10 Nisan 2018 Salı




GEZ KONYA'YI, GÖR KARAPINAR ÇÖLÜNÜ
Türkiye'nin İlk Ve Tek Çölü


Artık biliyorsunuz; yürüyeceğim rotalar hakkında gitmeden önce araştırma yaparım, ki bilinçli bir şekilde yürüyebileyim.  Gruba katıldığımda, üniversitede öğretim görevlisi olan bir ekologun bulunduğunu öğrendim ve boşuna araştırma yapmışım dedim kendi kendime. Ama olsun, fazla bilgi beyin öldürmez, değil mİ? :)

07 Nisan 2018 Pazar günü saat yirmi dörtte yola koyulduk. Rotamız İsmil(Konya) lale bahçeleri, Meke Gölü ve Acıgöl'dü. Zaman kalırsa da Konya Selçuk'ta modern bir dizaynla inşa edilmiş tropikal kelebek bahçesi'ni gezecektik. Heyecanlıydım, çünkü Konya denilince sadece güzel ülkemde değil, tüm dünyada akla gelen ilk isim Mevlana idi (Tabii ki bunda her yıl Konya'da düzenlenen 17 Aralık Şeb-i Aruz törenlerinin payı yadsınamaz). "Gel, gel,ne olursan ol, yine gel" diye çağıran Rumi'ye kulak verdim ve ne olduğumu, kim olduğumu bilmeden yola koyuldum. Hani bir deyim vardır ya; "Hanya'yı Konya'yı görmek"* o misal, Hanya'yı göremesem de Konya'yı görecektim nasılsa.  :)

Uzun bir yolculuk sonrası gün doğmadan önce İsmil'e vardık. İsmil, son yıllarda lale bahçeleriyle adını duyuran küçük bir yerleşim birimi. Kent merkezine 50 kilometre uzaklıkta.

Ayağımı yere bastığımda hissettiğim duygu yalnızlıktı; bozkırda uzanan uçsuz bucaksız topraklar yalnızlığıyla baş başa bırakılmıştı  sanki. Güneşin doğuşunu izlerken kuş uçmaz, kervan geçmez Orta Asya Stepleri'ndeymişim gibi hissettim bu nedenle. Gel de hatırlama şimdi; Yalnızlığın derin boşluğunu ve iradenin zaferini dile getiren Bekir Büyükarkın'ın "Bozkırda Sabah" romanını. Ve Ataol Behramoğlu'nun büyülü dizelerini...

"Çok sevdim bir zamanlar, seviyorum yine de
Alıp başımı gitmeyi yollar boyunca
Seyretmek bir bozkır akşamını camından bir otobüsün
Masal şehirlerini geçerken hızla" **

Güneşin doğuşuyla birlikte daldık lale bahçelerinin rengarenk halısına. Halı öylesine değerli ki, insan ayak basmaya kıyamıyor, boş toprağa bile. Çevresi boş, kıraç arazi iken göz alabildiğine uzanan bu topraktaki lalelerin oluşturduğu  gökkuşağı görsel şölen sunuyor gözlerime. Nereye, hangi tarafa bakacağımı şaşırıyorum; büyülenmiş gibi bakıyorum rengarenk lalelere. O anda ben bir anlığına da olsa "Lale Devri"nin melikesiydim. Kimsenin bilmesine gerek yok, ben biliyordum ya. :) Bir devre adını veren, özellikle Doğu kültür ve mitolojisinde özgün bir yere sahip olan lale, insanı "hükümdar" gibi hissettirebiliyor işte.






Bir özel girişimci tarafından yapılan uzun araştırmalar sonucu nda iklim ve toprağın lale soğanını verimli kılacağı bu topraklarda lale soğanları ekilmeye başlanmış. Verim alınınca ekim alanı genişletilmiş ve günümüzde bu alanın büyüklüğü üç yüz dönüme ulaşmış. Otuz beş çeşit ve renkte üretilen laleler, yıl itibarıyla on milyon adeti bulmuş. Bu yönüyle, ülkemizdeki en büyük lale ekim alanını oluşturuyormuş. 15 Nisan'dan sonra laleler kırılıyor yani toplanıyormuş. Gidip görmek isteyenler için son gün. :)

Lale bahçelerinden ayrılmak zor olsa da, ikinci durağımız Meke Gölü'ne doğru yola koyulduk. Ekolog arkadaşımızın sayesinde yol üstünde bir yerde durduk. Karşımda, çöl filmlerinde gördüğüm bir kum tepeciği(kumul) ve çöl kumu vardı. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Türkiye çölleşiyor muydu? İşte cevabı:
"Konya Karapınar ilçesinin güney kesiminde yer alan binlerce hektarlık bir alan Türkiye'nin tek çölünü oluşturuyor. Çölün gizemi buzul çağına dek uzanıyor.Buzul çağında bölgede bulunan büyük bir gölden kalan mil ve tortuların rüzgarla taşınıp biriktirilmesiyle kumullar oluşuyor. Zamanla sıralar halinde uzanan ve geniş bir alana yayılan kumullar gerçek bir çöle dönüşüyor. Volkanik patlamaların yarattığı garip tepeler, göller ve çukurları da barındıran Karapınar Çölü'nün önemli bir kısmı 'erozyonla mücadele' kapsamında ağaçlandırıldı. Bugün Karapınar Çölü'nden geriye kalan 'barkan' adı verilen hilal şekilli kumullar kaldı." ***


Fotoğraf: Cüneyt Oğuztüzün (atlasdergisi.com) Karapınar Çölü'nde kumulların istila ettiği volkanik kökenli tepeler var. Bazalt kayalarla kaplı bu tip tepelere bölgede "ketir" veya "ketirlik" deniyor.


Ekolog arkadaşımızın verdiği bilgiye göre de; yeraltı sularının (kuyulardan çekilen sular) bilinçsizce kullanımı, yeraltı sularının azalmasına, var olan suyun çok daha derinlere inilerek yüzeye çıkarılmasına (60'lı yıllarda yirmi metre kuyu kazılarak ulaşılabilen suya, şimdilerde ancak yüz otuz metre kazılarak ulaşılabiliyormuş, ki bu da zaman ve para kaybı demek) neden olmuş. Bilinçsizce ve bolca kullanılan su, toprağı çoraklaştırıp, tuzlanmasına neden olmuş. Artık az suyla çok verim elde edilebilen İsrail sulama tekniği kullanılmaya başlanmış ama olan da olmuş. Ayrıca küresel iklim değişiklikleri, mevsim değişiklikleri ve kuraklık, özellikle de İç Anadolu Bölgesi'ndeki yağış azlığı, plansız ve izinsiz aşırı su tüketimi yüzey suları ve yeraltı suyu açısından sorunlara neden olurken, çölleşmenin de alanını genişletiyormuş. Yol boyunca gördüğüm göz alabildiğine uzanan ağaçlandırılmış alanlar sevindirdi beni, umutlandırdı. Umutlandım, çünkü dikilen fidanlar tutmuştu. Sarı çöle karşı, yeşilin zaferiydi bu.Ve yeşil hayat demekti, hayata tutunmak demekti...


