Şerif Hüseyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şerif Hüseyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2024 Perşembe

 



SUUDLAR; SIRADAN BİR ÇÖL KABİLESİNDEN HANEDANLIĞA GEÇİŞ


Son günlerde hem ülkemiz hem de dünya genelinde popüler olan Suudi Arabistan Krallığı'nın tarihiyle ilgili çok kitap okudum ama hiç yazmadım. Popüler kültürden kaçınamadığımıza göre, ben de modaya uyayım dedim ve kısa bir araştırma yaptım; okuduğum kitaplara ek olarak.

Suud kabilesinin tarihçesini yazmadan önce, Birinci Dünya Savaşı'na ve o tarihte  büyük devletler arasındaki dengelere bakmak gerekiyor. Bu nedenle kısa ve öz olarak konuya değineceğim. 

I. Dünya Savaşı'nda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Almanya (daha sonra Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan'ın katıldığı) İttifak devletleri olarak, İngiltere, Fransa, Sırbistan ve Rusya İmparatorluğu'nun oluşturduğu (daha sonra İtalya, Yunanistan, Portekiz, Romanya ve ABD'nin katıldığı) İtilaf devletlerine karşı savaşıyorlardı. I. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde savaş 1915'te Gelibolu Muharebesiyle başlamıştı. Bu taarruzun amacı Osmanlı İmparatorluğunun Mısır ve Süveyş Kanalı'na ve de Irak(Mezopotamya) ile yakınındaki İran Körfezi'nde bulunan Abadan Petrol rafinerilerine ulaşmasını engellemekti. Ama Britanya Gelibolu'da yenilince, istihbaratının dikkati derhal Irak, Arabistan ve Körfez(Basra) bölgesine çevrildi. Çünkü başarı Araplardan gelecek yardıma bağlıydı. Savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflaması ve güçten düşmesi, Sultan V. Mehmet Reşat'ı, Alman İmparatoru Wilhelm'in de baskısıyla Halifelik kozunu kullanmaya itmişti. Ve Cihad ilan edilmişti. Osmanlı vilayeti Halep'teki Müslümanlar öyle büyük bir propaganda altında kalmışlardı ki, II. Wilhelm'in Müslüman olduğuna ve Almanların Rusya'ya karşı İslam uğruna savaştığına inanmış görünüyorlardı. Alman ve Türk propagandacılar Alman İmparatoru II. Wilhelm'den "İslamın dostu ve koruyucusu Hacı Wilhelm" diye söz ediyorlardı. Konuyla ilgili olarak Cengiz Özakıncı "Türkiye'nin Siyasi İntiharı, Yeni Osmanlı Tuzağı" adlı araştırma-inceleme kitabında şöyle yazar: "Osmanlıcılığın, İslamcılığın,  İslam Birliği'nin, Hilafet'in ve Cihad'ın Hristiyan emperyalistler tarafından kendi sömürgen amaçları doğrultusunda araç olarak kullanılmasının geniş kapsamlı ilk örneği olmuştu. Birinci Dünya Savaşı, Almanya'nın Osmanlı'yı uydulaştırıp Hilafet ve 1914'te Cihad silahını kullanmasına İngilizlerin hemen iki yıl sonra 1916'da vereceği yanıt, Arapları Osmanlı Hilafeti'ne karşı ayaklandırıp Cihad silahını Osmanlı'ya karşı kullanmak olacaktı. s:228) Yani, Alman Malı Osmanlı "Cihad"ına karşı, İngiliz Damgalı Arap "Cihad"ı. İngilizler, bunu Arabistan Yarımadası'nda Arap-Türk ayırımı ve de Vahhabi-Sünni mezhep ayırımı yaparak kendi çıkarları için kullandılar ve başarılı oldular.

Osmanlı Sultanı Araplardan gelecek muhalefetten çekiniyordu. Bunun için Mekke ve Medine'de bulunan kutsal yerlerin bekçisi, kutsal hac ziyaretinin denetçisi olan ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in soyundan gelen Şerif Hüseyin'i Hicaz'da karışıklık çıkarmaması için İstanbul'a sürgüne gönderdi (Şerif Hüseyin, 1883-1908 yılları arasında İstanbul'da ikamete mecbur tutuldu.) 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla II. Abdülhamid tahttan indirilip, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı ele geçirmesiyle de Şerif Hüseyin Hicaz Emiri olarak atandı. Osmanlı Sultanları tarafından Hz. Muhammed'in soyundan gelenler, Hicaz'a emir olarak atanıyorlardı. Hicaz'a vali (emir) atama kuralı, Yavuz Sultan Selim zamanından 1916'ya kadar dört yüz yıl yürürlükte kaldı.

