Muhammed bin Suud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muhammed bin Suud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2024 Pazartesi

 



 DAZLAKLAR KİMLERDİ?


Yıl 1748. Her şey Necid çöllerinde başladı. Necid neresi diye sorabilirsiniz. Necid, Suudi Arabistan'ın coğrafi merkezidir. Burası Diriye Emirliği döneminden bu yana Suudi Arabistan'ın birleşmesini amaçlayan Suud Hanedanı'nın yerleşim alanıdır. Şimdi dazlakların doğuş hikayesine geçebilirim.

Küçük bir yerleşim olan Uyeyne'de bir bedevi Zeyd'in mezarı başında; "Devemi kaybettim. Ne olursun onu bana buldur" diye yalvarıyordu. O sırada oradan geçen alim Muhammed bin Abdülvehhab, mezarda yatan sahabeden yardım isteyen bedeviye öfkeyle bağırır; İsteyeceğini Allah'tan iste. Zeyd de senin gibi fani idi, geldi, geçti. Artık ne kendisine, ne sana yardımı dokunur, diye söyler. Bununla da yetinmez, yanındaki iki öğrencisine adamı dövdürür, Zeyd'in mezarını da yıktırır. Uyeyneliler bu duruma öfkelenip baş kaldırırlar. İşin büyüyeceğinden korkan Uyeyne Emiri Osman bin Muammer, alim Muhammed'in kasabayı terk etmesini ister. Kasabayı terk eden Muhammed bin Abdülvehhab, tevhit inancına vurgu yaparak başta Diriye olmak üzere gittiği her yerde fikirlerini anlatıp durdu. O anlattıkça da kendisine inananların sayısı arttı. Taraftarlarına soyadından dolayı Vehhabi denilmeye başlandı. Sonra bir gün, "Saçlarınızı kazıtın! Birbirinizi daha iyi tanımak, kimliğinizi belirlemek ve aidiyetinizi bilmek için!" dedi. Gittikçe çoğalan taraftarları da saçlarını kazıttılar.

Abdülvehhab, kısa bir süre içinde Necid'de kuvvetleniyor, kuvvetlendikçe fikirleri keskinleşiyor ve hızla çevreye yayılıyor. O güne kadar Mekke ve Medine ulemasınca cevaz verilen pek çok uygulamaya "şirk" damgası vurunca tepki çekmeye başlıyor. Gittiği yerden tekme tokat kovuluyor. Öyle ya "Eski köye yeni adet getirmek" de neyin nesi. Bunun üzerine Abdülvehhab kendisine bir hami aramaya başlıyor. Bütün Necid'i dolaşıyor ve sonunda  Suud adındaki bir aşiretin hakimiyetindeki Diriye köyüne varıyor. Alim olması nedeniyle bilgi sahibi olan ve de çok etkili konuşan Muhammed bin Abdülvehhab, deveden başka ilgi alanları olmayan Suud aşiretini etkilemeyi başarıyor ve aradığı koruyuculuğu onlarda buluyor. Diriye Emiri Muhammed bin Suud tarafından kendisine siyasi himaye sağlanıyor. Bu durumdan her iki taraf da karlı çıkacaktır. 

İki Muhammed, yani Abdülvehhab'ın oğlu ile Suud'un oğlu başlarını kazıtarak ittifak yapıyorlar. Birincisi dini fikirlerini yayarak itibar ve nüfuz elde edecek, diğeri de onun üzerinden siyasi güç elde edecek ve aşiretini büyütüp yayılacak. Günümüze baktığımızda dazlakların ittifakının başarılı olduğunu görüyoruz!

Siyasi yönetim ve güç, din bilgisi yönetimine üstün geliyor ve kısa sürede "Suud" adı bütün Arabistan'da duyulmaya başlıyor. Necid çölünün orta yerindeki bu ıssız Diriye, on yıl içinde saçlarını kazıtan dazlaklarla dolup taşıyor ve geniş bir bölgenin başkenti oluveriyor.

Suud kabilesi hızla silahlanarak siyasi güce kavuşurken, Abdülvehhab (Artık Muhammed adı yerine bunu kullanmaktadır) bu siyasi gücün fikir ve iman ihtiyacını karşılamaktadır. Sonunda iyice güçlendiklerini görünce Abdülvehhab, çevre kabilelere mektuplar gönderip kendi fikirlerine inanmaya davet davet edecek. Daveti kabul edenler dazlaklara katılacak, etmeyenler ise Suud'un silahlı birlikleri tarafından dize getirilecektir. 

