24 Ağustos 2018 Cuma




YAKIN AMA UZAK KOMŞUMUZ: RUSYA
SELAM MOSKOVA!


Rusya gezime ilişkin izlenimlerimi iki blog yazısıyla(Moskova ve St. Petersburg) sizlere aktaracağım. Rusya bu, yüzölçümü bakımından dünyanın en büyük ülkesi, tarihi çok eskilere dayanıyor ve 1917 devrimiyle dünyayı etkiliyor, tek yazıyla anlatılamaz ki. 

Rusya'ya gitmek için vize almak gerekiyor. Vize almak yeterli mi? Hayır. Bize Rusça yazılmış beyaz bir kağıt verdiler ve bu kağıdın çok önemli olduğunu söylediler. Eğer bu kağıdı kaybedersek vizemiz dahi olsa Rusya'ya giremeyeceğimiz özellikle vurgulandı. Bu kağıt neden önemliydi acaba? Bunu da Rusya'ya girdiğimde öğrenecektim. Şöyleki; Rusya federal bir devlet olduğundan, federe birimler arasındaki seyahatlerde üç günden fazla kalanların gittikleri yerde yerel bir yetkili birime başvurup kayıt olmaları zorunlu. Buna Rusça'da "registratsiya" yani kayıt işlemi deniyor. Bu kural yerli-yabancı herkes için geçerli. Bize verilen beyaz kağıtta, kayıt işlemlerimiz önceden yapılmıştı yani(nerede, kaç gün kalacağımız belli olduğundan).

THY'nın İstanbul-Moskova seferiyle iki buçuk saatlik bir uçuşla Moskova'da bulunan dört havalimanından biri olan Vnukovo Havalimanına indik. Uçak iniş için alçaldıkça aşağıda gördüğüm yoğun orman dokusu ve yeşillik nedeniyle acaba başka bir kente mi iniyoruz diye endişelendim bir an. Daha yere inmeden anladım ki ben bu şehri seveceğim. Düz bir ovada ucu bucağı gözükmeyen yeşil bir örtü ve masmavi bir gökyüzü; yeşil ve mavinin dayanılmaz birlikteliği. Tam bir görsel şölen. Şaşırmıştım; iç ve dış faktörlerin de etkisiyle  zihnimde canlandırdığım Moskova, soğuk, karanlık, yeşili olmayan gri bir kentti. Havalimanından kent merkezine yaptığımız bir saatlik yolculuk süresince gördüğüm yeşil güzellik devam etti.

Moskova, Rusya Federasyonu'nun başkenti. Siyasi konumuyla tarih boyunca önemli bir rol oynayan Moskova, geniş bir ovada Oka Nehri'nin kollarından biri olan Moskova Nehri kıyısında kurulmuş. Şehir adını bu nehirden almış. Moskova Rusya Federasyonu'nun en büyük şehri. Ayrıca sanayi, kültür, eğitim ve bilim merkezi. Moskova Devlet Üniversitesi ise dünyaca ünlü. 

Moskova'nın şehir olarak tarihini, güce nasıl eriştiğini merak etmişimdir hep ve rehberimize sordum o da kısaca anlattı(Rehberimiz, Hermitaj Müzesi Türkoloji mezunu bir Rus'tu ve Hermitaj müzesini  gezerken ne kadar şanslı olduğumu düşünmüştüm; her bir eseri, değerli parçaları öylesine detaylı anlattı ki, sıradan bir Rus'tan daha fazla bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim rahatlıkla).

Moskova'nın büyüme ve güç kazanma öyküsü çok ilginç. Önceleri sıradan bir beylik olan Moskova Knezliği(Beyliği), 14. yüzyıldan itibaren merkezi otoriteyle kuduğu iyi ilişkiler neticesinde, diğer beyliklerin önüne geçmiş. Peki merkezi otorite kimmiş dersiniz? Tatarlar. Tatarlar Rusya topraklarını ele geçirdikten sonra tüm beylikleri haraca bağlıyorlar. Moskova Knezliği de Tatarlar adına, diğer Rus beyliklerinin vergisini toplamaya başlıyor. Zamanla zenginleşen Moskova Beyliği, Timur'un akınlarıyla zayıflayan Altın Ordu Devleti'ne(ki bu devletin kurucusu Cengiz Han'ın torunu Batu Han'dır) isyan ediyor ve 3. İvan döneminde bağımsızlığını kazanıyor.

4. İvan ise Altın Ordu Devleti'nden geriye kalan Kazan, Astrahan gibi Tatar beyliklerini de ortadan kaldırarak hem beyliğini genişletmiş hem de siyasi gücünü artırmış. Bu nedenle kendisine İvan(Grozniy) "korkunç" lakabı takılıyor. Daha sonra iktidar Romanov Hanedanlığına geçİyor.

Yaptığım araştırmada, bazı tarihçilere göre, bugünkü çağdaş Rusya'nın temelinde tarihi süreklilik gereği Moğol İmparatorluğu, Altın Ordu Devleti ve Tatar Hanlıkları yatıyor. İç içe geçen kültürler ve bu kültürlerin şekillendirdiği kimlikler nedeniyle Rus denilen milletin Slav, Türk ve Fin-Ugur kabilelerinin karışımı olduğu söyleniyor. İşte ünlü  "Rus'u kazı, altından Tatar çıkar" sözü de buradan kaynaklanıyor.

Rusya'nın beylikten devlete, devletten imparatorluğa geçişinde sırasıyla 3. İvan, 4. İvan ve Deli(Büyük) Petro'nun ayrı bir yeri bulunuyor. Öyleki, gezi sonunda rehbere şunu söyledim; "Rusya demek Deli Petro demekmiş." Gerçekten de Petro inanılmaz hayal gücü ve geniş öngörüsüyle Rusya'yı "Rusya" yapan bir çar.

Moskova, iki yüz yıllığına başkenti St. Petersburg'a kaptırsa da, güvenlik kaygılarıyla Sovyet iktidarında yeniden eski güç ve önemine kavuşuyor. Tarih boyunca Moskova'nın güce tapınma ilgisi Rusya'ya kazandırdığı bir kimlik haline dönüşmüş: Güçlü ve zengin olan itibar ve saygı görüyor her dönem. Altta kalanın canı çıksın dersem abartmış olmam. Moskova'nın ünlü geniş bulvar ve caddelerinde gördüğüm süper lüks araçları, hiçbir Avrupa başkentinde görmedim. İlginç değil mi? Ülkede sözü geçen oligarklar sanki ve siz onları görmeseniz de varlıklarını hissediyorsunuz.

Kent merkezine vardığımızda dikkatimi çeken ilk şey, çok geniş caddeler ve bu caddelerin temizliği oldu. Yerde tek bir sigara izmariti bile yok. Sonra dilenciler görürüm düşüncesiyle çevreye bakınmaya başladım, hani Rusya ekonomisi çok kötü diye lanse ediliyor ya. Moskova'da kaldığım süre boyunca ara sokaklar dahil bir tek dilenci görmedim, Suriyeli de görmedim. Putin, Suriyelileri ülkeye sokmuyormuş nedeni de "Suriye'yi kim karıştırıp bu hale getirdiyse, onlar alsınlar ülkelerine" diyormuş!

Rus kültürünü yansıtan en önemli şehirlerden biri olan Moskova, aynı zamanda döneminin Çarlık ve Sovyetler Birliği'nin izlerini taşıması açısından da önem taşıyor. Şehrin oldukça düzenli bir yapısı olduğundan kolay geziliyor. Rehberimizin söylediğine göre kağıt üstünde nüfusu 15 Milyon olan Moskova'nın gerçek nüfusu 20 Milyonmuş. Buna inanmak çok zor, çünkü geniş cadde ve bulvarlar gün içinde çok tenhaydı, öyleyse bu nüfus neredeydi? Tabii ki çalışıyorlardı. İstanbul gibi vıcık vıcık değildi sokaklar, insan kalabalığı yoktu; sakin ve sessizdi. Hava günlük güneşlik, nem yok, yeşil çok...Daha ne olsun? St. Petersburglu olan rehberimiz, daha sonra kendi şehrini gezdiğimizde bana sürekli olarak sordu: "Moskova mı daha güzel, St. Petersburg mu ve hangi şehri sevdin?" Cevabım hiç değişmedi: "Moskova". Ruslar, Moskova'ya "anne", St. Petersburg'a "baba" diyorlarmış. Anne; evlatlarını koruyup kollayan, gerekirse evlatları için canını feda eden, baba ise evlatlarına bilgi, kültür veren, onları eğiten ve hayata hazırlayan sıfatlarına haiz olduğundan. Ben "anne"yi çok sevdim...

II. Dünya Savaşı'nda Ruslar 25 Milyon kayıp vermişler ve bugün hala demografik açıdan kadın nüfus, erkek nüfustan fazla(dört kadına bir erkek düşüyor). Yani, savaşın sona ermesinden bu yana 73 yıl geçmiş ama fark hala kapanmamış. Bu nedenledir ki Rus kadınları, hayatın her alanında(tarım, bilim, sanayi,eğitim, fabrika, ev, atölye) çalışmak zorunda kalmışlar. Kendi işlerini kendileri görmüşler. Bugünün çağdaş Rusyasında durum tam tersine dönmüş: Kadınlar temel önceliği, kendisinin ve ailesinin tüm sorumluluğunu üstlenebilecek zengin bir koca veya sevgiliye bırakmışlar. Erkek zengin ve güçlü değilse evlenmiyor ya da sevgili olmuyorlarmış. Bu, Rus toplumunun geleneksel ahlak anlayışına ve Sovyetlerdeki kadının kendi ayakları üstünde durması gerektiği ilkelerine aykırı olsa da gerçek bu. Toplumsal hayattan tarihi ve turistik yerlere geçelim, ne dersiniz?

Moskova'da Gezilecek Yerler

St. Vasiliy Katedrali:
Kubbeleri Rusya'daki çeşitli halkları temsil eden Aziz Vasiliy Katedrali ve diğer kiliselerin kubbeleri soğan şeklinde. Bu mimariyi bizden, biz de aslında Bizans'tan almışız. İşlemeli rengarenk bu kilise ihtişamıyla Kızıl Meydan'da göz kamaştırıyor. Renklerini ve ince işlemelerini izlemeye doyamadım.






Kızıl Meydan
Bilinenin aksine "Kızıl Meydan"ın adı, çok kan dökülmesinden dolayı kanın renginden değil, meydanın dört bir yanında bulunan saray ve kiliselerin güzelliğinden geliyor. Komünizm zamanında Sovyet askerleri tarafından bu meydanda dünyaya güçlerini göstermek için tören ve resmi geçitler yapılsa da meydanın adı komünist dönemden çok öncelere dayanıyor. Kızıl Meydan adını eski Rusçadaki "güzel" kelimesinden almış ama çağdaş Rusçada "kırmızı" anlamına gelen "krasniy/aya" kelimesi dünyaca ünlü Kızıl Meydan'a adını vermiş.Yani eski Rusçadaki Güzel Meydan, yeni Rusçada Kızıl Meydan'a dönüşmüş.

