26 Şubat 2024 Pazartesi

 


KATIR ÇİĞDEMİ (COLCHICUM SZOVITSII)




Katır çiğdemi veya bilimsel adıyla Colchicum  szovitsii, Kafkasya, Türkiye ve İran'a endemik, Colchicaceae familyasından çok yıllık bir acı çiğdem türüdür. Cins, adını Antik Kolhis Krallığı'ndan almıştır. 200 ile 3250 metre yükseklikteki ıslak çayırlık ve nemli kesekli yerler, stepler ve Pinus orman kenarlarında yetişmektedir. Şubat ve Mayıs ayları arasında çiçeklenir. (Vikipedi)

Tüm fotoğraflar 25 Şubat 2024 günü Akkaya Yaylası / Çamlıdere'de tarafımdan çekilmiştir. Fotoğraflar iznim olmadan kullanılamaz.




















5 Şubat 2024 Pazartesi

 


BATI ÜLKELERİNDEKİ MAHKEMELERDE YARGIÇLAR NEDEN PERUK TAKIYOR?



Filmlerde izliyoruz. Bazı Batı ülkelerinde mahkemelerde yargıçlar, bize komik gelen peruklar takıyorlar. İkinci kez okumakta olduğum  J.J. Rousseau'nun "İtiraflar"ında, kendisini toplumdan soyutlayıp, uzun orman yürüyüşlerine çıkmadan önce kafasına taktığı peruğu bir daha takmamak üzere çıkarıyordu. Bunun bir anlamı olmalı diye düşünüp araştırdım ve çok ilginç nedenlerle karşılaştım. Kitabı ilk okumamda dikkatimi çekmeyen "peruk", ikinci okumamda karşıma dikildi. Bunun içindir ki, ikinci okuma, ilk okumadan daha verimli oluyor.

Gerçek veya yapay saçlardan oluşan peruk, yüzyıllar boyunca bir statü sembolü olmuş ve peruğa dönem dönem değişen anlamlar yüklenmiş. Özellikle yargıçlar ve avukatlar tarafından kullanılan perukların Kanada, İrlanda, Jamaika ve İngiltere'de hala kullanılmasının sebeplerinden biri; gücün ve hukuka saygının bir göstergesi olarak kabul edilmesi. Hatta eğer bir avukat peruk takmazsa mahkemeye hakaret olarak görülüyor. Peruk takmak hakim ve avukatların etnik köken, ırk, maddi güç, sosyal statü ve bunun gibi unsurların tamamından arınmış olarak görevlerini yerine getirdiklerinin bir işareti olarak görsel manada yasanın üstünlüğüne dikkat çekmeyi hedefler.

Diğer bir sebebi de; peruk bir üniforma sayılabilir ve üniforma kullanımı, hangi meslekten olursa olsun düzeni, tertibi ve görev bilincini yansıtır. Hukukçularda bu doğrultuda peruk kullanımını günümüzde hala sürdürmektedir.

PERUK TAKMANIN TARİHİ

Eski Mısır'da havanın aşırı sıcak olması nedeniyle saçlarıyla uğraşmak istemeyenler saçlarını kazıttırıyorlardı. Kazınan saçlarla kel olarak dolaşmak hoşlarına gitmediği ve de yakıcı güneş ışınlarından kafalarını korumak için peruk takmaya başladılar. Ancak alt sınıfla, üst sınıfın taktığı peruklar farklı materyallerden yapılıyordu. Alt sınıf, yün ve yaprak liflerinden yapılmış peruk kullanırken, üst sınıf gerçek saçtan yapılmış peruk takıyordu. Hatta gümüşten yapılan peruklar bile vardı.

Orta Çağ'da ise bitlerden kurtulmanın yolu olarak peruk takıldı. Bit salgını yaygınlaşınca saçlar tıraş edilip peruk kullanıldı. Bir süre sonra peruklar da bitlendi ama peruktaki bitlerden kurtulmak kolaydı; sıcak suya atılan peruklar bitlerden arınıyordu.

Peruk kullanımına neden olan ilginç bir neden de frengi hastalığı idi. 1490'lı yıllarda Avrupa'da yayılmaya başlayan ve cinsel yolla bulaşan frengi, çiçek hastalığı veya Fransız hastalığı olarak biliniyordu ve henüz tedavisi bulunmamıştı. Frengi hastalığının semptomları arasında düzensiz saç dökülmesi ve açık yaralar bulunuyordu. Avrupalılar kel kafalarını ve açık yaraları gizlemek için peruk takmaya başladılar.

1673 yılına gelindiğinde, Fransa'da peruk ustaları için bir lonca kuruldu. Yüz yıl sonra, ülkede 1000'e yakın perukçu vardı. Bu dönemde kellik, bir erkeğin itibarını zedeleyecek şekilde sosyal bir problemdi. 

Güneş kral olarak da anılan Fransız Kralı IV. Louis genç yaşta kelleşmeye başlayınca, peruk taktı. 48 tane perukçusu olduğu söylenir. Peruk takması, halk arasında frengi olduğu söylentisine neden olur. Kral bile olsa itibarını korumak için, kelliğini saklamak zorundaydı!

İngiltere'de ise Kraliçe I. Elizabeth'in tahta geçmesiyle, peruk kullanımı hızla arttı. Kraliçenin kendisi kırmızı bir peruk takıyordu. Peruklar daha popüler hale geldikçe, insanların servetlerini sergilemeleri için kullandıkları bir statü sembolü haline gelmişti. 