Kumul

Meke Gölü'ne vardığımızda, hava bize muhalefetti sanki, bulutlu, kapalı hava aniden rüzgarla birlikte yağmura dönüştü. Fotoğraf çekmek zor oldu bu nedenle. Çektiklerim  de eh işte! Meke Gölü'nün görünümü beni hayal kırıklığına uğrattı. Fotoğraflarda gördüğüm mavi suları yoktu, kurumuş, çatlamıştı. Bir önceki gün yağan yağmur nedeniyle küçücük bir yanı kahverengi suyla dolmuştu o kadar. Sanırım bir sonraki kuşak Meke'yi göl değil de krater ağzı olarak bilecek, tanıyacak. Ne yazık! Oysa Meke Gölü, oluşumu itibarıyla dünyada belki de tek göl (iç içe iki krater gölü barındırıyor çünkü). Şöyleki; "Meke bir krater gölü. Günümüzden 4-5 milyon yıl önce (Pleistosen çağda) volkanik patlama sonucu oluşan bu krater (piroklastik koni), zamanla suyla dolarak göle dönüşmüş ve daha sonra, günümüzden 9 bin yıl önce ikinci bir volkanik patlama ile gölün ortasındaki ikinci volkan konisi oluşmuş, zamanla o da suyla dolarak ikinci bir göle dönüşmüştür." **** Meke Gölü, 1. derece doğal sit alanı olarak korumaya alınmış. Öyle bir koruma ki bu, çevresi çöplerden geçilmiyordu!!! Koruma anlayışımızı değiştirmemiz gerekiyor diye düşündüm tüm o pislikleri görünce...


Fotoğraf: Neredekal.com (Meke Gölü'nün eski hali bu. Son halini çektiğim fotoğrafları paylaşmak istemedim. Çöl gibi çünkü. :(

Meke Gölü'ne yakın mesafede bulunan yine bir krater gölü olan Acıgöl'ü görmeden olmazdı elbette. Biz de öyle yaptık; gittik ve gördük. Araçtan indiğimde hissettiğim  şey yine derin bir yalnızlık duygusuydu. Sanırım bu duyguyu hissettiren şey, gölün çevresinin grinin tüm tonlarını barındırması, vahşi doğası ve gri-siyahtan başka bir renk bulunmamasıydı. Acıgöl, Meke'den çok büyük, görünüşü heybetli, suyu çok, tüm kıyısı yer yer çatlamış ve göle dik inen volkanik kayalar ve volkanik küllerle kaplıydı. Gölün suyu acı olduğu için bu ismi almış. Göle acılığını veren ise sülfatlı tuzlarmış. Bu nedenle göl suyunda mikrobiyolojik canlılar yaşamamaktaymış. Gölün derinliğinin üç yüz metreyi geçtiğini, bu bakımdan dünyanın en derin gölleri sıralamasında üçüncü sırada olduğunu ve yeryüzü ekseninden yetmiş metre aşağıda olduğunun da kanıtlandığını yaptığım araştırma sonucunda öğrendim. 
Çiçeklere olan sevgim, onlara karşı algımı inanılmaz derecede açık tutar. Göl kıyısında oturup sessizliğinde kafamı dinlediğimde tüm sıkıntılarımı o derin sulara bıraktığımı anladım çünkü gerçekten hafiflemiştim. Gitme zamanı geldiğinde kalktım ve yürürken bir volkan külünün yanında açmış küçük bir gelincik gördüm. Hiç bu kadar küçüğünü görmemiştim, öylesine küçüktü ki zar zor fark ediliyordu. Hemen fotoğrafını çektim tabii ki. Griler içinde, minik bir renkli hayat, çekilmez mi hiç?




Acıgöl. Fotoğrafı çeken: Feriha Yıldırım.

Son durağımız Selçuk'ta bulunan tropikal kelebek bahçesiydi. Görmeye çok meraklı değildim, çünkü on sekiz ay yaşadığım Viyana'da "Butterfly House" u canım sıkıldıkça gezmiştim ve çok bakımlıydı oradaki kelebekler evi. Bizimkini görünce moralim bozulmasın istedim. Son anda bir kıyaslama yapabilirim diye girmeye karar verdim. Giriş ücreti 12,5 TL'ydi. Daha ilk adımımı atmıştım ki bahçeye, iki genç yaklaşıp şöyle dediler; "Gezintiye başlamadan önce bir fotoğraf çektiriyoruz." "Nasıl yani? Mecbur muyum?" dedim. "Yok, mecbur değilsiniz de hatıra diye çekiyoruz, kelebeklerle süslüyoruz, beğenirseniz alırsınız." Benim sorduğum soruyu sormayanlar, mecbur zannedip çektiriyorlardı. :) Tamam, biliyorum o gençlerin ekmek kapısı bu bahçe, anlıyorum da. Ama böyle de emri vaki yapılmaz ki. Galerileri gezdikçe gördüm ki, Selçuklu Belediyesi iyi iş çıkarmış. Neredeyse Viyana kelebekler evi kadar bakımlı ve güzel bir bahçe yaratmışlar. Bir de çocuklara ve büyüklere kelebeklere, oradaki tropik bitki ve ağaçlara dokunulmaması gerektiğini anlatabilselerdi iyi olurdu (en azından görevliler uyarabilirler). İşte o zaman kıyaslama yaparken kullandığım "neredeyse" sözcüğünü kaldırırdım, gönül rahatlığıyla. Konya'ya yolunuz düşerse, kelebekler bahçesini görmeden geçmeyin derim.






Bozkırda güneş akşama dönerken, yola koyulduk. Uzun bir yolculuk bizi bekliyordu. Kendi adıma yorgundum, uykusuzdum ama yeni yerler görmenin, yeni şeyler keşfetmenin heyecanını tatmıştım ve salgıladığım serotoninin seviyesi ölçülemezdi bile... Ve bozkıra yolculuğum sonunda, Şükrü Erbaş'ın bir şiirinde dile getirdiği gibi:

Yeni bir gülümseme edindim yüzüme
Bozkır sabrında ve tenime yakışan.
İnsanların çevremde açtığı yalnızlığı
Yine onlarla doldurmak için
Güneşle birlikte çıkıp yataklardan
Ay ışığı ile dönüyorum evlere
Azalan ömrümü böyle uzatıyorum. *****


Bu masal gibi geziyi düzenleyen Gezginlerin Rotası - Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü yönetici ve rehberleri  Mehmet Ekim ve Ekolog Feriha Yıldırım'a çok teşekkürler. Ayrıca geziye katılan tüm arkadaşlarıma neşeleriyle, içtenlikleriyle uzun yolu çekilir kıldıkları ve uyumları için teşekkürler. 


* Hanya'yı, Konya'yı görmek deyiminin kaynağı: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Konya'da çıkan bir isyan sonucunda, dönemin sultanı isyan edenleri Girit'in Hanya şehrine sürgüne gönderir  ve deyim ortaya çıkar. Deyimin anlamı; bir işin gerçek yönünü anlayarak aklı başına gelmek, akıllanmak'tır.