Kızıl Meydan oldukça geniş ve dört bir yanı saray ve kiliselerle çevrili. Hepsi de göz kamaştırıyor. St. Vasiliy Katedrali'nin tam karşısında Devlet Tarih Müzesi, çaprazında GUM alışveriş merkezi ve bunun karşısında ise bütün ihtişamıyla Kremlin(Kale) bulunuyor. Rusya Federasyonu, devlet başkanının resmen ikamet ettiği Kremlin'den yönetiliyor. Meydanın en görünür yerinde de Lenin'in Mozolesi yer alıyor. Mozolenin içinde bulunan Lenin'in mumyası, yetkililerce bilinmeyen bir yere götürülüyor, sonra da geri getiriliyormuş. Biz şanslıydık ve mozoleye girip Lenin'i görebildik. Fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı. Ben Lenin'in yüzüne öylesine dalmışım ki, ilerlemem konusunda uyarıldım. Lenin sanki uyuyordu ve az sonra uyanıp ayağa kalkacaktı; öylesine etkileyiciydi.












Beyaz Meydan(Katedral Meydanı)
Kızıl Meydan'da bulunan Kremlin dört saray, dört katedralin bulunduğu bölüm. Bu meydanda bulunan üç kilise İtalyan mimarlar tarafından inşa edilmiş. Bir tanesi ise Rus mimarlar tarafından. Rusların inşa ettiği katedrale merdivenlerle çıkılıyor. Merdivenlerin nedeni, kiliseye dua etmek için gelenlerin içeriye girmeden önce merdivenleri çıkarken dualarını iyice düşünmeleri için zaman kazandırmakmış. Hani bir söz vardır ya "Dualarına dikkat et, gerçek olabilir" diye o misal.








Nazım Hikmet'in Mezarı
Büyük şair Nazım Hikmet, 1963 yılında öldüğünde Novodevichy Manastırının bahçesinde bulunan mezarlığa  gömülür. Bu mezarlıkta Rusya'ya hizmet etmiş bilim adamları, politikacılar, şair ve yazarlar kısacası dünya çapında isim yapmış ünlüler yatmakta. Nazım Hikmet'in mezarının hemen sol yanında Boris Yeltsin'in renkli mezarı yer alıyor. Nazım Hikmet her ne kadar vasiyet olarak Anadolu'da bir köy mezarlığına gömülmeyi istemişse de bu dileği yerine getirilmemiş. Moskova'daki Novodoviçi mezarlığında Gogol, Çehov ve Mayakovski ile birlikte yatıyor. Nazım Hikmet'in eşi Vera Tulyakova 20 Mart 2001 yılında kansere yenik düşüp öldüğünde vasiyeti üzerine Nazım Hikmet'in hemen yanı başına gömülür. Mezarı ziyaret edenler dikdörtgen bir mermer taşında Vera'nın adının yazılı olduğunu görürler. Bir ara Nazım Hikmet'in mezarının Türkiye'ye getirilmesi gündemdeydi. Ancak eşi Vera'nın  Nazım Hikmet'in yanına gömülmesinden sonra mezarın ülkemize nakledilmesi neredeyse imkansız. Çünkü Vera yaşarken sadece ondan izin alınması gerekiyormuş eşi olduğu için. Ama artık o aile mezarlığında yatıyor sayılıyor .Rus geleneklerine göre mezarın nakli için Vera'nın çocuklarından, kardeşlerinden ve onların ailelerinden izin almak zorunluymuş. Yani, neredeyse Vera'nın yedi sülalesinden izin almak gerekiyor, ki bu çok zor. Nazım'ın mezarını ülkesine getireceğim diyenlerin sözü şov yapmaktan ileri gidemez anlayacağınız.






Yeraltındaki Müze: Moskova Metrosu
Moskova metrosu yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda müzeleri aratmayan istasyonlarıyla bir kültür mirası. Moskova metrosunun her bir istasyonunda farklı bir mimari sanat akımıyla karşılaşmak mümkün. Biz, ikisi barış temalı olmak üzere ünlü yedi istasyonu gezdik. Ve bu gezimiz iki saati aşkın sürede gerçekleşti. Uzunluğu 300 kilometre olan ve her yıl yeni istasyonlar eklenen metro ile ilgili bir de espri varmış; "Bu gidişle Moskova-St. Petersburg metro ağıyla birleşecek" diye. Dört katlı ve yer yer 110 metreye ulaşan derinliğiyle dünyanın en büyük metro sistemlerinden biri olan Moskova metrosu 15 Mayıs 1935'te açılmış. Bir sanat eseri gibi inşa edilen metro sisteminde çok sayıda sanatçı ve mimarın yanı sıra 75 bin işçi çalışmış. II. Dünya Savaşı'nda hava saldırılarında 500 bin insan için sığınak olmuş. Bugün ise 5 milyon insanı rahatça alabileceği söyleniyor. Savaş sırasında bile metro inşaatı devam etmiş ve yedi istasyon eklenmiş. İstasyonlar arasının çok uzun olduğunu söyleyebilirim. Bir istasyonda bulunan köpek heykelinin burnunu okşayarak dilek tutmak adetmiş. Ben de okşadım ve bir dilek tuttum. :) Bakalım, dileğim gerçekleşecek mi?
Moskova metrosu dakik olmasıyla da ünlü ve çok hızlı. Biniş-iniş süresi 30 saniye ve günde 9 milyon yolcu taşıyormuş.








Moskova Metro haritasında bulunan kahverengi çemberin bir de öyküsü var. Şöyle: Orijinal projede yer almayan çember, Stalin'in emriyle projeye eklenir. Bir toplantıda Stalin içtiği kahve fincanını metro haritasının üstüne koyar. İçmek için fincanı eline aldığında haritanın üstündeki fincanın bıraktığı kahverengi izi görür ve yanındakilere gösterir. Ve ardından metro hatlarının bu şekilde düzenlenmesini ister. Bugün kahverengi çember ile gösterilen bu bölgeden bütün hatların aktarması yapılır. Yanı aktarma istasyonları çember üzerindedir.



Eski Arbat Caddesi
Arbat Caddesi eski ve yeni olmak üzere paralel iki cadde. Eski Arbat Caddesi tarihi ve turistik olması nedeniyle trafiğe kapalı ve bir kilometre uzunluğunda bir cadde. Caddenin girişinde ünlü Prag Lokantası yer alıyor. Caddede ilerledikçe Puşkin'in evi ve evin karşısında karısıyla birlikte heykeli bulunmakta. Puşkin, Ruslar tarafından çok seviliyor ve değer veriliyor. Çünkü Puşkin Rus diline kazandırdığı yüzlerce yeni kelimeyle bugün konuşulan Rusçanın ve Çağdaş Rus Edebiyatının kurucusu sayılıyor. Arbat Caddesinde yaşayanlar arasında Çaykovski, Mayakovski ve Ribakov gibi ünlü isimler de yer almakta. Çehov, ünlü oyunu "Üç Kızkardeş"i ilk kez burada Prag Lokantası'nda sahneye koymuş. 

20. yüzyılın başlarında Arbat Caddesi'nde bulunan elçilik binasında Alman Büyükelçisi'nin devrimciler tarafından öldürülmesiyle Lenin'i iktidara taşıyan isyan burada başlamış. Bu nedenle caddenin Rus tarihinde önemli bir yeri var.

Bugün ise cadde, sokak müzisyenleri, sokak ressamları, palyaçolar, hediyelik eşyaların satıldığı küçük dükkanlar, kafe ve pastahanelerin bulunduğu sanat ruhunu yansıtan şirin bir yer olmuş.Caddenin tarihini bildiğimden, cadde üstündeki Mc Donalds'ı görmek bende bir burukluk yaratmadı değil. 
Hediyelik eşyalardan en çok satılanlar; matruşka bebeklerin yanı sıra eski SSCB döneminden kalma orak-çekiçli şapkalar ve tişörtlermiş. Paranız çoksa ve hayvansever değilseniz satılan kürk şapkaları, eldivenleri, kalpakları satın alabilirsiniz. Ben alış-verişe ayıracağım zamanı gezerek ve bir kafede kahve içerek değerlendirdim.












Stalin'in Yedi Kızkardeşi

Moskova'da gezdiğim, yürüdüğüm sokak ve caddelerde Stalin'in bir heykeline rastlamadım ama nereye baksam Stalin'in yedi kızkardeşini gördüm. II. Dünya Savaşından sonra Stalin'in Moskova'nın silüetini gökdelenlerle süsleme hayali bugün yedi adet olan gökdelenlerin yapımıyla gerçekleşmiş ve bu binalar, Stalin'in Yedi Kızkardeşi olarak adlandırılıyor. Yedi gökdelenle ilgili çeşitli varsayımlar ileri sürülüyor, efsaneler anlatılıyor. Hepsi bir yana, gotik mimariyi sevmeyen ben, gökdelenlerin özgünlüğüne ve ihtişamına hayran oldum. Bu efsanelerden biri şöyle: Moskovalı bir astrolog Stalin'e der ki; "eğer inşaatı söyleyeceğim gün ve saatte başlamak üzere ve yedi yılda tamamlanmış ve aynı gün ve saatte bitirilmiş yedi bina yaptırırsan senin adın dünya durdukça yaşayacak." Ve gerçekten de 7 Eylül 1947, saat 13.00'da başlayan yedi inşaat yedi yıl sonra aynı gün ve satte bitirilmiş. Temellerin atıldığı gün kentteki tüm inşaat çalışmaları durdurulmuş. Hikaye size tuhaf geldi değil mi? Pozitif bilime dayalı Sovyet yönetiminin lideri Stalin bir astrologa nasıl inanır diye. Büyüklerimden dinlediğim kadarıyla Rusya'nın mistik bir ülke olduğunu biliyordum ama Stalin'e hayret ettim doğrusu. Rehberimizin söylediğine göre, Rus toplumu doğaüstü ya da gizemli güçlere hep inanmış, Sovyetler döneminde bile vaz geçmemiş. Fallar, büyüler, hurafeler günlük yaşamın bir parçası ve ona göre hareket ediliyor. Bu ilgi tuhaf gibi gözükebilir ama gerçek.

Stalin'in Yedi Kızkardeşi olarak adlandırılan binalar, Moskova Devlet Üniversitesi (Metro Universitet), Dış İşleri Bakanlığı(Eski Arbat), Ağır Sanayi Bakanlığı, Ukrayna Oteli, Leningradskaya Oteli, Kudrinskaya Meydanı ve Koteinicheskaya Binası (Tagansky).



Gökdelenlerden bahsetmişken göz kamaştıran modern gökdelenlerin bulunduğu "Moskova City"den de söz etmem gerek. Burası öyle bir yer ki yanına yaklaşamıyorsunuz; oligarkların ve çok zenginlerin oturdukları bu son derece modern tasarımlı binalar çok güvenlikli ve çok pahalıymış. İçeriye ticari taksinin bile girmesine zor izin verilen adeta özerk bir bölge. Otobüsle kaç kez önünden geçtik ama fotoğraf çekemedim. Peki bu lüks gökdelenleri kim yapmış dersiniz? Bir Türk firması olan Rönesans Holding. Gururlandım.