Perukların yaygın olarak kullanılmaya başlaması kuaförlük mesleğinin temellerini de attı. Bu sayede farklı uzunluk, renk ve modellerde peruklar üretilmeye başlandı.

17. yüzyıl, perukların hem kadınlar hem de erkekler için ciddi anlamda popüler hale geldiği bir dönemdi. Bu çağda saç ne kadar kalın ve çoksa o kadar iyiydi. Üst sınıfların dışarıda ve resmi toplantılarda kullandığı "tam peruk", evde takmak için de "küçük bir peruk" olmak üzere iki tür peruğu vardı. 17. yüzyılın başka bir trendi de oldukça şık kabul edilen beyaz peruklardı. Kuaförler daha göz alıcı görünsün diye perukları pudralayıp beyazlaştırıyorlardı.

Peruklar, 18. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde erkeklerden daha çok kadınların ilgi odağı olmuştu. Aristokrat ve kraliyet kadınları, çeşitli renk ve kokularla (lavanta ve portakal kokulu saç pudrası) bezenmiş peruklar takıyorlardı. Kadın peruklarında, erkeklerdekinden farklı olarak değerli taş ve takılar bulunmaktaydı. İşte bu yüzyılda yapılmış tablolara baktığımızda aristokrat kadınların leylek yuvası gibi görünen süslü peruklarının göz kamaştırması bu yüzdendir. 

Günümüzde ise sanatçılar dışında peruk kullanımı yaygın olmasa da saçı dökülenler için peruk kurtarıcı olabiliyor. Bu durum sosyal durum ve statüden çok, kişinin psikolojisi açısından önemli görünmektedir. Teknolojinin gelişmesi sonucunda, son derece teknik ve kullanışlı peruklar üretilmektedir. Ayrıca, peruk takmak istemeyenler için saç ekimi yapılabilmektedir. Bu konuda doktorlarımız oldukça başarılı çalışmalar yapmaktadır.



Kaynak: webtekno.com

İleri okumalar içinWingsBattle FieldsByrdieLives and LegaciesHistory of Hats



24 Ocak 2024 Çarşamba

 


YÜRÜMENİN FELSEFESİ

(YÜRÜYÜŞ BİR SPOR MUDUR?)



Bir bebeğin ilk adımlarını atarak yürümeye başlamasını, kuşların uçmayı öğrenmelerine benzetirim. Kuş yavruları uçmayı, bebekler de yürümeyi ebeveynlerinden sonradan öğrenirler. Önceleri sendeleyen, düşen, kalkan, çabuk yorulan bebek, yürümesi otomatiğe bağlanınca keyif alır, evde bulunan tüm odaları gezer, dağıtır, sevinç çığlıkları atar. Tıpkı yavru kuşların kendi kanatlarına güvenip gökyüzünde ilk kanat çırpmalarındaki sevinç cıvıltıları gibi...

Frederic Gros Yürümenin Felsefesi kitabına "Yürümek spor değildir." diye başlar. Sporun tekniğinin, kurallarının ve puanlarının olduğunu ayrıca rekabet gerektirdiğini belirtir ve devam eder; sporun durmadan öğrenmeyi, çalışmayı ve her sporda olduğu gibi bir skor tutturmanın şart olduğunun altını çizer.

Gros yürümek ise spor değildir der ve devam eder; "Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamıştır. Yürümek için iki bacağınızın olması yeterlidir. Gerisi fasa fisodur. Hızlanmak mı istiyorsunuz? O halde yürümeyin, başka bir şey yapın; tekerleklileri kullanın, kayın, uçun! Yürümeyin. Ve unutmayın, yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir. Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan." (s:10)

Oldum olası yürümeyi, yürürken düşünmeyi çok severim. Özellikle doğada yürümek, bol oksijen almak sanki zihnimi çok daha iyi çalıştırıyor gibi gelir bana. Uzun yürüyüşlerde bedenim yorulsa da zihnim berraklaşır, daha önce bakıp geçtiklerimi görmeye başlarım. Adeta ruhum tüm olumsuzluklardan arınır, tertemiz olur. Ormanda iken, dakikalarca ve hiç sıkılmadan bir böceğin davranışlarını izleyebilir, bir yaprağın rüzgarda salınmasının çıkardığı sesi müzik niyetine dinleyebilirim. Yürümek, dahası doğada olmak özgürlüğün tadını çıkarmamın yanı sıra sabırlı olmayı da öğretmiştir bana. Beni tanıyanlar nasıl bir sabır taşı olduğumu iyi bilirler. :) 

Yürümek, özellikle doğada yürümek benim için özgürlük demektir. Çünkü doğa, benim ne yaptığımla, ne söylediğimle ilgilenmez. Sadece dinler; yorum yapmaz, dahası yaptıklarımla, söylediklerimle yargılamaz beni. Ormanda, dağda, ıssız bir ovada kendimi rahat hissetmemin nedeni de budur. Doğa beni olduğum gibi kabullenir; ben onu severim, o da beni sever...Kentin boğucu havasından sıkılıp, beton duvarların üstüne üstüne geldiğini hissettiğiniz anda, şöyle bir dolaşmaya çıkmak bile insanın endişelerini hafifletir, işleri, ödevleri, yapılması gereken her neyse ondan bir süreliğine de olsa uzaklaştırır ve rahat bir nefes almanızı sağlar Canınız sıkıldığında açık havaya çıkıp kısa bir yürüyüş yapıp deneyimleyin derim.  Göreceksiniz bir kuş kadar hafiflediğinizi.

