2 Ocak 2018 Salı




 BEETHOVEN, YVES KLEIN, ANTONI GAUDI, 
PAUL GAUGUIN, GUGGENHEİM MÜZESİ
HAKKINDA ŞAŞIRTICI BİLGİLER


Bir müze bir şehrin yüzünü değiştirebilir mi? Bu sorunun cevabı için İspanya'nın Bask Bölgesi'nde yer alan Bilbao şehrinin bugünkü görünümüne bakmak yeterli olabilir. Mimar Frank Gehry, uzaylı hayallerinden fırlamış gibi görünen Modern Sanat Müzesi'ni inşa ettikten sonra Bilbao turist akınına uğramıştı. Dünyanın dört bir yanından sırf bu müzeyi görmek için gelen sanatçı ve sanatseverlerin akını devam ediyor bugün de.

Guggenheim Müzesi (Bilbao)

guggenheim.org

Gelişigüzel birbirine yaslanmış gibi duran eğri metal formların meydana getirdiği kıvrımlı bir kolaj denilebilir müze için. Uzayıp giden karmakarışık şekiller kütlesi, balık pulu gibi parlayan otuz binden fazla titanyum karo ile kaplanmıştır. Bu da yapıya, sanki fütüristik bir su canavarı nehir kıyısında güneşlenmeye çıkmış gibi, aynı anda hem organik hem de dünya dışı bir görünüm veriyor.

Bina 1997'de ortaya çıktığında The New Yorker, Mimar Frank Gehry'yi " titanyum peleriniyle dalgalı formda fantastik bir hayal gemisi" tasarladığı için övmüştü. Dünyadaki başka eleştirmenlerse, "Zamanımızın en güzel binası!" "Merkür zekası!" "Şaşırtıcı bir mimari beceri!" diyerek hayranlık göstermişlerdi. 

Japon sanatçı Fujiko Nakaya'nın eseri Sis Heykeli (The Fog Sculpture), hava akımının etkisiyle, zaman içinde oluşup dağılan bir sis duvarından yapılmış devrimci bir eserdir. Esintiler ve atmosfer koşulları günden güne değiştiği için heykel her seferinde farklı bir biçimde belirmektedir. Sisi oluşturmak için köprünün altına delikli borular döşenmiş ve gölete sis püskürtülmektedir.

Müzenin önünde bulunan dev karadul(örümcek) heykelinin adı Maman'dır. Ve bu heykel klasik çakışma kavramının mükemmel bir örneği olarak kabul edilmektedir. Karşıt arketip kuralların, en az onun kadar cüretkar bir çakışması. Karadul doğada korkulan bir yaratıktır, kurbanlarını ağında yakalar ve öldürür. Ölümcül olmasına karşın burada, hayat vermeye hazır halde, dışarı sarkmış bir yumurta kesesiyle tasvir edilmiş. Bu onu hem avcı hem de hayat veren haline getiriyor. İncecik bacakların üstüne konmuş güçlü bir karın, hem güç hem de kırılganlık ifade ediyor. 


Karadul Heykeli. (kesfetsene.com)

Sanatçı Jenny Holzer'in eseri olan, on iki metre uzunluğunda dokuz adet LED ışıklı tabelada, AIDS'in dehşeti ve geride kalanların çektiği acılarla ilgili Bask dilinde, İspanyolca ve İngilizce yazılar geçmektedir.




Kemik iletimi teknolojisi ve Beethoven
Kemik iletimi teknolojisi. Transdüserler sesi doğruca çene kemiğimize iletiyor ve oradan da doğruca kokleaya gönderiyor. Kemik iletimi teknolojisinin asıl mucidi on sekizinci yüzyıl bestecisi olan Beethoven'di. Kulakları sağır olduktan sonra piyanosuna bağladığı metal çubuğu, çalarken ısırarak çene kemiğindeki titreşimler sayesinde mükemmel biçimde duymayı başarmıştı.

Yves Klein
Guggenheim Müzesi'nin zemininde bulunan ve yaklaşık 560 metrekare olan Yves Klein'in Yüzme Havuzu (The Swimming Pool) adlı resmi, mavisinin tonu nedeniyle Klein Mavisi olarak adlandırılmaktadır. Çünkü bu rengi Klein icat etmiştir. Klein, resimdeki derinliğin, kendi ütopik dünya görüşünün maneviyatını ve sınırsızlığını çağrıştırdığını savunuyordu.

Yüzme Havuzu, Klein (guggenheim.org)  

Klein en çok mavi tablolarıyla bilinir, ama Boşluğun İçine Sıçrayış (Leap Into The Void) isimli rahatsız edici bir yanıltıcı fotoğrafıyla da tanınıyor.1960'da sergilendiğinde hafif bir paniğe sebep olmuştu. Rahatsız ediciliğin ötesindeki fotoğrafta iyi giyimli bir adam, yüksek bir binanın tepesinden kaldırıma kuğu dalışı yapıyordu. Aslında resim hileliydi; photoshop icat edilmeden çok önce dahice tasarlanmış ve jiletle kurnazca rötuşlanmıştı. 

Boşluğa Sıçrayış, Klein (yvesklein.com)

Bundan başka Klein, Monoton Sessizlik (Monotone Silence) isimli bir müzik parçası da besteledi. Bir senfoni orkestrası yirmi dakika boyunca tek bir D-majör akordu çalıyor. Ayrıca tek nota sadece ilk an için çalınıyor. Devamında orkestra kıpırdamadan oturup yirmi dakika boyunca "tam sessizlik" sergiliyor. Bu gösteri kulağa geldiği kadar sıkıcı değildir. Maviye boyanmış üç çıplak kadın, sahnedeki dev tuvallerin üstünde yuvarlanır. 

Antoni Gaudi
Doğanın sadık bir öğrencisi olan Antoni Gaudi, organik biçimlerden mimari ilham alıyordu. Yerden kendi kendine bitmiş gibi görünen eğrisel çizgilerle oluşturulmuş biyomorfik yapılar tasarlarken "Tanrı'nın doğal dünyasını" örnek alıyordu. Bir zamanlar Gaudi'nin "Doğada düz çizgiler yoktur." dediği bilinir ve onun eserlerinde düz çizgilere gerçekten de pek seyrek rastlanırdı.