Bolşoy Tiyatro Binası

Dünyaca ünlü Bolşoy Bale Topluluğunun gösterilerini yaptığı bina. Rusya'da bale sanatına çok önem veriliyor. Bolşoy tiyatro binası 1805 yılında çıkan yangında kül olduktan sonra, daha büyük bir tiyatro salonu inşa edilmiş ve 1825'te açılarak "Moskova Kraliyet Bolşoy Tiyatrosu" adıyla hizmete girmiş.



Rusya'da balenin tarihi ve gelişim sürecini anlatan "Matilda" filmi, Balerin Matilda Kshesinskaya'nın gerçek yaşam öyküsünden uyarlanarak çekilmiş tarihi bir film. Filmin çekildiği mekanları gezmiş olmanın verdiği keyfiyle izledim filmi. Rehberimize öneri için teşekkürler.


Lubyanka Binası

Tverskaya Caddesi'nde yer alan bu bina Rusya istihbaratının merkez karargahı. Binanın ana caddeye bakan kısmında, KGB'nin efsane ismi Andropov'un kabartması bulunuyor. Binanın göründüğünden daha fazla katının yer altında olduğu söylendi. Binanın işlevsel olup olmadığı hakkında net bir bilgi yok.Bazı geceler binada tek bir ışık gözükmezken, bazı geceler tüm ışıklar yanıyormuş. Binanın fotoğrafını çekmedim, ne olur ne olmaz diye. :) Öyle ya tarihte türlü işkencelerin odağı olması, KGB ve Sovyetler üçlüsünün bendeki algısı korkuydu çünkü. Çok fazla film izlemiştim.

Rusya'da günlük yaşam, başka bir yazı konusu. Ben yemeklerinden bahsetmek istiyorum. Rusya'nın kendine özgü bir mutfağı yok ama yerel yemekleri çok. Ünlü borç çorbasını, kreplerini(blini) ve Rus Salatası'nı saymazsak tabii. Borç çorbasını tatmadım ama çok sevdiğim balık çorbasını tattım. Diyebilirim ki gezdiğim ülkelerde tattığım balık çorbasından daha lezzetli bir çorba içtim Moskova'da. Üstelik çorbanın içinde tatlı su karidesleri de vardı. Azeri garsona, çorbayı çok beğendiğimi söyleyip, yarın akşam tekrar geleceğimi söyledikten sonra ikinci akşam çorbadaki karideslerin sayısı artmıştı. :) St. Petersburg'da içtiğim balık çorbasını(denize kıyısı olmasına rağmen) beğenmedim. Bu yönüyle Moskova'yı Ankara'ya benzettim. Hani bizde söylenir ya; "balığın tazesi ve  iyisi Ankara'da yenir" diye. Doğrudur.

Rusya'da votka çok tüketiliyor. Şöyle bir atasözü varmış; "Çirkin kadın yoktur, az votka vardır." Şimdi bu söz, kadınlara hakaret mi, iltifat mı, yorumu size bırakıyorum. Girdiğim tüm restoranlarda kocaman sürahilerle renkli sıvılar içiyorlardı. Rehberimize sordum nedir diye. Suyla reçelin karışımıymış ve Ruslar tarafından çok sevilen bir içecekmiş, adı "mors"muş. E tabii soğuk ülke, enerji için tatlı şart.

Moskova'nın gece yaşamının çok renkli olduğu söylendi ama ben gece yaşamını sevmediğimden bu konuda bir bilgi veremeyeceğim maalesef. Eğlenmek yerine dinlenmeyi ve sokaklarda gezmeyi tercih ediyorum.

Moskova 74 yıllık komünizm geçmişini unutmuş gözükse de eski rejimin katı kuralları günlük yaşamda varlığını hissettiriyor hala. Her şey kurallara göre yapılıyor, kural dışılık söz konusu değil. Bu konuda en ufak taviz vermiyorlar. Moskova, geçiş sürecinin şaşkınlığını atmışa benziyor. Yeni sisteme kolay adapte olmuş. Hırsızlık konusunda uyarıldık, ki her yerde var olabilen bir durum. Cadde ve sokaklar gayet güvenliydi. Gerçekten de Napolyon'un dediği gibi; "Moskova Rusya'nın kalbiydi." Ve ben bu kalbi çok sevdim.





Aklınızda Bulunsun! (Rusya'ya seyahat etmeyi düşünüyorsanız eğer)

- Pasaportlar, otele giriş yapıldığında toplanıyor ve ancak çıkış işlemi yapıldıktan sonra size teslim ediliyor. Polis pasaport sorduğunda elinizdeki otelin oda kartını gösteriyorsunuz. Bu uygulamanın yalnız Türklere mi, yoksa tüm turistlere mi uygulandığını bir türlü öğrenemedim.

-Derdinizi İngilizce anlatmaya boşuna uğraşmayın, kimse İngilizce bilmiyor. Türkçe olarak anlatırsanız daha iyi anlaşırsınız. Çünkü Sovyetler dağıldıktan sonra iş bulmak için Moskova'ya gelen Türki Cumhuriyetlerden Azeriler, Özbekler, Tacikler, Ahıska Türkleri, Gürcüler gayet iyi Türkçe konuşuyorlar. Moskova'da Rusça'dan sonra en yaygın konuşulan dil Türkçe. Zorluk çekmedim. 

- Sarı ticari taksi sayısı yeterli değil, zaten kullanmanız önerilmiyor, güvenli olmayabilirmiş. Bunun yerine internet taksiciliğini tercih edin. Tabii bunun için rehberden yardım almanız gerekiyor.

-Bir Rus'a "kazyol" yani keçi demek büyük hakaret sayılıyor. Ama "ayı" diyebilirsiniz, bu da iltifat sayılıyor. Çünkü "ayı" Rusya'nın simgesi ve güçlü, kuvvetli bir hayvan. Rehberimizin söylediğine göre "manyak" ve "durak"  sözcüklerini de kullanmayın. Manyak, bildiğiniz manyak "durak" ise "deli" demekmiş. Taksiciye ezkaza şu durakta ineceğim derseniz temiz bir dayak yermişsiniz. Benden uyarması.

Not: Tüm fotoğraflar bana aittir, izinsiz kullanılamaz.






22 Ağustos 2018 Çarşamba



YOK BÖYLE BİR AŞK; 
OKUYUNCA İNANAMAYACAKSINIZ!

Aşık olabilirsiniz ama kime aşık olacağınızı bilemezsiniz. Bazen aşkınız tek taraflı olur, karşılık bulamazsınız, acı çekersiniz ama yine de vaz geçemezsiniz. Bazen de aşkınız karşılık bulur, bulutların üstünde uçarsınız, yere inmek için acele etmezsiniz. Peki, ilk görüşte aşık olduğunuz kadının birkaç dakika sonra öleceğini bilseydiniz, ne yapardınız? İşte bugün anlatacağım "aşk" tarihte bir benzeri görülmemiş türden; ölümüne aşk.

Ölümüne aşk deme nedenim; bir cinayetin ardından, katil kadını,  ölüme giden yolda gören bir gencin ilk görüşte aşık olması ve onun ölümünün ardından kendisinin de öldürülmesi için elinden geleni ardına koymaması. Sonuç: Tek taraflı bir aşk ve üç ölüm. Merakınız uyandı değil mi?

Aşkı anlatmadan önce, bu aşkın oluşmasına neden olan  tarihi olayı anlatmalıyım. Fransız Devrimi'nin en kanlı günleri. Mecliste, kral yanlısı olan jirondenler ile "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" taraftarı jakobenler arasındaki gerilim had safhadadır. Bu gerilim, Jakobenlerin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Marat'ın yargılanmasıyla daha da artmıştır. Jirondenler tarafından suçlanan Marat, mahkemede beraat etmesinin ardından "Yüz bin kişinin kellesini istiyorum" diye bağıracaktır. Ne var ki, ilk akan kan kendi kanı olacak ve Marat, evinde banyo küvetinin içinde 24 yaşındaki Charlotte  Corday tarafından bıçaklanarak öldürülecektir; tarih 13 Temmuz 1793'ü göstermektedir. İdama mahkum edilen genç kadın savunmasında şunu söyler: "Yüz bin kişi yerine bir kişiyi öldürdüm."


Royal Museums of Fine Arts of Belgium (Marat'ın Ölümü - JacqueLouis David)
sanatabasla.com

"Jacques-Louis David, çok yakın arkadaşı olan Marat'yı ölümünden hemen önceki gün evinde ziyaret etmiştir. Kısa süre içinde ölüm haberini alan ressam, yakın arkadaşının ölümünü belgelemek ve onu ölümsüzleştirmek adına bu eseri yapmıştır.

Eserde Marat'ın bıçaklanmış biçimde bir küvette yattığı görülür. Marat, Devrim döneminde kraliyet polisinden kaçarken saklandığı kanalizasyonlardan bir çeşit deri hastalığı kapmıştır. Bu deri hastalığının belirtilerini yatıştırmak için evde günün çoğu kısmını onu rahatlatan bir su dolu küvetin içinde yazı işlerine devam ederek geçirmekte idi. Dolayısı ile resimde görülen su dolu küvet ve önündeki yazı amaçlı düzenlenmiş masa yazarın çalışmalarını sürdürdüğü ortamın betimlenmesidir."*

Marat'ın öldürülmesinden üç gün sonra; tarih 17 Temmuz 1793. Paris'te şimdi adı Concorde Meydanı olan Devrim Meydanı'na giden yollarda büyük bir kalabalık kaynaşıyordu ve o kalabalığın arasında hangi kadere doğru yürüdüğünü bilmeyen İsviçreli genç bir adam vardı.

O gün o saatte orada bulunması tamamen bir tesadüftü.

Adam de Lux (Wikipedia)

Adı, Adam de Lux'tü ve eğer o gün orada olmasaydı ne böyle bir acı çekecek ne de biz onun adını bilecektik.
Kalabalık dalgalandı bir an.
Uzaktan bir kağnı gözüktü.
Arabanın içinde, kırmızılar giymiş, parlak kestane rengi saçları ensesinden kesilmiş, biraz uzunca yüzünün solgunluğuyla tam bir tezat teşkil eden iri mağrur gözleri inancının ihtirasıyla parlayan genç bir kadın, elleri arkasından bağlı olarak ayakta duruyordu.

İki gün önce, yakalandığı bir cilt hastalığı nedeniyle hayatının büyük bir kısmını su dolu bir küvetin içinde geçiren Fransız Devrimi'nin ünlü liderlerinden Marat'yla, muhaliflerini ihbar edeceğini söyleyerek buluşmuş ve konuşurlarken koynundan çıkardığı bıçakla bu hastalıklı devrimciyi küvetinde kalbinden vurup öldürmüştü.
Yirmi dört yaşındaydı.