Kimileri yalnız, kimileri de bir grupla yürümeyi tercih eder. F. Nietzsche ve J.J. Rousseau yalnız yürümekten yanaydılar. Çünkü sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiklerini ve esin bulabildiklerini söylediler. Eğer yanlarında biri olursa onunla konuşacaklarını ve düşüncelerinin dağılacağını biliyorlardı. Rousseau, yazdığı "İtiraflarım" ve "Yalnız Gezenin Düşleri" adlı iki otobiyografisinde, her gün yaptığı uzun orman yürüyüşlerinde iç dünyasına yaptığı yolculukları anlatırken bu doğa yürüyüşlerinin kendini tanımasına da yardımcı olduğunu yazar. Ayrıca bu gün boyu süren yürüyüşlerde, -kendinde homo viator'u, yürüyen insanı- kültürle, eğitimle, sanatla bozulmamış doğal insanı bulmaya yönelik çılgın planının çatısını kurar: Kitaplardan ve entelektüel toplantılardan önceki, hatta toplumdan ve ücretli emekten önceki, maziye karışmış insandır bu. Onu arar.

Nietzsche de çalışmak için yürümek zorundadır. Dinlenmenin, hatta refakatçisi olmanın bile ötesinde, Nietzsche'nin tam olarak parçasıdır yürüyüş. Şen Bilim kitabında şöyle der ; "Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir." (*)

F. Gros, kitabında Nietzsche'nin efsane yürüyüşçü olduğunu belirttikten sonra, Nietzsche'nin düşünüp yazabilmesinin neredeyse tek nedeninin hatırı sayılır bir yürüyüşçü olmasına bağlar: "Nietzsche sık sık yürüyüşten bahsederdi. Açık havada yürüyüş yapmak, Nietzsche külliyatının doğal bileşeni, yazarlığının da değişmez bir refakatçisiydi. Günde sekiz saat yalnız başına yürüyen Nietzsche, Gezgin ve Gölgesi'ni bu şekilde yazmıştı."

Her yürüyen, yürümeyi seven Rousseau ve Nietzsche olacak diye bir kural yok. Ama olsaydı iyi olurdu. Platon'un "ideal devletindeki" yönetici tanımlaması ve bir yöneticide olması gereken vasıfları tek tek sayması aklıma geldi de.  O zaman dünyayı, bilgeler ve düşünürler (filozoflar) yönetirdi. İyi olmaz mıydı? 

Son yıllarda yapılan araştırmalara göre, yürürken attığımız her adımın bedenimize ve ruhumuza ne gibi yararlar sağlayacağını kısaca şöyle sıralayabilirim. Daha fazlasını okumak için aşağıda verdiğim linki tıklayabilirsiniz.

- Yürümenin sağlığa faydalarından yararlanmak için yaklaşık dört bin adım yeterli.

- Yürüyüş şekliniz parmak iziniz kadar benzersiz!

- Yürürken kollarınızı sallarsanız daha az enerji harcarsınız.

- Amerikan Kalp Derneği (aha), yürümenin sağlığa faydalarına dikkat çekmek için 2007 yılında Ulusal Yürüyüş Günü oluşturdu.

- Dünyanın en hızlı yürüyen insanları Singapurlulardır.

- Yürüyüş yapmak akademik performansı artırabiliyor.

Tüm bunların yanında David Le Breton'un dediği gibi; "İnsan; yazmak, anlatmak, görüntüler yakalamak, tatlı hayaller içinde yüzmek, anılar ve tasarılar biriktirmek için de yürür." Nedeniniz ne olursa olsun sağlıklı olmak için yeter ki yürüyün...Unutmayın ki, "sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur." 

Başta kendime ve siz değerli okuyuculara keyifli ve sağlıklı yürüyüşler diliyorum



Kaynaklar:

* Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi. Kolektif.kitap, 23. Baskı. Çeviren: Albina Ulutaşlı.

https://www.thefactsite.com/walking-facts/




18 Ocak 2024 Perşembe

 



SUUDLAR; SIRADAN BİR ÇÖL KABİLESİNDEN HANEDANLIĞA GEÇİŞ


Son günlerde hem ülkemiz hem de dünya genelinde popüler olan Suudi Arabistan Krallığı'nın tarihiyle ilgili çok kitap okudum ama hiç yazmadım. Popüler kültürden kaçınamadığımıza göre, ben de modaya uyayım dedim ve kısa bir araştırma yaptım; okuduğum kitaplara ek olarak.

Suud kabilesinin tarihçesini yazmadan önce, Birinci Dünya Savaşı'na ve o tarihte  büyük devletler arasındaki dengelere bakmak gerekiyor. Bu nedenle kısa ve öz olarak konuya değineceğim. 