İngiltere Osmanlı yönetiminden hoşnut olmayan Arap milliyetçilerini Osmanlı'ya karşı kullanabileceği olası müttefikler olarak görüyordu. Ancak, Arap kabileler kararsızdı; pek sevilmeyen işgalciler olsa da, tıpkı kendileri gibi Müslüman olan Türklerin mi, yoksa kendilerine bağımsızlık ve yeni bir yönetim biçimi vaat eden ama ne yazık ki Hristiyan olan İngilizlerin mi yanında yer almalıydılar? Arapların İngiltere ve Fransa'ya (Suriye nedeniyle) karşı kutsal bir Cihad açması bile olasıydı. Bunu bertaraf edebilmek için İngiltere, askeri istihbaratını devreye soktu. Eğer doğru Arap liderlerini bulurlarsa (bağımsızlık isteyen, İngiltere'ye sempati duyan ve sözü geçen liderler) Türklere karşı güçlü bir isyan başlatabilirlerdi. 

Bu isyanı başlatabilmek için de T.E.Lawrence'ı Arap kabileleri hakkında bilgi toplamakla görevlendirdiler. Önce Şerif Hüseyin'le anlaşan İngiliz ajanı Lawrence, ona bağımsızlık sözü verdi ve büyük Arap isyanını başlattı. Ancak, Osmanlı'ya karşı zafer kazandıkça İngilizlerden istekleri artan Şerif Hüseyin'den bıkan (isteklerinden biri de Halife olmaktı) İngiliz yönetimi, Arabistan için yeni ittifak arayışına girdi ve kısa sürede de buldu. Bu ittifak adı pek duyulmamış bir Arap kabilesiydi; Suud kabilesi. Tarih sahnesine çıkışları ise şöyleydi:

Muhammed bin Suud günümüzde Suudi Arabistan olan topraklarda bağımsız bir teokrasi kurmak için 1744'te geleneksel Sünni lider Muhammed bin Abdülvehhab ile bir araya gelerek anlaştılar (Abdülvehhab'ın ailesi günümüzde hala Suudilerle ittifak halindedir; biri politikayla ilgilenirken, diğeri dini idare etmektedir). 

Bugünkü Suud Hanedanına adını veren Muhammed bin Suud, Arabistan'ın çeşitli yerlerine dağılmış olan Aneze kabilesindendir. Ataları 15. yüzyılda Katif'ten gelerek Diriye'ye yerleşmiş ve o tarihten itibaren Diriye emirleri bu aileden çıkmıştı. Babasının ölümü üzerine Muhammed bin Suud, Diriye ve çevresinde ilk olarak 1726'da bağımsız bir emir sanıyla hükmetmeye başladı. Bu dönemde, Hz. Muhammed'in zamanındaki hayat tarzına dönülmesini savunan ve her türlü yeniliğe ve mezarlara karşı olan Vahhabiler ve öğretilerin yayıcısı Muhammed bin Abdülvehhab, bazı sahabelerin mezarlarını yıktırması sonucu gördüğü tepkiler üzerine Diriye'ye sığınmak zorunda kaldı. Vahhabilere göre mezarın sadece ziyareti değil, yerinin belli olması bile cehennemin kapılarını açacak bir kabahatti. Diriye'ye yerleşen Muhammed bin Abdülvehhab' ve ailesine, Suud ailesi sahip çıktı ve fikirlerinin yayılmasına destek verdi. Böylece birbirleriyle anlaştılar. Bu ittifak hem Suudilerin hem Vahhabilerin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Daha sonra Muhammed bin Suud, Muhammed bin Abdülvehhab'ın kızıyla evlenerek aralarında akrabalık bağı kurdu. Böylece birlikte dini-siyası bir güç oluşturdular. Bu arada emirliğin Muhammed bin Suud, şeyhliğin ise Muhammed bin Abdülvehhab nesline ait olması kararlaştırılarak Suudi hanedanının temelleri atıldı ve devletin takip edeceği siyaset belirlendi.

Suudlar devlet kurduktan sonra, kendilerine rakip olan Osmanlı yandaşı Reşidiler, Suudileri 1891'de sürgüne göndererek büyük bir savaşa (Mulayda Muharebesi)  neden oldular. Zekat konusundaki sorunların ve Reşidi lideri İbn Sabhan'ın tutuklanmasının ardından Osmanlı'nın desteklediği Reşidiler Suudi devletine son vermeyi ve hem El-Kasım Bölgesini hem de Riyad'ı fethetmeyi planladılar. Reşidiler ve Arap aşiretlerinden oluşan müttefikleri İkinci Suud Devletini sona erdirdiler. Abdurrahman bin Faysal liderliğindeki Suud Hanedanı ile müttefiklerini kaçmaya zorladılar.