Charlotte Corday (wikipedia)

O sıcak temmuz günü giyotine götürülüyordu.
Biraz sonra gümüşi bıçak inecek ve başını kesecekti.
İsviçreli genç adam Corday'ın yüzünü gördü.
Daha önce onu hiç görmemişti, tanımıyordu, sesini bir kere bile duymamıştı.
Kalabalıklar biraz sonra öldürülecek olan Charlotte Corday'a baktıklarında devrimin liderlerinden birini öldürmüş bir kadın görüyorlardı.
Genç adam diğerlerinin görmediği bir şey gördü.
Onun ne gördüğünü hiç kimse bilmiyordu.
Arabanın yanında yürümeye başladı.
Corday'ın gözlerinin bağlanmasını, dizüstü çöktürülüp başının giyotinin yuvasına yerleştirilmesini ve bıçağın inişini seyretti.
O kısacık sürede sesini bile duymadığı bir kadına aşık olmuş ve o kadını sonsuza dek kaybetmişti.
Aniden aşık olduğu o kadına kavuşması mümkün değildi, ama belki daha da acıtıcı olanı, o kadınla ilgili hayal kurmasına imkan bulunmamasıydı.
Genç İsviçreli, idamı seyrettikten sonra gidip muhafızlara kendisinin devrime karşı olduğunu ve devrimden intikam alacağını söyledi.
Önce tam olarak ne yapmak istediğini kestiremediler, ama o kadar çok bağırıp çağırdı ki, tutuklamak zorunda kaldılar.
Mahkemeye çıkardılar.
Mahkemede de devrime olan düşmanlığını dile getirip giyotinle idam edilmek istediğini söyledi; sevdiği kadın gibi ölmek istiyordu; sanki bir an görüp kaybettiği kadına, eğer o kadınla aynı şekilde ölürse kavuşacağına inanıyordu.
Sonunda, biraz istemeye istemeye de olsa onu idama mahkum ettiler.
Bir sabah, gömleğinin yakasını ve ensesindeki saçlarını kesip bir kağnıya koydular.
Onun arabaya binişine tanıklık etmiş bir tarihçinin yazdığına göre, ölüm arabasına 'sevgilisiyle ilk buluşmasına giden bir delikanlı gibi' sevinçle ve arzuyla binmişti.
Giyotine gülümseyerek çıktı.
Bıçak indi.
O genç adam, bir yaz sabahı bir yüze rastlamıştı; o yüz bir şey söylemişti ona ve bu her neyse, bir daha onu duymayacağını düşünmeye bile tahammül edemediğinden başını istekle giyotine koymuştu.
O yüz onun kaderini değiştirdi. **





* www.sanatabasla.com
** Hikaye, Ahmet Altan'ın Kristal Denizaltı kitabından alındı.






25 Temmuz 2018 Çarşamba




SÜPHAN DAĞI'NIN ZİRVESİNE DEĞİL, KENDİ EVEREST'İME TIRMANIŞ HİKAYEM

İlk kez bir gezi-yürüyüş yazıma nereden nasıl başlayacağımı bilemiyorum: Yazılacak o kadar güzel şey var ki, hepsini buraya sığdıramamaktan korkuyorum. En iyisi en baştan başlamak. "Yapmak, yaşamak bir değerse, paylaşmak da sürecin tamamlayıcısıdır"* diyerek, süreci tamamlamak istiyorum.

Şubat ayında, 19-22 Temmuz arasında Van-Süphan Dağı tırmanış programı açıklandığında, gideceğimi bildirip, ekonomik olması ve yer bulunmaması ihtimaline karşılık Mart başında gidiş-dönüş uçak biletimi aldım. Tabii 5,5 ay sonra nelerle karşılaşacağımı, sağlıklı olup olmayacağımı henüz bilmiyordum, ama programımı yapmıştım. Tek bildiğim; hayatın provası olmadığıydı.

Uçuş gününe bir hafta kala, bağışıklık sistemimi çökerten bir rahatsızlık geçirdim. Geziyi iptal etmeyi düşünmedim değil ama ailemin desteği ve doktorumun izin vermesiyle gitmeye karar verdim. Doktor tavsiyesiyle magnezyum yüklenmeye, vitaminler almaya başladım, bağışıklık sistemimi güçlendirmek için. Gidecektim ve başaracaktım. Ancak bir hedef belirlemem gerekti,  belirledim de; 3.000 metreye tırmanacaktım. Ve kendi kendime dedim ki:

Denemediğini Dene!
Yemediğini Ye! 
Gitmediğine Git!
Öğrenmediğini Öğren!
Konuşmadığınla Konuş!
Sevmediğini Sev!
Yaşamadığını Yaşa! **

Sönmüş bir volkan olan Süphan Dağı (4058 m.) yüksekliğiyle, Ağrı Dağı ve Cilo Dağı'nın Reşko Tepesi'nden sonra ülkemizin üçüncü yüksek dağıdır. Bu yükseklik bile insanı ürpertmeye yetiyor, ister istemez.

19 Temmuz'da sabah erkenden Ankara'dan Van'a bir buçuk saatlik bir uçuş gerçekleştirdik. Uçuş esnasında, Sivas'ı geçtikten sonra ta Van'a kadar uzanan "dağ çölleri"ni seyrettim; en küçük bir yerleşim birimi görmeden uçsuz bucaksız göz alabildiğince uzanan inişli çıkışlı yüksek bölge çölünü. Toprak çoktu ama o topraklarda yaşayan insanlar yoktu!

İlk kez gideceğim Van'a ve gerçek anlamda Doğu'ya yapacağım bu yolculuk nedeniyle endişeliydim, biraz da korkuyordum. Korkum; dağların güvenli olup olmamasıyla ilgiliydi ama dağlarda kaldığım üç gün boyunca korkumun yersiz olduğunu anladım. Dağda güvenlik sağlanmıştı.

Van Ferit Melen Havalimanı'na indiğimizde yerel rehber grubu karşıladı ve bizi bekleyen aracımıza bindik. İstikamet Van Gölü'nün tek adası olan Akdamar'dı. Bunun için Edremit üzerinden Gevaş ilçesine gidecek, oradan da tekneyle Akdamar Adası'na geçecektik. Gevaş yolu üzerinde, "Vizontele" filminde adı sıkça geçen, görünümünden dolayı çadır dağı olarak da bilinen 1800 metre irtifasıyla Artos Dağı'nı gördük. İrtifası küçüktü ama görünümü heybetliydi.


Artos Dağı (vankulturturizm.gov.tr)


Akdamar Adası

Tekneyle adaya 15 dakikada vardık. Adada bulunan 915-921 tarihleri arasında yapılan Akdamar Ermeni Aziz Haç Kilisesi'ni gezdik. Kilise, dış cephesindeki taş kabartmalarda İncil ve Tevrat'tan alınan dini konuların yanı sıra, dünyevi konular, saray hayatı, av sahneleri insan ve hayvan figürlerinin tasvir edilmesiyle ünlü. Bu tasvirler, kiliseyi diğer benzerlerinden ayırması açısından önemli. Kilisenin iç duvarlarında ise konularını Kitab-ı Mukaddes'ten alan çeşitli tasvirlerin işlendiği duvar resimleri bulunmaktadır. Adada tavşanların bulunduğunu okumuştum ama ben tavşan göremedim; gören arkadaşlarım vardı. Seyir terasından adayı izledikten ve bir buçuk saat adada zaman geçirdikten sonra Nemrut Dağı Krater Göllerine gitmek üzere Tatvan'a doğru yola koyulduk.


Akdamar Ermeni Aziz Haç Kilisesi

Tatvan Bitlis'e bağlı bir ilçe merkezi. İran transit yolu üzerinde bulunması nedeniyle oldukça gelişmiş. İlçede bulunan AVM beni çok şaşırttı; neredeyse büyük şehirlerdeki markaların hepsi burada vardı. Kamp için alışveriş yaptıktan sonra yolumuza devam ettik. Aracımız yokuşu çıkarken yol boyunca telesiyej ve teleferikler bize eşlik etti. Öğrendim ki, Nemrut Dağı'nın güney yamacında kayak merkezi varmış ve bu merkeze kış sezonunda yoğun talep oluyormuş.  Tırmanışın sonunda "Nemrut Kalderası Tabiat Anıtı"nın orada mola verdik ve fotoğraf çektik. Güneş batmaya başlamıştı. Dolayısıyla aşağıda görülen gölün suları, güneş ışığını yansıtıyordu. Bu noktadan çevre kocaman bir çanak gibi görünüyordu. Çanağın duvarlarının obsidyen kayalardan oluştuğunu okumuştum. Batmakta olan güneş ışınlarıyla birlikte bu kayaların adeta bir ayna gibi parladıklarına tanık oldum. Manzara muhteşemdi...


Nemrut Krater Gölleri (Ilıgöl ve Büyük Göl)
(eden.kulturturizm.gov.tr)


Tepeden aşağıya inip Ilıgöl kıyısında (Rakım:2400 metre) kampımızı kurduk. Akşam yemeği hazırlanıncaya dek büyük göle kadar yürüdük. Yol boyunca, endemik yabani kavak ağaçlarının arasında yürümek çok güzeldi. Bu güzel ağaçları başka hiçbir yerde göremeyecektim çünkü. Büyük gölün suyu soğuktu.Gölde sazan balıkları varmış ve burada olta balıkçılığı yapılmasına izin veriliyormuş. Dönüş yolunda akşam kamp ateşi yakmak için kuru dallar topladık. Yolun sonuna doğru başımda bir ağrı belirdi, ki benim başım kolay kolay ağırmazdı. Önce nedenini anlayamadım ama ağrı gittikçe artmaya başlayınca, ADH (Akut Dağ Hastalığı)na yakalandığımı söyledi Iğdır'dan gelen dağcı arkadaşımız.  Akşam yemeği hazır olduğunda yemek yiyemedim, çünkü iştahsızdım. Bol su içip dinlenmem gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bilmeyenler için Akut Dağ Hastalığının ne olduğunu yazmalıyım çünkü daha önce 2700 metre irtifada bulunmama rağmen böyle bir durum yaşamamıştım. Yaşayanlar olabilir düşüncesiyle, belirtilerini bilmekte yarar var.


Nemrut Dağı'nda yabani kavak ağaçları.