I. Dünya Savaşı'nda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Almanya (daha sonra Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan'ın katıldığı) İttifak devletleri olarak, İngiltere, Fransa, Sırbistan ve Rusya İmparatorluğu'nun oluşturduğu (daha sonra İtalya, Yunanistan, Portekiz, Romanya ve ABD'nin katıldığı) İtilaf devletlerine karşı savaşıyorlardı. I. Dünya Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde savaş 1915'te Gelibolu Muharebesiyle başlamıştı. Bu taarruzun amacı Osmanlı İmparatorluğunun Mısır ve Süveyş Kanalı'na ve de Irak(Mezopotamya) ile yakınındaki İran Körfezi'nde bulunan Abadan Petrol rafinerilerine ulaşmasını engellemekti. Ama Britanya Gelibolu'da yenilince, istihbaratının dikkati derhal Irak, Arabistan ve Körfez(Basra) bölgesine çevrildi. Çünkü başarı Araplardan gelecek yardıma bağlıydı. Savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflaması ve güçten düşmesi, Sultan V. Mehmet Reşat'ı, Alman İmparatoru Wilhelm'in de baskısıyla Halifelik kozunu kullanmaya itmişti. Ve Cihad ilan edilmişti. Osmanlı vilayeti Halep'teki Müslümanlar öyle büyük bir propaganda altında kalmışlardı ki, II. Wilhelm'in Müslüman olduğuna ve Almanların Rusya'ya karşı İslam uğruna savaştığına inanmış görünüyorlardı. Alman ve Türk propagandacılar Alman İmparatoru II. Wilhelm'den "İslamın dostu ve koruyucusu Hacı Wilhelm" diye söz ediyorlardı. Konuyla ilgili olarak Cengiz Özakıncı "Türkiye'nin Siyasi İntiharı, Yeni Osmanlı Tuzağı" adlı araştırma-inceleme kitabında şöyle yazar: "Osmanlıcılığın, İslamcılığın,  İslam Birliği'nin, Hilafet'in ve Cihad'ın Hristiyan emperyalistler tarafından kendi sömürgen amaçları doğrultusunda araç olarak kullanılmasının geniş kapsamlı ilk örneği olmuştu. Birinci Dünya Savaşı, Almanya'nın Osmanlı'yı uydulaştırıp Hilafet ve 1914'te Cihad silahını kullanmasına İngilizlerin hemen iki yıl sonra 1916'da vereceği yanıt, Arapları Osmanlı Hilafeti'ne karşı ayaklandırıp Cihad silahını Osmanlı'ya karşı kullanmak olacaktı. s:228) Yani, Alman Malı Osmanlı "Cihad"ına karşı, İngiliz Damgalı Arap "Cihad"ı. İngilizler, bunu Arabistan Yarımadası'nda Arap-Türk ayırımı ve de Vahhabi-Sünni mezhep ayırımı yaparak kendi çıkarları için kullandılar ve başarılı oldular.

Osmanlı Sultanı Araplardan gelecek muhalefetten çekiniyordu. Bunun için Mekke ve Medine'de bulunan kutsal yerlerin bekçisi, kutsal hac ziyaretinin denetçisi olan ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in soyundan gelen Şerif Hüseyin'i Hicaz'da karışıklık çıkarmaması için İstanbul'a sürgüne gönderdi (Şerif Hüseyin, 1883-1908 yılları arasında İstanbul'da ikamete mecbur tutuldu.) 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla II. Abdülhamid tahttan indirilip, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı ele geçirmesiyle de Şerif Hüseyin Hicaz Emiri olarak atandı. Osmanlı Sultanları tarafından Hz. Muhammed'in soyundan gelenler, Hicaz'a emir olarak atanıyorlardı. Hicaz'a vali (emir) atama kuralı, Yavuz Sultan Selim zamanından 1916'ya kadar dört yüz yıl yürürlükte kaldı.

İngiltere Osmanlı yönetiminden hoşnut olmayan Arap milliyetçilerini Osmanlı'ya karşı kullanabileceği olası müttefikler olarak görüyordu. Ancak, Arap kabileler kararsızdı; pek sevilmeyen işgalciler olsa da, tıpkı kendileri gibi Müslüman olan Türklerin mi, yoksa kendilerine bağımsızlık ve yeni bir yönetim biçimi vaat eden ama ne yazık ki Hristiyan olan İngilizlerin mi yanında yer almalıydılar? Arapların İngiltere ve Fransa'ya (Suriye nedeniyle) karşı kutsal bir Cihad açması bile olasıydı. Bunu bertaraf edebilmek için İngiltere, askeri istihbaratını devreye soktu. Eğer doğru Arap liderlerini bulurlarsa (bağımsızlık isteyen, İngiltere'ye sempati duyan ve sözü geçen liderler) Türklere karşı güçlü bir isyan başlatabilirlerdi. 

Bu isyanı başlatabilmek için de T.E.Lawrence'ı Arap kabileleri hakkında bilgi toplamakla görevlendirdiler. Önce Şerif Hüseyin'le anlaşan İngiliz ajanı Lawrence, ona bağımsızlık sözü verdi ve büyük Arap isyanını başlattı. Ancak, Osmanlı'ya karşı zafer kazandıkça İngilizlerden istekleri artan Şerif Hüseyin'den bıkan (isteklerinden biri de Halife olmaktı) İngiliz yönetimi, Arabistan için yeni ittifak arayışına girdi ve kısa sürede de buldu. Bu ittifak adı pek duyulmamış bir Arap kabilesiydi; Suud kabilesi. Tarih sahnesine çıkışları ise şöyleydi:

Muhammed bin Suud günümüzde Suudi Arabistan olan topraklarda bağımsız bir teokrasi kurmak için 1744'te geleneksel Sünni lider Muhammed bin Abdülvehhab ile bir araya gelerek anlaştılar (Abdülvehhab'ın ailesi günümüzde hala Suudilerle ittifak halindedir; biri politikayla ilgilenirken, diğeri dini idare etmektedir). 