Suudi Arabistan'ın birleşmesi 1902 ve 1932 yılları arasında İbni Suud'un liderliğinde günümüzdeki Suudi Arabistan Krallığının Arap Yarımadası'nda bulunan çeşitli kabile, emirlik ve krallıklarla birlikte Arap Yarımadası'nın büyük bir kısmını ele geçirmesiyle oluşmuş askeri ve politik bir süreçtir. Birleşme kısa sürede gerçekleşmemiştir. 

Suudi Arabistan'ın Diriye Emirliği'nden farklılığını vurgulamak ve Necd Emirliği olarak da adlandırılan İkinci Suudi Devleti ile karıştırılmaması için Suudi Arabistan yerine Üçüncü Suudi Devleti adlandırılması da kullanılmaktadır.

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Suudi Arabistan'da ülkenin kuruluş tarihinin 1932'den 1727'ye çekilmesi kararını 02.02.2022'de AA'na yaptığı açıklamada "egemenlik tartışmaları ve üç Suud devleti" başlığı altında şöyle değerlendirmiş: "'Egemenlik' kavramlarının bir devlet ile ilişkilendirilmesi zarureti vardı. Oysa gerek Suudilerin kaynakları ve gerekse bölgede 18. yüzyıldan beri yaşananlar, gerçek anlamda bir egemenliği tanımlamaktan uzaktı. Zira onlar kadar güçlü olmasa da bu bölgede emirlik olarak nitelenen pek çok başka yerel güç vardı ve hiçbiri devlet olarak anılmıyordu. Üstelik aynı tarihlerde bölgede uluslararası kabul gören Osmanlı egemenliği bulunuyordu. Bu yüzden tarih yeniden gözden geçirilerek üçlü bir sistem geliştirildi. Buna göre, tarihte üç Suud devleti kurulduğu iddia ediliyordu. Birincisi 1744-1891 arasında Dir'iyye'de kurulan ve Osmanlı adına Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın yıktığı devletti. İkincisi ise 1824-1891 yılları arasında Riyad merkezli olarak kurulan ve Reşidilerin ortadan kaldırıldığı devletti. Üçüncüsünde, İbn Suud'un Riyad'a döndüğü 1902'yi kabul edenler ile İngiltere'nin Suudi Arabistan'ı resmen tanıdığı 1932 yılını benimseyenler arasında ihtilaf çıkmıştı. Zira o tarihe kadar "Modern anlamda emirliğin egemenlik sınırları var mıydı? sorusu cevaplanamıyordu." 

Bugünkü Suudi Arabistan Kralı Selman, devletin kuruluş tarihini değiştirmekle, ülkesinde bulunan ulemanın tepkisini çekmiş ama isteğinden vazgeçmeyerek ailesinin şeceresini yazdırdığı kitaplarla, çizdirdiği atlaslarla değiştirmiştir. Ailesinin kökeninin Aneze kabilesinden geldiğini reddetmiş, ve aile kökenini Beni Hanife'ye bağlayarak yeni bir şecere yaratmış. Bekleyip göreceğiz; tarih yazıcıları ve tarihi kaynaklar bu gelişmeye ne diyecek ya da bir şey diyecekler mi?

1932 yılında resmi Suudi Arabistan Devleti kurulduktan sonra, İran ve Bahreyn'de büyük petrol rezervleri bulundu. Bu tarihten sonra, Kral Abdülaziz haklar konusunda müzakereler yaptı ve ABD şirketi Standard Oil 1938'de petrol çıkarmaya başladı. Petrol zenginliği ve İslam'ın kutsal şehirleri Mekke ve Medine'ye sahip olması bu aileyi(Suud) Arap Dünyası'nın temel taşı yaptı.

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'ya karşı ayaklanan Araplar  ve sonrasında İngilizlerin yardımıyla 1932'de kurdurulan devletlerine resmi sıfat kazandıran Suudlar, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce 1938'de topraklarında çıkan petrol rezervlerini ABD şirketlerine devretmişler ve zenginliklerine zenginlik katmışlardır. ABD ne derse emrine amade olan bir krallık (Osmanlı'ya karşı bağımsızlık peşinde olduklarından), kuruluş tarihini değiştirse de egemen midir, egemenlik haklarından söz edebilir mi? Bunun cevabını siz değerli okuyuculara bırakıyorum...


Yararlandığım Kaynaklar:

1- TAT WOOD & DOROTHY AIL, Dakikalar İçinde Dünya Tarihi, Anında Açıklanan 200 Önemli Tarihi Olay. Çeviri: Efe Erdal.

2- JANET WALLACH, ÇÖL KRALİÇESİ. Can Yayınları / Biyografi. İngilizce aslından çeviren: Püren Özgören.

3- CENGİZ ÖZAKINCI, TÜRKİYE'NİN SİYASİ İNTİHARI YENİ OSMANLI TUZAĞI. Genişletilmiş, gözden geçirilmiş, güncellenmiş 21.Basım. Otopsi Yayınları.

