8 Haziran 2017 Perşembe




YEMEN'DE KADIN OLMAK




Bir gezgin olarak dünyayı gezdim; kah ulaşım araçlarıyla gerçekte, kah okuduğum kitaplardaki coğrafyaları, kültürleri hayallerimde canlandırarak. Çok zenginim çok! Zenginliğim hayallerimin genişliğinden kaynaklanıyor, cüzdanımın kalınlığından değil. Yanlış anlaşılmasın. Yeni bitirdiğim bir kitap sayesinde kuş uçmaz, kervan geçmez Yemen çöllerinde gezindim, durdum: Çöllerinde üç yüz bin şehit bıraktığımız, "giden gelmiyor, acep nedendir?" diye türkü yaktığımız, türküyü dinlerken hüzünlendiğimiz ve düğünlerde "Kahve Yemen'den gelir" le halay çektiğimiz o uzak, egzotik ülke Yemen'de.

Yemen Ortadoğu' da Arap Yarımadası'nda yer alan bir ülke. Kuzeyinde Suudi Arabistan, doğusunda Umman olmak üzere iki komşusu bulunmakta. Güneyinde Aden Körfezi, Arap Denizi ve batısında Kızıldeniz ile çevrilidir. Petrol, balık, kaya tuzu, mermer, kömür, altın, kurşun, nikel, bakır ve batıdaki verimli araziler başlıca doğal kaynaklardır. Yemen'in başlıca gelir kaynağı tarımdır. Ülke topraklarında petrol bulunmasına rağmen çıkarılmadığı için gelir içindeki payı düşüktür. Ülkede çöl iklimi etkilidir ve yıl içinde toz ve kum fırtınaları görülür. Yemen 1517'de Memlüklüler'den Osmanlı yönetimine geçmiştir. 1918'de İmam Yahya'nın yönetimine giren ülkede 1962' de Cumhuriyet ilan edilmiştir.

Yemen'le ilgili bu kısa bilgiden sonra, kitabı anlatmaya geçebilirim. Şunu özellikle belirtmeliyim: Çünkü yazımı okuyanlar, kitabın taraflı yazıldığını düşünebilirler. Yemen'de çağdaş köleliğe zorlanan iki kız kardeş Zana ve Nadia babaları Yemenli olan bir ailenin kızlarıdır ve çift pasaportludurlar. Zana ve kardeşi Nadia, Birmingham'da doğmuşlar ve 14-15 yaşlarına kadar  İngiltere'de yaşamışlardır. Ta ki, babaları onları bir oyunla Yemen'e gönderene dek. İkisi de öğrencidir, üstelik.




"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti."* demeyeceğim ama "Bir gün bir kitap okudum ve dehşete düştüm." diyeceğim. Beni dehşete düşüren kitabın adı: Bir kadının yürek parçalayan, çağdaş köleliğinin gerçek öyküsü; Zana Muhsen'in yazdığı "ANNEMİ BİR KEZ DAHA GÖREBİLSEM" 

Kitabın neredeyse kısa bir özeti olan "Giriş" bölümünden alıntı yapıp, ardından Zana'nın yaşadıklarından aldığım ve önemli gördüğüm notlarımı paylaşacağım sizinle. Böylece bir kadın olarak neden dehşete düştüğümü anlatabilirim sanırım.

Bu öykü, çağdaş dünyamızda hala hüküm süren en ilkel bazı unsurlarla dünyadaki en nitelikli bazı insanlar arasındaki çatışmayı anlatır. Öykünün odak noktası, trajik kaderleri hükümetlerin istifasına, ailelerin parçalanmasına ve iki kültürün birbirine düşmesine neden olan Birminghamlı iki genç kızdır.

Zana Muhsen, evden alınıp ilk önce köylülerin elleriyle kayalık toprakları kazdıkları bir yaşama sürüklenmiş; sonra da bireyin medya holdinglerini denetlediği ve dünyanın çevresinde hızlıca gezmek için uçaklarla gezdiği, Batı Avrupa'daki saraylara ve güçlü kişilere ulaşabildiği bir dünyaya geçmiştir. Bu öykü, Binbir Gece Masalları'ndan biri olabilirdi ama farkı, şu anda yaşanıyor olmasıdır. Ve bu düş, gerçek bir kabusa dönüşmüştür.

Yemen, dünyanın en yoksul ülkelerinden biridir. Halkın büyük bir çoğunluğu, bin yıl önce nasılsa, yaşamını hala aynı biçimde sürdürmektedir. Güçlü, kuvvetli, sağlam birçok erkek evine ekmek parası göndermek amacıyla ülke dışında çalışmaya giderken, peçelerinin arkasına saklanmış eşleri de köylerinde kalıp en ilkel koşullarda ailelerine bakar, durup dinlenmeden çalışırlar.

Bu dünya korkunç, tehlikeli, ilkel bir dünyadır. Erkeklerin baskın olduğu bu yerde, kadınlar yaşamın içinde kaybolduklarını kabul etmişlerdir. Dokuz yaşında tanımadıkları bir erkekle evlendirilebilir veya evlerine su getirmek için her gün kuyuya gitmek amacıyla kilometrelerce yürüyebilirler. Her yıl kıraç topraklara yalnızca küçük bir çapa yardımıyla tohum ekip ürün toplarlar.

İki Birminghamlı kız, Nadia'yla Zana Muhsen, Yemen'e babaları tarafından tatile gönderildiklerinde, onlara bir serüven yaşayacakları anlatılmıştı. Harika sahilleri görmeyi, eyersiz ata binmeyi ve deve yarışlarını izlemeyi umut etmişlerdi. Yerine, kendilerini on dört ve on beş yaşlarında, Mokbana bölgesindeki kabile köylerinden birinden iki delikanlıyla evlendirilmiş buldular.Bu Orta Çağ kurallarının hüküm sürdüğü dünyada, kadınların neredeyse hiç hakları yoktur; kesinlikle kendi yaşamları üzerinde kontrolleri bulunmamaktadır. Aileleri içinde, tümüyle erkeklerin baskısı altında yaşarlar. Erkekler, onların üzerinde yasadır. Dağlarda soru sorarak gezen yabancılarsa bir şekilde kaybolurlar.