Bugünkü Suud Hanedanına adını veren Muhammed bin Suud, Arabistan'ın çeşitli yerlerine dağılmış olan Aneze kabilesindendir. Ataları 15. yüzyılda Katif'ten gelerek Diriye'ye yerleşmiş ve o tarihten itibaren Diriye emirleri bu aileden çıkmıştı. Babasının ölümü üzerine Muhammed bin Suud, Diriye ve çevresinde ilk olarak 1726'da bağımsız bir emir sanıyla hükmetmeye başladı. Bu dönemde, Hz. Muhammed'in zamanındaki hayat tarzına dönülmesini savunan ve her türlü yeniliğe ve mezarlara karşı olan Vahhabiler ve öğretilerin yayıcısı Muhammed bin Abdülvehhab, bazı sahabelerin mezarlarını yıktırması sonucu gördüğü tepkiler üzerine Diriye'ye sığınmak zorunda kaldı. Vahhabilere göre mezarın sadece ziyareti değil, yerinin belli olması bile cehennemin kapılarını açacak bir kabahatti. Diriye'ye yerleşen Muhammed bin Abdülvehhab' ve ailesine, Suud ailesi sahip çıktı ve fikirlerinin yayılmasına destek verdi. Böylece birbirleriyle anlaştılar. Bu ittifak hem Suudilerin hem Vahhabilerin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Daha sonra Muhammed bin Suud, Muhammed bin Abdülvehhab'ın kızıyla evlenerek aralarında akrabalık bağı kurdu. Böylece birlikte dini-siyası bir güç oluşturdular. Bu arada emirliğin Muhammed bin Suud, şeyhliğin ise Muhammed bin Abdülvehhab nesline ait olması kararlaştırılarak Suudi hanedanının temelleri atıldı ve devletin takip edeceği siyaset belirlendi.

Suudlar devlet kurduktan sonra, kendilerine rakip olan Osmanlı yandaşı Reşidiler, Suudileri 1891'de sürgüne göndererek büyük bir savaşa (Mulayda Muharebesi)  neden oldular. Zekat konusundaki sorunların ve Reşidi lideri İbn Sabhan'ın tutuklanmasının ardından Osmanlı'nın desteklediği Reşidiler Suudi devletine son vermeyi ve hem El-Kasım Bölgesini hem de Riyad'ı fethetmeyi planladılar. Reşidiler ve Arap aşiretlerinden oluşan müttefikleri İkinci Suud Devletini sona erdirdiler. Abdurrahman bin Faysal liderliğindeki Suud Hanedanı ile müttefiklerini kaçmaya zorladılar.

Suudi Arabistan'ın birleşmesi 1902 ve 1932 yılları arasında İbni Suud'un liderliğinde günümüzdeki Suudi Arabistan Krallığının Arap Yarımadası'nda bulunan çeşitli kabile, emirlik ve krallıklarla birlikte Arap Yarımadası'nın büyük bir kısmını ele geçirmesiyle oluşmuş askeri ve politik bir süreçtir. Birleşme kısa sürede gerçekleşmemiştir. 

Suudi Arabistan'ın Diriye Emirliği'nden farklılığını vurgulamak ve Necd Emirliği olarak da adlandırılan İkinci Suudi Devleti ile karıştırılmaması için Suudi Arabistan yerine Üçüncü Suudi Devleti adlandırılması da kullanılmaktadır.

Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Suudi Arabistan'da ülkenin kuruluş tarihinin 1932'den 1727'ye çekilmesi kararını 02.02.2022'de AA'na yaptığı açıklamada "egemenlik tartışmaları ve üç Suud devleti" başlığı altında şöyle değerlendirmiş: "'Egemenlik' kavramlarının bir devlet ile ilişkilendirilmesi zarureti vardı. Oysa gerek Suudilerin kaynakları ve gerekse bölgede 18. yüzyıldan beri yaşananlar, gerçek anlamda bir egemenliği tanımlamaktan uzaktı. Zira onlar kadar güçlü olmasa da bu bölgede emirlik olarak nitelenen pek çok başka yerel güç vardı ve hiçbiri devlet olarak anılmıyordu. Üstelik aynı tarihlerde bölgede uluslararası kabul gören Osmanlı egemenliği bulunuyordu. Bu yüzden tarih yeniden gözden geçirilerek üçlü bir sistem geliştirildi. Buna göre, tarihte üç Suud devleti kurulduğu iddia ediliyordu. Birincisi 1744-1891 arasında Dir'iyye'de kurulan ve Osmanlı adına Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın yıktığı devletti. İkincisi ise 1824-1891 yılları arasında Riyad merkezli olarak kurulan ve Reşidilerin ortadan kaldırıldığı devletti. Üçüncüsünde, İbn Suud'un Riyad'a döndüğü 1902'yi kabul edenler ile İngiltere'nin Suudi Arabistan'ı resmen tanıdığı 1932 yılını benimseyenler arasında ihtilaf çıkmıştı. Zira o tarihe kadar "Modern anlamda emirliğin egemenlik sınırları var mıydı? sorusu cevaplanamıyordu." 

Bugünkü Suudi Arabistan Kralı Selman, devletin kuruluş tarihini değiştirmekle, ülkesinde bulunan ulemanın tepkisini çekmiş ama isteğinden vazgeçmeyerek ailesinin şeceresini yazdırdığı kitaplarla, çizdirdiği atlaslarla değiştirmiştir. Ailesinin kökeninin Aneze kabilesinden geldiğini reddetmiş, ve aile kökenini Beni Hanife'ye bağlayarak yeni bir şecere yaratmış. Bekleyip göreceğiz; tarih yazıcıları ve tarihi kaynaklar bu gelişmeye ne diyecek ya da bir şey diyecekler mi?

1932 yılında resmi Suudi Arabistan Devleti kurulduktan sonra, İran ve Bahreyn'de büyük petrol rezervleri bulundu. Bu tarihten sonra, Kral Abdülaziz haklar konusunda müzakereler yaptı ve ABD şirketi Standard Oil 1938'de petrol çıkarmaya başladı. Petrol zenginliği ve İslam'ın kutsal şehirleri Mekke ve Medine'ye sahip olması bu aileyi(Suud) Arap Dünyası'nın temel taşı yaptı.