"Yaşayan mimari" ve "biyolojik tasarımın" atası diye anılan Gaudi, binalarını göz alıcı renkli "kılıflara" sokmak için daha önce benzeri görülmemiş marangozluk, demir, cam ve seramik işleri icat etmişti.


Parc Güell, Gaudi (Erasmusu.com)

Ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra, şimdi bile onun eşsiz tasarımlarını görmek için dünyanın her yanından Barselona'ya turist akın eder. Eserleri arasında parklar, kamu binaları, özel konutlar ve elbette başyapıtı Sagrada Familia yer alır. Eleştirmenler "kumdan kuleleri" Barselona semalarına hakim olan bu dev Katolik kilisesini, "sanat tarihindeki başka hiçbir şeye benzemediğini" söyleyerek över.
Sagrada Familia öylesine dev bir yapıydı ki, temeli atıldığından bu yana yaklaşık yüz kırk yıl geçmesine rağmen inşası hala devam ediyordu.


Sagrada Familia, Gaudi (ArchDaily.com)

Gaudi'nin en ünlü binalarından biri de Casa Mila'dır. Çok katlı cephesi ve dalgalı taş balkonlarıyla kazı yapılmış bir dağı andıran bu göz kamaştırıcı "konut" şimdilerde "taş ocağı" anlamına gelen "La Pedrera" ismiyle anılıyordu. Bu ev, UNESCO tarafından Dünya Mirası Sit Alanı ilan edilerek korumaya alınmıştır. Casa Mila, kendi üzerine dönen sonsuz bir dalga ve binanın içine inen iki kıvrımlı uçurumun meydana getirdiği bir sonsuzluk işareti şeklinde tasarlanmıştır. Yer yer yıkılmış gibi duran bu üstü açık aydınlıkların her biri yaklaşık otuz metre derinliğindedir ve binanın tepesinden bakıldığında iki dev obruğu andırır.


Gaudi'nin şok edici modernist tasarımları önceleri çevresinde beğenilmemiş olsa da Casa Mila'dan tüm dünyadaki sanat eleştirmenleri tarafından övgüyle bahsedilmiş ve kısa zamanda Barselona'nın en parlak mimari mücevherlerinden biri haline gelmiştir. Binayı sipariş veren işadamı Pere Mila otuz yıl boyunca karısıyla birlikte binanın en geniş ana dairesinde oturmuş, geri kalan yirmi daireyi kiraya vermiştir. Günümüzde Passeig de Gracia 32 adresinde yer alan Casa Mila, tüm İspanya'daki en seçkin ve en gıpta edilen adreslerden biri sayılır.

Paul Gauguin
Gauguin'in yaklaşık üç buçuk metre eninde, bir buçuk metre boyunda olan "Nereden Geliyoruz? Biz Neyiz? Nereye Gidiyoruz"  adlı çalışması en tanınmış çalışmalarından biridir. Bu ünlü sanat eseri 1800'lü yılların sonunda sembolist hareketin somut örneklerinden biri haline gelen ve modern sanatın önünü açan Fransız postempresyonist Paul Gauguin, bu tablosunda düzensiz fırça darbeleriyle Tahitililerle hayvanların yaşadığı bir ormanı tasvir etmiştir. 


withgoodreasonradio.org

Gauguin eserinin Fransızcanın tersine, sağdan sola doğru okunmasını istemişti. En sağda; hayatın başlangıcını temsil eden bebek, bir kaya parçasının üstünde uyuyordu. Nereden geliyoruz?

Ortadaki farklı yaş gruplarından insanlar gündelik işlerini görüyorlardı. Biz neyiz?

Ve sol tarafta derin düşünceler içinde oturmuş yaşlı kadın kendi ölümünü tahayyül ediyor gibiydi. Nereye gidiyoruz?

Dikkate değer bir şey yapmıyormuş gibi duran köpekler, kediler ve kuşlar; fondaki ilkel bir tanrıça heykeli, bir dağ, birbirine sarılmış kökler ve ağaçlar. Ve elbette, yaşlı kadının yanında duran Gauguin'in ünlü "tuhaf beyaz kuş"u "kelimelerin lüzumsuzluğunu" temsil ediyordu.



Kaynak: 
Dan Brown, BAŞLANGIÇ
Çeviren: Petek Demir İncek
Altın Kitaplar

Yazıdaki tüm bilgiler, bu kaynaktan tarafımca derlenmiştir.






28 Aralık 2017 Perşembe




BAŞLANGIÇ, DAN BROWN





Dijital Kale romanı hariç, diğerlerini okuduğum ve yeni çıkacak kitabını heyecanla beklediğim, sevdiğim bir yazardır Dan Brown. Öyleki, yazarın yarattığı Simgebilim Uzmanı Robert Langton karakteri tüm romanlarında bilmece çözer gibi sembolleri çözerken yaptığı yolculukları  ben de onunla birlikte yaparım. Ülkemizde 3 Ekim'de kitapçı raflarındaki yerini alan "Başlangıç", 4 Ekim'de ellerimin arasındaydı. Okumakta olduğum kitabı daha sonra okumak üzere yarıda bırakıp okumaya başladım heyecanla. Kitap bittiğinde yeniden okuma ihtiyacı hissettiğim ender kitaplardan biri oldu.

Başlangıç, dünyada yaşamın yani ilk canlının nasıl ortaya çıktığını irdelerken insanın nereden geldiğini ve nereye gittiğini anlatan bir solukta okunan sürükleyici bir roman. Yazar, nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz sorusuna cevap ararken dolayısıyla Yaratılış ve Evrim Teorileri arasındaki mücadeleyi de açık, anlaşılır bir şekilde anlatıyor. Okurken, yazarın evrimden yana tavır aldığını hissediyorsunuz.