İngiltere ve Amerika gibi ülkelerden kandırılarak getirilen, evliliğe ve Yemen'deki kölece yaşam koşullarına zorlanan kızlar yalnızca Nadia'yla Zana değildi. Ama Zana, annesinin ve İngiliz medyasının yardımıyla ilk kaçan kişiydi.

Annelerinin dağlarda saklanan kızlarını bulması altı yılını, Zana'nın oradan çıkması için bir yol bulmasıysa iki yılını aldı. Nadia ise, hala Mokbana'da tutsak yaşamını sürdürüyor.
(...)

Zana, hiç sevmediği, nefret ettiği kocasından boşanmak ve İngiltere'ye dönmek için oğlu Marcus'u terk etmek zorundadır. Yemen yasalarına göre oğul babada kalacaktır çünkü. Ne kadar acımasız bir seçim anne için değil mi? Zana, oğlunu babasına bırakıp İngiltere'ye özgürlüğüne döner. Kız kardeşi Nadia ise ya çocuklarımla giderim ya da burada kalırım diyerek ama bir gün mutlaka buradan kurtulacağım(anne ve ablasının yardımlarıyla) düşüncesiyle Yemen'de kalır. Kitap yazıldıktan sonra kurtarıldı mı diye merak ettim ve araştırma yaptım. Çünkü ablası bu kitabı uluslararası kamuoyu oluşturup kardeşini kurtarmak için yazmıştı. Ve araştırma sonucunda 2016'da basımı yapılan Zana Muhsen'in yazdığı "Nadia'ya Sözüm Var" kitabının tanıtım bülteninden okuduğum kadarıyla Nadia henüz kurtarılamamıştı. Kız kardeşlerin Yemen'e 1980 yılının Haziran ayında gönderildiklerini düşününce, Nadia'nın tam bir Yemenli kadına dönüştüğüne inanıyorum; İngiltere'ye dönebilse bile, uyum sorunu yaşayacağını da. "Kafeste doğan kuşlar, uçmayı hastalık olarak görürler." misali.

Bir anneyi, ya özgürlüğün, ya çocuğun diye seçime zorlamak çok insafsızca ve insanlık dışı. Bunu bilerek, kitabı bitirdiğimde kendime şu soruyu sordum: Zana mı doğru yaptı, yoksa Nadia mı? Bu sorunun cevabını bulamadım; bir anne ne özgürlüğünden ne de çocuğundan vaz geçebilir çünkü.

Zana'nın kitabında bahsettiği Yemenli kadınların yaşamından ve Yemen'e ait geleneklerden seçtiklerim:

--Yemen'de erişkin erkeklerin %85'i bir tür uyuşturucu olan qat çiğnerler. Qat: Tütün gibi çiğnenebilen; çayı yapılan bir çeşit çalı olan Catha edulis bitkisinin yapraklarıdır. Hafif sarhoşluk veren bir çeşit uyarıcıdır. Kadınların qat çiğnemesi yasaktır.

--Bütün kadınlar, küçük kızlar bile geleneksel Arap giysileri giyerler ve yüzlerini peçeyle kapatırlar. Başları, saçlarını örtmek amacıyla eşarplarla çevrilidir. Çünkü Yemen'de kızlar, yürümeye başladıklarından itibaren namuslarını göstermek zorundadırlar. Batılı giyim tarzı giyinen kadınlara namussuz diye bakarlar.

--Erkekler yurt dışından köylerine döndüğünde, biriktirdikleri paraya bağlı olarak, genellikle altı ay ya da bir yıl kalıyorlardı. Yemen'deyken hiçbiri çalışmıyordu; onlar için yapacak hiçbir iş yoktu. Sadece oturuyor, çevrede sohbet ediyor ve qat çiğniyorlardı.

--Erkeklerin birçoğu sigara içiyor ama kadınların sigara içmesine izin verilmiyordu. Kadınların, içinde "tutan" adlı tütün kaynatılan nargile içmelerine izin vardı. Tutanı da ramazanda daha çok içerler.

--Mısır, kepek ve buğday gibi ürünlerin bakımı, tohumun ekilmesinden chapatisin (bir çeşit mısır ekmeği) pişirilmesine kadar kadınların sorumluluğundadır. Bu, bitmek tükenmek bilmeyen bir iştir.

--Bir kız Yemenli bir aileye gelin gittiğinde, evin işlerinin yükünü diğer kadınlarla paylaşması, ağır işleri yaşlıların elinden alması beklenir. Erkeklerin oğulları için sağlıklı ve güçlü kadınlar satın almalarının nedenlerinden biri de budur.

--Kuran akraba evliliğini desteklediğinden, köydeki birçok kadın kuzeniyle evliydi. Köyde hiçbir kadın, Nadia'yla benim dışında, gerçek anlamda zor kullanılarak evlendirilmemişti. Eğer onlar için seçilen erkek çocukla evlenmek istemiyorlarsa bunu yapmak zorunda değildiler.

--Yemen'deki evliliklerde, her zaman işin içinde para olur. Oğlanın ailesi, kızın ailesine kızı "satın almak" için para öder. Ne kadar ödeyecekleri ailenin zenginliğine, oğlanın kızı ne kadar çok sevdiğine ve ne kadar ödemek istediğine göre değişir. Kız babaları da kızları için bir değer biçerler ve anlaşana kadar pazarlık yaparlar. Bazı kızlar çok ucuza, bazılarıysa çok pahalıya satılır. Damadın da ayrıca kız için pahalı takılarla giysiler alması beklenir.

--Oğlan çocuğu evlense bile, babasının sözünden çıkamaz ve babası tarafından dövülen, şiddet uygulanan karısını  dahi koruyamaz. Babası ne derse o olur, aile içinde.

--Erkek bebekler yedi günlükken sünnet edilir. Sünnet çok pahalı bir iş olduğundan, bebeğin yaşayıp yaşamayacağını görmek için bir hafta beklerler. Sünneti yapan adamın tıp eğitimi yoktur ve bu iş babadan oğula geçer. Kız bebekler ise dört günlükken sünnet edilir.

--Boşanan kadın, çocuklarını kocaya verir ve kendisine bakması için ailesinin yanına geri döner. Koca, büyük olasılıkla bakmaları için çocukları kadın akrabalarına verecektir (anne veya kız kardeşler). Birçok kadının kocasına uzun süre katlanmasının en büyük nedeni, çocuklarını kaybetme korkusudur.