Dinde zorlama yoktur diyenlere de Asr-ı saadet fetihlerini örnek aldıklarını söyleyerek bildikleri yoldan şaşmıyorlar. Öyle ki, Hac için aylarca yol giden Müslümanlara bile saldırıyorlar, öldürüyorlar ve mallarına el koyuyorlar. Buna da Abdülvehhab'ın içtihatlarını örnek gösteriyorlar. Şöyle ki; "Çünkü o, yeryüzündeki Müslümanların Kur'an ve Sünnet'ten saparak artık küfre vardıklarını, bunlara karşı cihadın şart olduğunu söylüyor, askerleri inandırıyor.Değil mi ki mezarda yatan ölüden imdat isteniyor, bu küfür değil de ne olur?" Yani işin siyasi yönü İslami yönünü aşmıştı.

Abdülvehhab'ın ölümünden sonra Suud soyu daha şiddetli önlemler alıyor. Muhammed bin Suud ve oğlu Abdülaziz'in yirmi yıl kadar süren iktidarları sırasında , Arabistan'ın her biri yanı kabile savaşlarıyla çalkalanıyor. Sonuçta Suud üstün gelerek Abdülvehhab'ın fikirleriyle herkese boyun eğdiriyor. Arabistan'da dazlakların mutlak hakimiyeti başlıyor.

Sonradan sistemleşip Vehhabilik adını alacak olan Hanbeli mezhebinden ilham alan katı anlayış, selefi görüş tüm Arabistan'a yayılıyor. Bu inanca göre herhangi bir Müslüman, Vehhabi inanışını kabul ettiğinde önceki gafletini örtecek bir para cezası ödemeden gerçek anlamda bir Müslüman - bir Vehhabi- olamıyor. Bu durumda Vehhabi inancına sahip olmayanlar Müslüman'dan sayılmıyorlar. İşte bu nedenle Hacca giden Müslümanlar'a acımadan saldırıyorlar. Osmanlı Padişah'ı II. Mahmut döneminde hacılara yapılan dazlakların saldırısı önlenemediği için beş yıl "Sürre Alayı" çıkarılamamış Topkapı Sarayı'ndan. Sırf İngilizlerin kışkırtmasıyla dazlaklar özellikle Osmanlı hacı adaylarına ve kervanlarına saldırıyorlarmış. Endonezya, Malezya ve diğer ülkelerden gelen Müslümanlar ise rahatlıkla Hac vazifelerine ifa edebiliyorlarmış!

Bir Vehhabi'ye göre hiç kimseye savaştığı için para ödenmez, savaş Allah adına ve onun içindir. Ama kendileri inkar etseler de geçimlerini çapul ve ganimetle sağlamaktalar. Hem de Müslümanları yağmalayarak.

Şimdi diyeceksiniz ki Necid çölünde Bedeviler bunları yaparken ve beş yıl Sürre Alayı İstanbul'dan yola çıkamazken, devleti yöneten padişah ve devletlüler ne yapmışlar, neden müdahale etmemişler? Güzel soru. Cevabı da sizler araştırıp bulunuz ya da aşağıda adını vereceğim kitabı okuyunuz, derim naçizane. Eğer tarih okumaya ilginiz varsa elbette. :)


Not: Mehmet Akif Ersoy'un Necid Çöllerinden Medine'ye adlı bir şiiri vardır.


Kaynak Kitap: 

İskender Pala, KERVAN. Kapı Yayınları. 1. Baskı, s: 26-35)



18 Ocak 2024 Perşembe

 



SUUDLAR; SIRADAN BİR ÇÖL KABİLESİNDEN HANEDANLIĞA GEÇİŞ


Son günlerde hem ülkemiz hem de dünya genelinde popüler olan Suudi Arabistan Krallığı'nın tarihiyle ilgili çok kitap okudum ama hiç yazmadım. Popüler kültürden kaçınamadığımıza göre, ben de modaya uyayım dedim ve kısa bir araştırma yaptım; okuduğum kitaplara ek olarak.

Suud kabilesinin tarihçesini yazmadan önce, Birinci Dünya Savaşı'na ve o tarihte  büyük devletler arasındaki dengelere bakmak gerekiyor. Bu nedenle kısa ve öz olarak konuya değineceğim. 