Bu bağlamda, kitapta kısaca dinler tarihi ve tanrıların icadından da söz ediliyor. Şöyleki:
"Antik insanlar sadece gezegenin değil, aynı zamanda kendi bedenlerinin de gizemlerini açıklamak amacıyla sayısız tanrı icat etmişti." diye açıklıyor.
"Doğal dünyayı anlayışımızdaki boşluklar kapandıkça tanrılarımız da azalmaya başladı." diye devam ediyor ve sözü tek tanrılı dinlere getiriyor yazar.

Romanın baş kahramanı Edmond Kirsch, milyarder bir bilgisayar uzmanı, mucit ve girişimci, Robotik bilim, beyin bilimleri, yapay zeka ve nanoteknoloji gibi farklı alanlarda geleceğe dönük büyük adımları temsil eden ileri teknolojilere öncülük etmiş bir fütüristtir. Kirsch, dünyayı yerinden oynatacak, yıkıcı diye tanımlanabilecek bilimsel  buluşunu ilk onlara açıklamak ve tepkilerini öğrenmek üzere, tek tanrılı dinlerin üst düzey temsilcileriyle (Haham Yehuda Köves, Ulema Seyyid el-Fadıl ve Piskopos Valdespino) gizli bir toplantı yapar ve buluşunu açıklar. Toplantı sonrası üç din adamı, Kirsch bu buluşunu dünya kamuoyuyla paylaşırsa, dünya dinlerinin temelden sarsılacağı kaygısına kapılırlar ve bunu önlemek için ne yapabileceklerini konuşurlar. Ancak Kirsch kararlıdır ve üç gün sonra şaşırtıcı olduğu kadar titizlikle hazırlanmış bir etkinlikle icadını insanlara duyuracaktır. Öyle de yapar ve tam buluşunu açıklayacağı sırada öldürülür. Hem de sunumda hazır bulunan kişilerin ve İnternetten sunumu izleyen milyonların gözü önünde.

Biri Edmond'unki olmak üzere kitap iki cinayetle başlıyor. Dan Brown'un önceki romanlarında da adı geçen asıl karakter Simgebilim Profesörü Robert Langdon, öğrencisi Edmond'un özel davetlisi olarak sunumda bulunmakta iken Edmond'un öldürülmesine tanık olmuştur. Söz konusu keşfi öğrencisinin anısına dünyaya duyurmaya karar verir. Ancak kendisini bekleyen şifrelerden, acı sürprizlerden habersizdir. Bundan sonrasını anlatmayacağım elbette. Merak ediyorsanız kitabı okumalısınız. Kendi adıma bu kitaptan çok şey öğrendim. Kitap bir hazine değerinde ve Brown'un en iyi kitabı bence..

Kitapta altını çizdiğim ve önemli gördüğüm bölümlerden bazı satırları paylaşacağım sizlere.

Diyelim ki, dünyadaki tüm bilgilere erişebilecek güçlü bir bilgisayarınız var ve bu bilgisayara aşağıdaki iki soruyu (yani köklerinizi ve kaderinizi) soruyorsunuz. 

Nereden geliyoruz?
Nereye gidiyoruz?

Ve bu soruları sorduğunuzda bilgisayarın size cevabı şu olacak:

Doğru cevap verecek yeterli veri yok

Öte yandan, bir biyolojik bilgisayara(insan beyni) bu iki soruyu sorduğumuzda başka bir şey meydana gelir. "İnsan beyni için herhangi bir cevap, hiç cevap alamamaktan iyidir. Yetersiz veri diye bir şeyle karşılaştığımızda büyük bir rahatsızlık hissederiz. İşte bu yüzden de beyinlerimiz veriyi kendisi uydurur. Görünmeyen dünyada gerçekten de bir düzen bulunduğuna emin olmamız için çok sayıda felsefe, mitoloji ve din oluşturur. Böylelikle en azından bizi düzen varmış yanılgısına düşürür."

Deizm - Ateizm Neden Yükseliyor?

"Son on yıl içinde kör inanca karşı mantığı savunan kitaplar çoksatanlar listesinde ön sıralara yükselmişti. Kültürel eğilimin giderek dinden uzaklaştığı artık Harvard yerleşkesinde bile kendini belli ediyordu. Bir süre önce Washington Post gazetesi, 'Harvard'daki tanrıtanımazlık' üzerine bir makale yayımlamış ve okulun 380 yıllık tarihinde ilk defa birinci sınıf öğrencileri arasındaki agnostiklerle ateistlerin, Protestanlar ile Katoliklerin toplamından daha fazla olduğunu yazmıştı."

Peki insanların tek tanrılı dinlerden neden uzaklaştığı ve Deizm ve Ateizm'e neden büyük ilgi gösterdiğini düşündünüz mü? Düşünmediyseniz kitapta sorulan sorular ve bu sorulara verilen cevaplarda bulabilirsiniz bu ilginin nedenini.

Kitapta Sorulan Sorulardan Bazıları
--Yaşam bir yaratıcı bulunmadan, kendi başına var olabilir mi?
--Din efsaneleri bilimsel buluşlarla yıkılacak mı?
--Hangisini tercih ederdiniz? Dinsiz bir dünyayı mı? Yoksa bilimsiz bir dünyayı mı?
--Cansız kimyasallar nasıl karmaşık yaşam biçimleri oluşturacak şekilde kendilerini örgütlüyor?

Bu soruların  ve "Nereden geliyoruz?" sorusunun cevaplanmasından çıkan sonuç şöyle:

"Gerçek şu ki, hiçbir yerden gelmiyoruz...ama her yerden geliyoruz.Kainattaki yaşamı yaratan aynı fizik kurallarının ürünüyüz. Özel değiliz.Tanrı olsa da olmasa da varız. Entropinin inkar edilemez sonucuyuz. Yaşam evrenin esası değil. Yaşam, evrenin yarattığı ve enerjisini dağıtmak için ürettiği bir şey."

Nereye gidiyoruz? Onu da kitaptan okuyun ama Edmond'un söylemiyle bitireyim yazımı: "Nereden geldiğimiz...nereye gittiğimizin şaşırtıcılığıyla yarışamaz bile."


BAŞLANGIÇ
Dan Brown
Çeviren: Petek Demir İncek
Altın Kitaplar, 2017
535 sayfa, 38 TL.







