratıcılığını kullanarak sahnelemiş. Emeğine sağlık olsun ama iyi  bir opera izleyicisi olarak operada uygulanan tekniği (video prodüksiyon), dekor ve kostümleri hiç beğenmedim. Dekor ve kostümler sanki bütçe azlığından baştan savma tasarlanmış ve dikilmiş hissi uyandırdı bende. Son sahnedeki baloya dek tüm giysiler siyah, beyaz ve gri renkteydi. Adeta opera değil de siyah-beyaz bir film izliyor gibiydim. Bunda üç perde boyunca, sahnedeki sanatçıları gölgede bırakan video prodüksiyonun da katkısı oldu şüphesiz. Sahnedeki sanatçıların hareketsizliği karşısında videodaki sanatçıların bale mi, modern dans mı olduğunu kestiremediğim danslarıyla "ne alaka yaa" durumundan bir türlü kurtulamadım. Üst yazıyı mı okusam, sahneyi dolduran ve bir film şeridi gibi akan videodaki dansları mı izlesem, yoksa sahnedeki sanatçıları mı dinlesem üçlüsü arasında gidip gelerek bir türlü oyuna odaklanamadım.

Oyunda, ilk hayal kırıklığını heyecanla beklediğim perdenin açılmasıyla yaşadım. Perde açıldı. Sahnede kalabalık bir oyuncu topluluğu, hiç kıpırdamadan taş kesilmiş gibi duruyor. Kıyafetleri istisnasız tek tip; kaba ve zevksiz öylesine özensiz dikilmiş. Bana Mao dönemi Çin'deki tek tip kıyafetlerin sitilini hatırlattı! Hani oyunun konusunu bilmesem, bu kıyafetler nedeniyle olay Çin'de geçiyor diyebilirdim. Bunu geçtim diyeyim, videodaki jenerikte akan isimlerin sahnedeki sanatçıların isimleri olduğunu düşünürken, isimlerin elimdeki listeyle benzerlik taşımadığını görünce videodaki dansçıların isimleri olduğunu tahmin ettim. Burada da bir açıklık yoktu ne yazık ki. Üstelik sahnede hiç kıpırdamadan duran ve jeneriğin bitmesini sabırla bekleyen sanatçılara saygısızlık yapıldığı kanaati de uyandı bende. Eminim böyle düşünülmemiştir ama seyirci olarak bende uyandırdığı his bu oldu.

İkinci perdede soprano Amelia'nın detone olmasını insanlık hali diye geçiştirebilir, olur bazen böyle şeyler diyebilirim, ki aslında iyi çalışılmış bir operada olmamalı. Ancak üçüncü perdede öyle bariz hatalar vardı ki, bu durumu da seyirciye saygısızlık olarak görmeme neden oldu. Yani nasıl olsa seyirci anlamaz; madem librettoyu değiştiremiyoruz, biz de kostümleri değiştiririz mantığıyla konu işlenmiş. Dikkatli bir seyircinin gözünden kaçmayacak iki örnekle ne demek istediğimi anlatayım: Öncelikle üçüncü perdede siyah, beyaz ve griden renkli tonlara geçen kostümler (maskeli balo olduğu için mecburen) renkli çuvallardan, dikilmeden öylece sanatçıların tek tip elbiselerinin üzerine geçirilmiş gibiydi. Kumaş ince olduğu için altından elbiseler seçilebiliyordu. Hele sahne ışıklarında bunu görmemek imkansızdı. Vali Ricardo'nun kostümü ise balo için değil de sanki evinde yeni  banyodan çıkmış beyaz renkli bornozu sırtına geçirmiş gibiydi. En azından balodaki kıyafeti özenli olabilirdi. Bir başka örnek valiye suikast düzenleyecek olan Samuel ve Tom'un kıyafetlerindeki renk uyumsuzluğuydu. Üst yazıda, maskeli baloda Samuel ve Tom "gök mavisi elbise ve sol yanında  şerit gibi bağlanmış kırmızı eşarplar" giyinmeye ve birbirlerini bu kıyafetle tanıyacaklarına karar veriyorlar ama sahnede kırmızı eşarpsız koyu gri kostümlerle dolaşıyorlar. Yine üst yazıda Oscar, suikastçılara Vali Ricardo'nun maskeli baloda "göğsünde pembe bir kurdele olan siyah bir pelerin" giydiğini söylerek valiyi bulmalarının ipucunu veriyor. Ama Ricardo'nun kostümü bembeyaz! Bunları düşünürken " Eyvah! Neredeyse yanlış birine suikast düzenleyecekler diye içimden geçti. Üst yazıda karar verilen kıyafetlerle sahnedeki sanatçıların kostümleri birbirini tutmayınca da Ricardo'yu kimin öldürdüğünü anlayamadım.  Önceki sahnelerden karısıyla yasak aşk yaşadığına inanan Renato'nun, Vali Ricardo'dan öç alma duygusuyla onu öldüreceğini söylemesiyle katili tahmin ettim sadece. O sırada videoyu izliyordum herhalde. Zihnim, üst yazı, video ve de sahne üçlemesi arasında sürekli gidip gelmekle bitap düşmüş olmalı!!