4- İSMAİL KÖSE, BÜYÜK OYUNUN KÜÇÜK AKTÖRÜ ŞERİF HÜSEYİN. Kronik Yayınları. 2. Baskı.

5- tr.wikipedia.org

6-https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suudi-arabistanda-kurulus-tarihi-neden-degistirildi/2491635


12 Aralık 2022 Pazartesi

 


BÜYÜK ARAP İSYANINI BAŞLATAN ŞERİF HÜSEYİN KİMDİR?



Osmanlı'da bir seferde kaybedilen en büyük toprak kaybı Birinci Dünya Savaşı sürerken, Haziran 1916'da Şerif Hüseyin'in öncülüğünü ve liderliğini yaptığı Arap İsyanı ile gerçekleşmiştir. İngilizlerle işbirliği yapıp yüzyıllardır tebaası olduğu Osmanlı Devleti'ne karşı isyanın başını çeken Şerif Hüseyin ve dört oğlu, isyanın amacına ulaşması için canla başla çalışmışlardır.

Bu ön bilgiden sonra, okuduğum İsmail Köse'nin "ŞERİF HÜSEYİN-BÜYÜK OYUNUN KÜÇÜK AKTÖRÜ" kitabından yararlanarak isyanın elebaşı Şerif Hüseyin kimdir, neler yapmıştır sorularına cevap arayanlar için kısa bir özet yazacağım. Belki o zaman, aziz milletimiz tarafından unutulmayan ve tekrarlanan  Birinci Dünya Savaşı'nda "Araplar, Türkleri arkadan vurdu" söyleminin nedeni daha iyi anlaşılır diye umuyorum.

Şerif Hüseyin Hicaz'da emirlik için karışıklık çıkarmaması için padişah  II.Abdülhamid tarafından 1883-1908 yılları arasında İstanbul'da ikamete mecbur tutulmuştur. 1908'de II.Meşrutiyetin ilanıyla II.Abdülhamid tahttan indirilip, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı ele geçirmesiyle de Şerif Hüseyin Hicaz Emiri olarak atanmıştır. Osmanlı Sultanları tarafından Hz. Muhammed'in soyundan gelenler, Hicaz'a emir olarak atanıyorlardı. Hicaz'a vali(Emir)  atama kuralı, Yavuz Sultan Selim zamanından 1916'ya kadar dört yüz yıl yürürlükte kalacaktır.

Hicaz'a emir ataması, Hz.Ali'nin iki oğlu Hz. Hüseyin soyundan seyyidler ya da Hz. Hasan soyundan şerifler arasından yapılmakta ise de Osmanlı dönemi dahil emirlik görevini şerifler üstlenmiş, seyyidler bu göreve getirilmemiştir. İlk Mekke Emiri Hz. Hasan soyundan Şerif Musa bin Abdullah olup emirlik babadan oğula geçerek devam ediyordu. 

Şerif Hüseyin'in; özünde kurnaz, ihtiraslı, sert, gaddar, acımasız ve güvenilmez bir kişiliğe sahip olduğunu belirten yazar, şöyle devam eder: "Şerif Hüseyin'in güvenilmez, düalist karakterini, açığa çıkmadan önce tespit edebilen kişilerin başında II.Abdülhamid ve İngiliz istihbarat elemanları gelir. Bunun da etkisiyle İngilizler, savaş sonrasında Arap Yarımadası'nın idaresine Şerif Hüseyin'i değil; kendilerine daha sadık olan Suudları getirmeyi yeğlemişlerdir. Şerif Hüseyin yıkılması için büyük bir şevkle çalıştığı Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı altında kalarak her şeyini kaybetmiştir. Bundan sonra da katkıda bulunduğu enkaza değil kaybettiklerine hayıflanarak ömrünü tamamlamıştır."

İttihat ve Terakki'nin 1908'de iktidara gelmesinden sonra "Paşalık" payesi vererek Mekke Emirliği'ne atadığı Şerif Hüseyin'in 1908-1916 yılları arasındaki faaliyetleri sonucunda on binlerce Osmanlı askerinin katline sebep olmuş ve Irak, Filistin, Suriye ve Hicaz'ın İngilizler tarafından kolaylıkla işgalinin yolunu açmıştır. 

Hicaz Bölgesi Osmanlı Devleti'ne tarih boyunca ne asker ne de vergi vermiştir. Buna karşın hazineden sürekli finanse edilmiş, kutsiyetine saygıdan kaynaklanan imtiyazlı bir statüde yönetilmiştir. Hicaz halkı kendisine sağlanan ayrıcalıklardan fazlasıyla istifade etmiştir. Buna rağmen İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı'nın en zor döneminde (1916) isyan ateşleri yakarak, Osmanlı askerlerini arkadan vurmuşlardır.