Önceden sağlıklı olan bireylerde, 2500 metre ve üzeri yüksekliğe çıkıldığında ortaya çıkan (şakaklarda hissedilen) baş ağrısı, bulantı, kusma, halsizlik, uykusuzluk ve tırmanma performansında düşme belirtileri veren duruma "akut dağ hastalığı" denilmektedir. Genelde dağ tırmanışlarında görülmesine rağmen iş veya tatil amaçlı yüksek rakıma seyahatte de ortaya çıkabilir. Kalp veya akciğer rahatsızlığı olanlarda daha düşük rakımlarda gelişebilir. Aniden yüksek rakıma çıkıldığında (uçakla seyahat veya hızlı tırmanış) vücudun adapte olması için yeterli zaman olmadığından akut dağ hastalığı gelişebilmektedir. Çıkılan rakım ne kadar yüksek olursa hastalığın gelişim riski de o kadar fazla olacaktır. Bu adaptasyon mekanizmasına "aklimatizasyon" denilmektedir. (toraks.org.tr)

Gece baş ağrım şiddetlendi, bir ara başımın çatlayacağını sandım ve çadır arkadaşımı uyandırdım. Birlikte dışarı çıktık ama nafile; ağrım geçmiyor ve uyuyamıyordum. Sabah erkenden kalktım, zaten uyumamıştım. Kahvaltı öncesi yüksek irtifaya adaptasyon yürüyüşüne katılmadım. Dinlenmem gerekiyordu. Bol su içerek ağrımın azalmasını bekliyordum. Yürüyüşten dönen arkadaşlarla kahvaltıya oturdum. Hiçbir şey yiyemedim. İştahsızlığıma artık halsizlik de eşlik ediyordu. Kahvaltı sonrası çadırlarımızı toplayıp araca yükledik. İstikametimiz, Ahlat ve Adilcevaz'dı.

Van Gölü kıyısında, Bitlis iline bağlı küçük, şirin bir ilçe Ahlat. Son dönemde arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan Selçuklu Mezarları ile ünlü. Buraya gelene kadar konu hakkında hiçbir bilgim yoktu, duymamıştım da. Bitlis'in Ahlat ilçesinde bulunan Ahlat Selçuklu Mezarlığı açık hava müzesi niteliği taşıyan Selçuklu dönemi mezarlığıdır. Aynı zamanda erken döneme ait en büyük Türk-İslam mezarlığı olarak da büyük önem taşıyor. Sayıları bin civarında olan, 3,50 metre yüksekliğe varan mezarlar her cephesinde süsleme bulunan dikdörtgen prizma şeklindeki şahideleriyle tanınır. Mezarlık 200 dönüm alana kurulmuş olup mezar taşları ait oldukları döneme ve inançlara ilişkin büyük ipuçları sunuyor. Mezarlıkta üç ana tip mezar taşı bulunuyor. İlki, üzerinde Şamanizmin 12 Hayvanlı Türk Uygur Takviminin hayvanlarından örnekler taşıyan Şahideli mezarlardır. İkincisi, makamların görüldüğü sanduka mezarlardır. Üçüncüsü ise zenginler ve beyler için yapılan, içindeki cesetlerin mumyalandığı kurgan mezarlardır. İki kısımdan oluşan tarihi mezarlıkta 60 bine yakın insanın yattığı söyleniyor. (tarihiyapilar.org)
Biz gezerken arkeolojik kazılar devam etmekteydi. Kazıları, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nden arkeologlar gerçekleştirmekte. 




Ahlat Müzesi'ni de gezdikten sonra, Adilcevaz'a gitmek üzere aracımıza bindik. Adilcevaz, göl kıyısında oldukça yeşil şirin bir ilçe. Van Gölü'nün suları burada turkuaz rengiyle insanı büyülüyor adeta. Yerel rehber, Kaymakamlık ve jandarmadan Süphan Dağı'na tırmanış için izin alırken biz de öğle yemeğimizi yedik ve kamp için alışveriş yaptık. Kamp yerinde su olmadığı için bolca su aldık. İzin çıktıktan sonra yola devam ederek Aydınlar Beldesi'nin  Kışkıllı mahallesine vardık. Söylenenlere göre, Kışkıllı 2300 metre rakımıyla Türkiye'nin en yüksekteki yerleşim yeriymiş. Aracımız kamp alanına çıkamadığı için, kamp eşyaları traktöre yüklendi. Biz de 2,8 km'lik patika yolu tırmanarak kamp kuracağımız At Yaylası'na vardık --Süphan Dağı'na dört ayrı rota üzerinden tırmanılıyor. Bizim tırmanacağımız rota, Kışkıllı rotası olarak adlandırılan klasik rotaydı. Akşam olmadan çadırlarımızı kurduk ve çevreyi gezdik, Van Gölü'ne kuş bakışı baktık. Çevrede dikenli gevenlerden başka bir şey yoktu, her yer  çıplaktı. Yine de birkaç çiçek görmeyi başardım. Hava çok sıcak, toprak kuru(kum gibi) ve en ufak bir esintide tozlar havalanıyordu topraktan. Rüzgar vardı ve çadırları sabitlemekte zorlanıyorduk. Rüzgar çadırımızı bir uçursa Van Gölü'ne kadar götürürdü.

At Yaylası Kampı

Akşam yemeğinde tırmanış için bol karbonhidrat yüklenmesi yapıldı. :) Tabii benim iştahsızlığım devam ediyordu ama baş ağrım hafiflemişti. Çok bir şey yiyemedim, çay ve su içtim.  Gün batmadan tırmanış hazırlıklarımızı yapıp erkenden çadırlarımıza çekildik.

Gece 01.00 de kalktık ve hazırlanan çorbayı içtikten sonra 01.30'da kafa lambalarımızın ışığı altında yürüyüşe başladık. Hava soğuktu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, şimdiye dek görmediğim parlaklıktaki yıldızları ve samanyolunu gördüm. Sanki elimi uzatsam yakalayacaktım onları. İçim huzurla doldu bir anda; yaşıyordum ve bu güzellikleri görmüştüm. Leonardo da Vinci'nin dediği gibi; "İşin sırrı görmeyi bilmekteydi" gerçekten de.

Üç bin metreye yaklaştığımızda, başım dönmeye, midem bulanmaya ve ayaklarım istem dışı yalpalamaya başladı. Çift batonla dengemi sağlayamıyordum. Dinlenmek için oturdum. Bir karar vermem gerekiyordu; vereceğim karar benim için hayatiydi. Dinlendikten sonra yola devam edebilirdim ama irtifa arttıkça benim için risk de artacaktı. Zirveye tırmanmak, hayatımdan daha mı önemliydi? Elbette ki hayır, hiçbir dağın zirvesi bir insanın hayatından daha önemli değildir. Süphan Dağı milyonlarca yıldır oradaydı, bir yere gittiği yoktu ve sonsuza kadar da orada kalacaktı. Ayrıca tırmanışa devam etmek istemem halinde grubu da yavaşlatacaktım. Kısa bir süre düşündükten sonra, kampa geri dönmeye karar verdim. Dağlarla inatlaşılmaması gerektiğini, dağlara karşı EGO'nun bir hükmü olmadığını ve dağın size zirve yapma izni vermesi gerektiğini bilebilecek kadar tecrübeli bir doğa yürüyüşçüsüydüm. Biliyordum ki; İş, dağın sizi kabul etmesinde; gerisi yalnızca tırmanıştır. Anladığım kadarıyla  Süphan Dağı, bu tırmanış için bana izin vermiyordu, ısrar etmem gereksizdi.  Geri dönme kararımdan sonra, yerel rehberle kamp görünene kadar aşağıya  indik. Rehber, kampta kalanları bağırarak uyandırdı ve beni karşılamalarını söyledikten sonra yarı yoldan geri döndü. Kalan yolu tek başıma yürümek zorundaydım. Kamptan el feneriyle yön tayini için işaret veriliyordu, ben de o ışığa doğru iniyordum. Tek başıma iniş yaparken korktum mu? Hayır, çünkü dağın güvenli olduğunu görmüştüm. Birazcık endişelendim sadece; yabani hayvan çıkar mı diye. Kamp alanına vardığımda sol kolumda karıncalanma ve ardından uyuşma hissettim. Hemen müdahale yapıldı. Fakat mide bulantım geçmiyordu, kusunca rahatladım ve çadıra gittim, dinlenmek için. Yerel rehberin kardeşi ısrarla çadır başında nöbet tutmak istedi, bir şey olursa diye; ben bir şey olursa haber vereceğimi söyleyip kendisini gönderdim. Çünkü irtifadan dolayı zaten uyuyamayacaktım, ki öyle de oldu. Doğu'da güneş erken doğar. Uykusuz bir geceden sonra güneşi karşıladım. Güneşle birlikte kendimi daha iyi hissettim. Kahvaltı yaptım ve çevreyi dolaşmaya çıktım. Kışkıllı mahallesinden kamp yerine gelen çocuklarla sohbet ettim, zamanın nasıl aktığının farkına bile varmadım; bir de güneşin beni fena halde yaktığının tabii. Rüzgar nedeniyle anlayamamıştım.

Saat 17.00 sularında teker teker geri dönüşler başladı dağdan. Başarılı bir şekilde zirve tırmanışı gerçekleştirilmişti. Yirmi beş kişilik gruptan dokuz arkadaşım zirve yapmıştı. Diğer arkadaşlarım ise farklı irtifalarda yürüyüşlerini sonlandırmışlardı ve zirve yapanların dönüşlerini beklemişlerdi.

Başta kendimi kutluyorum, çünkü hedefimi gerçekleştirmiş, kendi Everest'ime tırmanmıştım. Sonra, zirve yapan arkadaşlarımı ve kendi rekorlarını kırıp, kendi Everest'lerine tırmanan tüm arkadaşlarımı bu çetin tırmanışı gerçekleştirdiklerinden dolayı yürekten kutluyorum. Koşullar zordu; üç gündür su yüzü görmemiştik, gece soğuktu, toprak kuru, dağ zorluydu. Tüm bunlara rağmen hepimiz zoru başarmıştık. Dağcılık sporunun en güzel yanı şudur; diğer sporlarda olduğu gibi yarış yoktur, dolayısıyla sporcular arasında rekabet yoktur, yenme hırsı yoktur. Dağ, yüksek ego'ya da izin vermez. Bunları kavrayamamış olanlar için ünlü dağcı Nasuh Mahruki ne güzel söylemiş:

"Doğanın ve varoluşun özünü kavrayamamış insanlar için doğa, alt edilip başında zafer çığlıkları atılacak bir rakiptir, gerçek bir doğa sporcusu için ise arayışın cevabına giden yoldur."  Bizler, arayışın cevabına giden yolun yolcularıydık ve yolculuğumuz devam edecekti...


Tüm arkadaşlar inişi tamamladıktan sonra, çadırlarımızı toplayıp traktöre yükledik. Ve bizler de yürüyerek Kışkıllı mahallesinde bekleyen aracımıza vardık. Van'a gitmek üzere yola koyulduk. Üç saat süren bir yolculuktan sonra Van'daki otele yerleştik. Nihayet medeniyete ulaşmıştık!

Sabah erken kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra Van'ı gezdik, ufak tefek alışverişler yaptık. Sonra Van Kalesi'ne gittik. Kale, Urartuların ilk başkentidir. Van Kalesi M.Ö. 9.Yüzyılın ortalarında Urartu Kralı I. Sarduri tarafından yaptırılmıştır ve günümüze oldukça sağlam olarak ulaşmıştır. Kalenin güneyinde eski Van şehrine ait kalıntılar vardır. Bunlardan Selçuklu dönemine ait Ulu Camii ile Osmanlı dönemine ait Kaya Çelebi ve Hüsrev Paşa Camileri dikkat çekici eserlerdir.

Kaleyi gezdikten sonra Ankara'ya uçuş için havalimanına gittik; çok güzel anılar biriktirmiş olarak.