--Kadınların, çocukları öldüğünde bile cenaze töreninde mezarının başında durmasına izin verilmez. Bu erkeklerin işidir.

--Yemenli erkekler, idari yönetimde yetki sahibi olanlar bile verdikleri sözü tutmayıp, yalan söylüyorlar. Verdikleri kararı, duruma, kişiye göre anında değiştirebiliyorlar. Yani güvenilir değildiler.

Daha fazlası için kitabı okumanız gerek. 332 sayfalık bu öykü bir solukta okunuyor.


Not: 1- Yemen'in en önemli şehri olan ve denizden üç bin metre yükseklikte bulunan Sana'a, bir zamanlar "Arabistan'ın çatısı" olarak adlandırılmış. Bab el- Yemen, UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmış. Kahve artık Yemen'den gelmiyor. Çünkü qat bağımlısı olan Yemenliler, kahve ve meyve ağaçlarını söküp, yerlerine qat bitkisini dikmişler: Eskinin kahve üreticisi, şimdinin qat üreticisi olmuş.

2- Amerikalı Betty Mahmudi'nin "Kızım Olmadan Asla" kitabını okuduğumda, bu kadar etkilenmemiştim. Belki Pers lerin uygarlığa katkılarını düşünüp bugünkü İran'ı umursamadığımdandı. Bu kitapla, zaten varolan Araplar hakkındaki olumsuz düşüncelerim  pekişti. 



* Bu cümle, Orhan Pamuk'un "Yeni Hayat" romanının ilk cümlesidir.




3 Haziran 2017 Cumartesi




ÖLÜMÜNÜN 54. YILDÖNÜMÜNDE NAZIM HİKMET'İ ANMAK
(15 Ocak 1902 - 3 Haziran 1963)



Dünya Barış Konseyi 22 Kasım 1950'de Nazım Hikmet'i, Pablo Picasso, Paul Robeson, Wanda Jakubowska ve Pablo Neruda ile birlikte Uluslararası Barış Ödülü'ne layık gördü. Nazım Hikmet törene katılamadı ve ödülünü Neruda aldı. Neruda'nın, Nazım'ın ölümünden sonra yazdığı şiirle Nazım'ı ölüm yıldönümünde  saygıyla anıyorum.


Neden öldün Nazım? Senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi?

Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar bulabilecek miyiz bir daha?

Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?

Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği

Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?

Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın bana

Denizden esen acı rüzgar katsaydı önüne onları

Bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar

Düşerlerdi orada, uzakta.

Yaşarken kendine seçtiğin

Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum

Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan

Halkların kavgasını ve kavgamı benim

Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...

Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım sensiz.

Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden yoksun

dostluğumuzdan, bana ekmek olan, rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan

Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle

Kuyu gibi kapkara zindanlardan

Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları

Ellerinde izi vardı eziyetlerin

Hınç oklarını aradım gözlerinde

Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin

Yaralar ve ışıklar içinde.

Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır

Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya

Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,

Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?

Teşekkürler, böyle olduğun için!

Teşekkürler o ateş için

Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.

Pablo Neruda
Şiir, (listelist.com) dan alındı.


"Pablo Neruda, 5 Ağustos 1951' de 3. Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivali açılışına katılmak üzere gittiği Berlin'de tanıştı Nazım Hikmet'le. Aralarında büyük bir dostluk oluştu. Dostlukları Moskova ve Çekoslovakya'da da sürdü ve Hikmet, Neruda'ya 3. ve son eşi olacak olan Matilde Urritia'yı tanıştırdı. Bir uçak seyahati sırasında kendisine Nazım Hikmet'i soran bir gazeteciye, "Onun yanında biz şair bile olamayız" diye cevap verdi. Neruda, "can yoldaşım" dediği Nazım için hem ölümünden önce hem de ölümünden sonra şiirler yazdı."
(akşam.com.tr)



Nazım'la beraber "Uluslararası Barış Ödülü"ne layık görülen Paul Robeson için Nazım'ın yazdığı şiir; "Kartal Kanatlı Kanarya" yı okumak için linki tıklayınız:
http://sahriye.blogspot.com.tr/2016/11/nazim-hikmet-in-kartal-kanatli.html


Aragon, Neruda ve Sartre'ın Nazım'ın ardından söyledikleri. Okumak için linki tıklayınız:









25 Mayıs 2017 Perşembe




BAFA GÖLÜ, HERAKLIEA ANTİK KENTİ VE LATMOS DAĞI ETAPLARI


"Koş gel diye ötüyor bir masal kuşu, yapraksız bir ağaçta."* Masalları seven ben, masal kuşunun çağrısına kulak vermemezlik edemezdim. Ve üç günlük yürüyüş için düştüm yollara, masal kuşunun ardı sıra. Saat 21'de başlayan yolculuğumuz, sabah 08'de Bafa Gölü'nün kıyısında son buldu. Göl manzarası eşliğinde yaptığımız gözlemeli-çaylı kahvaltı sonrası Herakliea antik kentini, daha doğrusu antik kentten geriye kalanları ve Yediler Manastırı'nı görmek için tarihin sayfalarında gezinmeye başladık. Tarihin sayfaları çok eski, bizler ise acemi okuyuculardık; ama en azından okumaya çabalıyorduk..

Gezip, görmeye başlamadan evvel Bafa Gölü'nün oluşumu ve göl hakkında kısaca bilgi vermeliyim. Zira, çoğumuzun kıyısından geçip gittiği bu göl, sadece bir göl değil. Hem oluşum nedeniyle, hem de gölü çevreleyen yüzey şekillerinin farklılığı nedeniyle farklı bir ambiyansa sahip özel bir göl.

Bafa Gölü (Aydın ve Muğla il sınırları içerisinde yer almaktadır.)

Antik dönemde Ege Denizi'nin bir körfeziyken, Büyük Menderes Nehri'nin taşıdığı alüvyonlarla denizle bağlantısı kesilip, göl şekline dönüşen Bafa Gölü, zengin doğal ve kültürel kaynak değerleri nedeniyle 08.07.1994 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile 12.281 hektarlık alanı kapsayacak şekilde Tabiat Parkı olarak ilan edilmiştir. Alan içerisinde Herakleia ve Latmos antik kentleri yer almaktadır. 