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'ya karşı ayaklanan Araplar  ve sonrasında İngilizlerin yardımıyla 1932'de kurdurulan devletlerine resmi sıfat kazandıran Suudlar, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce 1938'de topraklarında çıkan petrol rezervlerini ABD şirketlerine devretmişler ve zenginliklerine zenginlik katmışlardır. ABD ne derse emrine amade olan bir krallık (Osmanlı'ya karşı bağımsızlık peşinde olduklarından), kuruluş tarihini değiştirse de egemen midir, egemenlik haklarından söz edebilir mi? Bunun cevabını siz değerli okuyuculara bırakıyorum...


Yararlandığım Kaynaklar:

1- TAT WOOD & DOROTHY AIL, Dakikalar İçinde Dünya Tarihi, Anında Açıklanan 200 Önemli Tarihi Olay. Çeviri: Efe Erdal.

2- JANET WALLACH, ÇÖL KRALİÇESİ. Can Yayınları / Biyografi. İngilizce aslından çeviren: Püren Özgören.

3- CENGİZ ÖZAKINCI, TÜRKİYE'NİN SİYASİ İNTİHARI YENİ OSMANLI TUZAĞI. Genişletilmiş, gözden geçirilmiş, güncellenmiş 21.Basım. Otopsi Yayınları.

4- İSMAİL KÖSE, BÜYÜK OYUNUN KÜÇÜK AKTÖRÜ ŞERİF HÜSEYİN. Kronik Yayınları. 2. Baskı.

5- tr.wikipedia.org

6-https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suudi-arabistanda-kurulus-tarihi-neden-degistirildi/2491635


25 Aralık 2023 Pazartesi

 



YENİ BİR YILA GİRERKEN




İnsan yeni bir şey aldığında sevinçlidir, yeni bir hayata başlarken umutludur, yeni sevdalara tutulurken mutludur. Yeni olan ne varsa değerli ve kıymetlidir onun için. Yeninin bir gün sonra eskiyeceğini, bir başka yeni elde edildiğinde elindeki yeninin eski duruma düşeceğini bilmeden hep yeniler peşinde koşar durur. Bu koşuda istek ve arzuları yenilenirken, aslında kendisi eskir farkında değildir! 

Yeni bir yıla girmeye az kalmışken, yılın başına eklediğimiz yeni sözcüğü hakkında birazcık düşündüm. 2023'ü yolcularken adı eski yıl, 1 Ocak  itibarıyla aynı zaman dilimi saat 24'ten sonra 60 saniye geçince, ansızın "yeni yıl" oluveriyor. Aslında ezelden beri hiç değişmeyen zamanı insan kendisine uydurmak için dilimlere ayırmış ve adlandırmış. Zihnimizde bu adlandırmalarla uyumlanmış ve geçip gittiğini varsaydığı zamana eski, geleceğini varsaydığı zamana da yeni demiş. Yani insanoğlu/kızı kendini zamana uyduramayınca, zamanı kendine uydurmuş! Böylece  zamanı kaybetmediğini sanırken zaman çoktan onu kaybetmiş!

John Steinbeck Cennetin Doğusu kitabında zamana ilişkin şöyle yazar: "Zaman aralığı, zihinde garip ve çelişkili bir meseledir. Rutinle geçen bir sürenin ya da olaysız bir sürenin insana bitmez tükenmez geleceğini varsaymak mantıklıdır. Öyle olması gerekir, ama değildir. Hiçbir süresi olmayan zamanlar, sıkıcı ve olaysız zamanlardır. İlgiyle renklenmiş, trajediyle yaralanmış, sevinçle bölünmüş zamanlar ise hatırada uzun görünen sürelerdir. Düşünülürse öyle de olması gerekir. Olaysızlığın direği yoktur ki üzerine bir süre asabilesiniz. Hiçbir şeyden hiçbir şeye geçen zaman sıfırdır." Bu nedenle zaman denilen kavram ayrım yapmaz; takvim düzeni ve saat dilimleri herkes için aynıdır ve adildir.

2023 yılı nasıl geçti anlayamadım. Acaba hiçbir şeyden hiçbir şeye geçen zaman olduğu için mi? Bunu düşünmeyi erteleyip, alışılageldiği üzere yeni bir yıl için sizlere güzel  dileklerimi sunayım. 

Bu yazımı okuyan siz değerli okurlara, 2024 yılında mutluluklar (göreceli ve öznel olsa da) diliyorum. Ve de evlerinize "Huma Kuşu" girsin ya da üstünüze bu kuşun gölgesi düşsün diyorum...

Not: 

- Efsanevi bir kuş olan Huma Kuşunun yükseklerde uçması ve asla yere inmemesi nedeniyle ayaklarının olmadığına inanılır. Huma (Dilimize Farsçadan gelmiştir) kelimesinin anlamı "mutluluk getiren" olarak bilinmektedir. Huma kuşunun olduğu yerde mutluluk ve huzur olduğu söylenegelmektedir. Türk Mitolojisinde Huma kuşu  Umay Ana olarak bilinmekte, Umay Ana'nın bereket ve huzur getirdiğine inanılmaktadır. Efsaneye göre diğer bir adı "Devlet Kuşu" olan Umay (Huma Kuşu), yeryüzüne kanatlı bir kuş olarak inmekte,  gölgesine erişebilen kişinin devlet yöneteceği ya da padişah olacağı da söylenmektedir.