16 Aralık 2017 Cumartesi




İKARUS'UN HİKAYESİ



Antik Çağ mitolojisindeki en sevdiğim karakterlerden biri de İkarus'tur!

Ege zeytiniyle beslenmiş insanların hayalinden doğmuştur. İnsanın limitlerini zorlaması üzerine tutkulu bir efsanedir.

İkarus'un babası Daidalos, çok başarılı bir mucit ve mimardır. Kıskanç insanların kışkırtması sonucu, kralı tarafından sürgün edilince, Girit Adası'na gider.

Geldiğini öğrenen Girit Kralı Minos onu hemen sarayına davet eder. Kralın başı kendi çocuğu olan bir canavarla derttedir. Karısı tanrılar tarafından cezalandırılıp yarı boğa yarı insan bir çocuk doğurmuştur. Kral, Daidalos'tan Minotaurus adlı bu insan yiyen canavarı hapsedecek bir yer yapmasını ister.

Daidalos üstün zekasıyla içinden bir türlü çıkılamayan bir labirent (labyrnthos) yapar ve canavar oraya konur. Canavar için Atina gibi çevredeki şehirlerden toplanan 7 kadın 7 erkek kurban olarak labirente atılmaktadır.

Zamanla Atina halkı bu duruma isyan eder ama Girit Kralına karşı bir şey yapamazlar. Halk hazır olunca, bir gün halk kahramanı da çıkagelir.

Atinalı üstün bir savaşçı olan Thesseus, kurban adayı olarak Girit'e gider. Labirentte canavarla savaşıp onu öldürmek ister ama labirentin karışıklığında yönünü şaşırır. Daidalos'a başvurur. Daidalos da bir iplik yumağını alıp, labirentin girişine bağlayarak yürürse, kaybolmadan başladığı yere dönebileceğini söyler.

Thesseus labirente girer, yönünü kaybetmeden ilerler, sonunda savaşarak canavarı öldürür. Canavarı öldürünce kahraman olur. Bu arada kralın kızı ona aşık olur! Thesseus kralın kızını da alarak, Girit'ten gider. Kral olanları öğrenince çok kızar.

"Ne çok alçaktan uç, ne çok yüksekten!"

Kral, Daidalos'un Thesseus'a labirentin sırrını açtığını düşünüp onu cezalandırmak için oğlu İkarus'la beraber kendi yaptığı labirente kapatır.

Becerikli mimar nasıl kurtulacağını düşünmeye başlar. O kadar iyi bir labirent yapmıştır ki, kendisi bile içinden çıkamamaktadır!

Sonunda başka bir fikir bulur. Kuşların bıraktığı tüyleri toplayarak, balmumuyla birleştirip kendine ve oğluna birer kanat yapar. Kanatları sırtlarına yapıştırıp kollarına bağlarlar.

Daidalos, oğlu İkarus'a, kanatlar balmumundan yapıldığı için çok alçaktan da çok yüksekten de uçmamasını tembih eder. Çok alçaktan uçarsa nemin kanatları ağırlaştırarak uçmasını engelleyeceğini, çok yüksekten uçarsa güneşin balmumunu eritip kanatlarını yakacağını söyler.

Ona sıkı sıkıya tembih eder: "Ne çok alçaktan uç, ne çok yüksekten!"

Genç İkarus kanatlarını takar ve kendisini hava boşluğuna bırakıp uçmaya başlar.

Giritliler şaşkın bir şekilde aşağıdan olanları seyrederken, onlar özgürlüğe uçarlar.

Takma kanatlarla uçarak yükseldikçe İkarus'a bir şeyler olmaya başlar. Özgürlüğün, uçmanın ve kendi kanatlarıyla yükselmenin keyfini aldıkça, kendinden geçer İkarus. Babasının tüm söylediklerini unutup, gözünü güneşe diker. Ona dokunmak istercesine, tüm gücüyle güneşe doğru yükselmeye başlar. Tüm sınırları unutup yükseldikçe yükselir.

Güneşe yaklaştıkça, İkarus'un balmumundan yapılmış kanatları erimeye başlar. İkarus durmak bir yana daha da yükselir. Sonunda kanatları eriyip kopunca İkarus Ege Denizi'ne düşer, sularda kaybolur. Güneşe ulaşma tutkusu hayatına mal olmuştur. İkarus güneşe ulaşamamıştır ama sınırsızca yükselme tutkusuna sahip insanların ikonu olmuştur!

Kaynak:
Mümin Sekman - Limit Sizsiniz. (Çok güzel bir kitap, okumalısınız.)






12 Aralık 2017 Salı




GÖLLER YÖRESİ: BOLU 
Göynük İlçesi Tanıtımı



9-10 Aralık'ta bir gece konaklamalı Göynük turuna katılacağım için çok hevesliydim, bir aydır yürümüyordum ve  Göynük'e ilk kez gideceğim içinde heyecanlıydım. Bolu'nun coğrafyası, bitki örtüsü öylesine güzeldir ki onlarca kez gitsem o güzellikleri izlemeye doyamıyorum. Kışın Gerede, ilkbaharda Dörtdivan veYeniçağa, sonbaharda Mengen ve yazın neresi olursa giderim Bolu'ya. Göynük'e ise bir türlü gidememiştim. 