Yüzey alanı 6721 hektar olan gölün derinliği 25m'ye ulaşmaktadır. Gölün ana su kaynağı, Büyük Menderes Nehri taşkınları ve etrafındaki dağlardan gelen yeraltı ve yer üstü sularıdır. Bafa Gölü içinde 5 adet ada bulunmaktadır(İkiz Ada, Menet Adası, Kapıkırı Adası, Kahve Asar Adası, Uyuz Ada). Bu adalarda Bizans Dönemine ait manastırlar bulunmaktadır. Gölün dip yapısı bitki türleri açısından zengin olduğundan yılan balıkları ve su yılanlarına cazip gelmektedir. Yani göl kıyısında balık keyfi yapmak isterseniz tek seçeneğiniz yılan balığı yemek olacaktır. 



Bafa Gölü kıyısında kurulmuş şirin mi şirin bir köy olan Gölyaka'ya araçla geldik ve toplam 8 kilometre sürecek yürüyüşümüze başladık. Hedefimiz Yediler Manastırı idi. Antik Dönem'den kalma taşlarla döşeli patikalarda, çiçek kokuları ve kuş cıvıltıları eşliğinde yürüdük. Uzaktan Yediler Manastırı göründüğünde bir manastırdan ziyade bir kale gibiydi. Çevreye göz atarken birden hatırladım: Roma İmparatorluğu yöneticileri paganken, ilk Hristiyanlara karşı uyguladıkları eziyet nedeniyle o dönem Hristiyanlarca yapılan şapel ve manastırların gözlerden uzak, dikkat çekmeyen ve kartal yuvası gibi yüksek yerlere korunaklı bir şekilde yapıldıklarını. Yediler Manastırı da uzaktan bakıldığında adeta bir kaleyi andırmaktaydı.

Yediler Manastırı

Bölgede yer alan manastırlardan en büyüğü olan Yediler Manastırı antik kent Herakleia'nın güney doğusunda bulunur. Manastır alanı doğuda büyük ve batıda tamamen kayalarla çevrilmiş birer küçük avludan oluşmaktadır. Küçük avlunun kuzeyinde çevresi duvarlarla çevrilmiş bir yukarı kale, güneyinde tek bir kaya üzerinde mazgallarla savunması güçlendirilmiş küçük bir sığınma kalesi vardır. Yukarı kale, savunma duvarı ve kuleleriyle tahkim edilmiş gerçek bir savunma yapısı niteliğini taşır. Manastırın yapı tarzı, bu yörede sürekli olarak düşman saldırılarının beklendiği dönemde yapıldığını göstermektedir. Manastıra ait bu bilgileri edindiğim tabela yere düşmüştü. Sanırım şiddetli rüzgarlara dayanamamıştı. Ama kaldırıp yerine diken olmamıştı. Ne bir bekçi, ne de koruyucu bir önlem alınmıştı bu tarihi yerde. Şaşırmadım; çünkü artık şaşırmıyorum.



Yediler Mağarası 

Manastırın kuzey doğusunda pek uzakta olmayan Yediler Mağarası'nın içindeki fresklere (tabii fresklerden geriye kalanlara) bayıldım. Burası tek başına duran ve üstte şemsiye şeklinde sarkan kubbesi fresk ile donatılmış bir kayadır.  
Mağara içerisindeki freskler İsa peygamberin yaşamına, yaptıklarına ve ölümüne ilişkin sahnelerdir. Tapınak, vaftiz ve dönüşüm sahnesiyle başlayan freskte, mağaranın dar kenarında Lazarus'un dirilişi yer alırken, arka kısım uzun kenarda İsa peygamberin çarmıha gerilişi, mezar konusu ve anastasis sahnesi yer alır.

Yediler Manastırı, Yediler Mağarası'nı gezdikten ve papatyalarla, gelinciklerle fotoğraflar çektirdikten sonra geldiğimiz yoldan geriye döndük. Yolun sonuna varmak üzereyken yolda karşılaştığımız fotoğrafçı gruptan bir kadın yanıma gelerek bana: "Bu sıcakta yukarı çıkmaya değecek bir şey var mı?" diye sordu. Ben de: "Kesinlikle. Çıkılıp görülmesi gereken çok şey var; ama bakış açısına göre değişir." diye cevapladım. Soruyu cevapladım; ama bu sorunun sorulmasına  çok şaşırdığımı da itiraf etmeliyim.





Gölyaka köyüne döndüğümüzde bizi bekleyen aracımızla Kapıkırı köyüne doğru hareket ettik. 4 km sonra antik Herakleia kentinin kapısındaydık.

Herakleia Antik Kenti

Beşparmak Dağları'nın(Latmos) göle dik uzanan eteklerindeki Kapıkırı Köyü içerisinde kalan antik Herakleia kenti de, Bafa Gölü kıyısındadır. Kent adını ünlü mitoloji kahramanı Herakles'ten almaktadır ve içerisinde kurulduğu dönemi karakterize eden, Athena ve Endymion Tapınağı ile Agora, Konsey Binası, Hamam, Tiyatro ve Çeşme vardır. Gölün kıyısında ve adacıklarda kaya mezarları bulunmaktadır. Bu kaya mezarları Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde görmeye alıştığımız kayalara oyulan süslü kaya mezarlarından çok farklı. Herakleia Nekropolü olarak adlandırılan alanda yüzlerce mezar bulunmaktadır. Mezarlar genellikle kayaya oyulmuş sanduka biçiminde ve yan yana, birbirine bitişik şekilde oyulmuştur. Her mezarın üzerinde veya yanında yine kayalardan yapılmış kapaklar vardır. Bazı mezarlar göl kıyısına çok yakın, bazıları ise göl içerisindeki adacıklarda bulunmaktadır. Hatta bazı mezarlar göl sularının altında kalmışlardır. Gölde ilginç bir görünüm oluşturmaktadır bu kaya mezarları.