I. Dünya Savaşı'nda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Almanya (daha sonra Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan'ın katıldığı) İttifak devletleri olarak, İngiltere, Fransa, Sırbistan ve Rusya İmparatorluğu'nun oluşturduğu (daha sonra İtalya, Yunanistan, Portekiz, Romanya ve ABD'nin katıldığı) İtilaf devletlerine karşı savaşıyorlardı. I. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde savaş 1915'te Gelibolu Muharebesiyle başlamıştı. Bu taarruzun amacı Osmanlı İmparatorluğunun Mısır ve Süveyş Kanalı'na ve de Irak(Mezopotamya) ile yakınındaki İran Körfezi'nde bulunan Abadan Petrol rafinerilerine ulaşmasını engellemekti. Ama Britanya Gelibolu'da yenilince, istihbaratının dikkati derhal Irak, Arabistan ve Körfez(Basra) bölgesine çevrildi. Çünkü başarı Araplardan gelecek yardıma bağlıydı. Savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflaması ve güçten düşmesi, Sultan V. Mehmet Reşat'ı, Alman İmparatoru Wilhelm'in de baskısıyla Halifelik kozunu kullanmaya itmişti. Ve Cihad ilan edilmişti. Osmanlı vilayeti Halep'teki Müslümanlar öyle büyük bir propaganda altında kalmışlardı ki, II. Wilhelm'in Müslüman olduğuna ve Almanların Rusya'ya karşı İslam uğruna savaştığına inanmış görünüyorlardı. Alman ve Türk propagandacılar Alman İmparatoru II. Wilhelm'den "İslamın dostu ve koruyucusu Hacı Wilhelm" diye söz ediyorlardı. Konuyla ilgili olarak Cengiz Özakıncı "Türkiye'nin Siyasi İntiharı, Yeni Osmanlı Tuzağı" adlı araştırma-inceleme kitabında şöyle yazar: "Osmanlıcılığın, İslamcılığın,  İslam Birliği'nin, Hilafet'in ve Cihad'ın Hristiyan emperyalistler tarafından kendi sömürgen amaçları doğrultusunda araç olarak kullanılmasının geniş kapsamlı ilk örneği olmuştu. Birinci Dünya Savaşı, Almanya'nın Osmanlı'yı uydulaştırıp Hilafet ve 1914'te Cihad silahını kullanmasına İngilizlerin hemen iki yıl sonra 1916'da vereceği yanıt, Arapları Osmanlı Hilafeti'ne karşı ayaklandırıp Cihad silahını Osmanlı'ya karşı kullanmak olacaktı. s:228) Yani, Alman Malı Osmanlı "Cihad"ına karşı, İngiliz Damgalı Arap "Cihad"ı. İngilizler, bunu Arabistan Yarımadası'nda Arap-Türk ayırımı ve de Vahhabi-Sünni mezhep ayırımı yaparak kendi çıkarları için kullandılar ve başarılı oldular.

Osmanlı Sultanı Araplardan gelecek muhalefetten çekiniyordu. Bunun için Mekke ve Medine'de bulunan kutsal yerlerin bekçisi, kutsal hac ziyaretinin denetçisi olan ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in soyundan gelen Şerif Hüseyin'i Hicaz'da karışıklık çıkarmaması için İstanbul'a sürgüne gönderdi (Şerif Hüseyin, 1883-1908 yılları arasında İstanbul'da ikamete mecbur tutuldu.) 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla II. Abdülhamid tahttan indirilip, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı ele geçirmesiyle de Şerif Hüseyin Hicaz Emiri olarak atandı. Osmanlı Sultanları tarafından Hz. Muhammed'in soyundan gelenler, Hicaz'a emir olarak atanıyorlardı. Hicaz'a vali (emir) atama kuralı, Yavuz Sultan Selim zamanından 1916'ya kadar dört yüz yıl yürürlükte kaldı.

İngiltere Osmanlı yönetiminden hoşnut olmayan Arap milliyetçilerini Osmanlı'ya karşı kullanabileceği olası müttefikler olarak görüyordu. Ancak, Arap kabileler kararsızdı; pek sevilmeyen işgalciler olsa da, tıpkı kendileri gibi Müslüman olan Türklerin mi, yoksa kendilerine bağımsızlık ve yeni bir yönetim biçimi vaat eden ama ne yazık ki Hristiyan olan İngilizlerin mi yanında yer almalıydılar? Arapların İngiltere ve Fransa'ya (Suriye nedeniyle) karşı kutsal bir Cihad açması bile olasıydı. Bunu bertaraf edebilmek için İngiltere, askeri istihbaratını devreye soktu. Eğer doğru Arap liderlerini bulurlarsa (bağımsızlık isteyen, İngiltere'ye sempati duyan ve sözü geçen liderler) Türklere karşı güçlü bir isyan başlatabilirlerdi. 