Van'a gitmeden önce, kabul etmeliyim ki, Doğu'ya ve Doğululara karşı küçük de olsa bir önyargım vardı. Dört günlük yolculuğum süresince yaptığım gözlemler, varolan önyargılarımı kırdı, bakış açımı değiştirdi. Bu yolculuğumun beni değiştirdiğini fark ettim. Değiştirmeliydi de, yoksa ne diye yolculuk yapsındı insanlar? Burada, Mark Twain'in sözünü yazmadan geçemeyeceğim: "Önyargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir."
Başka yolculuklarda buluşmak dileğiyle. Sağlıcakla kalın.



* Nasuh Mahruki - Kendi Everest'inize Tırmanın, Hayatın İçinde Kendi Yerinizi Arayın, 3. Baskı, ALFA

** Melih Arat - Sıra Dışı Yaşam Becerileri.

Notlar: 
1- Ülkemizde iki tane Nemrut Dağı bulunmakta ve genellikle birbirine karıştırılmaktadır. İlki, Tatvan/Bitlis ili sınırları içinde yer alan Nemrut Krater Göllerinin bulunduğu dağdır. İkincisi ise Adıyaman ili Kahta ilçesi yakınlarında Ankor Dağları civarında 2150 metre yüksekliğinde bir dağdır. Üstünde, Komagene uygarlığına ait tarihi heykel ve kalıntılar bulunmaktadır.
2- Sönmüş bir volkan olan Nemrut Dağı'nın zirvesinde yer alan Nemrut Krater Gölünü, tüm dünyayı fethetme amacıyla Doğu'ya yaptığı sefer sırasında Büyük İskender'in keşfettiğine inanıldığından dolayı "Büyük İskender'in Cenneti" adıyla da biliniyor.
3- Obsidyen, volkan camı, doğal yollarla oluşan volkanik kökenli bir cam türüdür. Lavın hızlıca soğuması ve kristalleşmeye yetecek kadar zaman geçmeden donmasıyla oluşur. (Vikipedi)



Fotoğraflar için linki tıklayınız:
https://photos.google.com/share/AF1QipOgedZ-u9Rd4my5aI6vr6X4PkLqmvUba5oNnBKf3-h4IkTW1J5tcWmT7WzIL_z2Nw?key=b2Rrek9uWUh6N1N4MGJRdVdJWWt2cEtnaUxTWHB3




9 Temmuz 2018 Pazartesi




JEAN JACQUES ROUSSEAU'DAN
YALAN, DOĞRULUK VE DÜRÜSTLÜK ÜZERİNE SÖZLER


Yalandan kim ölmüş ki? diyen ve yalan söylemeyi normal bir davranış olarak görmeye alışan  bir toplumun ferdi olarak bu durumdan üzüntü duyuyorum. Bir insan neden yalan söyleme ihtiyacı duyar? Tabii yalan söylemek bir ihtiyaçsa. Yalan söylemenin nedenleri üzerinde düşündüm ve şu sonuçlara vardım: Korkudan, mahcubiyetten, karşındakini aldatma eğiliminden, kendini kötülüklerden koruma içgüdüsünden, gerçeği saklama isteğiyle kendine menfaat sağlamaktan ve başkalarına zarar verme isteğinden v.s. 

Peki bunları yazan ben, hiç yalan söylememiş miyim? Bu soruya, ünlü bir düşünürün sözüyle cevap vermek istiyorum: "Ben bir insanım; ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir." :)  Yani arada sırada beyaz yalanlar söylemişimdir,  "beyaz yalanların kimseye zararı dokunmaz ki" diye düşünerek. Ama bu düşüncemde yanıldığımı Rousseau'yu okuyunca öğrendim. Şöyle diyor Rousseau:  Beyaz yalan diye adlandırılan yalanlar gerçek yalanlardır, çünkü onları gerek kendimiz, gerekse başkasının yararına ileri sürmek, onun zararına ileri sürmek kadar haksızlıktır. Gerçekte var olan bir insan söz konusu olduğunda, her kim gerçeğe aykırı olarak bu kişiyi över ya da yererse, yalan söylemiş olur."
Ve diyebilirim ki, Solon'un özdeyişiyle; " Düşmanlarından bile olsa öğrenmek, bilge, doğru, alçak gönüllü olmak ve daha az mağrur olmak için, hiçbir zaman geç değildir." Ben de öğrenmek için geç kalmış sayılmam. :)

Yaptığım bu girizgahtan sonra J.J.Rousseau'nun kaçıncı kez okuduğumu hatırlamadığım "Yalnız Gezenin Düşleri" kitabından beğendiğim alıntıları paylaşacağım. Kitabın en sevdiğim bölümü Dördüncü Gezinti bölümüdür. Yazar, bu bölümde doğruluk, dürüstlük ve yalan üçlemesini enine boyuna irdelemiştir (bana göre böyle), kendinden de örnekler vererek. 
İşte bu bölümden seçtiklerim:

Yalan, Yalan söyleme

---Bir felsefe kitabında yalan söylemenin, açıklanması gereken bir gerçeğin (doğrunun, hakikatin) saklanması olduğunu okumuştum. Bu tanıma göre, açıklanması zorunlu olmayan bir gerçeği söylememek, yalan söylemek sayılmaz, ama benzer bir durumda gerçeği saklamaktan memnun olmayan biri, tam tersini söylerse, yalan söylemiş olur mu, olmaz mı? Tanıma göre, o kişinin yalan söylediği söylenemez; çünkü borçlu olmadığı birine sahte para veren kişi, şüphesiz onu aldatmakta, ama ondan bir şey çalmamaktadır.

---Her türlü olası faydadan sıyrılmış olan gerçek, borçlu olduğumuz bir şey olamaz, dolayısıyla onu gizleyen veya değiştiren, yalan söylemiş olmaz.




---Gerçeği söylememek ile gerçek olmayanı söylemek birbirinden çok farklı iki şeydir; fakat her ikisi de sonuç olarak aynı etkiyi yaratır, çünkü hiçbir etkinin olmadığı zamanlar sonuç hep aynıdır. Gerçeğin kimseyi ilgilendirmediği yerde, onun karşıtı olan yanlış da ilgilendirmez; bundan çıkan sonuca göre de, benzer durumlarda gerçeğin tersini söyleyerek aldatan kişi, gerçeği söylemeyerek aldatandan daha suçlu değildir; çünkü yararsız gerçekler konusunda yanlış yapmak, hiç bilmemekten daha kötü değildir. Denizin dibindeki kumun beyaz veya kırmızı olduğunu sanmam ile ne renk olduğunu bilmemem arasında fark yoktur. Madem ki haksızlık başkalarına zarar vermektir, kimseye zarar vermeden nasıl haksız olunabilir?

---Doğru olmayanı söylemek, ancak aldatmak niyeti varsa yalan söylemektir ve aldatma niyetinin her zaman zarar vermek niyetinden uzak olması bir yana, bazen tamamen tersi bir amacı vardır. Fakat bir yalanın masum sayılabilmesi için, zarar verme niyetinin olmaması yeterli değildir, bir de konuşulan kişinin içine düşürüldüğü yanılgının, ne onlara ne de başkalarına zarar vermeyeceğinden emin olmak gerekir. Böyle bir kanaate varıldığı enderdir ve bunun içindir ki bir yalanın masum olduğu ender görülür. Kendi menfaati için yalan söylemek sahtekarlık, başkasının menfaati için yalan söylemek hile, zarar vermek için yalan söylemek iftira ve yalanların en bayağısıdır. Menfaat gözetmeden ve ne kendine ne de başkalarına zarar vermeksizin yalan söylemek, yalan söylemek değil, bir tür kurmacadır.  (Yazar,bu kurmacaya örnek olarak konusu ahlak olan mesel ve fabl ile  hiçbir gerçek bilgi içermeden, tek amacı eğlendirmek olan boş kurmacalar olarak nitelendirdiği hikaye ve romanları gösteriyor.) 


Doğruluk, Doğrucu

--- Toplumda "doğrucu" denilen insanlar gördüm. Bunların tüm doğrulukları, kendilerinden hiçbir şey katmadan, hiçbir olayı süslemeden, hiçbir şeyi abartmadan, yer, zaman ve kişi adlarını gerçeğe sadık kalarak yaptıkları hiçbir içeriği olmayan konuşmalarıyla sınırlıdır. Çıkarlarına dokunmayan her şeyde, öykülerini gerçeğe tam bir sadakatle anlatırlar. Fakat onları ilgilendiren bir konuyu işlemek söz konusu olduğunda ve onları yakından etkileyen bir olaydan bahsettiklerinde, olayları kendi işlerine geldiği gibi sunmak için her renge boyarlar ve yalan işlerine geldiği halde söylemekten kaçınırlarsa, o yalanın söylenmesini ustalıkla kolaylaştırırlar ve kendilerinin suçlanmayacağı şekilde benimsenmesini sağlarlar.Temkinli olmak bunu gerektirir: Elveda doğruluk!


Dürüstlük, Dürüst

---"Dürüst" dediğim adam bunun tam aksini yapar. Başkasının o kadar saygı duyduğu, ancak onun umursamadığı, gerçekle hiçbir ilgisi olmayan konularda, ölmüş veya yaşayan hiç kimseye karşı doğru ya da yanlış herhangi bir yargı içermeyen, uydurma olaylarla arkadaşlarını eğlendirmekten çekinmez. Fakat herhangi biri için, adalete ve gerçeğe karşı, fayda veya zarar, saygı veya hoşgörü, övgü veya yergi sonucu yaratacak hiçbir söylev, asla yüreğine, ağzına ve kalemine yaklaşamaz. Havai konuşmalarda doğruluktan dem vurmadığı halde, kendi çıkarı aleyhine olsa da doğrudur. Şöyle doğrudur ki, kimseyi aldatmaya çalışmaz, lehinde olan gerçeğe olduğu kadar aleyhinde olan gerçeğe de bağlıdır ve bu gerçekten ne kendi çıkarına ne de düşmanına zarar vermek için yararlanmadığından, doğru insandır. Doğru adamla öteki arasında fark şudur ki, toplumun dürüst dediği, kendisinden hiçbir fedakarlık istemeyen gerçeğe kesinlikle bağlıdır, daha ileri gidemez; oysa benim dürüst dediğim adam gerçeğe ancak kendisini feda etmek gerektiği zaman hizmet eder.

---Bütün bu düşüncelerden çıkan sonuç, benim kendime iş edindiğim doğruluğun, olup bitenlerin doğruluğundan çok, hakbilirlik ve eşitlik duygularına dayandığı ve benim, bunu uygularken gerçeğin ve yalanın soyut kavramlarından çok, vicdanımın ahlaki emirlerini izlediğimdir. Çok sık masal anlattım, fakat çok az yalan söyledim. Bu ilkelere uymakla kendimi saldırılara açık hale getirdim, ama kimseye zarar vermediğim gibi, hakkım olandan fazla hiçbir üstünlük de sağlamadım. İşte bu yüzden bana göre gerçek bir erdemdir.