Herakleia antik kentindeki Athena Tapınağı, Agora, tiyatro ve Kent Konseyi Binası'nı gezdikten sonra, göl kıyısında oturup ayaklarımızı tatlı-tuzlu suyu olan göle sokarak dinlendirdik, çay ve kahve içtik, dinlendik. Daha sonra, aracımıza binerek Selimiye'ye vardık. Buradan iki günlük kamp için gerekli olan yiyecek ve içeçeklerimizi aldıktan sonra Aydın'ın Koçarlı İlçesi'ne bağlı Bağarcık Köyü'ne doğru yola koyulduk. Yol boyunca fıstık çamı ormanları ve daha önce hiçbir yerde görmediğim coğrafi yapı -- adeta gökten düşmüş gibi duran çeşitli büyüklükteki kayaları izleyerek bir dağ ve yörük köyü olan Bağarcık'a vardık. Akşam olmak üzereydi ve çok yorgunduk.  Çadırlar kuruldu ve isteyenler akşam yemeğini çadırda kendileri hazırladılar. Ben ve birçok arkadaşım, köylülerin hazırladığı menüden faydalandık. Yemekler çok lezzetliydi. Hava üşütecek kadar serindi; ama dağ havasını solumak bile yorgunluğumu unutturmaya yetmişti. Köyün güzelliği birkaç kare fotoğrafla anlatılacak gibi değil. Bu nedenle kısa bir video buldum ve paylaşıyorum.

Bağarcık Köyü



Ben ve iki arkadaşım, bizi güler yüzleriyle karşılayan ev sahiplerinin köy evinde kalmak üzere eve doğru yola koyulduk. Köyde doğmuş, büyümüş biri olarak köy evinde kalacak olmam çocukluk anılarımı canlandırdı, duygulandım. Ve farkettim ki nasılda yabancılaşmışım köy yaşamına. Kendi adıma önümdeki üç günde benliğimi saran bu yabancılaşmadan kurtulmaya çalışacaktım. Kokularıyla, havasıyla, yaşam biçimiyle, yemekleriyle, insanlarıyla kısacası  köye dair ne varsa onu doyasıya yaşayacaktım. Öyle de yaptım. Uzaktan uzağa; "Orda bir köy var,uzakta / O köy bizim köyümüzdür / Gezmesek de, tozmasak da / O köy bizim köyümüzdür" ** demekle olmuyor. Gidip, görüp, gezip, köylülerin dertlerini dinleyip dertlerine çare bulmak gerekiyor, ki ancak o zaman "o köy bizim köyümüzdür" diyebilelim.

Uyumadan önce dağların çağrısını duydum galiba:

Oda karanlık
Odadan dışarı çık
Şehir karanlık
Şehirden dışarı çık
Korkma
Yürü bir hayli yürü
Gördün mü 
Dağlar başladı artık.

Korkun dağılır rüzgarda
Bekle biraz
Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmaz. ***


Ertesi günü(20.05.2017) Latmos Dağı'na tırmanacağımızdan erken yatıp erken kalktık. Güzergahta su kaynağı bulunmadığından ve normal şartlarda yürüyüş toplam 11-12 saat süreceğinden yanımıza bol su aldık. Kahvaltı sonrası yerel rehberimiz eşliğinde köyden yürümeye başladık. Yükselmeye başladığımızda çevredeki kayaların şekilleri ve kayaların arasından fırlamış gibi duran fıstık çamlarının görünümüyle birleşen muhteşem görüntü "Jurassic Park" filmini aratmıyordu. Kayaların doğal aşınmaları nedeniyle dünyada az görünen bir coğrafya parkı niteliği taşıyan bu kayaların oluşum şekilleri hayal gücünüzü zorluyor ve zihninizde artık neye benzetirseniz kaya o şekle bürünüyordu. Sanki dinozorların yaşadığı 65 Milyon yıl öncesine gitmiştim de her an kayaların arkasından bir dinozor fırlayıp önüme çıkacaktı. Abartmıyorum; gerçekten masal ülkesindeydim, hissettiklerim buydu. Eğer Hollywood film yapımcıları bu coğrafyayı bilselerdi, Jurassic Park film stüdyolarını oluşturmak için harcama yapmazlardı. Filmi burada çekerlerdi. :)

Tarih Öncesi Kaya Resimleri

Epey yükselmiştik ki rehber bizi bir kayanın önünde durdurdu ve kayanın içindeki resimleri göstererek bilgi verdi. Bu resimlerin varlığını bilmeyen biri, kayaların önünden geçip gidebilir. Bu kaya resimleri, insanlık tarihi açısından uzmanlara çok önemli bilgiler vermekte.

"Latmos kaya resimleri benzersiz betim dilleri ve kendi içinde bir bütünlük oluşturan repertuvarı sayesinde yerleşik düzene geçmiş erken dönem topluluklarının dini düşün dünyalarının anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. Kutsal Latmos Dağı'ndaki kaya resimlerinin hayat dolu betim dili ve sembolik içeriğinde, Karia'nın Hava tanrısı ile Eski Anadolu'nun Dağ tanrısının çok eski söylenceleriyle doludur. Ege kıyısı yakınındaki, Batı Anadolu'nun erken dönemlerine ait bu betim dünyası, tüm dünyada örnekleri bulunan kaya resim sanatı içerisinde benzersizdir. Kaya resimlerinin zirvenin çevresinde kümeleşmesi ve Latmos kayalıklarına özgü niş biçimli doğal oyukların içine yerleştirilmeleri bile başlı başına, bu resimler ile bölgenin doğası ve tanrıları, özellikle de zirvenin hakimi Hava tanrısı ve yerel Dağ tanrısı arasında direk bir ilişki olduğuna işaret etmektedir. Kaya resimlerinin buluntu yerleri göl kıyısının hemen yanından başlayıp 930 metre yüksekliğe kadar devam etmektedir."  Yazının devamı için tıklayınız :
http://www.ekodosd.org/index.php/beparmak-dalar





Latmos kaya resimleri M.Ö. 6 bin yıla tarihlenmekte olup, son yıllarda Anadolu arkeolojisinin en önemli keşifleri arasında yer alıyor. Latmos, 8 bin yıllık bir dönemi kapsayan bir açıkhava müzesi konumunda. Beşparmak Dağları'nda, uzun zamandır çıkarılan 'Feldspat minerali' nedeniyle ekolojik ve arkeolojik tahribat yaşandığını t24.com'a bildiren Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği Başkanı Bahattin Sürücü, arkeolojik kalıntıların yoğun olarak yer aldığı çekirdek bölgenin madencilikten korunması için acilen milli park ilan edilmesi gerektiğini belirtti. Daha fazla bilgi için tıklayınız:
http://t24.com.tr/haber/besparmak-daglari-milli-park-olmali-kampanyasi,334503