Bu isyanı başlatabilmek için de T.E.Lawrence'ı Arap kabileleri hakkında bilgi toplamakla görevlendirdiler. Önce Şerif Hüseyin'le anlaşan İngiliz ajanı Lawrence, ona bağımsızlık sözü verdi ve büyük Arap isyanını başlattı. Ancak, Osmanlı'ya karşı zafer kazandıkça İngilizlerden istekleri artan Şerif Hüseyin'den bıkan (isteklerinden biri de Halife olmaktı) İngiliz yönetimi, Arabistan için yeni ittifak arayışına girdi ve kısa sürede de buldu. Bu ittifak adı pek duyulmamış bir Arap kabilesiydi; Suud kabilesi. Tarih sahnesine çıkışları ise şöyleydi:

Muhammed bin Suud günümüzde Suudi Arabistan olan topraklarda bağımsız bir teokrasi kurmak için 1744'te geleneksel Sünni lider Muhammed bin Abdülvehhab ile bir araya gelerek anlaştılar (Abdülvehhab'ın ailesi günümüzde hala Suudilerle ittifak halindedir; biri politikayla ilgilenirken, diğeri dini idare etmektedir). 

Bugünkü Suud Hanedanına adını veren Muhammed bin Suud, Arabistan'ın çeşitli yerlerine dağılmış olan Aneze kabilesindendir. Ataları 15. yüzyılda Katif'ten gelerek Diriye'ye yerleşmiş ve o tarihten itibaren Diriye emirleri bu aileden çıkmıştı. Babasının ölümü üzerine Muhammed bin Suud, Diriye ve çevresinde ilk olarak 1726'da bağımsız bir emir sanıyla hükmetmeye başladı. Bu dönemde, Hz. Muhammed'in zamanındaki hayat tarzına dönülmesini savunan ve her türlü yeniliğe ve mezarlara karşı olan Vahhabiler ve öğretilerin yayıcısı Muhammed bin Abdülvehhab, bazı sahabelerin mezarlarını yıktırması sonucu gördüğü tepkiler üzerine Diriye'ye sığınmak zorunda kaldı. Vahhabilere göre mezarın sadece ziyareti değil, yerinin belli olması bile cehennemin kapılarını açacak bir kabahatti. Diriye'ye yerleşen Muhammed bin Abdülvehhab' ve ailesine, Suud ailesi sahip çıktı ve fikirlerinin yayılmasına destek verdi. Böylece birbirleriyle anlaştılar. Bu ittifak hem Suudilerin hem Vahhabilerin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Daha sonra Muhammed bin Suud, Muhammed bin Abdülvehhab'ın kızıyla evlenerek aralarında akrabalık bağı kurdu. Böylece birlikte dini-siyası bir güç oluşturdular. Bu arada emirliğin Muhammed bin Suud, şeyhliğin ise Muhammed bin Abdülvehhab nesline ait olması kararlaştırılarak Suudi hanedanının temelleri atıldı ve devletin takip edeceği siyaset belirlendi.

Suudlar devlet kurduktan sonra, kendilerine rakip olan Osmanlı yandaşı Reşidiler, Suudileri 1891'de sürgüne göndererek büyük bir savaşa (Mulayda Muharebesi)  neden oldular. Zekat konusundaki sorunların ve Reşidi lideri İbn Sabhan'ın tutuklanmasının ardından Osmanlı'nın desteklediği Reşidiler Suudi devletine son vermeyi ve hem El-Kasım Bölgesini hem de Riyad'ı fethetmeyi planladılar. Reşidiler ve Arap aşiretlerinden oluşan müttefikleri İkinci Suud Devletini sona erdirdiler. Abdurrahman bin Faysal liderliğindeki Suud Hanedanı ile müttefiklerini kaçmaya zorladılar.

Suudi Arabistan'ın birleşmesi 1902 ve 1932 yılları arasında İbni Suud'un liderliğinde günümüzdeki Suudi Arabistan Krallığının Arap Yarımadası'nda bulunan çeşitli kabile, emirlik ve krallıklarla birlikte Arap Yarımadası'nın büyük bir kısmını ele geçirmesiyle oluşmuş askeri ve politik bir süreçtir. Birleşme kısa sürede gerçekleşmemiştir. 

Suudi Arabistan'ın Diriye Emirliği'nden farklılığını vurgulamak ve Necd Emirliği olarak da adlandırılan İkinci Suudi Devleti ile karıştırılmaması için Suudi Arabistan yerine Üçüncü Suudi Devleti adlandırılması da kullanılmaktadır.