** Ataol Behramoğlu - Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var, (s:129)

*** atlasdergisi.com - turkiyenin-doga-harikalari

**** tr.wikipedia.org

***** Şükrü Erbaş - Bütün Şiirleri 2, Kırmızı Kedi, 7. Baskı 





4 Nisan 2018 Çarşamba




OKYANUSLARIN "SİNEM"KAPTANI


Dilay Sinem Özyurt (Uzakyol İkinci Kaptanı)

Mart ayında Samsun'a yaptığım ziyaretin güzel yanlarından biri Sinem kaptanla tanışmak oldu. İnsan her daim bir kadın kaptanla karşılaşmıyor çünkü. Ailesi yedi kuşaktır balıkçı olan Dilay Sinem Özyurt, bir yük gemisinde uzakyol ikinci kaptanı olarak çalışıyor. Kendisiyle, arkadaşımız olan  annesi Leman Hanım'ın balıkçı dükkanında tanıştık. Karşımda çıtı pıtı, naif, güzeller güzeli genç bir kadın görünce şaşırdım, o kocaman yük gemilerini nasıl idare ediyor diye.  İyi ki Sinem kaptanla tanıştım; kadın olarak mesleğinin zorluklarını sorma fırsatım oldu; uzak diyarlarda nasıl karşılandığını, okyanusların devasa dalgaları karşısında korkup korkmadığını da. Cevabı, Çin Denizi'nde dalgalarla boğuşan gemisinden çektiği videoyu izlettirerek verdi. (Videoyu izlerken ürktüm ben, korku filmi gibiydi.) İlk başlarda korksam da zamanla alışıyor insan dedi. 

Kadın olmak sadece ülkemizde değil, diğer ülkelerde de zor iken, daha çok "erkek işi" kabul edilen denizcilikte bir kadın olarak ikinci kaptanlığa yükselmek ve kimi zaman sekiz ay boyunca evine uğramadan uluslararası sularda görev yapmak büyük bir fedakarlık ve cesaret gerektiriyor doğrusu. Hem bu cesaretinden hem de tüm zorluklarına rağmen denizcilik tutkusundan vaz geçmediği için  Sinem'i kutluyorum...

Uzakyol ikinci kaptanı olarak 18.bin grostonluk konteyner yük gemisinde kaptanlık yaptığını anlatan Sinem, açık denizlerde yol alırken çoğu zaman kadın olduğunu bile unuttuğunu dile getirdi. En büyük zorluğun insanların ve gemi mürettebatının kendisini kadın olarak değerlendirmelerinin olduğunu da sözlerine ekledi. Oysa o bir kaptan ve erkek kaptanların yaptığı işin aynısını yapıyor. Belki daha da iyisini. Öyleyse kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın yaptığı işteki başarısına göre değerlendirilmesinin daha insaflı ve adil olması gerekmez mi? Sinem gibi kaptanlık yapan tüm kadınlar desteklenmeli ve motive edilmeli diye düşünüyorum. Elbette Sinem, ilklerden biri olmanın sıkıntılarını yaşıyor, yaşayacak ama inanıyorum ki kendisinden sonra gelenler biraz daha rahat görev yapacaklardır. Gemi kaptanlığının kas gücüne değil, yetenek, bilgi ve cesarete bağlı olduğu  ülkemiz ve dünya kamuoyu tarafından kabul görecektir çünkü...

"Gemide kadın bulunması uğursuzluktur" sözünün hurafeden ibaret olduğunu kanıtlayan ve geçersiz kılan tüm kadın deniz kaptanlarına ve özellikle sevgili Sinem'e başarılarının devamını diliyor ve sesleniyorum:

"Pruvanız neta, rüzgarınız kolayına olsun." 




Fotoğraf: denizhaber.com






DARÜŞŞİFA /BİMARHANE
Sabuncuoğlu Tıp Ve Cerrahi Tarihi Müzesi
AMASYA


Bimarhanenin taç kapısı

Bimar kelime anlamı itibarı ile "hasta" demektir. Bimarhane ya da darüşşifa denilen binalar, Selçuklu ve Osmanlı döneminde hastaları iyileştirme amacıyla inşa edilmiş yapılardır.

Amasya'da bulunan Bimarhane, 1308 - 1309 yıllarında İlhanlı Hükümdarı Sultan Mehmet Olcaytu ve eşi İlduz Hatun adına yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı, açık avlulu, eyvanlı kenarlarda tonoz örtülü mekanları bulunan tipik Selçuklu Medrese planına sahiptir. Tıp Medresesi olarak kullanılan eserin taç kapısı, dönemin taş işlemeciliğini yansıtan giriş detaylarının güzelliği ile ünlüdür.

Darüşşifa'da tıp eğitimi yapılırken aynı zamanda hastalar tedavi edilmiş, daha sonra akıl ve ruh hastalarının musiki ile tedavi edildiği tıp merkezine dönüşmüştür. Müze haline getirildiği 2011 yılına kadar (1999-2011) "Belediye Konservatuvarı" olarak hizmet vermiştir.









Şerefeddin Sabuncuoğlu (1385 - 1470?) Kimdir?

Ortaçağ Türk-İslam Tıbbının ve Antik Tıbbın son önemli temsilcilerinden olan Şerefeddin Sabuncuoğlu Amasya'da doğdu (1385). Hekimler yetiştiren bir aileye mensuptur.

On yedi yaşından itibaren Amasya Darüşşifası'nda çalışmaya başladı. Usta çırak usulü ile ve okuduğu kitaplarla kendini yetiştirdi. Amasya Darüşşifası'nda on dört yıl hekim olarak çalıştı. Bundan eserlerinde övgüyle bahseder.

Çok iyi Arapça, Farsça ve Rumca biliyordu. Son eseri olan Mücerreb-Name'yi 83 yaşında yazdığına göre 1468'den sonra (1470) ölmüş olmalıdır. Mezarı kayıptır.

Şerefeddin Sabuncuoğlu hepsi Amasya'da yazılan ve Türk ve Dünya Tıbbı için çok önemli olan üç eser ve iki otograf bırakmıştır:
1. Akrabadin çevirisi (1444)
2. Cerrahiyetü'l Haniyye (1465)
3. Mücerreb-Name (1468)

Ayrıca iyi bir hattat ve entelektüel olan Sabuncuoğlu'nun bilinen iki Cerrahiyetü'l Haniyye nüshası dışında, Amasyalı ünlü şair Halimi'nin Farsça "Gülşen-i Diba" adlı tıbbi manzum eseri ile öğrencisi Muhyiddin Mehi'nin "Müfid" adlı tıbbi manzum eseri de otografları arasındadır.

Amasya'ya giderseniz, Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi'ni mutlaka geziniz. Ortaçağ tıbbında kullanılan cerrahi  aletleri ve orijinal el yazımı tıp kitaplarını görebilirsiniz. Ben en çok, bimarhanenin musiki ile tedavi edilen bölümünü sevdim. Yere oturup, kulaklarıma gelen hoş nağmeleri dinledim bir süre. İnsanlık tarihi boyunca müziğin iyileştirici gücüne inanan ve bu inancını sözlere döken filozofların, düşünürlerin duvarlarda asılı  sözlerini düşündüm.  İşte o sözlerden seçtiklerim:

"Biliniz ki filozoflar (hikmet sahipleri) müziği oyun ve eğlence için değil, kişiye fayda vermek, ruhi lezzetler sağlamak, insanın psikolojisini rahatlatmak, kuru mizaçları nemlendirmek (sıkıntıyı gidermek), fizyolojiyi dengelemek ve kanın akışını düzenlemek için ortaya koymuşlardır. Bu ilmi inkar edenler ise müziği sadece meyhanelerde ve sokaklarda dinleyip ilkelerini, anlamlarını ve ortaya konuş sebebini kavramadan bu ilmin (müziğin) sadece oyun ve eğlence için olduğunu zannederek dinen haram kılmışlardır."
Eflatun




"Musiki sanatının cevheri ruhanidir ve tesiri ruh ve kalp üzerinedir."
Hızır B. Abdullah(XV. yy.)