Cumartesi sabah erkenden yola çıktık. Yol güzergahımız üzerinde bulunan Nallıhan Kuş Cenneti'nde kısa bir mola verdik, fotoğraf çektik ve tanıtım merkezini gezdik. Pek bilinmez ama Ankara'nın en uzak ilçesi olan Nallıhan'da bir kuş cenneti vardır ve hatırı sayılır  miktarda ve çeşitte kuş bulunmaktadır. Davutoğlan Mahallesi sınırları içerisinde yer alan bu kuş cenneti, Sarıyar Barajı'nın kuzeyinde Aladağ Çayı'nın Sarıyar ekosistemidir. Tarihi ipek yolu üzerinde bulunan Nallıhan Kuş Cenneti, ülkemizin önemli kuş alanlarından biridir ve burada avcılık  yasaklanmıştır(1994 yılında Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olarak tefrik edilmiştir).Bugüne kadar Nallıhan Kuş Cenneti'nde 193 kuş türü gözlenmiştir. Bizim uğradığımız saatte kuşlar baraja beslenmeye gittikleri ve ancak akşam üzeri dönecekleri için kuşları göremedik. Canlı kuşların yerine tanıtım merkezinde içleri doldurulmuş kuş türlerini  gördük. İşte onlardan bazıları:




Sonra yola devam ederek öğle saatlerinde şirin mi şirin 4.000 nüfuslu Göynük'e vardık. İki dağ arasında kurulmuş, çevresi başı karlı tepelerle çevrili tablo gibi bir kasaba Göynük. Öğle yemeğini yedikten sonra yerel rehberimiz eşliğinde Çubuk Gölü'ne doğru yola çıktık. Bu gölü çok merak ediyordum çünkü internette fotoğraflarını görüp çok beğenmiştim. İlçeden 11 kilometre uzakta bulunan ve adını, yakınında bulunan Çubuk Köyü'nden alan gölün etrafı bir dizi çekimi için yapılmış yeldeğirmenleriyle çevriliydi. Bir yeldeğirmeninin yanında karlar üzerine uzanıp gözümü kapattım ve yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot'u hayal ettim. O anda ben, Don Kişot gibi hayalle gerçeğin savaşındaydım. Ama yanımdaki Sahcho değil, arkadaşım Sevgi'ydi. :) Sahi neden bir yeldeğirmeni görünce Don Kişot aklımıza gelir hemen ve neden unutamayız onu? Çünkü "Don Kişot, hem gülünçtür hem cesur, hem aptaldır hem duygusal. Yeldeğirmenleriyle savaşırken şövalye ruhludur. Kader arkadaşı Sahcho için yaşananlar çok daha farklıdır. Efendisi Don Kişot'un namus ve güzellik için savaşıyor olması hoşuna gider, ama ne yaptıklarını anlamakta çoğu kez güçlük çeker.

Biz Don Kişot'ta saflığı ve adaleti görürüz. Hayatın iki yüzlü ve nobran gerçekleri karşısında çocuksu ahlakın kırılgan yüzünü görürüz. İçimiz Don Kişot'a ısınırken onun deli olduğunu değil bir kahraman olduğunu düşünmeye başlarız. Maceraya atılırken bindiği atı Rossinante bile bize canlıymış gibi gelir. Bindiği at, kullandığı silahlar ve giydiği kıyafetler Don Kişot'un düzene karşı bir başkaldırısıdır adeta. O, saf insanlıkla ve adaletle o kadar doludur ki her çağda her halk kendisini onda bulmuş ve merakla okumuştur. Bizzat Cervantes kendi eseri için şöyle der: 'Çok açık, anlaşılması kolaydır. Çocuklar ve gençler rahatlıkla okurlar. Yetişkinler anlar, yaşlılar göklere çıkarırlar. Bu kitap her çeşit insan tarafından o kadar çok okunmuştur ki insanlar okurken eğlenceli bulurlar ve kendileri gibi olurlar.' " *
Karlar üstünde ben kendimdim, onun için mi çocuklar gibi şendim? 



Göynük'e döndüğümüzde tarihi yerlerini gezdik, bilgi aldık.

Göynük'ün Tarihi Yerleri

Akşemsettin Türbesi: 1464 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından hocası Akşemsettin için yaptırdığı türbedir.
Gazi Süleyman Paşa Cami: 1331-1335 tarihleri arasında Orhan Gazi'nin oğlu Gazi Süleyman Paşa tarafından tek şerefeli, tek minareli ve tek ahşap kubbeli olarak inşa edilmiştir. 1948-1960 yıllarında restore edilen caminin en büyük özelliği yöredeki ilk Osmanlı eserleri içinde en sağlamlarından biri olmasıdır.
Gazi Süleyman Paşa Hamamı: Gazi Süleyman Paşa tarafından 1331-1335 yılları arasında yaptırılmıştır. Hamam tamamen traverten kesme taş ile yapılmış olup kadın ve erkek bölümleri ayrıdır.Yapı bölgenin en eski ve en büyük hamam olma özelliğini taşımaktaysa da bugün bakımsız ve virane bir halde ziyaretçilerini beklemektedir. 
Sakarya/Zafer Kulesi: Göynük'ün simgelerinden biri olan Zafer Kulesi ilçeye hakim bir tepeye 1923 tarihinde Cumhuriyet döneminin ilk kaymakamı Hurşit Bey tarafından yapılmıştır. Altıgen taş temel üzerine, 3 katlı ahşap yalı baskı mimarisiyle yapılan Zafer Kulesi, Kurtuluş Savaşı'nın başarılarını ebedileştirmek için anıtsal eser olarak yapılmıştır.



Gürcüler Konağı: Tarihi ahşap Göynük evlerinden ve Osmanlı konaklarından günümüze taşınan örnekleri de vardır. Gürcüler Konağı bunlardan biri ve konağın içi etnoğrafya müzesi gibi düzenlenmiş. 

Birazda Bolu iliyle ilgili düşüncelerimi yazayım, akşam yemeğinden önce, ne dersiniz?

Coğrafya dersinde öğrendiğimiz, Türkiye'nin göller yöresi; Akdeniz Bölgesi'nin Batı'sında yer alan Burdur, Beyşehir Gölleri ile irili ufaklı göllerin bulunduğu bir alandır, ki kime sorsanız bilir bunu. Bence Karadeniz Bölgesi'nin göller yöresi de Batı'sında bulunan Bolu ilidir. Karadeniz Bölgesi akarsular bakımından zengin, doğal göller yönünden yoksuldur.  Bu nedenle Bolu'nun gölleri önemlidir. Bolu'da küçüklü büyüklü heyelan set gölleri bulunmaktadır. Bu göllerin en ünlüleri Abant ve Yedigöllerdir. Sünnet Gölü, Çubuk Gölü,Sülüklü Göl, Karamurat Gölü, Yeniçağa Gölü, Karagöl ise şimdilik yürüyüş gruplarınca ve doğaseverler tarafından ziyaret edilmekte ve pek tanınmamaktadır. Bir de sulama amaçlı ve balık yetiştirilmek üzere yapılan göletler vardır ki, bu göletlerin güzelliği, doğal gölleri aratmaz. Bunlar; Gölcük, Çayköy Göleti, Gölköy Baraj Gölü, Şirinyazı Göleti, Aladağ Göleti'dir. Özellikle Şirinyazı Göleti ve Aladağ Göleti kamp için muhteşem seçim olur; yazı ayrı güzel, kışı ayrı güzeldir, benden söylemesi.