Oldukça sarp ve engebeli arazide altı saat sürecek tırmanışımıza devam ettik. Ve nihayet dağcılar arasında "baca" denilen  geçite vardık. Bu dar geçitin girişinde şehir trafiğine benzer insan trafiğiyle karşılaştık. Biz zirveye doğru çıkarken İzmirli dağcılar iniyordu. Sırt çantalarımızı aşağıda bırakmıştık, çünkü bacadan sürünerek çıkacaktık. Sıranın bana gelmesini beklerken bayağı heyecanlıydım. Sıra geldiğinde bacaya giriş yaptım. Baca keskin sayılabilecek yekpare bir kayanın üzerinde ancak bir kişinin geçebileceği genişlikteydi. İçerisi loştu. Ufak tefek bir yapınız varsa emekleyerek, uzun boylu ve iri-yarıysanız sürünerek bacanın çıkışına ulaşabilirsiniz. Klostrofobisi olanların bacaya girmesini önermem. Ben kayanın üzerinde sürünürken aklıma Joe Simpson geldi. Hani şu Boşluğa Dokunmak(Touching The Void) filmindeki İngiliz dağcı ve onun buzul  bacadan geçişi. Yaklaşık üç metre sonra gün ışığına kavuştum. Yukarıda sert bir rüzgar karşıladı beni. Hazırlıklıydım; hemen anorağımı giydim. Manzara çok güzeldi. Biraz dinlendikten sonra zirveye çıkacaktık. Köylülerin "Tekerlek Dağ/Tepe" dedikleri zirveye. Dağın zirvesi  tamamı kayadan oluşmuş bir küreydi sanki. Vibram taban ayakkabı olmadan tırmanılması zor bir diklikte ve biraz da ürkütücüydü. Ürkütücü olması normaldi bana göre: çünkü Ay Tanrıçası Selene ile çoban Endymion'un aşklarını yaşadıkları yerdi burası. Dolayısıyla ölümlü insanoğlu kolayca ulaşmamalıydı tepeye. Çünkü  onların aşkı zordu ve ancak bu zorluğu göze alabilenler çıkmalıydı zirveye. 
Ay tanrıçası ve çoban Endymion'un sonsuz uykuyu dileten aşk hikayesini merak edenler, okumak için arkeolog arkadaşımın aşağıdaki linkini tıklayabilirler:
http://www.arkeorehberim.com/2015/10/sonsuz-uykuyu-dileten-ask-selene-ve.html

Rehberimiz, Asım Bey ve Furkan Bey zirveye tırmanmak için kolay bir yer bulmak amacıyla(tabii ki bizler için) kayaya çıktılar. Ben, bu arada uzaktan onları izlerken, bir yandan da orada bulunan İstanbullu dağcılarla sohbet ediyordum. Kayaya tırmanan bu üçlünün kaya yüzeyinde asfaltta yürür gibi yürüdüklerini görünce, cesaretlendim ve tırmanmaya başladım. Korku gibi, cesaret de bulaşıcıdır. Bizi gören İstanbullu dağcılar da tırmanışa geçtiler. Kaya tırmanışını çok seven ben, zorlanmadan zirveye ulaşıp, Selene'yle buluştum. Gerçi gündüz olduğu ve  rüzgarın sert esmesi nedeniyle Selene'yi hayal meyal gördüm. Asıl gördüğüm, çok uzaklardaki Didim, Kuşadası ve Söke Ovası'ydı. 6 saat boyunca 1150 metre yükselerek, 1400 metre yükseklikteki Tekerlek Tepe'deydim artık. Mutluydum, hem de çok. Fotoğraf çektirip, aynı yoldan inişe geçtik. Mor çiçekler açmış, harika kokulu karabaş otlarının ve kır çiçeklerinin   eşliğinde 11 saat sonra Bağarcık Köyü'ne vardık.


Latmos Zirve


Zirvede açmış bir çiçek.

Tırmanışa katılmayanlar Bağarcık Köyü'nde bulunan Baskı Kale'ye yürümüşler. Orası da çok güzelmiş.

Ertesi günü sabah erkenden kalkıp, çadırları topladıktan ve kahvaltımızı yaptıktan sonra Yatağan'a doğru yola koyulduk. Yatağan Termik Santralından çıkan cürufların döküldüğü alanlara ağaç dikildiğini ve orman oluştuğunu görmek sevindiriciydi. 

Aracımızla  Stratonikeia antik kentine doğru yol aldık. Kentin girişinde asılı tabelada şöyle yazıyordu: "Ölümüne aşkın ve gladyatörlerin kenti Stratonikeia'ya hoş geldiniz."

Bu antik kentin kuruluş öyküsünü bilmeden gezerseniz, gördüğünüz sadece antik bir kentten kalan  mermer sütunlar taşlar ve kalıntılar olacaktır. İşte bu antik kentin kuruluş öyküsü.

Ölümüne Aşkın Ve Gladyatörlerin Kenti Stratonikeia




"Stratonikeia acı ile başlayan; ama mutlu sonla biten bir aşk hikayesinin başkahramanı. Dünyalar güzeli Stratonikeia gücün hükümdarı I. Selevkos ile evlenir ve kraliçe olur. Ancak Selevkos'un oğlu prens I. Antiochos bir süre sonra üvey annesine aşık olur ve bu aşk onu hasta eder. Ressamın aşağıdaki tabloda resmettiği şekilde hekimler hastalığını iyileştirmeye çalışırken içeri Stratonikeia girer ve Antiochos'un kalbi delice çarpmaya başlar. Hekimler durumu anlar ve bin bir güçlükle krala durumdan bahsederler. Kral artık oldukça yaşlı olduğundan ve ilerleyen zamanlarda ülkeyi oğluna emanet edeceği için bir an önce iyileşmesini ister. Eşinden boşanarak oğlu ile evlendirir. I. Antiochios kral olduktan sonra delicesine sevdiği eşi için bu güzel şehri inşa ettirir. " ****



Tarih İçin Stratonikeia'nın Önemi

--Yapıları beyaz mermerden olan bir kenttir.