"Merhum ve mağfur Beyazid Veli...
Vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve defi sevda olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende biri neyzen, biri kemani, biri musikari, biri santuri, biri udi olup, haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı verirler..."
Evliya Çelebi Seyahatnamesi


Ayrıca, tenlere göre, vakitlere göre, hastalıklara göre ve burçlara göre makamlar da sıralanmış tek tek. Çok ilginçti.






Not: Bilgiler, tarafımdan  müzeden alınmıştır ve fotoğraflar bana aittir.



27 Mart 2018 Salı




MAHKEME AĞACI


bitkiler.co'dan alındı.

Mahkeme ağacını tanıyor musunuz ya da bu ağacın adını duydunuz mu hiç? Ben, tanıyormuşum, biliyormuşum da adına "mahkeme" ağacı  denildiğinden haberim yokmuş meğer. "Miş"li geçmiş zaman kullanıyorum, çünkü şimdi bunun farkına varıyorum. Ankara'nın Kızılcahamam ilçesine on yedi kilometre uzaklıkta olan Mahkeme Ağacin Köyü'ne gitmeseydim eğer bu ağaca ilişkin bilgiyi asla edinemeyecektim. Boşuna değil, çok gezen ve okuyanlara şu sorunun sorulması: "Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" diye. Hem bir gezgin hem de çok okuyan biri olarak bu soruya cevap verebilmem zor ama orta bir yol olarak ikisi de diyebilirim. :)

Köyün adı ilgimi çekince bir araştırma yaptım ve araştırma sonucu öğrendim ki köye adını veren ağaç, ıhlamur ağacıymış. Her ne kadar on dört kilometrelik yürüyüş süresince tek bir ıhlamur ağacına rastlamadıysam da. Ihlamur ağacı, aynı zamanda Mahkeme ağacı olarak da bilinirmiş. Şöyle ki; Orta Avrupa'da çokça bulunan ıhlamur ağaçlarının altı(bol yapraklı ve uzun boylu ağaç olduğundan gölgesi geniştir), aynı zamanda köylülerin toplandığı, sorunların tartışılıp çözümler üretildiği bir alanmış. Mayıs ayı başında yapılan dans festivalleri de yine ıhlamur ağaçlarının altında yapılırmış. Hatta köy mahkemeleri de ıhlamur ağacının gölgesinde kurulurmuş. Bu yüzden ıhlamur, "mahkeme ağacı" ya da "mahkeme ıhlamuru" olarak da bilinirmiş. 

Çocukluğumdan beri çok sevdiğim ağaçlardan biridir ıhlamur ağacı. Orman içinde kendiliğinden yetişir, boyu otuz metreye kadar uzayabilir, baharda açan çiçekleri mis gibi kokar. Ağaca tırmanmayı öğrendiğimden itibaren, ormana gidip çok ıhlamur toplamışlığım vardır. Yaprakları kalp şekinde olan, çiçeğinden yapılan çayı soğuk algınlığına iyi gelen bu muhteşem ağacı, zihnimde "mahkeme" ile özdeşleştiremedim bir türlü. Çiçeği, yaprakları ve kabuğu ile şifa dağıtan ıhlamur, benim gözümde nazenin bir ağaç türüdür çünkü...Ihlamur adını duyup, içine  ferahlık gelmeyen biri var mıdır acaba?

İşte pazar günü orman içi yollarında yürüdüğüm Mahkeme ağacin köyünü ziyaret etmem, bilmediğim bir bilgiye ulaşmamı sağladı. Bana göre; gezmek, yürümek, öğrenmektir. Merak etmezseniz öğrenemezsiniz, öğrenmezseniz düşünmezsiniz ve düşünmezseniz insan olamazsınız! Öyle ya biz insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellik düşünme yeteneğimiz değil midir? Tabii ki "Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor. Ne yazık ki" diyen Freud'un sözünü de hatırlatarak...

Mahkeme ağacin köyünün ismi ile ilgili bir diğer rivayet ise, Osmanlı'nın son sayımlarında köyde bir kadı olduğu için bu adın verildiği yönünde. Başkente yakın mesafede bulunan bu güzel köy, Bizans döneminden kalan kaya kiliseleri, Abacı peribacaları ve balıkçıl kuşlarının göç yolu üzerinde olması nedeniyle bir doğa, tarih ve jeoloji cenneti. Köyün kuzeyindeki yamaçta, M.S. 7-8. yy'a ait (Bizans Dönemi) devasa bir kayaya oyulmuş yerleşim yeri ve kaya kiliseleri yer alıyor. Bölgenin jeolojik yapısı nedeniyle burada bulunan küflü kayaların oymaya müsait olması, kaya kilisesi yapılmasına sebep olmuş. Çevredeki peribacalarını andıran volkanik jeositler(Abacı peribacaları) mutlaka görülmesi gereken oluşumlar. Peribacalarının bulunduğu alan adeta Kapadokya'nın minik bir maketi gibi. Fotoğraflara bakınca, bana hak vereceksiniz. :)

Bir köyün adı, tanıdığım, bildiğim bir ağacın başka bir yüzünü gösterdi bana. "Gezmek, yaşayarak, görerek öğrenmektir" sözünü doğrularcasına. Ben bir gezginim ve Goethe'nin söylediği gibi; "Bir yere varmak için değil, keşfetmek için seyahat ederim." Bu arada kendimi de keşfederim; bilmediğim bir yönümü yani... 











Bu güzel ve pitoresk rotada yürümemizi sağlayan ankarahiking rehber ve yöneticilerine, ayrıca rustik alandaki anlarımızı videoya kaydederek ölümsüzleştiren Doğan Ali Yıldız'a teşekkürler.








SANATTAN KOPUŞ


İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi önündeki heykel (twitter.com)



Güzel bir dizeyle yüreği kandırmadan, bu müthiş zevki tatmadan ölüp giden ne kadar çok insan var bu dünyada. Hele zenginler ve daha da zenginleşmek için uğraşanlar!

Eğer iyi oturtulmuş bir dizeyle kanatlanıp uçmuyorsan, eğer edebiyatın, müziğin, resmin büyülü evreniyle kendinden geçmiyorsan; onca para pul, iktidar neye yarar ki! Belki sadece sıkıntıdan kurtulmaya...Çünkü sanatsız geçen bir hayat, yavan, anlamsız, tekdüze. Dünya giderek sanattan kopuyor. Türkiye'de durum daha da korkunç. Televizyonun karşısına geçmiş milyonlarca insan, kendilerine sunulan ucuz mavalları yutarak yaşamaya çalışıyor. Oysa her akşam yerel komedi seyrederek vakit öldürenlerin anne babaları müthiş masallar biliyorlardı. Bazen bir türkü mırıldanırlardı. Kök boyayla boyanmış kilimin içe işleyen nakışlarındaki hüneri sezebilirlerdi.

Şimdi varsa yoksa güzel diye sunulan çirkin kadınlar ile kalas gibi erkeklerin arasındaki vıcık vıcık ilişkileri merak edip, yavan, tatsız ve kokuşan bir yaşamın eteğine yapışmak.

Gülten Akın ne demişti: "Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya!" Kimsenin vakti yok! Çünkü herkes hem kendisini hem karşısındakini aşağılayan bir hırgürün coşkusuna kapılmış. Geri kalan zamanda da toplumun yeni kahramanlarını seyrediyor. Daha bir kuşak önce çocukların örnek almaması için uğraşılan, olumsuzluk örneği olarak gösterilen ilkel tipleri!