Akşam yemeğini yöresel yemeklerden oluşan bir menüyle Göynük Paşazade Restoranda yedik. Hizmet, kalite ve yemekler çok iyiydi. Yolunuz düşerse Göynük'e yemeklerden tadın mutlaka.
Zafer Kulesi'nin yakınında bulunan konakladığımız Sular Butik Otel & Cafe beni çok şaşırttı; temizliğiyle ve işletme yönüyle. Küçük bir kasabada neredeyse beş yıldızlı otel kalitesinde bir hizmet almak doğal olarak şaşırtıyor insanı. Rahatça konaklayabileceğiniz bir yer. Yalnız kışın kar yağdığında yüksek tepeye araç çıkamadığı için yürümeyi göze almanız gerek. Otel oda+kahvaltı hizmet sunuyor.

Sabah kahvaltı sonrasında Sünnet Gölü'ne doğru yola çıktık. Göle vardığımızda çocukluğumda çizdiğim resimle yüzleştim sanki. Resim defterine çizdiğim art arda gelen sıra dağlar ve önünde göl ya da dağdan akan dere vardır ya öyle. Yalnız öğle üzeri olduğundan dağların arasına çizdiğim yeni doğan güneş yoktu manzarada. Göl çevresinde çamurlara bata çıka 5 kilometre yürüdük Yürümeyenler göl kıyısında bulunan tesiste kaldılar. Gölün ismi çok itici geldi bana ve bu güzelliğe yakıştıramadım doğrusu. Adının nereden geldiğini bilen de yoktu. Dönünce iyi bir araştırma yaptım, birçok söylence vardı gölün adı hakkında. Bana yakın geleni (Sünnet Gölü bir heyelan gölüdür) paylaşayım sizinle. " Çoban sürüsünü otlatırken gölün sularını boşalttığı derenin başında, gölün sonu olan vadi bölümünde heyelan olur ve gölün bitimi kapanır.Çoban köye geri dönerken gölün vadi sonundaki bölümüne heyelan düştüğünü görünce 'Göl sünnet olmuş' der. Yani göl kesilmiş anlamında. O günden sonra da göl, Sünnet Gölü olarak anılmış.Gölün hemen ilerisinde bulunan köy de Sünnet Köyü adını almış. Çoban ne kadar mutlu olmuştur kim bilir; gölün ve köyün isim babası olarak. 




Yürüyüş sonrası bir zamanlar tavukçuluğun merkezi olan Mudurnu'ya gittik. Mudurnu'dan sonra Abant'a uğradık. Abant karlara bürünmüştü ve sulu sepken kar yağıyordu. Çok sevdiğim bu gölün havasını solumakla yetindim. Çünkü göl çevresi çok kalabalıktı ve benim için sihrini kaybetmişti artık. Yedigöller de öyle ve ben bir daha gitmemeye karar verdim Abant'a ve Yedigöllere. Nereye yol yapılırsa orayı kirletmekte mahvetmekte üstümüze yok. Henüz Göynük ve gölleri çok fazla bilinmiyor, yollar bozuk çünkü. Halk ekonomik yönden bakarak, ki kendilerince haklılar ilçelerinin tanınmasını yol ve hizmet verilmesini istiyor ama bunları aldıklarında ellerindeki güzelliklerin kaybolacağını bilmiyorlar henüz. Güzellikler yok olunca yollar neye yarar ki?

Sonrası güzel anılar biriktirdiğimiz belleğimizde kalanlarla birlikte eve dönüş hikayesi..

Bu güzel etkinliği düzenleyen rehberimize, rehber yardımcılarına ve  ankarahiking grubundaki arkadaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ederim.




* Dünya Edebiyatının Ölmeyen Üç Tipi: Hamlet, Don Kişot, Faust, Prof. J. Calvet, 1932. (Çeviri: Prof. Suut Kemal Yetkin)

En üstteki Göynük fotoğrafı ankarahiking web sayfasından alındı.

6 Aralık 2017 Çarşamba





SİNESTEZİK ÜNLÜLER


Color Study, Squares with Concentric Circles, 1913
(wassilykandinsky.net)


Birçoğunuz gibi ben de "sinestezi" kavramıyla ilk kez Adam Fawer'in "EMPATİ" romanında karşılaştım. Adam Fawer bu ünlü romanında, sinestezik özellikleri olan çocukların güçlerinin farkında olmaları durumunda neler başarabileceklerini anlatır. Bu çocuklar, sinestezik ve empatik özellikleri birleşince, toplum tarafından deli olarak da tanınabilirler, deha da. Önemli olan, çocukların bu özelliklerini nasıl kullanabileceklerini öğrenmeleridir.

Kavram ilgimi çekti ve konuyla ilgili yazılan kitapları okumaya başladım. Okudukça gördüm ki, ben kavramla yeni tanışmıştım ama sinestezinin tanımlanması çok eskilere dayanıyormuş. Şöyleki: "Sinestezi (1895'te Fleurnoy, 1930'da Vernon, 1975'te Marks, 1989'da Cytowic ve 1990'da Vorta tarafından tanımlanmış olan ve) bir duyusal uyaranın bir diğerinin duyusunu çağrıştırdığı durumdur." diye tanımlanmış.

Sinestezi Nedir?