Şerif Hüseyin isyan ederken bütün Arapların kendi hanedan yönetimi altında toplandığı bir Arap Krallığı hayal ediyordu. Oysa İngilizler, diğer Arap kabile şefleriyle de anlaştıkları için, Şerif Hüseyin 1918 yılında sadece Hicaz bölgesinin idarecisi(Hicaz Cep Krallığı)  olarak kabul edilmiştir. 10 Ağustos 1920'de Osmanlı Devleti'nin ve Türk varlığının idam fermanı olan Sevr Belgesi imzalanırken Şerif Hüseyin yönetimindeki Hicaz Krallığı İtilaf Devletleri yanında taraftı. Sevr'in imzalanmasından sonra Hicaz Krallığı resmen Milletler Cemiyeti'nin bir üyesi oldu.

Sevr Antlaşması'nı kabul etmeyen Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı'nı başlatıp zafer kazanınca 1 Kasım 1922'de TBMM'nin kabul ettiği kanunla Saltanat kaldırıldı ve son padişah Vahdettin bir İngiliz gemisiyle ülkeden kaçtı. Amacı Halifelik makamını elde etmek olan Şerif Hüseyin, Malta'da bulunan Vahdettin'i Hicaz'a davet etti ve Halifeliğin kendisine devredilmesini istedi. Halifelik Makamını elde ederse İngilizlere karşı elinde güçlü bir koz olacak ve her istediğini kabul ettirebilecekti. Şerif Hüseyin, Halifeliği devralmadan Vahdettin'i Hicaz'dan göndermemeye kararlıydı. Ancak TBMM tarafından 19 Kasım 1922'de Abdülmecid Efendi Halife seçilince bu kez Halife Abdülmecid Efendi hakkında ressam ve müzisyen olması nedeniyle kara propaganda yapmaya başladı. 

TBMM'nin 3 Mart 1924'te Halifeliği kaldırarak son halife Abdülmecid Efendi'yi yurtdışına sürgüne göndermesiyle birlikte Şerif Hüseyin'in Halifelik hayalleri de suya düştü. Buna rağmen Şerif Hüseyin 5 Mart'ta Hicaz'da kendi kendisini Halife ilan etti. Halifelik törenleri sırasında Şerif Hüseyin ile Suudlar arasındaki anlaşmazlık son raddeye vardı. İngilizler artık işlerine daha çok yarayacak olan Suudları desteklemekteydi. 

Altı ay önce Halifeliğini ilan eden Şerif Hüseyin, Hicaz Bölgesi'ne çok yaklaşan Suudların baskısı üzerine istifa etti ve yerine oğlu Ali'yi bırakarak Hicaz'ı terk etmek zorunda kaldı. Hicaz halkı Ali'yi sadece kral olarak kabul etti, halife olarak kabul etmediler. Suudlar Hicaz'a egemen oldular. Böylece 10 Haziran 1916 yılında, sabaha karşı sarayının penceresinden bir el ateş etmek suretiyle memuru olduğu Osmanlı Devleti'ne isyan eden Şerif Hüseyin'in ilan ettiği krallığı sekiz yıl sonra, 4 Ekim 1924'te hazin bir şekilde sona erdi. İngilizler Şerif Hüseyin'in istediği yerde ikamet etmesine ya da oğullarının yanına (Amman-Bağdat) gitmesine izin vermediler. 13 Haziran 1925'te Kıbrıs'a gitmesine ve burada mecburi ikamet etmesine izin verdiler.  

Şerif Hüseyin 4 Haziran 1931 tarihinde Amman'da oğlunun yanında 79 yaşında öldü. Ölmeden önce Mekke'de gömülmeyi vasiyet etmişti. Bu dileği yerine getirilemeyerek Kudüs'te Harem-i Şerif'e (Mescid-i Aksa) defnedilmesine karar verildi. 

Şerif Hüseyin'in Oğulları

Arap Yarımadası'ndaki 400 yıllık Osmanlı varlığını bitirecek Arap İsyanı'nın fitili, İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin ve dört oğlu; Ali, Abdullah, Faysal ve Zeyd tarafından ateşlenmiştir. 

Şerif'in en büyük oğlu Ali, 1919 yılının Ocak ayında Osmanlı Ordusu'nun kumandanı Fahrettin Paşa'nın teslim olması sonrasında, Medine düşüp Şerif Hüseyin kuvvetleri tarafından işgal edilmesinin ardından babası tarafından Medine Emiri olarak atanmıştır. Fahrettin Paşa'yı teslim alan asi birliğini Ali komuta etmişti. 