Bu ortamı yaratanlar niye böyle davranıyorlar bilmiyorum. Neden iyinin yerine kötüyü, erdemin yerine cıvıklığı, namusun yerine namussuzluğu, kalitenin yerine kalitesizliği, merhametin yerine gaddarlığı, gelişmişliğin yerine ilkelliği geçirmeye uğraşıyorlar? Bu topluma bu kadar mı düşman bunlar?

Zülfü Livaneli - Orta Zekalılar Cenneti, (s: 116-117) den birebir alıntıdır.

Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. Bu nedenle bir yazı yazmak istedim. Blog yazılarıma göz gezdirince kültür, sanat konularında epeyce yazdığımı fark ettim ve bugün bir değişiklik yapayım istedim. Zülfü Livaneli'nin çok severek okuduğum denemelerinden biri olan "Sanattan Kopuş"  yazısını aktarmaya karar verdim; kitabı satın alamayanlar da yararlansın diye.

Sayfanın başında bulunan heykel, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin önünde bulunuyormuş. Heykelin ilginç hikayesi, yukarıda adı geçen kitapta yer alıyor(Bir Heykelin Başına Gelenler - s: 125-126). Hikayeyi okuyunca şaşırmadım desem yeridir; güzel ülkemde, "böyle sanatın içine tüküreyim" diyenlerden"bu heykel açık saçık, insanları tahrik ediyor" diyenlere, dahası "plastik sanatları" günah olarak nitelendirenlere varan bir toplumsal yelpazenin olduğunun farkındalığından olsa gerek.

Heykelin başına gelenler, amiyane bir tabirle, "pişmiş tavuğun başına gelmemiş." Merak edenler için kısaca aktarayım, detaylar için ise Livaneli'nin kitabını alıp okumalısınız:

"İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin girişinde bulunan ve 1983'te İran rejiminden kaçan bir heykeltraş tarafından yapılan 'Düşünen adam' heykelinin adı, bir sağa, bir sola çekilmesinden dolayı 'Karl Humeyni' olarak kaldı. Bir yarışmada ödül bile kazanan heykelin başına gelenleri duyan heykeltraş Ahad Hüseyni, yaşadığı Paris'ten okul yönetimine bir mektup göndererek, UNESCO'nun düşüncelerini benimsemekte ve bu doğrultuda çalışmakta olduğunu söyledi.

1983'te kurulan fakültenin dekanı olan Vakur Varsan'a, okul inşaatında çalışan işçiler, 'Okulun kapısında zavallı bir adam yatıyor. Okulda kalsa olur mu?' dediler. Bunun üzerine kapıda yatan adamı odasına çağıran Dekan Varsan, bu kişinin İran'daki siyasal karışıklıktan kaçan ünlü heykeltraş Ahad Hüseyni olduğunu öğrendi. Hüseyni kendisini okulda ağırlayan dekana minnettarlığını ifade etmek için bir heykel yapmak istediğini söyledi ve 1983 yılında heykeli tamamladı. Heykel bir süre sonra değişik adlar almaya başladı. Sağcılar, heykeli bir solcunun yaptığını ileri sürerek, Karl Marx'tan esinlendiğini savundu ve adını Karl koydu. Solcular ise heykeli sağcı birinin Humeyni'den esinlenerek yaptığını düşündü. 1990'lı yıllara gelindiğinde ise ağabey ve ablalarının taktıkları isimleri birleştiren öğrenciler hem sağı hem de solu temsil ettiğini düşünerek heykelin adını 'Karl Humeyni' koydu."
(milliyet.com.tr - Elvan Ezber - İstanbul)







20 Mart 2018 Salı




NECİB MAHFUZ KİMDİR?
(D:11 Aralık 1911 - Ö:30 Ağustos 2006)

Fotoğraf: İdefix

Genellikle, yazarları tanıtırken ......... kimdir diye başlık atmam; tanınıp bilindiğini düşünürüm zira. Necib Mahfuz'u tanıtırken bu başlığı atma ihtiyacı hissettim; yazarın ülkemizde pek tanınmadığını düşündüğümden olsa gerek. Mahfuz'un eserleriyle tanışmam, benim gibi kitap tutkunu olan kardeşimin önermesiyle gerçekleşti, yıllar önce. "Oku, çok seveceksin" demişti, öyle de oldu. Mahfuz'un eserlerini okudukça, böylesine büyük bir yazarı tanımanın gururunu yaşadım içten içe, kardeşime binlerce kez teşekkür ederek.

Yazarın okuduğum ilk kitapları "Kahire Üçlemesi"ydi; 1. kitap; Saray Gezisi, 2. kitap; Şevk Sarayı, 3. kitap; Şeker Sokağı. Bu üç kitap, Birinci Dünya Savaşı'ndan, 1952'ye kadar bir ailenin üç kuşağını anlatırken, aynı zamanda İngiliz işgali altındaki Mısır'ın sosyo-ekonomik durumunu da gözler önüne serer. Bağımsızlığa giden yolda yürüyen Mısır'ın modernleşme sürecine tanıklık edersiniz adeta. Çünkü yazarın bir nehir akıcılığıyla kullandığı dili sizi alıp götürür tarihin tozlu yollarına ve tarihe tanıklık etmekten başka seçeneğiniz kalmaz. Üçlemenin yazıldıktan 52 yıl sonra Türkçeye çevrildiğini düşünürsek, yazımın başlığı daha bir anlam kazanır sanırım. Yazarın dilimize çevrilen Midak Sokağı, Zamanın Hükmü, Aşk Zamanı ve Binbir Geceden Sonra romanlarını da okudum. Okudukça gördüm ki  Mahfuz, şehrin sokaklarını ve o sokaklarda yaşayan sıradan insanları tanıtıyor ve bu sıradanlıkların çok üstünde büyük olayları, hem de tarih yazdıran ve değiştiren olayları anlatıyor. Yani okuduğum romanların çoğunda  sokaklar mekan, sıradan insanlar da  kahramandı. İşte tam bu yönüyle Necib Mahfuz'u Mısır'ın Yaşar Kemal'i olarak düşünürüm; İnce Memedi hatırlayarak. Oysa, Mahfuz, edebiyat çevrelerinde "Ortadoğu'nun Balzac"ı olarak tanınır. Ayrıca, 1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi olan  yazar, Nobel ödülü kazanan ilk Müslüman ve tek Arap yazardır.

Biraz olsun ilginizi çekebildiysem eğer, Necib Mahfuz'u tanıtabilirim şimdi.

Hakkında *

Mısırlı romancı, öykü ve senaryo yazarı Necib Mahfuz, varlıklı bir ailenin en küçük çocuğuydu. Kahire Üniversitesi'nde felsefe eğitimi gördü. 1971'de Kültür Bakanlığı müsteşarlığından emekli olarak el-Ahram gazetesinde yazmaya başladı. 

Genç yaşta edebiyata ilgi duyan Mahfuz, İngiliz ve Fransız yazarlarının yapıtlarını okudu. Dergilerde yayımlanan öyküleri ve tarihsel romanlarından sonra 1947'de Zukakü'l Midak (Sokaktakiler, 1989) adlı romanıyla Mısır'ın tanınan yazarları arasına girdi. Beyne'l Kasreyn (İki Saray Arasında), Kasrü'ş Şevk (Özlem Sarayı) ve es-Sükkeriye adlı romanlarından oluşan Sülassiye adlı anıtsal üçlemesinde toplumsal sorunları başarıyla işledi. Önemli teknik yeniliklerin yer aldığı bu yapıtlardaki Kahire betimlemeleri Dickens'in Londra betimlemeleriyle karşılaştırıldı.