"Sinestezi, algılamada duyuların birleşmesi anlamına gelir. Sinestezikler gerçeği, farklı duyusal algılamaları birbiriyle karıştırarak görür. Kimi için 'E' harfi yeşildir örneğin. Bazısına göre 'R' nin tiz bir sesi vardır ya da '5' rakamı sarı renktir ve 'Fa' notası çikolata tadındadır. Bazı araştırmacılar tarafından 'hastalık' olarak kabul edilen Sinestezi, bazılarına göre mucize, hatta mistik bir insan yeteneğidir. İşin ilginç yanı, sinestezikler çoğu zaman farklılıklarının farkında bile değildir." *

Jeffrey Moore'nin kaleme aldığı "Sinestezya" kitabı, sinestezik Noel Burun'un yetişkinlik döneminde tuttuğu günlüklere dayanmakta. Bu günlüklerden alıntılanan bir kısım ilk olarak 1993 yılında yayımlanmış ve pek çok bilim adamının makul ve ayırt edici övgüleri sayesinde yaygın kabul görmüş.

Noel Burun'un (NB) durumunda sesli uyaranlar zihinde kuvvetli renk algılarını tetikler; NB tıpkı Vladimir Nabokov ve pek çok diğer kişi gibi harfleri de renkli olarak algılar. Kuzey Amerika'da sinesteziklerin %80'i kadın, %25'i ise solaktır. (NB'de solaktır). Liserjik asit dietilamid (LSD) ya da meskalin gibi halüsinojen maddeler kullanan kişiler de sinestezik belirtiler göstermektedir.

Kitabın 11.sayfasında; Liszt, Rimsky-Korsakov ve Scriabin sinestezikti, hatta Baudelaire, Rimbaud ve Proust da! diye yazarken dip notta şöyle bir düzeltme var: "Proust'un sinestezik olduğunu belirten herhangi bir kanıt yok, hatta ondan bahsettiğimi de hatırlamıyorum (Bu sözcük, NB'nin günlüğünden yanlış okunmuş olmalı). Her halükarda Fransız besteci Oliver Messiaen, (belki) Rus film yapımcısı Sergei Eistenstein ve Japon şair Bashö'nün yanı sıra iki ressamı, Kandinsky ve Hockney'i de listeye ekleyebiliriz. Elbette ki iki ayrı sinestezik aynı ses renklerini görmez. Örneğin Fa Majör Rimsky Korsakov için yeşildi, Scriabin içinse mor. (Scriabin Prometheus'unun notaları çok renkli ışıkların birleşmesinden oluşuyordu.) 

'Une saison en enfer, Delires II: Alchimle du Verbe' adlı eserinde, 'Sesli harflerin renklerini keşfettim!' - A siyah, E beyaz, I kırmızı, O mavi, U yeşil - ve sessiz harfin şekli ve hareketiyle ilgili kurallar oluşturdum." diyen Rimbaud'nun sinestezisi esrar ve apsentle keskinleşiyordu.

Baudelaire ise Çoklukta Birlik adlı şiirinde sinestezisinden şu şekilde bahseder: 
"Bir derin, bir karanlık birlik içinde
 Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş
 Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi
 Renkler, sesler, kokular karışır birbirine."
Kötülük Çiçekleri'ndeyse, asla unutulmayacak o sözleri söyler: 'Bin yaşında bir adamdan daha fazla anıya sahibim.'

Fizikçi Richard Feynman da şöyle söylemişti: 'Denklemlerdeki rakamları renkli görüyorum ve bunun nedenini bilmiyorum. Konuşurken Jahke ve Emde'nin kitaplarındaki Bessel fonksiyonlarının karmakarışık resimlerini görüyorum; güneş yanığı renkte j'ler, mor-mavi karışımı n'ler ve koyu kahverengi x'ler havada uçuşuyor. Bütün bunların öğrencilere nasıl göründüğünü merak ediyorum.' **

Sinesteziklerin çoğu ortalamanın üzerinde uzamsal hafızaya sahiptir ve tipik bir özellik olarak konuşma, düz yazı, film repliği, v.b. şeyleri aynen hatırlayabilirler.


Sonuç olarak; ister hastalık kabul edilsin, ister mucize, isterse de mistik bir insan yeteneği kim zihninde sürekli "renk çarkı"yla yaşamak ister ki? Hele de unutmayı imkansızlaştıran güçlü bir hafızaya eşlik ediyorsa bu renkli çark. Unutmak iyidir bazen, insanın ruhunu iyileştirir...Tabii bu benim yorumum. Yukarıda adlarını yazdığım ünlüler sinestezik olmasalardı böylesine yaratıcı olabilirler miydi diye düşünmeden edemiyor insan çünkü.

Bir kitap okursunuz bilmediğiniz, tanımadığınız başka bir aleme götürür sizi. O başka alemin karanlık dehlizlerinde kaybolduğunuzu sanırsınız ama kaybolmazsınız; çünkü okuduklarınız size yol gösterir, göstermekle kalmaz yolunuzu aydınlatır. Ve siz yaşadığınız bu aydınlanmayla dehlizden çıkmayı başarırsınız. İşte okuduğum "Sinestezya" böyle bir kitap oldu benim için; çok şey öğrendim...

Not: Yaptığım araştırmada Nikola Tesla, Johann Van Goethe, Amy Beach ve daha birçok ünlünün sinestezik olduğunu öğrendim ama romanda bu isimlerden söz edilmediği için yazmadım.

Kaynak:

* Kitap arka kapak yazısından.