--Dünyada ölümsüz iki aşkın yaşandığının bilindiği tek kenttir.

--Hekate(Ay ve gece tanrıçası) ve Zeus'a(Baş tanrı) ithaf edilmiş iki büyük kutsal alana sahip tek şehir devletidir.

--Bütün Karialıların mülkiyeti olan, antik dönemde önemli dini tören ve görüşmelerin yapıldığı dini merkez Zeus Khrysaereon Tapınağı buradadır.

--Antik Dönem ile Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi yapı ve kent dokusunun birlikte görülebileceği nadir yerlerden birisidir.

--Taş döşeli ve kaldırımlı Osmanlı sokaklarında yürüyerek bir antik kentin gezildiği örnek bir ören yeridir.

--Gladyatörlerin pek çok dövüşten sonra hayatta kalmayı başarıp emeklilik yaşadıkları bir kenttir.

--Antik Döneme ait en büyük Gymnasion'un (okul) olduğu kenttir. *****

Stratonikeia'daki Amfitiyatro.

Antik kentte bulunan kafede çay ve kahveler içildikten sonra, 
Baba Ocağı ve Güzel Köylü dizileri ile Sürgün İnek komedi filminin çekildiği Bozüyük köyüne geldik. Bir saatlik molada öğle yemeği yedik ve çevreyi gezdik. Bozüyük'e gidenler kültür evini mutlaka gezmeliler. Köy meydanına 100 metre uzaklıktaki 400 yıllık Menengeç Ağacını da  unutmamak gerek. Bu ağaç bir dilek ağacı. Varsa bir dileğiniz, bir bez de siz bağlayabilirsiniz.

Belen ve Gevenez Köyü'ne uğramak istediysek de yolun darlığı ve bu dar yolda otobüsün manevra yapamaması nedeniyle riske girmedik. Buraları gezmek ise bir başka bahara kaldı. :)


Aracımıza binip yorgun; ama  ülkemizin tarih, kültür ve doğal güzelliklerini görmenin ve onları duyumsamanın verdiği keyifle yola koyulduk. Kendi adıma, tarih ve doğadan aldığım enerjiyle uzun bir süre idare edebilirdim. Yolculuk öncesi biliyordum; ama bu yolculukta bir kez daha anladım ki; "İyiye ve güzele ulaşabilenler, zorlu yolları aşabilenlerdir." 
Zorlu yolları aşıp güzele ulaşmıştım, ta ki, bir sonraki yolculuğa kadar. İyiye ulaşmak içinse manevi yolculuğum devam ediyor, edecek de...

Bu güzel yürüyüşü düzenleyen ankarahiking yönetici ve rehberlerine teşekkürler.




Kaynaklar:

* Cevat Çapan - Dağın Eteğinde şiiri.

** Ahmet Kutsi Tecer - Orda Bir Köy Var şiiri.

*** Behçet Necatigil - Dağlarda Ateşler Yandıkça şiiri.

**** (blog.jollytur.com)

***** (blog.jollytur.com)

Herakleia Nekropolü'ndeki iki kaya mezarı fotoğrafı (zekeriyaipek.blogspot.com) dan alındı.





17 Mayıs 2017 Çarşamba




ÇİNGENE BARON 
J. Strauss (Oğul)




Devlet Opera ve Balesi sezonu kapatmadan, daha önce izlemediğim "Çingene Baron"u izlemek üzere, salonun ön sırasındaki koltuğa yerleştim. Heyecanlıydım. Uvertür çalmaya başladığında heyecanım arttı; müzik çok güzeldi ve Strauss'un neşeli müziğini dinlerken mest oldum..
Uvertür sona erdiğinde, ağır atlas perde açıldı. Ve operet başladı..

Dünya Prömiyeri 24 Ekim 1885'te Viyana'da yapılan Çingene Baron Opereti'nin konusu kısaca şöyle:

"Temeşvar Baronu'nun oğlu Sandor Barinkay ihanetle suçlandığı ve gönderildiği sürgünden geri döner. Döndüğünde tüm topraklarının domuz çiftliği sahibi Zsupan tarafından ele geçirilmiş olduğunu görür. Topraklarını kaybetme korkusu yaşayan Zsupan, gizlice Ottokar'ı seven kızı Arsena'nın Barinkay ile flört etmesi için yollar arar. Fakat Arsena tarafından ret edilen gururu kırık Barinkay, ona "Çingene Baron" adını takan Çingeneler arasında yaşamaya başlar. Çingenelerin içinde çok güzel Saffi adında bir genç kız vardır. Barinkay ve Saffi birbirlerine aşık olurlar. Sevgilisinin asil bir kandan (Saffi bir Türk paşasının kızı ve gizli hazinenin gerçek sahibesidir) olduğunu öğrenen Barinkay, kendisine ait fakat kaybettiği asil unvanını geri kazanmak için savaşa gider. Homonay kontu bir kandırmacayla Zsupan ve Ottokar'ı da askere gönderir. Güldüren komik durumlar ve görkemli müzikler eşliğinde bu iki karakter askere gider. İki yıl aradan sonra bu üç kahraman zaferle evlerine dönerler. Gerçek Baron unvanını geri kazanan Barinkay da sevdiği Saffi'si ile artık evlenebilir."

Operetin konusu Macar dokusu ve Çingene izleri taşısa da Çingene ruhunun altında asıl yatan doku Viyana müziğidir. Bu bakımdan Yarasa operetine benzer bir yapı karşımıza çıkar. Melodik çizgide dikkati çeken ve enstrümanların yansıttığı bu egzotik dokunuş yapıta operet tarihinde hatırı sayılır bir yer kazandırır. Bu operet ileride Lehar ve Kalman için de esin (ilham) kaynağı olacaktır.
Strauss gibi hızlı çalışan bir besteci için garip olsa da besteci, bu yapıtla ilgili olarak iki yıl boyunca çalışır.
(Hayati Asılyazıcı - Çingene Baron Üzerine Notlar)

Gürçil Çeliktaş'ın sahneye koyduğu, Nihat Kahraman'ın dekor tasarımını, Nursun Ünlü'nün de kostüm tasarımını yaptığı opereti keyifle izledim. Operetin librettosunun ve müziklerinin Türkçe olması keyfime keyif kattı. Barinkay'ı oynayan tenor Aykut Çınar çok başarılıydı. Son sahnede dans eden minik balerinlerin  danslarını izledikten sonra, sanat adına içim umutla doldu. 