1959'dan sonra simgeciliğe yönelen Mahfuz Evladü Haratina (Semtimizin Çocukları) ile İslam geleneğinin kalesi el-Ezher Üniversitesi'nin sert eleştirilerine uğradı ve yasaklanan kitabını Lübnan'da bastırmak zorunda kaldı. El-Liss ve'l Kilab (1961, Hırsız ve Köpekler), Sersera Fevka el-Nil(1966, Nil'de Gevezelikler) ve Miramar (1967, Miramar) adlı kitaplarında toplumsal sorunları ele aldı. 1952'de Nasır'ı iktidara getiren askeri darbeye karşı çıktı. Enver Sedat'ın İsrail'le yaptığı barış anlaşmasını destekledi. Kırka yakın romandan başka yedi öykü kitabı ve otuzu aşkın senaryosu ve birkaç oyunu bulunmaktadır. Mahfuz'un zaman zaman yasaklanan kitapları pek çok dile çevrilmiştir.

*  Necib Mahfuz -  Binbir Geceden Sonra (Oğlak Yayınları)





17 Mart 2018 Cumartesi




CİNSEL TERCİHİ NEDENİYLE İNTİHAR ETMESİ İSTENEN VE DE ETTİRİLEN BÜYÜK BİR BESTECİ: PYOTR İLYİÇ ÇAYKOVSKİ



Klasik Batı Müziğini dinlemeyi seven biri olarak, Rus bestecilerin eserlerini dinlerken daha bir keyif alırım. Onların müziği kulaklarıma ulaştığında zihnim, Doğu-Batı sentezini oluşturan bir kaleydoskop olur ve müzik bitene kadar dünyaya  çiçek dürbünüyle bakarım adeta. 

Rus bestecilerin en başına koyduğum isim ise Çaykovski'dir. Çünkü on altılı yaşlarda longplay'den (LP) dinlediğim o dünyaca ünlü "Kuğu Gölü", "Fındıkkıran" ve "Uyuyan Güzel" bale müziğinin bir gün balesini  izleyebilme hayaliyle yanıp tutuşurdum o zamanlar. İnsan bir şeyi gönülden isterse, gerçekleşirmiş gerçekten de. Yıllar sonra, Kuğu Gölü Balesi'ni, hem de Bolşoy Bale Topluluğu'nun bir gösterisiyle izledim Viyana'da. Fındıkkıran ve Uyuyan Güzel'i ise birçok kez izledim Ankara'da. Yetmedi, 2011'de vizyona giren ABD yapımı, Darren Aronofsky'in yönettiği Siyah Kuğu (Black Swan) filmini izleyen ilk seyircilerdendim ve Natalie Portman'ın oyunculuğunu çok beğenmiştim.


Çaykovski'nin eserlerine olan hayranlığımı belirttiğime göre, ünlü bestecinin hayat hikayesine kısa bir göz atmaya ne dersiniz?

Pyotr İlyiç Çaykovski'nin Hayatı *

Çaykovski 7 Mayıs 1840'da Ural dağlarında bir maden kenti olan Votkinsk'te doğar. Babasının ikinci evliliğinden olan, 6 çocuktan ikincisidir. Babası, Çaykovski'nin müzik yeteneğini çok küçük yaşlarında fark etmişse de,nevrotik eğilimli bir çocuk olduğundan, bu yeteneğini doğrudan desteklemez.

Çaykovski 1850'de Petersburg'daki Hukuk Okulu'na yazılır. Hiçbir ilgisi olmamasına rağmen babasının zoruyla bu bölümü bitirmek zorunda kalır.

Henüz 14 yaşındayken aşırı bağlı olduğu annesini koleradan kaybeder. Hali hazırda hassas bir çocuk olan Çaykovski, derin bir depresyon dönemine girer. Bu acılı dönemde kısa bir vals besteler. Son derece içine kapanık biri olan Çaykovski, aynı zamanda toplum baskısından çekinen gizli bir eşcinseldir.

21 yaşına geldiğinde içindeki müzik tutkusuna dur diyemez ve Saint - Petersburg Müzik Akademisi'nde eğitim görmeye başlar. Daha sonra Moskova Konservatuvarı'nda müzik öğretmenliğine başlayan sanatçı, burada çalıştığı süre boyunca birçok büyük esere imza atar.

Eşcinsel eğiliminin dedikoduya yol açmasını önlemek için 1877'de bir öğrencisiyle evlenir. Dokuz hafta süren evliliği, çevresi tarafından büyük bir hata olarak nitelendirilir. Bunun sonucunda Çaykovski, başarısız bir intihar girişiminde bulunur. " Çaykovski, cinsel tercihinin hemcinslerinden yana olduğunu genç yaşlarında fark etmiş, korkunç paniğe kapılmış, bunalımlara girmiş, 'hastalığını' iyileştirir umuduyla evlenmiş, çok büyük bir hata yaptığını evliliğinin ilk gününde anlayarak yeise kapılmış ve son çare olarak kendini Moskova Nehri'nin buz gibi sularına atarak öldürmeye kalkışmıştı. Ama öldürmeyen Allah öldürmüyordu. Bunun üzerine karısı Antonina'dan ayrılmaya karar veren Çaykovski, belki de ilk kez kendisiyle ilgili gerçekleri kabul etmek zorunda kalmıştı.

Yaşamındaki en önemli ve tek kadın olan Madam Nadezhda von Meck ile ise hiç karşılaşmamış; bütünüyle mektuplarla sürdürülen bu platonik aşk, besteciyi hem madden, hem manen hayata bağlamıştı. Her ikisi de karşı cinsle ilişkiye girme fikrinden tiksinti duyuyorlardı. Aralarında fiziksel yakınlıktan çok daha yakın bir duygusal ve düşünsel bağ geliştirmişlerdi mektup ağıyla. İlişkileri on dört yıl sürdü." **

Çaykovski, on dört yıl boyunca  Nadezhda von Meck'ten aldığı maddi destek sayesinde birçok beste yapar.

Çaykovski'nin Ölümü **

Çaykovski, 6 Kasım 1893'te öldü. Resmi tarihe göre ölüm nedeni kolera. Ancak 1978'de ortaya çıkan bir belgeye göre besteci intihar etmiş ya da ettirilmiş. Resmi tarih, Çaykovski'nin homoseksüel olduğunu hep örtbas etmeyi seçmişti. Ne var ki, gerçekleri ilelebet saklamak mümkün değildi. Nitekim 1978 yılında Sovyet araştırmacısı Alexandra Orlova bestecinin ölümü çevresinde oluşan esrar perdesini araladığında, ölüm olayının ciddi skandal boyutlarında geliştiğini ve toplumun değer yargılarının acımasız bağnazlığıyla ölüm fermanına dönüştüğünü gördük.

Bestecinin son yıllarında artan ününe karşılık, iç huzursuzluğu da artıyor ve derinleşiyordu. Çarın emriyle yılda 3 bin ruble emeklilik maaşı alıyordu ve Maça Kızı operasının kazandığı büyük zafer sonrasında Fındıkkıran bale süiti sipariş edilmişti.