Ali 1924 yılının Ekim ayında babasının yerine Hicaz Kralı olarak tahta geçmiş, bir yıl sonra Cidde'nin Suudlar tarafından işgal edilmesi sonrasında 1925 yılının Aralık ayında Hicaz'dan kovulmuştur. Arap Yarımadası Vahhabi Suudların eline geçince, burada barınma olanağı kalmayan Ali, mecburen kardeşi Faysal'a sığınmıştır.  Ali, 13 Şubat 1935 tarihinde 56 yaşında Bağdat'ta kalp krizi geçirerek ölmüştür.

Şerif Hüseyin'in Ali'den sonraki oğlu Abdullah, Arap İsyanı süresince, İngiliz ajanı Lawrence'ın yakın adamı ve arkadaşıydı. Abdullah yaşamı süresince İngiliz çıkarlarına sadakatle hizmet etmiştir. Bu sadakatinin ödülünü 1921 yılında İngilizler tarafından Filistin'deki Yahudi yerleşimini korumak için oluşturulan tampon Mavera-yı Ürdün Devleti'nin önce Emiri daha sonra da Kralı yapılarak almıştır. Abdullah, 20 Temmuz 1951 Cuma günü Kudüs'te Mescid-i Aksa'nın merdivenlerini çıkarken 21 yaşındaki Filistinli bir genç tarafından Filistin davasına ihanet ettiği için 69 yaşında öldürülmüştür. 

Üçüncü oğul Faysal, isyancı komitelerine elebaşılık yaptığı Suriye'de kral olmayı denemişse de Sykes-Picot Antlaşması ile Suriye Fransızlara verildiği için, Fransızlar tarafından Suriye'den kovulmuştur. İngilizlere yaranabilmek amacıyla hiç tereddüt etmeden Siyonistlerle Yahudilerin Filistin'de ulusal bir yurt elde edebilmesi için anlaşmış, 1921 yılında İngilizler tarafından Irak Kralı yapılmıştır. Faysal 1933 yılında 48 yaşında tedavi gördüğü İsviçre'nin Bern şehrinde ölmüştür. Yerine oğlu Gazi geçmiştir.

Şerif'in küçük oğlu Zeyd, ihanet sonrası dağıtılan iktidardan pay alamayan fakat uzun süre hayatta kalıp, normal şartlarda ölen tek aile üyesidir. Zeyd, 1900 yılında İstanbul'da doğmuştur. Annesi Sadrazam Reşit Paşa'nın torunu olup, Arap isyanı başladığında 16 yaşındadır. Bir dönem, ağabeyi Irak Kralı Faysal'ın Ankara Elçisi, daha sonra da Berlin Elçisi görevlerinde bulunmuştur. Zeyd, 1970 yılında 72 yaşında eceliyle ölmüştür. 

Şerif Hüseyin soyundan Ürdün'deki krallık hanedanı halen devam etmektedir. Irak Krallığı ise 14 Temmuz 1958 tarihinde yaşanan darbe ile çocuklar dahil bütün hanedan üyelerinin katledilmesiyle son bulmuştur.  

Şerif Hüseyin sonrasında Arap coğrafyası bir kaostan diğerine savruldu. Kendisi ve oğullarının iş birlikçi diğer kabile şef ve milliyetçilik akımlarının büyüsüne kapılmış şahıslarla birlikte sebebiyet verdikleri yıkımın etkileri halen devam etmektedir.



15 Mayıs 2021 Cumartesi

 


İSTANBUL VE SYKES - PİCOT GİZLİ ANTLAŞMALARI'NDA, KISACA  ORTADOĞU'YA BAKIŞ


Birinci Dünya Savaşı'ndan önce , hasta adam olarak gördükleri Osmanlı Devleti'nin topraklarının paylaşılması konusunda anlaşamayan İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, savaş başladıktan sonra İtalya da bu cepheye katılmıştır), savaş esnasında da işbirliği sağlayamadılar. Her devlet, diğerlerinin istilasına karşı kendi nüfuz bölgesini titizlikle koruyordu. İngiltere ve Fransa'nın Çanakkale'de yeni bir cephe açmaya karar vermesi Boğazlar üzerinde tarihi emelleri olan Rusya'yı telaşlandırdı. Müttefiklerinin İstanbul'a yerleşmesinden endişe eden Rusya, Boğazların kendisine verilmesini istedi. Bu önemli bölgenin Rusya'ya bırakılmasını doğru bulmayan Fransa ve İngiltere, Rusya'nın İttifak Devletleri (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti) ile anlaşacağı tehlikesini göze alamadılar. İngiltere, Osmanlı toprakları üzerindeki taleplerinin yerine getirilmesi koşuluyla Rusya'nın isteğini kabul edebileceğini bildirdi. Fransa, Osmanlı Asyası'nın da paylaşılmasını önerdi. Petrol zengini Arap topraklarını ele geçirmek amacıyla Araplarla gizli görüşmeler yapan İngiltere, önce Ruslarla anlaşmak gerektiğini bildirdi. Büyük Ermenistan vaadiyle Ermenileri kışkırtan Rusya, Doğu Anadolu ile Çukurova'yı istiyordu. Mersin ve Adana'nın Fransa'ya verilmesini kabul etmesi üzerine Fransa da boğazların Rusya'ya terkedilmesine razı oldu. Karşılıklı notalarla imzalanan antlaşmaya göre; İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Marmara Denizi ve çevresi Rusya'ya veriliyordu. Rusya da İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinden uygun görecekleri yerleri almalarını ve Osmanlı egemenliğinden ayrılacak Arap ülkelerinin bağımsızlığını tanımayı kabul ediyordu. İstanbul Antlaşması adını alan bu ilk gizli paylaşım, yeni antlaşmaların yapılmasına yol açtı. 