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Suudi Arabistan'da ülkenin kuruluş tarihinin 1932'den 1727'ye çekilmesi kararını 02.02.2022'de AA'na yaptığı açıklamada "egemenlik tartışmaları ve üç Suud devleti" başlığı altında şöyle değerlendirmiş: "'Egemenlik' kavramlarının bir devlet ile ilişkilendirilmesi zarureti vardı. Oysa gerek Suudilerin kaynakları ve gerekse bölgede 18. yüzyıldan beri yaşananlar, gerçek anlamda bir egemenliği tanımlamaktan uzaktı. Zira onlar kadar güçlü olmasa da bu bölgede emirlik olarak nitelenen pek çok başka yerel güç vardı ve hiçbiri devlet olarak anılmıyordu. Üstelik aynı tarihlerde bölgede uluslararası kabul gören Osmanlı egemenliği bulunuyordu. Bu yüzden tarih yeniden gözden geçirilerek üçlü bir sistem geliştirildi. Buna göre, tarihte üç Suud devleti kurulduğu iddia ediliyordu. Birincisi 1744-1891 arasında Dir'iyye'de kurulan ve Osmanlı adına Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın yıktığı devletti. İkincisi ise 1824-1891 yılları arasında Riyad merkezli olarak kurulan ve Reşidilerin ortadan kaldırıldığı devletti. Üçüncüsünde, İbn Suud'un Riyad'a döndüğü 1902'yi kabul edenler ile İngiltere'nin Suudi Arabistan'ı resmen tanıdığı 1932 yılını benimseyenler arasında ihtilaf çıkmıştı. Zira o tarihe kadar "Modern anlamda emirliğin egemenlik sınırları var mıydı? sorusu cevaplanamıyordu." 

Bugünkü Suudi Arabistan Kralı Selman, devletin kuruluş tarihini değiştirmekle, ülkesinde bulunan ulemanın tepkisini çekmiş ama isteğinden vazgeçmeyerek ailesinin şeceresini yazdırdığı kitaplarla, çizdirdiği atlaslarla değiştirmiştir. Ailesinin kökeninin Aneze kabilesinden geldiğini reddetmiş, ve aile kökenini Beni Hanife'ye bağlayarak yeni bir şecere yaratmış. Bekleyip göreceğiz; tarih yazıcıları ve tarihi kaynaklar bu gelişmeye ne diyecek ya da bir şey diyecekler mi?

1932 yılında resmi Suudi Arabistan Devleti kurulduktan sonra, İran ve Bahreyn'de büyük petrol rezervleri bulundu. Bu tarihten sonra, Kral Abdülaziz haklar konusunda müzakereler yaptı ve ABD şirketi Standard Oil 1938'de petrol çıkarmaya başladı. Petrol zenginliği ve İslam'ın kutsal şehirleri Mekke ve Medine'ye sahip olması bu aileyi(Suud) Arap Dünyası'nın temel taşı yaptı.

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'ya karşı ayaklanan Araplar  ve sonrasında İngilizlerin yardımıyla 1932'de kurdurulan devletlerine resmi sıfat kazandıran Suudlar, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce 1938'de topraklarında çıkan petrol rezervlerini ABD şirketlerine devretmişler ve zenginliklerine zenginlik katmışlardır. ABD ne derse emrine amade olan bir krallık (Osmanlı'ya karşı bağımsızlık peşinde olduklarından), kuruluş tarihini değiştirse de egemen midir, egemenlik haklarından söz edebilir mi? Bunun cevabını siz değerli okuyuculara bırakıyorum...


Yararlandığım Kaynaklar:

1- TAT WOOD & DOROTHY AIL, Dakikalar İçinde Dünya Tarihi, Anında Açıklanan 200 Önemli Tarihi Olay. Çeviri: Efe Erdal.

2- JANET WALLACH, ÇÖL KRALİÇESİ. Can Yayınları / Biyografi. İngilizce aslından çeviren: Püren Özgören.

3- CENGİZ ÖZAKINCI, TÜRKİYE'NİN SİYASİ İNTİHARI YENİ OSMANLI TUZAĞI. Genişletilmiş, gözden geçirilmiş, güncellenmiş 21.Basım. Otopsi Yayınları.

4- İSMAİL KÖSE, BÜYÜK OYUNUN KÜÇÜK AKTÖRÜ ŞERİF HÜSEYİN. Kronik Yayınları. 2. Baskı.

5- tr.wikipedia.org

6-https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suudi-arabistanda-kurulus-tarihi-neden-degistirildi/2491635