Amerika'daki orkestra şefliği turnesinde hem halk hem de basın tarafından göklere çıkarılmıştı. Ölümünden bir yıl önce çıktığı Avrupa turnesinde de Çaykovski, 1892 yılında hem Fransız Akademisi'nin üyeliğine seçilmiş, hem de Cambridge Üniversitesi'nden Onur Doktorası almıştı. 

1893 yılının Ekim ayında bir Rus aristokratı, Çar'ın özel kalemine Çaykovski'yi yeğeniyle ilişki kurmakla suçlayan bir mektup bırakıyordu. Çar'ın özel kalem müdürü Nikolay Yakobi, konuyu Çaykovski'nin de mezun olduğu hukuk fakültesinin onur kuruluna getirdi. Büyük bir skandalın patlak vermesinden korkan kurul üyeleri Çaykovski'yi çağırıp beş saat süreyle sorguya çektiler ve sorgulama sonunda bestecinin hem kendi onurunu, hem de okulun onurunu kurtarmak için intihar etmesinin doğru olacağı kararına vardılar. Besteci bu olaydan iki gün sonra fenalaşıyor ve 6 Kasım 1893'te yaşama veda ediyordu.

Çaykovski, St. Petersburg'da Alexander Nevsky Mezarlığı'na gömüldü. 18 Kasım'da Altıncı Senfoni'si yeniden çalındığından, senfoninin karamsar ve sürekli ölümü çağrıştıran havası, dinleyenlerde bestecinin bilerek ölüme gittiği duygusunu güçlendirdi.







Kaynaklar:

https://listelist.com/caykovski-hayati/ 
** Filiz Ali - Müzisyen Portreleri, YKY, (s: 248-250)

21 Şubat 2018 Çarşamba




Bir küçük kara parçasından denizler hakimiyetine
HOLLANDA SÖMÜRGE İMPARATORLUĞU
(1600-1800)


Endonezya Prensi Dipo Negoro'nun Hollanda Generali De Kokck'a teslim oluşu - Nicolaas Pieneman'ın tablosu

Bugünün dünyasını anlamak için düne bakmak gerekir. Daha doğrusu, bugünü dünden hazırlarız, yarını da bugünden. Bu tespit yalnızca insanlar için  değil, devletler için de geçerlidir.  Özellikle coğrafi keşiflerin başladığı 16.yüzyıl ve sonrasında deniz gücünü elinde bulunduran ülkeler, tarihi şekillendiren sömürge imparatorluklarını dünyanın en ücra köşesine kadar genişletmişler ve yaşadığımız yüzyılın "siyasi coğrafyasını" oluşturmuşlardır.

Hollanda ile ülkemiz arasında bugünlerde yaşanan diplomatik gerilim nedeniyle, Hollanda'nın sömürge geçmişini ve günümüz dünyasına etkilerini anlayabilmek için Hollanda Sömürge İmparatorluğunu yazmaya karar verdim. Çünkü Hollandalıların sömürgeciliği, diğer sömürgeci devletlerden farklıydı: Felemenk genişlemesi, askeri bir fetih hareketi değildi. Başlıca amacı ticariydi. Yani Hollandalılar, sömürgecilikte silahtan ziyade ticari zekalarını kullandı. Bir anlamda, sömürgeler elde etmede kurnazca davrandılar diyebiliriz.

İşte bugününü, dünden hazırlayan devletlerden biri Hollanda Sömürge İmparatorluğu'ydu. İspanyolların ve Portekizlilerin doğudaki sömürgelerinden getirip Avrupa pazarlarına dağıtmada uzmanlaştıkları karlı egzotik mallardan mahrum kalan Hollandalılar, "Madem mallar bize gelmiyor, o halde biz mallara gideriz!" diyerek yola koyuldu. Haritalarında işaretli rota, bu malların üretildiği toprakları; Doğu Hind'deki Baharat Adaları'nı gösteriyordu. İyi de Hollandalıları sert kuzey denizi rüzgarlarına karşı yelken açmaya, maceraya ve bilinmezlere yol almaya iten neydi?

Hollanda'nın Kısa Tarihi

Hollanda, 1550'li yıllara kadar Avrupa'nın kuzeyinde küçük bir ticaret ülkesiydi. Toprakları İspanyollar, Avusturyalılar ve Burgonyalıların hakimiyeti altındaydı. Ama bu durum çok uzun sürmeyecekti. Hakim güçlerle aralarındaki mezhep farklılığından dolayı, William van Oranje önderliğinde ayaklanan Hollandalılar, özellikle ülkenin kıyı şeridinde İspanyol donanmasına zor anlar yaşattı. Kısa zamanda yedi ayrı Flaman bölgesi bir araya gelerek ve İspanyolların o dönemdeki baş düşmanı İngiltere'yi de yanlarına alarak kıran kırana bir dizi deniz savaşına girişti. Yıllara yayılan bu deniz savaşları sonunda Hollandalılar 1648'de İspanyolları topraklarından çıkardılar ve dünyanın sayılı deniz güçlerinden biri olarak uluslararası sahnede yerlerini aldılar.

"Peyniri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri ve Holştayn inekleri ile meşhur Hollanda'ya Osmanlılar, Felemenk (Flaman Ülkesi) derdi. Flamanlar bir Cermen kavmidir. Avrupalılar ise, Alçak Ülkeler (Fl. Nederland, İng. Netherlands, Alm. Niederlande, Fr. Pays-Bas) diye anar. Zira ülkenin büyük kısmı deniz seviyesinden aşağıdadır. Kanallar ülkesidir. Fransız işgalinde kanal kapaklarını açarak işgalcileri suya boğmuş ve vatanlarını kurtarmışlardır. Deniz kıyısına yapılan setler sayesinde çok toprak kazanılmıştır. Eskiden Aşağı Lotharingia denen ülkeye  XI. asırda Hollanda kontu hakim olunca, Hollanda tabiri ortaya çıktı." *

Kuzey Avrupa'nın bu denizci milleti, coğrafi keşifler çağına rastlayan bağımsızlık sürecinde denizciliğe sarıldı ve bunu sadece düşmanı ülkeden kovmak için değil, aynı zamanda dönemin diğer egemen güçleri gibi, dünyanın bilinmeyen zenginliklerinden pay kapmak amacıyla da kullandı.

İlk Felemenk seferi ünlü Hollandalı kaşif ve denizci Cornelis de Houtman tarafından 1595-1597'de gerçekleştirilir. Deniz sevdalısı maceraperest bu adam, Lizbon'da adeta casusluk yaparak elde ettiği haritaları kullanarak yola çıkar ve Java Adası'na ulaşır. Bu ilk seferin ardından kurulan irili ufaklı donanmalarla doğudan batıya zenginlik akacak ve Hollanda ile Doğu Hind arasındaki baharat rotası vızır vızır işleyecektir.


Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin gemisi.

Hollandalıların bu uzak diyarlara geliş amacı ticaret yapmak olduğundan bölgenin egemen güçleri olan Portekizlilerle askeri kapışmalardan kaçınılarak, bunun yerine uzaktaki adaların prensleriyle ticaret antlaşmaları imzalanıyor, hedefteki ülkelerin liman şehirlerinde ticaret ofisi kuruluyor, bazen de küçük bir birlik, oraları denetlemesi için bölgede bırakılıyordu. Böylelikle olası bir işgal operasyonunun astronomik maliyetinden kaçınılıyordu. Felemenkler geniş ve hantal İspanyol ve Portekiz donanmalarının arasından, genellikle silah kullanarak değil, mali güçleri, yön bulma ve denizcilik teknolojisindeki üstünlükleri ve ticari zekaları sayesinde sıyrılıyorlardı.