Opera bittiğinde ilk kez yazık oldu üç saatime dedim. Evde You Tube'den Verdi'nin "Maskeli Balo" müziğini dinlemekle, opera sahnesinde orkestradan canlı dinlemekle aynı keyfi alırdım diye düşünmeden edemedim. Sahi ben opera sahnesinde gerçekte ne izledim? Opera mı, bale mi, modern dans mı, yoksa sadece Verdi'nin müziğini mi dinledim?

Notlar:

- İlk kez opera izlemeye gelenlerin bu operayı izledikten sonra, ikinci kez opera izlemek için geleceklerini düşünmüyorum.

- Eğer operaya ayrılan bütçe yetersizse, baştan savma bir opera sahneye konulmasındansa, hiç sahnelenmemesini yeğlerim.

- Eskiden eseri tüm ayrıntılarıyla anlatan kitapçıklar basılır ve ücretli olarak satılırdı. İzleyicilerden isteyenler bu ücreti seve seve öderlerdi ve perde açılmadan önce okuyup nasıl sahnelendiğini, oyunun hangi aşamalardan geçtiğini okurlardı. Şimdi kısacık bilgi veren broşürler bedava ama oyun hakkında yetersiz bilgiye sahip. Örnek: 24 Nisan 2004 Cumartesi günü prömiyerini izlediğim üç perdelik "Yevgeni Onegin" operasının kitapçığı (tabii kitapçık denilebilirse, adeta kitap) tam 76 sayfa.

- Opera binasındaki tuvaletler çok pisti. Tuvalet kağıdı yoktu. Sensörlü sifonlar bozuktu ve işlemiyordu. Tabiri caizse petrol istasyonlarındaki umumi tuvaletler bile buradakinden daha temizdir. Bu durumla ilgilenileceğini ve gereğinin yapılacağını umuyorum. Ankara Devlet Opera ve Bale binasına hiç mi hiç yakışmıyor çünkü.



Görseller tarafımdan çekilmiştir.



 



REMARQUE'IN İNSANLARI SEVMELİSİN ROMANINDAN 11 ALINTI



Özellikle güzel ülkemiz ve Avrupa devletleri mülteci sorunlarıyla uğraşırken ve mülteci akınını durdurmak için topu birbirlerine atarken iki dünya savaşı ve sonrasında, hiçbir yerde istenmeyen mültecilerle ilgili devletlerin tavrına ilişkin pek bir değişiklik olmadığını Remarque'ın kitabını okuyunca anlıyor insan. Romanda, savaşın alevlerinin sönmeye başladığı yıllarda mültecilerin sınırdan sınıra kovalanması ve çektiği sıkıntılar anlatılmaktadır. Sığınmacılar kendi ülkelerinin vatandaşlığından atılmış, kimliksiz, pasaportsuz hiçbir ülke tarafından kabul edilmemektedir. Romanı okurken; sığınmacıların sığınamadığı dünya, günümüz dünyası için de çok tanıdık geldi doğrusu.

Romandan seçtiğim alıntılar:

-"Kötü bir çağdayız. Barış toplarla, bombardıman uçaklarıyla korunuyor. İnsanlık ise, toplama kamplarıyla, toptan öldürmelerle. Bütün değer ölçülerinin altüst edildiği bir zamanda yaşıyoruz Kern. Bugün saldırgana barış koruyucusu, kamçılanana ve kovalanana ise dünya düzenini bozan deniyor. Üstelik bir sürü millet de buna inanıyor." (s: 110)

-"Yanı başında birisi ölürken sen bunu duyamazsın. Dünyanın bahtsızlığı da budur işte. Acımak ıstırap değildir. Acımak, başkasının felaketi karşısında duyulan gizli bir sevinçtir. Bu felaket kendimize veya sevdiğimiz birisine gelmediği için aldığımız rahat bir soluktur." (112)