Diğer bütün yönlerden gerçek, bizim için, kendisinden ne iyilik ne de kötülük gelen, sadece fizikötesi bir varlıktır.

Yazımın sonunda şimdi sorabilirim sanırım; yalan söyleme konusunda kendimize karşı ne kadar dürüstüz?
Her zaman ve her durumda doğru olmak cesaretine ve gücüne sahip olabiliyor muyuz?
Cevaplarınızı yazmasanız da olur, ama lütfen kendi iyiliğiniz için bu iki soruyu cevaplayın, emin olun cevaplarınız nasıl olursa olsun bir vicdan muhasebesi yapmaktan daha zor olmayacaktır...


Kaynak:
Jan Jacques Rousseau - Yalnız Gezenin Düşleri, Dördüncü Gezinti,(s: 65-88) tarafımdan derlendi.
Çeviren: Ester Yanarocak




5 Temmuz 2018 Perşembe




KARINCA KARARINCA


Karıncalar iş başında.

"Karıncayı bile incitmem deme, bileden incinir karınca" demiş Fuzuli. Hassas, gönül kırmayan insanlar için kullanılan "karıncayı bile incitmez" sözüne karşılık. Boyundan büyük işler başaran bu minik böcekleri ne kadar tanıyoruz?

Karıncaları, çocukluğumda okuduğum La Fontain'in "Ağustos Böceği ile Karınca" hikayesinde(fabl) kışın aç kalan ağustos böceğine ödünç yiyecek vermemesiyle hatırlarım. Öyle ya karınca, tüm yaz boyunca çalışmış, kışlık yiyeceğini depolamıştır. Yaz boyunca sırt üstü yatan ve saz çalan ağustos böceğine " Madem yaz boyunca saz çaldın, şimdi de oyna biraz" deme hakkına da sahiptir.

Az, önemsiz ve küçük de olsa gücü yettiği kadar, elinden geldiğince anlamında kullanılan bir de deyimimiz vardır; "Karınca kararınca." Teşbihte hata olmaz derler. Bu bağlamda  karıncalar, böcekler dünyasının haltercileridir; bir karınca kendi ağırlığının 50 katı kadar yük taşıyabilir çünkü. Peki dünya şampiyonu bir halterci, kendi ağırlığının 50 katı bir ağırlığı kaldırabilir mi? Tabii ki hayır. Karınca kararınca deyimini kullanırken bir kez daha düşünmemiz  gerek.

Karınca yuvasının nasıl olduğunu merak ettiniz mi hiç? Merak ediyorsanız eğer, okumaya devam. :)

Karınca Yuvası

Yuvalar işçi karıncalar tarafından kurulur ve birbirine bağlı çok sayıda hücre bulunur. Her bir hücre spesifik bir fonksiyonu yerine getirir: Kraliçenin yerleşmesi ve yumurtlaması, larva ve kozalar için üretim, besin depolama, atıkları boşaltma gibi. Karıncaların yer altındaki yuvaları türlere göre çeşitlilik gösterir.
Yaprak Kesici Dev Karıncalar'ın yuvaları zemin seviyesinin altında, 6 metreden daha derin olabilir (yaklaşık iki katlı apartman uzunluğunda) ve bir tenis kortu büyüklüğünde bir alanı kaplayabilir.

Karıncaların Gücü

Karıncalar vücut ağırlıklarından 10 ila 50 kat daha ağır cisimleri taşıyabilirler.Küçük canlılardır ve küçük hayvanlar ağırlık ve ebatlarına oranla daha fazla güce sahiptir. Kas gücü yüzey alanıyla orantılıdır. Bir hayvanın ağırlığı yüzey alanından daha hızlı artar. Bu nedenle büyük bir hayvan bir objeyi taşıdığında, vücut ağırlığından daha fazla ağırlık taşımış olur.

Feromon Rotaları

Karıncalar besin aramak için öncü karıncaları kullanır. Bu karıncalar besin ararken koku molekülleri (feromon) bırakırlar. Bunun sebebi, besinlerin bulunduğu rotayı kaybetmek istememeleridir. Öncü karıncalar yuvaya gidip diğer karıncaları haberdar ederler. Onlar da koku moleküllerini izleyerek besini bulurlar.

Karıncaların Ekolojik Rolü

Karıncalar geniş yer altı tünelleri oluştururlar. Böylece toprağı karıştırır ve havalandırırlar. Bunun yanı sıra toprağın süzme ve su tutma kapasitesini artırırlar. Dolayısıyla su baskınları en aza indirgenmiş olur. Karıncalar toprak yüzeyinden toprak içine doğru organik madde taşırlar. Böylece bu maddeleri geri dönüştürür ve toprağa besin sağlarlar. Birçok karınca türü de bitki tohumlarının yayılmasına yardımcı olur.

Karınca İstilasının Önlenmesi

Bazı karınca türleri doğal yaşam alanları dışında da gözlemlenebilir. Karıncalar o alandaki yerel hayvanların zararına olacak şekilde koloni oluştururlar. Karıncalar farkında olmadan kaplar veya kutular içerisinde; gemi veya uçaklarda toprak, ahşap, süs bitkileri ve meyveler aracılığıyla taşınabilmektedir. Birçok karınca türü taşındığı bu yeni yaşam alanlarında, diğer hayvanların aleyhine koloniler oluştururlar. Bunu önlemek için, seyahat veya nakliye öncesi eşyalarımızın üzerinde karınca bulunmamasına dikkat etmeliyiz.

Yeni öğrendiğim bir bilgiye göre, karıncalar tarihin en eski çiftçileriymiş. Yanlış okumadınız yeraltında mantar yetiştiren beyaz karıncalar çiftçilik yapmışlar. Haber şöyle:

"Birçok ülkeden bilim insanının yer aldığı araştırma grubu, tarımın en eski fosil kayıtlarına ulaştı. Fakat bu tarımı yapan insanlar değil, böcekler.

James Cook university'de yardımcı doçent Eric Roberts'in öncülüğündeki araştırma grubu, Afrika'da Great Rift Vadisi dip tortusundaki 25 milyon yıllık beyaz karınca yuvası fosilinin içerisinde mantar bahçelerinin en eski örneğini keşfetti. Mantar yetiştiriciliği yapan beyaz karınca kolonileri, mantarları yer altındaki yuvalarında ya da boşluklarda yetiştiriyorlardı. Bu sayede bitki materyalini, beyaz karıncalar tarafından daha kolay bir şekilde sindirilebilir yiyecek kaynağına çevirebiliyorlardı.

Robets'in belirttiğine göre; bilim insanları daha önce modern beyaz karıncalardan alınan DNA örneklerini, beyaz karıncaların mantar çiftçiliği davranışının kökenini kestirebilmek için kullanmışlardı. Tanzanya'da yeni ortaya çıkan fosil kanıtı ile yapılan çalışmalar, beyaz karıncaların bu davranışlarının zamanının ve evriminin daha doğru şekilde belirlenmesini sağladı. Ayrıca bu davranışın tabiatı ve çevreyi ciddi şekilde değiştirdiği düşünülüyor."*

Karınca kararınca, karıncaları yazdım, beğenirsiniz umarım.


BONUS: 
Ants! aka "It Happened at Lakewood Manor" (1977) filmini izlemediyseniz, izlemenizi öneririm, mutasyona uğramış karıncalardan  korkmayacaksanız eğer. 






(bilimfili.com - Yusuf Cem Durakcan)


Görsel: harat.net

Not: Karıncalarla ilgili bilgiler, Selçuk/Konya Tropikal Kelebek Evi'ni ziyaretimde tarafımdan alınan notlara dayanmaktadır.






28 Haziran 2018 Perşembe





PATATES: SEN NEYMİŞSİN BE!



Büyük küçük hemen herkesin sevdiği, ucuz fiyatıyla yoksulun temel besinlerinden biri olan patates, kim derdi ki bir gün ülke gündemine damga vuracak. Bugünlerde manşetlerden düşmeyen patates fiyatları altın fiyatlarıyla karşılaştırılıyor; yarı şaka yarı ciddi olarak. Öyleki, artan patates fiyatlarını düşürebilmek için iç savaşı devam eden Suriye'den patates ithali yapılıyor (Tarım Bakanı açıkladı). Bütün bunları okumak, duymak ve daha önemlisi yaşamak içimi acıtıyor. Acımın nedeni, bir zamanlar tarım ülkesi diye bildiğimiz ülkemizin yarısı çöl olan bir ülkeden patates ithal eder duruma düşmesi. Eğer tarım ülkesi kategorisinden, sanayi ülkesi kategorisine geçmiş olsaydık, patatesi dert etmezdim. Bildiğim kadarıyla öyle bir durumda söz konusu değil. En iyisi mi ben, üzüldüğümle kalayım. Üzülmem kimin umurunda ki?

Patates gündemden düşmediğine göre, ona hak ettiği değeri vermek gerek diye düşündüm ve Avrupa'ya ilk getirildiğinde hayvan yemi olarak kullanılan patatesin nasıl , ne zaman popülerleştirildiğinin izini sürdüm. Bu izi takip ederken, bazılarınızın ilk kez duyacağı bilgilere ulaştım. Bakın neler buldum?

Kristof Kolomb, Amerika kıtasından (ki, oranın yeni bir kıta olduğunu bilmiyordu) domatesle birlikte patatesi de Avrupa'ya getirdi. Ancak bu yamru yumru kök ilk yıllarda beğenilmedi. Bir ara patates çiçeği konteslerin şapkasını süslediyse de bu moda kısa sürdü. Patatesi beğenmeyen Avrupalılar onu hayvan yemi olarak kullanmaya başladı.

"1740 yılında babasının ölümü üzerine Alman tahtına oturan II. Friedrich'in ilk icraatlarından biri ülkede işkenceyi yasaklamak olur. Düşünce özgürlüğünün önemini dile getiren 28 yaşındaki kral, basın üzerindeki sansürü de kaldırır. Almanya'yı Almanya yapan "Büyük Friedrich" olarak tarihe geçecek olan Avrupa'nın bu en aydın kralı, hastalığa yol açtığına inanılan patatesi yemeyen halkının bu inancını kırarak, onlara patates yemeyi öğretmiştir. Bu nedenle, günümüzde de II. Friedrich'in mezarını ziyaret eden Almanlar, yanlarında getirdikleri patatesleri çiçek demeti yerine kralın mezarına bırakırlar."*

XVI. Louis'in kral olduğu Fransa'da halk açlık çekiyordu ve halkın yarısı açlıktan kırılıyordu. Bu açlık çeken halkı doyurmanın yollarından biri, patatesi onlara yedirtmekti, ama nasıl? XVI. Louis'in imdadına askeri eczacısı Parmentier  yetişti. Parmentier, Yedi Yıl Savaşları'nda esir düştüğü Almanya'da (ki o devirde Almanya'da patates, domuz yemi olarak kullanılıyordu ve esirlere de verilmiştir) patatesin doyuruculuğunun farkına vardı ve ülkesine dönünce patatesin ekimi için çalışmalara başladı. Derler ki XVI. Louis, patatesi halkın gözünde popülerleştirmek için elinden geleni yapıp, patates tarlalarının çevresine askerler dikip merak uyandırmak suretiyle aç halkının  patates yemesini sağlamıştır. Kraliçe Marie-Antoinette'in açlıktan ölen halkına; "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler) dediği ünlü sözünü bilmeyen yoktur. Ve bundan sonra olanlar malumunuz: 1789 Fransız İhtilali. Düşünüyorum da, eğer kraliçe, kocası XVI. Louis'in patates tarlalarına gösterdiği özeni destekleyip "Ekmek bulamıyorlarsa, patates yesinler" deseydi, tarihin akışı değişir miydi? Bilemeyiz elbette.