Kendi ordusu olan şirket: VOC

Onyedinci yüzyılın ilk yıllarında başlayan bu ticari atılım, sadece Hollandalılar ile diğer "yelkenli sömürgeciler" arasında değil, aynı zamanda Felemenkler arasında da rekabet doğurmuştu. 1602'de Hollandalı devlet adamı Johan van Oldenbarnevelt, birbiriyle çekişen Hollandalı tüccarları bir çatı altında toplayarak, İngilizlerin 1600'de yaptıklarına benzer şekilde, Hollanda East India Şirketi'ni (VOC) kurdu. Bu şirket Felemenk devletinin kendisine verdiği büyük yetkiyle, Amerika'nın batı sahillerinden Afrika'nın doğu kıyılarına kadar uzanan bölgede büyük bir otonomi kazandı. Antlaşmalar imzalayabiliyor, asker yetiştirip barındırıyor ve kurduğu ordu sayesinde, ticari açıdan uygun gördüğü topraklarda hakimiyet kuruyordu. Özetle, Hollandalılar ticaret yaparken silahlı gücü de el altında tutarak bu alanda belki de bir ilki gerçekleştiriyor, VOC ile sömürgecilikte "profesyonelleşmenin" temellerini atıyorlardı.

1590'lardan bu yana İspanyolların pastasına ortak olmaya çalışan Felemenkler, Batı Hindi'nde de rakiplere karşı planlı programlı bir askeri yapılanmaya gitmiş ama mümkün oldukça çatışmadan kaçınmış, işleri ve sorunları ticaret diliyle çözmeye çalışmıştı.

İber Yarımadası'nın limanları kendilerine kapatılmış olan Felemenkler, ünlü yiyecekleri haring (bir tür çiğ balık) için Windward Adaları'ndaki tuz kaynaklarına, Brezilya ve  Guyana ile ticaret yapabilecekleri mekanlara ve kürk için de Kuzey Amerika'nın doğu kıyılarına yöneldiler. 1620'lerde çok sayıda özel girişim, Hollanda Batı Hind Şirketi (GWC) etrafında toplanmıştı. 

Hollandalılar, işgal ettikleri Brezilya topraklarında sıkıntılar yaşamaya başlayınca, fethedilen yerler Portekiz'e geri verildi. Felemenk özel girişimcilerinin faaliyetleriyse 1621'de GWC çatısı altında birleşmiş ve New Netherlands (Yeni Hollanda) adında, merkezi Manhattan adasındaki New Amsterdam (ki sonradan günümüzün New York'una dönüşecektir) olan bir Felemenk kolonisi kurulmuştu. 1664'te İngilizlerin kontrolüne geçene kadar New York, Hollandalılara aitti.

Felemenklerin ticari gücü, 18. yüzyıldan itibaren yavaşlamaya ve İngilizlerin gölgesinde kalmaya başladı. 1780-1784 yılları arasındaki Dördüncü Felemenk-Anglo Savaşı'nda Felemenkler büyük kayıplar verdi ve sömürgelerini İngilizlere devretmek zorunda kaldılar.

Belçika'nın Doğuşu

1815 Viyana Kongresi'nden sonra İngilizler, ele geçirdikleri kolonileri geri vermeye niyetlendiler; ancak daha sonradan, o dönemdeki baş düşmanları Fransa'ya karşı tampon bölge olması amacıyla, İngiltere'ye bağlı yeni ve daha geniş bir Hollanda Krallığı oluşturmaya karar verdiler. Güney Hollanda eyaletleri de bu krallığa dahil edildi. Böylelikle krallığın sınırları iki katına çıkarılmış olan Hollanda Kralı I. Willem, Seylan da dahil olmak üzere Hindistan'daki iş hanları, Cape eyaletleri ve Batı Afrika'daki sömürgeleri İngiltere'ye devretmeye razı oldu. Buna itiraz eden Güney eyaletleri, bir süre sonra ayaklanarak bağımsızlıklarını ilan etti. Böylelikle tarih sahnesine "Belçika" adında yeni bir devlet çıkmış oldu. Bu yeni durum, Doğu ve Batı Hind adalarıyla Surinam'ın Felemenklerin elinde kalmasını sağlayacaktı.

II. Dünya Savaşı sırasında Japonlar, 1942'de Hollanda Doğu Hindi'ni istila etti ve Hollandalı sömürgeciler, Japonlar tarafından çalışma ve toplama kamplarına hapsedildi.

II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Japonya'ya atılan atom bombalarıyla işgal gücü devre dışı kalınca, Endonezya bağımsızlığını ilan etti. Doğudaki kolonilerinden zorla çıkartılan Hollanda, batıdakilerle bağlarını kendisi gevşetti ve onları içişlerinde serbest bırakan bir yasa çıkardı. Bir süre sonra Surinam bağımsızlığını ilan etti. Karayipler'deki diğer koloniler, Hollanda Birleşik Krallığı'nın yüksek otonomiye sahip bir parçası olarak kalmaya karar verdi.

Hollandalıların denizler üzerindeki hakimiyetlerine dayalı imparatorlukları, macera heyecanı, keşif merakı ve ekonomik güdülerle başlamış, kısa zamanda dünyanın dört bir yanına yayılmış, ama denizlerdeki diğer rakipleri İspanyollar ya da Portekizlilerinki gibi bir haçlı imparatorluğu olmamıştı.

Hollandalılar, İngiliz, İspanyol ve Portekizlilerin paylaştığı dünya kaynakları pastasından kendilerine düştüğüne inandıkları payı kapmaya çalıştılar. Dünyanın tüm dengelerini değiştiren II. Dünya Savaşı'ndan sonra, diğer Avrupalı emperyalist güçler gibi sömürgelerini terk etmek zorunda kaldılar. Geride çok kültürlü bir toplum, Brezilya'dan Japon Denizi'ne, Endonezya'dan Güney Afrika'ya uzanan tarihi bağlar ve sömürgeci bir geçmiş bıraktılar. Sömürgeleri gitti, denizcilikleri baki kaldı. Avrupa'nın en büyük, dünyanınsa ikinci büyük limanı olan Rotterdam'ın Hollanda'da olduğunu düşünürsek...



BONUS:
1- 1585- 1702 yılları arasındaki dönem Hollanda'da "Altın Çağ" olarak adlandırılır. Bu dönemde Hollanda bilim, ticaret ve sanat dallarında dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olmuştu. Hollandalı ünlü ressamlar Rembrant ve Rubens de Altın Çağ'ın parlak isimleridir.

2- Hollanda İmparatorluğu, köleliği 1864'e kadar sürdürdü. Bu süre içinde 600 bin Ganalı köle olarak kullanıldı. 1650'de Hollanda, Avrupa'daki köle ticaretinin merkeziydi.

3- Hollanda kraliyet ailesinin simgesi olan turuncu renk, ülkenin kurucu babası Willem Van Oranje'nin İngilizcede portakal manasına gelen Orange kelimesini çağrıştıran soyadından gelir. Ülke bayrağı kırmızı, beyaz ve mavi olsa da turuncu, halk tarafından da benimsenmiş ve ulusal sembol olarak kabul edilmiştir.


Kaynaklar:

* www.ekrembugraekinci.com
** Ali Çimen - tarihi değiştiren imparatorluklar, Popüler Tarih (s: 347-363)

Görseller, ekrembugraekinci.com'dan alınmıştır.