-"Kötüler daha sert oluyor, bu yüzden de daha çok dayanıyorlar." (s:114)

-Kern suratını asarak, "Kimi zaman şu mülteci lafını duymak bile sinirimi bozuyor," dedi. Marill güldü. "Saçma. Toplulukların en iyisinin içine girmişsin. Dante bir mülteciydi. Schiller yurtdışına gitmek zorunda kalmıştı. Heine ile Victor Hugo da öyle. Bunlar sadece birkaçı. (s:117)

-"Blöf çağında yaşıyoruz, sizin ise bunu hala öğrenmediğiniz anlaşılıyor. Demokrasinin yerine demagoji geçmiş bulunuyor. Bu da doğal bir sonuçtur."(s: 190)

-"Yargıç omuzlarını kaldırdı. "Size ben yardım edemem. Ceza vermek zorundayım. En az ceza da on dört gün hapistir. Kanun böyle. Mülteciler selinden yurdumuzu korumak zorundayız." (s: 286)

-"Yeryüzündeki en korkunç şey nedir bilir misiniz? Yine aramızda kalsın, sonunda her şeyin alışkanlık halini almasıdır. Karşısında kendimizden geçtiğimiz şeylerde bile bu böyledir." (s: 292)

-"İnsan kendi aşırılıkları içinde büyüktür. Sanatta, aşkta, budalalıkta, kinde, bencillikte ve fedakarlıkta da bu böyledir. Ama dünyada çok kimsede olmayan şey, orta derecede de olsa, iyilik duygusudur." (s: 361)

-"İyi bir hafıza, dostluğun temeli ve aşkın mahvolmasıdır." (s:362)

-"Kağıdın verdiği tiksinti duygusunun şerefine içelim Huber. Kağıdın insan üzerinde böylesine bir egemenlik kurmuş olması doğrusu şaşılacak şey. Atalarımız gök gürültüsünden, yıldırımdan, kaplandan ve depremden korkardı. Daha yakın atalarımız kılıçtan, haydutlardan, salgın hastalıklarla Tanrı'dan korktular. Bizse, ister banknot olsun, ister pasaport basılı kağıtların karşısında titreşip duruyoruz. Mağara adamı koca sopalarla, Romalı kılıçla, ortaçağ insanı vebayla yok edilirdi., bizleri ise bir kağıt parçasıyla imha ediyorlar." (s: 368)

-"Yaşasın fertçiliğin yok edilişi! Eski Yunan'da, düşünmek bir üstünlük belirtisiydi. Sonra bir mutluluk oldu. Daha sonra da bir hastalık. Bugün ise cinayet sayılıyor. Uygarlığın tarihi, onu yaratmış olanların ıstıraplarının da tarihidir." (s:380)

Not: Nansen pasaportu: 1917 devriminden sonra yurtlarından kaçan Beyaz Ruslara ünlü kutup kaşifi Nansen'in aracılığıyla Birleşmiş Milletler tarafından verilen pasaporttu. Bu sayede Rus mültecilerin hepsinin Nansen pasaportu ve çalışma izni vardı. Ama diğer ülke mültecilerinin Nansen pasaportu yoktu. Çalışma izinleri de olmadığı için açlıktan ölüyorlardı.




8 Aralık 2023 Cuma

 


GRILLZ (DİŞ MÜCEVHERLERİNİN) BİLİNMEYEN TARİHİ




"Geleneği Yaşatmak" adlı bir belgeselde, Kırgızistan'da yüzlerce yıldır devam eden kartal avcılığı ve ok atma geleneğinin günümüzde de sürdürüldüğünü ve kültürel aktarımın nasıl yapıldığını izledim. Geleneksel ok atmayı, çocuklara öğreten, ödüller almış Kırgız kadının altın dişini görünce, aklıma Anadolu'da altın dişe yazılan türkü geldi; altın dişli Heyriye, gel beriye beriye diye söylenen. Altın dişin sadece Asya kıtasındaki halklara özgü olup olmadığını merak etmem de altın dişin tarihini araştırmama vesile oldu. :)

Arkeologlar 20. yüzyılın başlarında Giza'da diş mücevherlerine sahip iki mumya keşfetti. Bu keşif diş mücevherlerinin en eski örneğiydi. Bu buluntular M.Ö. 2500 yılına tarihlendirildi. Yapılan araştırmalar sonucunda Etrüsk kadınlarının M.S. yüzyılına kadar diş mücevherlerini kullandığını gösterdi. Etrüskler, İtalya'nın Tiber ile Arno nehirleri arasında yer alan Etruria bölgesinde yaşamış ve M.Ö. 6. yüzyıla dek varlığını sürdürmüş, döneminde ileri bir uygarlığa sahip bir halktı.