Fransız İhtilali'nden sonra patates ekimi, başta Fransa olmak üzere (İrlanda daha önce başlamıştı) özellikle Orta ve Kuzey Avrupa'da yaygınlaştı.

Peki Avrupa'da bunlar yaşanırken, patates Avrupalılar tarafından insan yiyeceği olarak kabul görürken Osmanlı Devleti'nde durum neydi? Bir bakalım.

"İngiltere'deki Devonshire Üniversitesi Osmanlı ve Yakındoğu çalışmaları direktörü Lord Herbert Smith, Osmanlı devletinin çöküşüne, genelde kabul edildiği gibi, yeni ticaret yollarının keşfedilmesi, Amerika kökenli altın arzının artışı dolayısı ile yaşanan devalüasyon, teknolojide geri kalma ya da padişahların yetersizliği gibi nedenlerin sebep olmadığını düşünüyor. Lord Smith'e göre sebep patates. Yanlış okumadınız patates."
Smith, şöyle devam ediyor: 
" Ne zaman patates yesem hayranı olduğum Fatih, Kanuni gibi padişahların Amerika'nın keşfinden sonra eski dünyaya gelen bu lezzeti bir kez bile tadamamış olmasına üzülürdüm. Birgün bunu düşünürken zihnimde bir şimşek çaktı, belki Osmanlı'nın o dönemki başarılarının altında  patatesle tanışmamış olması yatıyordu. Basit bir araştırma bu konudaki şüphelerimi daha da artırdı. Patatesin Avrupa'da yayılış haritası ile Osmanlı'nın sınırlarındaki küçülme neredeyse birebir aynıdır. Patates Avrupa kıtasına ilk kez 1577'de getirilmiş. Osmanlı Devleti'nin "Duraklama Dönemi"ne girmesi ise 1579. Tabi bu dönemde Osmanlı'da tüketilmiyor o yüzden de bu dönemde toprak kaybı yok. 1700'lerin başında yaşanan kıtlıktan sonra patates, Fransa'dan başlayarak Avrupa içlerine yayılmış, 1770'ler civarında Osmanlı sınırına dayanmıştır. Nitekim 1800'lerden kalma askeri kayıtlarda bilhassa batı bölgelerinde karavanalarda patates yemeklerinin bulunduğu görülmektedir. Bu dönemden itibaren tüm yenileşme çabalarına, reformcu padişahlara hatta II. Abdülhamid gibi dirayetli bir hakana rağmen toprak kaybının durdurulamamasının ardındaki sebep patates tüketimi olabilirdi." **

Lord Smith, bu iddiasının altını doldurabilmek amacıyla araştırmalara başlamış botanik ve genetik alanındaki çalışmalar onu çok ilginç bir bulguya götürmüş. Şöyleki:

"Kendisi de Navajo yerlilerinden olan Arizona Stimson Üniversitesi genetikçilerinden Atekha Grimclaw 2010 yılında Amerikan yerlilerinin %82,4'ünde ortak olan bir genetik varyasyon saptamış. Bu varyasyona sahip yerlilerin kas yapılarında bir zayıflık bulan Gricmlaw, araştırmayı derinleştirince bu zayıflığın yerlilerde patatesin içinde bulunan Patatin maddesinin tüketiminden kaynaklandığını bulmuş. Üstelik patates tüketimi sınırlanan yerlilerin kas güçleri bir-iki ay içinde normale geliyormuş. Ancak Amerikan patates lobisi bu son çalışmanın saygın dergilerde yayınlanmasını engellemiş."

Bu araştırma sonucuna göre, Lord Smith diyor ki; "Amerika yerlileri 250 ila 100 bin yıl kadar önce Orta Asya'dan Amerika'ya göçtükleri düşünülürse, başka bir Orta Asya kökenli halk olan Türklerde de benzer genetik varyasyon olması kuvvetle muhtemeldir."

"Büyük bir Türk dostu olan Smith'in bir başka çağrısı da  Türk bilim adamlarına. " Patatin maddesine karşı hassasiyet geninin Türklerde araştırılması gerekir. Şüphem yok ki patates tüketiminin önlenmesi Türklerin dünya sahnesindeki hak ettikleri yeri almalarını sağlayacaktır."

Okuduğunuz gibi iz sürerek patatesin Avrupa tarihinin akışını nasıl etkilediğini gördük. Bugün rahatça patates yiyebiliyorsak bunu Alman Kralı "Büyük Friedrich"e ve Fransız Kralı XVI. Louis'e borçluyuz.

Lord Smith'in iddiasına ve bu iddiasının altını doldurabilmek amacıyla yaptığı araştırmalara temkinli yaklaşmakta yarar var. 600 yıl hüküm sürmüş koca bir imparatorluğun çöküşünü patatese bağlamak, bunu genetik varyasyonla açıklamak bana inandırıcı gelmedi. Bilime inanan biri olarak sormak isterim; Orta Asya kökenli olması nedeniyle genetik varyasyonunda patatin olan başka halklar yok mudur? Moğollar, Kazaklar, Kırgızlar, Tacikler, Özbekler, Türkmenler, Afganlar için ne demeli? Araştırma sonucu bunlar içinde geçerli midir?
Yani Smith'in araştırmasının geçerliliğinden ve güvenilirliğinden şüpheliyim; şüphemi giderecek somut bilgilere ulaşıncaya dek. Bu benim düşüncem, katılmayabilirsiniz de elbette.   

Şimdi yazı başlığımı neden böyle koyduğumu anladınız mı? Haksız mıyım?

Kaynaklar:
* Sunay Akın - Geyikli Park.
** artfulliving.com.tr (Fırat Yağmurlu yazısı)
 





26 Haziran 2018 Salı




TEK KİTAPLIK YAZARLAR



Bir yazarı tanımak için onun yazdığı kaç kitabı okumalı? Veya bir yazar, tek kitapla ünlü olup, düşüncelerini, duygularını, hayallerini ve fikirlerini kendisi öldükten sonra, geride kalanlara ulaştırabilir mi? Sorumu şöyle genişletebilirim de; tek kitapla üne kavuşan ama sonraki yazdıklarıyla milyonlara ulaşan okuyucu kitlesini memnun edemeyen kaç yazar vardır?  Bu düşünce nereden  aklıma geldi peki? Anlatayım:

Okuduğum kitaplardan, izlediğim film ve dizilerden, halktan duyduklarımdan hoşuma giden sözleri not aldığım cici bir defterim var. Ben ona "ASD" (Anlamlı Sözler Defterim) diyorum. Ara sıra açıp baştan sona okurum içindekileri, unutmayayım diye. Bugün defterimi açtığımda, "Kalemle, kılıcın yaptıklarından daha fazlasını yapabilirsiniz" diyen Harriet Beecher Stowe'un sözü ilişti gözüme. Stowe'un yalnızca bir kitabını okumuştum; Tom Amca'nın Kulübesi.  Başka bir kitabı var mıydı, varsa Türkçeye çevrilmiş miydi, bilmiyordum. Bunun üzerine bir araştırma yaptım.

Harriet B. Stowe, kendi adını bile geçecek olan yazdığı "Tom Amca'nın Kulübesi" romanıyla Amerika'daki kölelik uygulamasına duyulan öfkeyi anlatıyor, bu sistemin hem beyazlar hem de siyahlar üzerindeki yıkıcı etkilerinden bahsediyordu. 
ABD Başkanı Abraham Lincoln, kendisiyle karşılaştığında ona "Demek bu büyük savaşı başlatan kitabı yazan küçük kadın sizsiniz" demişti.
Dünya genelinde 3 milyondan fazla satan eseri, etkisini İngiltere de bile hissettirmişti. Kölelikle ilgili eserleri Kuzey Amerika'da kölelik karşıtlarını harekete geçirmiş, köleliği savunan Güney eyaletleri arasında yaşanan iç savaşın ardından kölelik kaldırıldı. Harriet Stowe, yazdığı bu eserle, Amerika'da köleliğin kaldırılmasında etkili bir rol oynamakla kalmamış, dünya genelinde kölelik sisteminin gündeme gelmesini sağlamıştır.*

Harriet Stowe'un Tom Amca'nın Kulübesi'nin dışında 20 romanı daha var, fakat herhangi birinin adını duydunuz mu?

Huffington Post hem yazınsal açıdan değerli olan hem de hatırı sayılır bir okuyucuya ulaşan ama sonrasında bir daha başarılı bir esere imza atamayan yazarların listesini yaptı. İşte o liste:

Harper Lee: Harper Lee'nin 1960'ta kaleme aldığı Bülbülü Öldürmek, Pulitzer Ödülü aldı. Kitap kısa sürede ABD edebiyatının klasikleri arasında yerini aldı ve sinemaya uyarlandı.
Ralph Ellison: Görülmeyen Adam, 1953'te ABD'nin Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandı. Ellison'ın sonrasında yazdığı kitaplar, yazarın ölümünden sonra yayımlandı.
Emily Bronte: Uğultulu Tepeler İngiliz edebiyatının en önemli eserlerinden biri. Bronte başka kitap yazmadı.
Margaret Mitchell: Hiçbir kitabı Rüzgar Gibi Geçti'nin yanına yaklaşamadı. 
Erich Maria Remarque: Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ile karşılaştırıldığında Remarque'ın diğer kitaplarının esamesi dahi okunmuyor...
Mary Shelley: Kimse Shelley'in Frankenstein dışında diğer yazdığı romanları duymamıştır.
Bram Stoker: Yüzlerce dile çevrilen ve birçok uyarlaması yapılan Dracula, Stoker'in en bilinen eseri.**

Demek ki, bir yazar tek  kitapla kendini tanıtıp üne kavuşabiliyormuş.  
Vee bir zamanlar ülkemizde, kalemin, kılıçtan keskin olduğunu düşünen beyinler varmış, ki o beyinler bu düşüncelerini "atasözü" olarak bizlere bırakmışlar...Belki atasözü dinleriz diye!


Not:
Bir kitapta okumuştum; dünyanın en başarılı yazarlarından biri olduğu ve birçok kitap yazdığı halde Ernest Hemingway,  ilham perisinin kendisini terkettiğini düşündüğünden ve artık yazamadığından av tüfeğiyle hayatını sonlandırmıştı.


Kaynaklar:
* Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Kadınlar.
** sabah.com.tr/kitap/2013