Birinci Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı toprağı olan Ortadoğu da İtilaf Devletleri arasındaki paylaşımdan nasibini aldı. Savaşı'nın başından beri, İngilizlerin Osmanlı yönetimine karşı isyana teşvik ettikleri Mekke Emiri Şerif Hüseyin, İngiltere'ye askeri işbirliği teklifinde bulundu. Karşılığında ise bütün Arabistan Yarımadası'nı içine alacak ve kendi idaresine bırakılacak müstakil bir Arap devleti kurulmasını ve Halifeliğin Türklerden alınmasını istiyordu. İngiltere, Arap bağımsızlığını desteklemeye hazır olduğunu ve halifeliğe de bir Arap'ın getirilmesine çalışacağını bildirdi. İngiltere bununla da kalmayarak, ikili oynadı ve Şerif Hüseyin'in en büyük rakibi Necid Emir'i İbn Suud ile de gizli bir antlaşma imzalayarak Şerif Hüseyin'e vaat ettiği Necid topraklarında ve Basra Körfezi kıyılarında (Kuveyt hariç) İbn Suud'un bağımsızlığını tanımayı taahhüt etti. Araplar buna karşılık bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, İngiltere'nin Basra ve Bağdat vilayetlerindeki özel durumunu tanıyacaktı. Neden özellikle Basra ve Bağdat? İşte sorunun cevabı:

Arabistanlı Lawrence'ın akıl hocalığını yaparak bir anlamda onu yetiştiren kişi Gertrude Bell (Arapların deyimiyle, Çöl Kraliçesi) oldu. Tanıştıklarında ikisi de arkeolojiye ilgi duyuyorlardı ve arkeolojik bir kazıda tanışmışlardı. Bell, Kahire, Irak, Suriye, Arap Yarımadası'nda zor koşullarda çölleri geçip, çeşitli aşiretlerin üyesi olan siyaset adamlarıyla ve dini liderlerle olduğu kadar Araplarla da kaynaştı. Düşünün, Oxford Üniversitesi Tarih Bölümünü iyi bir derece ile bitiren, babası İngiltere'nin Demir İmparatoru olan Gertrude Bell, takıntılı bir şekilde İngilizlerin dünyayı yönetmek için var olduklarına inanıyor ve ulusu ile gurur duyuyordu. Ona göre bütün dünya İngiltere'ye hizmet etmeliydi. Sevdiği adamın Çanakkale Savaşı'nda ölmesinden sonra Türklerden nefret ediyordu. Gertrude Bell, Arap aşiret liderleriyle görüşmesi ve halkla kaynaşmasının karşılığını aldı. Dünya Savaşında (1914-1918), İngiliz İstihbarat Servisi, onu en uygun kişi olarak Doğu Sekreterliği'nde görevlendirdi. Bu görevlendirmeyle, bir anlamda, Osmanlıları Arap Yarımadası'nda arkadan hançerleyen Lawrence'tan daha çok Bell'di. Bu çabalarının amacı, İngiltere'nin petrol yataklarına egemen olmasıydı. Çünkü İngiltere o yıllarda  kömür üretiminde dünya birincisiydi ama petrolü yoktu. Basra- Abadan petrol rafinerilerinin korunması ve Hindistan deniz ticaret yolunun güvence altında tutulması, ülkesi için çok önemliydi. Bu yüzden dünya savaşı sonrası Mezopotamya(Irak) sınırları çizilirken ısrarla Basra-Bağdat ve Musul'un Irak'ta kalmasında ısrarcı oldu ve başardı.