- Dileğimdeki mutluluk kelimesi, psikolojide kullanılan "öznel iyilik durumunu" ifade etmektedir. 



15 Aralık 2023 Cuma

 



ADI MASKELİ AMA MASKESİZ, BALO AMA ŞATAFATSIZ, OPERA AMA SİNEMA. HANGİSİNİ İZLEDİM ACABA?



11 Aralık 2023 Pazartesi gecesi Ankara Devlet Opera ve Bale salonunda, Verdi'nin "Maskeli Balo" operasını izledim. Sadık bir opera izleyicisi olarak hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Önce kısaca Maskeli Balo operasının konusunu ve tarihsel süreçte operanın librettosunun değişime uğrama nedenlerini de kısaca yazmalıyım. 

G. Verdi tarafından bestelenen Maskeli Balo'nun (Un ballo in maschera) librettosu , Antonio Somma tarafından yazılmış olup gerçek bir olaya dayanmaktadır. Dünya prömiyeri Roma'da 17 Şubat 1859'da yapılmış. Ülkemizde ise ilk kez 1946-47 sezonunda sergilenmiş. 

Operanın konusu gerçek bir olaya; 1792 yılında İsveç Kralı III. Gustav'ın bir maskeli baloda suikast sonucu öldürülmesine dayansa da, libretto defalarca sansüre uğradığından (bir kralın suikasta uğrayarak öldürülmesi Avrupa'daki diğer kralların ve Aristokratların hedef olabileceği düşüncesiyle sansürlenmiş) libretto değiştirilmiş ve böylece operanın sahnelenmesi sansürden kurtulmuş. Librettoda yapılan değişikliğe göre; operanın konusu Boston 'da (Amerika) geçmektedir. Boston Valisi Ricardo, sağ kolu ve en yakın arkadaşı Renato'nun karısı Amelia'ya aşık olur. Önceleri karşılıksız olduğunu düşündüğü aşkın karşılıklı olduğunu öğrenir. Amelia da Ricardo'ya aşıktır. Bir gün, Vali Ricardo, ünlü büyücü ve falcı Ulrica'nın mağarasına  gizlice tebdili kıyafet giderek saklanır. Amelia ünlü büyücü Ulrica'dan yasak aşkına çare bulmasını istemektedir. Amelia, mağaradan çıktıktan sonra Ricardo da ünlü büyücüden kendi falına bakmasını ister. Ulrica, Ricardo'ya elini sıkan ilk kişi tarafından öldürüleceğini söyler ama bu kehanet Ricardo'yu sadece eğlendirir. Ve sonunda dostu, arkadaşı Renato tarafından maskeli baloda öldürürlür.

Üç perdelik operayı rejisör Ayşe Dağıstanlı Parlar sahneye koymuş. Dekor tasarımı Özgür Usta, kostüm tasarımı Aydan Çınar, video prodüksiyon ise Ahmet Şeren tarafından yapılmış. Rejisör Ayşe Dağıstanlı Parlar bu klasik operayı, modern şekle getirerek ve de yaratıcılığını kullanarak sahnelemiş. Emeğine sağlık olsun ama iyi  bir opera izleyicisi olarak operada uygulanan tekniği (video prodüksiyon), dekor ve kostümleri hiç beğenmedim. Dekor ve kostümler sanki bütçe azlığından baştan savma tasarlanmış ve dikilmiş hissi uyandırdı bende. Son sahnedeki baloya dek tüm giysiler siyah, beyaz ve gri renkteydi. Adeta opera değil de siyah-beyaz bir film izliyor gibiydim. Bunda üç perde boyunca, sahnedeki sanatçıları gölgede bırakan video prodüksiyonun da katkısı oldu şüphesiz. Sahnedeki sanatçıların hareketsizliği karşısında videodaki sanatçıların bale mi, modern dans mı olduğunu kestiremediğim danslarıyla "ne alaka yaa" durumundan bir türlü kurtulamadım. Üst yazıyı mı okusam, sahneyi dolduran ve bir film şeridi gibi akan videodaki dansları mı izlesem, yoksa sahnedeki sanatçıları mı dinlesem üçlüsü arasında gidip gelerek bir türlü oyuna odaklanamadım.

Oyunda, ilk hayal kırıklığını heyecanla beklediğim perdenin açılmasıyla yaşadım. Perde açıldı. Sahnede kalabalık bir oyuncu topluluğu, hiç kıpırdamadan taş kesilmiş gibi duruyor. Kıyafetleri istisnasız tek tip; kaba ve zevksiz öylesine özensiz dikilmiş. Bana Mao dönemi Çin'deki tek tip kıyafetlerin sitilini hatırlattı! Hani oyunun konusunu bilmesem, bu kıyafetler nedeniyle olay Çin'de geçiyor diyebilirdim. Bunu geçtim diyeyim, videodaki jenerikte akan isimlerin sahnedeki sanatçıların isimleri olduğunu düşünürken, isimlerin elimdeki listeyle benzerlik taşımadığını görünce videodaki dansçıların isimleri olduğunu tahmin ettim. Burada da bir açıklık yoktu ne yazık ki. Üstelik sahnede hiç kıpırdamadan duran ve jeneriğin bitmesini sabırla bekleyen sanatçılara saygısızlık yapıldığı kanaati de uyandı bende. Eminim böyle düşünülmemiştir ama seyirci olarak bende uyandırdığı his bu oldu.