Etrüsk kadınlarından bazıları, altın diş taktırabilmek için ön dişlerini çektiriyorlardı. Etrüsk kadınları, kendilerinden sonra gelen Yunan ve Romalı kadınlardan daha fazla medeni haklara sahiptiler. Mülk sahibi olabilirler ve kocalarıyla kamusal alandaki toplantılara katılabilirlerdi. Kadınların altın dişleri de aslında bu cinsiyet eşitliğini temsil ediyordu. 

Benzer biçimde, okyanus ötesinde Mayalar da diş aksesuarlarını kullanıyorlardı. Ancak diş mücevherleri sadece elmas ve altından yapılmamıştı. Yeşim taşı gibi değerli taşlar da diş aksesuarı olarak kullanılmaktaydı. Maya toplumunda, üst sınıfa mensup olanlar üst dişlerine yaklaşık üç milimetre çapında delikler açar ve bu delikleri yeşim taşıyla doldururlardı.

Bernardio de Sahagun (1492-1590) adlı bir keşişin yaptığı araştırmalara göre Aztekler de Mayalar gibi dişlerine muhakkak kıymetli taşlar yerleştirerek  çürüğün sebebi olan diş kurtlarından korunmuşlardır. 



Dişlerin görüntüsünü değiştirme arzusu Antik Yunan ve Roma dönemlerinde de devam etti. Ancak bu dönemde kadınlar Etrüsk kadınları gibi özgürce diş mücevheri kullanamıyorlardı. Çünkü pahalı ürünler kullanmak ve zenginliği göstermek erkeklere özeldi. Daha sonra, özellikle Orta Çağ'da Avrupalı soylu kadınlar, tekrar altın diş kullanmaya başladı.

Güneydoğu Asya'da altının insanları kozmolojik güçlere bağladığı düşünülüyordu. Filipin mitolojisine göre dünyanın yaratıcısı Melu'nun dişleri saf altındandı. Bu nedenle Filipinliler de dişlerini oyup altınla dolduruyorlardı. Filipinlerdeki en eski buluntular M.S. 1300 yılına tarihleniyor.

Eski insanlar dişlerini altınla kaplatarak hem diş sağlığını korumuş hem de altın diş sayesinde zenginliğini ve gücünü göstermiştir. Bugün Türkmenistan'da altın diş sahibi olmak halen itibar ve zenginlik göstergesi sayılmaktadır. 

Eski inanışlara göre insan, eşyaları, kıyafetleri ve değerli sayılan mücevherleri ile diğer dünyada yaşamlarını sürdürebilmektedir. Dişlerini altından yaptırarak öteki dünya için de bir nevi hazırlık yapıyorlardı.  

90'ların sonlarında altın dişler Tacikistan'da büyük bir trenddi, ta ki artan altın fiyatları ve Batı etkisi popülaritesini düşürene kadar. Altın dişler Özbekistan'da ise hala popülerliğini koruyor. Türkmenistan'ın ilk Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov'un, Türkmen halkına zorunlu hale getirdiği "yasaklardan" biri de Türkmen gençlerin altın diş kullanmasını yasaklamasıydı. Altın diş yerine gençlerden dişlerini korumalarını istemişti. 

4500 yıllık kökeni olan altın dişlerin tarihi incelendiğinde neyi simgeledikleri önem taşıyor: Güç, statü ve zenginlik. 21. yüzyılda hala altın diş yaptıran sporcular ve sanatçıların varlığı bu geleneğin ya da modanın hiçbir zaman kaybolmayacağının kanıtı değil midir?

Grillz olarak adlandırılan diş mücevherleri, Kanya West'ten Kylie Jenner'a, Lady Gaga'dan Madonna'ya kadar birçok ünlü tarafından kullanılıyor. Dişlere takıp çıkarılabilen bu aksesuarlar ilk başta 1980'li yılların New York'unda hip-hop sanatçıları tarafından kullanılmaya başladı. Daha sonra ise tüm dünyada popüler hale geldi.

 

Yararlandığım Kaynaklar:

-mecmuaistanbul.com

-huffpost.com

-listelist.com

-gzt.com

Görseller: listelist.com