İngiltere, Arap ayaklanmasını garantiledikten sonra Osmanlı Asyası'nın paylaşılmasını görüşmek için Fransa'dan bir temsilci göndermesini istedi. İngiltere'nin Araplarla gizlice anlaşmasından memnun olmayan Fransa, Beyrut eski konsolosu François Georges Picot'yu özel temsilci olarak yolladı. İngiltere'de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Sir Mark Sykes'i görevlendirdi. Londra'da başlayan görüşmeler uzlaşmayla sonuçlandı. Genelde İngiltere'nin bakış açısını yansıtan antlaşma taslağına göre, İngiltere Beyrut'un Suriye'de kurulacak Arap devletinin içinde yer alması önerisinden, Fransa da Filistin'in Suriye'nin bir parçası olması isteğinden vazgeçiyordu. Bölgenin sadece kendi egemenliği altında bulunması iddiasından da vazgeçen Fransa, Filistin'de uluslararası bir rejim kurulmasını ve Basra'dan Filistin'e kadar uzanan bölgenin İngiltere'nin kontrolüne veya egemenliğine verilmesini kabul ediyordu. Buna karşılık İngiltere, Fransa'nın Suriye'nin sahil bölgesi ile Kilikya'nın tamamını almasına ve İran sınırına kadar uzanan bölgenin Fransız nüfuzuna bırakılmasına onay veriyordu. İtalyanlardan gizlenen antlaşma taslağının Rusya tarafından onaylanması gerekiyordu. Sykes ve Picot, Petrograd'a giderek antlaşma taslağını Ruslara gösterdiler. Rusya'nın onayını aldıktan sonra İngiltere ve Fransa arasında Sykes-Picot Antlaşması imzalandı. Tarihler 16 Mayıs 1916'yı gösteriyordu.

Kısaca Sykes-Picot gizli antlaşması şöyle özetlenebilir: Savaştan sonra Fransa ve İngiltere, Osmanlı pastasını aralarında bölüşeceklerdi. Bağdat ve Basra bölgeleri İngiltere'nin, Suriye kıyıları, Lübnan ve Kilikya(Adana ve çevresi) Fransa'nın olacaktı. Musul vilayeti ise ikiye ayrılacaktı. Musul kentini kapsayacak birinci bölge Fransa'nın kasasına girecekti. İkincisi Kerkük'le birlikte İngiltere'nin kasasına. Filistin'de uluslararası bir bölge oluşturulacaktı. Çarlık Rusya'sı bile unutulmamıştı. Onun payına da Boğazlar ve Kafkasya yakınlarında dört Osmanlı eyaleti ayrılmıştı. Daha sonra Rus Devrimi gerçekleştiği için Rusya hakkından feragat etti. 

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Arapların Osmanlı ordusunu arkadan vurmalarının nedeni; İngiliz casusu yüzbaşı Lawrence'ın Arap aşiretlerini birleştirmeyi başarması ve onlara bağımsızlık verileceğinin vaat edilmesiydi. Mekke Şerifi Hüseyin Bin Ali'ye gelecekteki Arap Birliği'nin başkanı olacağını garanti ettiler. İngiltere, Fransa'nın da onayıyla Irak ve Suriye'yi şerifin büyük oğlu Faysal'a, öteki oğlu Abdullah'a da Ürdün nehrinin doğu kıyısındaki toprakları ve Filistin'i vereceğini resmen açıklamıştı.

2 Kasım 1917 tarihli Balfour Bildirisi ile siyonistlere bir Yahudi Vatanı kurulması öngörülmüş, İngiltere'de bu görüşü desteklemiştir. 

Peki, Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde bölgede neler oldu? Bugünkü Türkiye-Irak sınırı, 1924'te Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan antlaşmayla çizildi ve bu sınır Gertrude Bell'in eseridir. Bununla da yetinmeyen Bell, Mekke Şerifi Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal'ı kral olarak Irak tahtına oturttu. Bu kral kuklaydı tabii ki. Kral Faysal'ın yakın arkadaşı oldu ve Bell Bağdat'a yerleşti. 1926'da 58 yaşındayken aşırı dozda uyku hapı içerek intihar etti. Bağdat'ta gömüldü. Manevi oğlum dediği ve oğlu gibi yetiştirdiği aynı zamanda öğrencisi olan Yarbay T.E.Lawrence ise, 1935'te 46 yaşındayken İngiltere'de geçirdiği bir motosiklet kazasında öldü. Ölümleriyle sorun bitmedi. Bu iki insanın başlattıkları eylemler bugünde devam ediyor, eğer tez zamanda ders alınmazsa, yarın da devam edecek gibi görünüyor. Tam burada Mehmet Akif Ersoy'un sözünü anmadan ve hatırlatmadan geçemeyeceğim; 

Geçmişten adam hisse kaparmış...Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

"Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?


Kaynaklar

-- Gilbert Sinoue - Yasemin Kokusu, CAN Yayınları.

-- Janet Wallach - Çöl Kraliçesi (Gertrude Bell'in Biyografisi), CAN Yayınları. 

--https://islamansiklopedisi.org.tr/sykes-picot-antlasmasi