İşte miniklerin dansı:










Not: Temeşvar günümüzde Sırbistan ile Romanya arasında bölüşülen Banat bölgesini kaplayan bir şehirdir ve Romanya toprakları içinde kalır. Osmanlı Devleti 19 Ekim 1552 tarihinde sona eren "Erdel Seferi" sırasında, Temeşvar şehrini fetheder ve "Temeşvar Beylerbeyliğini / Eyaletini" kurar. Temeşvar Eyaleti 24 Nisan 1716 tarihinde başlayan ve 21 Temmuz 1718 tarihinde "Pasarofça Barışı" ile sona eren Osmanlı-Avusturya savaşı sonucunda Avusturya'ya bırakılır. 

22 Temmuz 1739'da Belgrad yakınlarında Grocka Muharebesi'nde Osmanlı, Avusturya ordularını yener ve 18 Eylül 1739'da Belgrad Antlaşması imzalanır. Avusturya, 1718 Pasarofça Antlaşması'yla elde ettiği, Belgrad da dahil Kuzey Sırbistan'ı ve Küçük Eflak'ı (şimdi Romanya'da) geri verir.
(Libretto'dan)





15 Mayıs 2017 Pazartesi




RUHLARDAN İLHAM ALAN RESSAM!
(İsveçli Kadın Ressam; Hilma af Klint)


Hilma af Klint, The Guardian


Ülkemizde, Mayıs 2017'de vizyona giren Oliver Assayas'ın senaryosunu yazıp yönettiği 2016 yapımı orijinal adıyla "Personal Shopper" (Hayalet Hikayesi) filmini izlerken adeta ruhlar alemine bir yolculuk yaptım. Filmde, Maureen (Kristen Stevaet), ünlü modacı Kyra'nın Paris'te  kişisel alışveriş danışmanlığını yapmaktadır. Maureen'in Paris'te kalmasının bir nedeni vardır; Medyum olan ikiz kardeşi Lewis'i kalp krizinden kaybettikten sonra, ondan ruhsal bir işaret beklemektedir. Çünkü Lewis'le birbirlerine bir söz vermişlerdir; kim önce ölürse, diğerine gittiği yerden bir işaret gönderecektir. Maureen işte bu işareti beklemektedir. Maureen, bu bekleyiş sonunda ruhunu, hislerini kaybeder. Ve, filmin sonunda; kardeşinden beklediği işaret yerine, kendi ruhunun işareti gelir: Mauren'in son cümlesi; "Ey ruh! Sen, ben misin?" olur.

Yönetmen Oliver Assayas, bu filmiyle Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü alıyor. Film gündüz gösteriminde yuhalanırken, akşam gösteriminde ayakta alkışlanıyor. Ben filmi beğendim. Bu film sayesinde hiç tanımadığım, adını duymadığım, gelecekten resimler çizen bir ressamı tanıdım. Ressamın adı; Hilma af Klint. Merakım uyandığı için ressamı araştırdım ve filmde gösterilen tablolarını buldum. Klint'in ilginç bir öyküsü olduğunu öğrenince de yazmaya karar verdim. Çünkü filmde de verildiği üzere, 1911'de ilk soyut resmi çizen Kandinsky değil, ilk soyut resmi çizen Hilma af Klint'miş. (1906'da)

Hilma af Klint

İsveç Kraliyet Akademisi'nin diğer Avrupa Akademilerinden farklı olarak kadın öğrenci kabul etmesinin sonucu af Klint tahminen 1890'larda akademiden mezun olmuştur. Mezuniyetinin ardından, dünyanın her yerinde olduğu gibi Stockholm'de sadece erkeklerin hüküm sürdüğü sanat çevresinde kadın olduğu için kendine yer bulamamış, kariyerine bir süre kendi başına devam etmiştir. Ardından 19. yüzyılda Amerika ve İngiltere'de popülerleşen Spiritualizm (Ruhçuluk) akımının İskandinavya'ya yayılmasıyla metafizikle ilgilenmeye başlamış ve dört kadın ressamla birleşip "The five" adını verdikleri bir sanat grubunu kurmuş. Bu grupta transa geçerek resim yapmayı deneyimlemiştir. Kısacası Sürrealizmin simgesi olan bilinçdışı üretimi (otomatizm diye de bilinir) sanatla ilk defa birleştiren af Klint ve The Five olmuştur. Neticede ilk soyut resmi de 1911' de Kandinsky değil 1906'da af Klint çizmiştir. Döneminin sanat normlarının dışında af Klint Soyut Dışavurumculuğun simgesi olan dev kanvaslarla çalışmıştır. Kısacası 1.57 boyunda olması Pollock ve diğer soyut Dışavurumcuların 21. yüzyıl benliğimize maskülen diye kazıdığı dev kanvaslarla çalışmasını engellememiştir. 

Hilma günlüklerinde tablolarını trans halindeyken koruyucu meleğinin kendisine çizdirdiğini yazmıştır. Söylendiğine göre koruyucu meleği Hilma'dan işlerini sergilememesini istemiştir. Ona işlerinin ancak öldükten yirmi yıl sonra sergilenebileceğini söylemiştir. İroniktir ki bu dönem soyut resmin modern sanat tarihinde zirveye taşındığı 1960'lara denk gelmektedir. Neticede Hilma af Klint öldükten yaklaşık 20 yıl sonra işlerini yeğeni ortaya çıkarmıştır.(1)

Hilma af Klint'in yaşam öyküsünü okuduktan sonra, Goethe' nin Eckermann'a söylediği sözü hatırladım:

"En yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi...hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir." İlhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.(2) 


Kaynaklar:(1) Siyah punto ile yazılan bölüm ve af Klint'in tabloları, Hande Lara Sever (5harfliler.com) dan alındı.

(2) Stefan Zweig-Kendileriyle Savaşanlar. (s:7)