** Jeffrey Moore - Sinestezya (Dr.Vorta'nın Notu, not: 2-4-5)



25 Kasım 2017 Cumartesi




HAVA DURUMUNUN AMOK'LA DANSI




İnsanın ruh hali her zaman aynı olmuyor. Olayların akışına, zamana, kişilerle yapılan diyalog ve karşılıklı  davranışlara göre değişebiliyor. Bazen kızgın ve öfkeli, bazen neşeli ve sevecen, bazen kıskanç, bazen de deli-dolu. Bertrand Russell şöyle diyor ruh için: "Herhangi bir ruh hali tartışılamaz; ruh, herhangi bir olayla ya da beden yapısındaki bir değişiklikle, bir halden öbür hale geçebilir, ama tartışmayla değiştirilemez." *

Montesquieu'nun "iklim teorisi", henüz ispatlanamadı ve teoride kaldı, bildiğim kadarıyla. Bu teoride, azıcık gerçeklik payı olmasaydı ayın dolunay şeklini aldığında ortaya çıkan kurt adamları yazar mıydı romancılar? Emin değilim doğrusu. İbn-i Haldun da iklimin gelişmişlik üzerinde etkili olduğunu iddia eder. "İbn-i Haldun'a göre, iklim koşulları da insanın yaşam biçimini ve karakterini etkiler. İklimin ekonomik yaşam üzerinde de etkileri vardır. Çok soğuk ya da çok sıcak iklim bölgelerinde büyük yerleşim merkezleri gözlenmediği gibi, bu bölgelerde uygarlık da ileri değildir." **
Yine de iklim koşulları-insan ruhu ve  davranışları arasındaki ilişkiyi açıklayacak olan kapıyı aralık bırakmak gerek. Yarın nelerin kanıtlanabileceğini bilemeyiz çünkü.

Hepimizin çok sinirlendiği, öfkelendiği anlar vardır. Bu sinir ve öfke halini geçirebilmek, sakinleşmek kişiden kişiye göre değişir hiç kuşkusuz. Çok öfkeli, deli gibi bağıran birini gördüğümde aklıma amok koşucusu gelir, korkarım. Hani Stefan Zweig'in yazdığı öyküyle ünlenen "Amok Koşucusu." Bu öyle bir koşu ki rakip tanımıyor, önüne çıkanı deviriyor ve sonu ölümle bitiyor. Anlayacağınız, aklı başında biri böyle koşmak, amok koşucusu olmak istemez.

-Amok'un ne olduğunu biliyor musunuz?
-Malezyalılarda görülen çılgınlık, insanın öfkeden gözünün dönmesi...insanın korkunç, delice bir saplantıya kapılması. İklimle bir bağlantısı var bunun, sinirlerin üzerinde fırtına gibi baskı yapan ve sonunda patlama noktasına getiren o boğucu, yoğun havayla... İşte amok...Şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor...Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta...sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor...dosdoğru koşuyor, dosdoğru...nereye gittiğini bilmeden...Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor...Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor...ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor...Köylerdeki insanlar bu amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler...o gelirken uyarmak için 'Amok! Amok!' diye haykırırlar ve herkes kaçışır...ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir...sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır...***

Bugün Almancada "Amok koşucusu" (der Amoklaufer) intihar saldırıları için kullanılan bir deyim. Ayrıca Amok, cinnet halinde olma, sonuçlarını hesap edemeden  şiddet kullanma halini ifade etmektedir.. Psikoloji'de kullanılan bu tabir derin bir düşünce döneminin sonrasında gelen şiddet ve bazen cinayet ile sonuçlanan atakların görüldüğü durum olarak izah edilmektedir.

Amok'un sadece Malezya'da görülmesi ve Kuzey ışıklarının görüldüğü kuzey ülkelerinde(güneş yılda çok az görünür) intihar oranlarının yüksek olmasının nedenlerinden biri de iklimsel koşullar olabilir mi dersiniz?


İlgilenenler İçin Not:
Montesquieu'nun ortaya koyduğu İklim Teorisi'ne göre, ekvatordan uzaklaştıkça insanların çalışma şevkleri artmakta ve bu sebepten dolayı ekvator bölgesindeki devletler azgelişmiş bir profil sergilerken ekvatordan uzak devletler gelişebilmişlerdir.

Medeniyetler Çatışması adlı çalışmasıyla tanıdığımız Prof. Samuel Huntington da tıpkı Montesquieu gibi sıcak iklimin insanın üretkenliğini olumsuz etkilediğini düşünmekte ve azgelişmişlik üzerinde iklimin etkili olduğunu iddia etmektedir. ****





Kaynaklar:
* Bertrand Russell - Mutlu Olma Sanatı (s:29)

**http://politikakademi.org/2010/10/azgelismislik-montesquieunun-iklim-teorisi-2/

***Stefan Zweig - Amok Koşucusu (s:101-102)

****http://politikakademi.org/2010/10/azgelismislik-montesquieunun-iklim-teorisi-2/

Görsel: Amok Koşucusu - vbrevis.tumblr.com'dan alınmıştır.




14 Kasım 2017 Salı




3D SOKAK SANATI VE TARİHÇESİ



Her ne kadar üç boyutlu sokak sanatı görece yeni bir sanat olsa da sokaklara resim çizmenin tarihi 16. yüzyıla kadar dayanır. O dönemde İtalya'da sokak ressamları katedral, kilise gibi dini yapıların duvarlarında, tavanlarında yer alan resimleri sokaklara tebeşirle çizerlermiş. Bu şekilde resimler yapan sanatçılara Madonnari denirmiş. Bu ressamlar sayesinde sokaklara tebeşirle resim çizme akımı önce Avrupa'ya, oradan da Amerika'ya kadar yayılmış.

Sokak ressamlarının yaptığı bu sanat, kaldırım sanatı, tebeşir sanatı gibi adlarla da biliniyor.

Üç boyutlu sokak resminin en belirgin özelliği yalnızca belirli bir açıdan bakıldığında resmin düzgün görünmemesidir. Farklı bir açıdan bakıldığında resim bozuk görünür, ne olduğu anlaşılmaz. Resmin yalnızca belirli bir açıdan düzgün görünüp diğer açılardan bozuk görünmesi perspektiften kaynaklanır. Böyle resimlerin yapımında kullanılan bu teknik anamorfoz farklı şekillerde yapılabilir. Kimi anamorfozlarda resmin düzgün görünmesi için belirli bir açıdan bakılması gerekir. Kimisindeyse resmin düzgün görünmesi için bazı araçlar kullanmak gerekir. Örneğin kimi resimler eğik bir aynayla bakıldığında düzgün görünecek şekilde yapılmıştır.

Aşağıda 3D sokak sanatının en güzel örneklerini görebilirsiniz.










Kaynak: TÜBİTAK - Bilim ve Çocuk Dergisi.

Görseller: www.wordlesstech.com
3D street art by.........Edgar Muller.