İkinci perdede soprano Amelia'nın detone olmasını insanlık hali diye geçiştirebilir, olur bazen böyle şeyler diyebilirim, ki aslında iyi çalışılmış bir operada olmamalı. Ancak üçüncü perdede öyle bariz hatalar vardı ki, bu durumu da seyirciye saygısızlık olarak görmeme neden oldu. Yani nasıl olsa seyirci anlamaz; madem librettoyu değiştiremiyoruz, biz de kostümleri değiştiririz mantığıyla konu işlenmiş. Dikkatli bir seyircinin gözünden kaçmayacak iki örnekle ne demek istediğimi anlatayım: Öncelikle üçüncü perdede siyah, beyaz ve griden renkli tonlara geçen kostümler (maskeli balo olduğu için mecburen) renkli çuvallardan, dikilmeden öylece sanatçıların tek tip elbiselerinin üzerine geçirilmiş gibiydi. Kumaş ince olduğu için altından elbiseler seçilebiliyordu. Hele sahne ışıklarında bunu görmemek imkansızdı. Vali Ricardo'nun kostümü ise balo için değil de sanki evinde yeni  banyodan çıkmış beyaz renkli bornozu sırtına geçirmiş gibiydi. En azından balodaki kıyafeti özenli olabilirdi. Bir başka örnek valiye suikast düzenleyecek olan Samuel ve Tom'un kıyafetlerindeki renk uyumsuzluğuydu. Üst yazıda, maskeli baloda Samuel ve Tom "gök mavisi elbise ve sol yanında  şerit gibi bağlanmış kırmızı eşarplar" giyinmeye ve birbirlerini bu kıyafetle tanıyacaklarına karar veriyorlar ama sahnede kırmızı eşarpsız koyu gri kostümlerle dolaşıyorlar. Yine üst yazıda Oscar, suikastçılara Vali Ricardo'nun maskeli baloda "göğsünde pembe bir kurdele olan siyah bir pelerin" giydiğini söylerek valiyi bulmalarının ipucunu veriyor. Ama Ricardo'nun kostümü bembeyaz! Bunları düşünürken " Eyvah! Neredeyse yanlış birine suikast düzenleyecekler diye içimden geçti. Üst yazıda karar verilen kıyafetlerle sahnedeki sanatçıların kostümleri birbirini tutmayınca da Ricardo'yu kimin öldürdüğünü anlayamadım.  Önceki sahnelerden karısıyla yasak aşk yaşadığına inanan Renato'nun, Vali Ricardo'dan öç alma duygusuyla onu öldüreceğini söylemesiyle katili tahmin ettim sadece. O sırada videoyu izliyordum herhalde. Zihnim, üst yazı, video ve de sahne üçlemesi arasında sürekli gidip gelmekle bitap düşmüş olmalı!!

Opera bittiğinde ilk kez yazık oldu üç saatime dedim. Evde You Tube'den Verdi'nin "Maskeli Balo" müziğini dinlemekle, opera sahnesinde orkestradan canlı dinlemekle aynı keyfi alırdım diye düşünmeden edemedim. Sahi ben opera sahnesinde gerçekte ne izledim? Opera mı, bale mi, modern dans mı, yoksa sadece Verdi'nin müziğini mi dinledim?

Notlar:

- İlk kez opera izlemeye gelenlerin bu operayı izledikten sonra, ikinci kez opera izlemek için geleceklerini düşünmüyorum.

- Eğer operaya ayrılan bütçe yetersizse, baştan savma bir opera sahneye konulmasındansa, hiç sahnelenmemesini yeğlerim.

- Eskiden eseri tüm ayrıntılarıyla anlatan kitapçıklar basılır ve ücretli olarak satılırdı. İzleyicilerden isteyenler bu ücreti seve seve öderlerdi ve perde açılmadan önce okuyup nasıl sahnelendiğini, oyunun hangi aşamalardan geçtiğini okurlardı. Şimdi kısacık bilgi veren broşürler bedava ama oyun hakkında yetersiz bilgiye sahip. Örnek: 24 Nisan 2004 Cumartesi günü prömiyerini izlediğim üç perdelik "Yevgeni Onegin" operasının kitapçığı (tabii kitapçık denilebilirse, adeta kitap) tam 76 sayfa.

- Opera binasındaki tuvaletler çok pisti. Tuvalet kağıdı yoktu. Sensörlü sifonlar bozuktu ve işlemiyordu. Tabiri caizse petrol istasyonlarındaki umumi tuvaletler bile buradakinden daha temizdir. Bu durumla ilgilenileceğini ve gereğinin yapılacağını umuyorum. Ankara Devlet Opera ve Bale binasına hiç mi hiç yakışmıyor çünkü.



Görseller tarafımdan çekilmiştir.



 



REMARQUE'IN İNSANLARI SEVMELİSİN ROMANINDAN 11 ALINTI



Özellikle güzel ülkemiz ve Avrupa devletleri mülteci sorunlarıyla uğraşırken ve mülteci akınını durdurmak için topu birbirlerine atarken iki dünya savaşı ve sonrasında, hiçbir yerde istenmeyen mültecilerle ilgili devletlerin tavrına ilişkin pek bir değişiklik olmadığını Remarque'ın kitabını okuyunca anlıyor insan. Romanda, savaşın alevlerinin sönmeye başladığı yıllarda mültecilerin sınırdan sınıra kovalanması ve çektiği sıkıntılar anlatılmaktadır. Sığınmacılar kendi ülkelerinin vatandaşlığından atılmış, kimliksiz, pasaportsuz hiçbir ülke tarafından kabul edilmemektedir. Romanı okurken; sığınmacıların sığınamadığı dünya, günümüz dünyası için de çok tanıdık geldi doğrusu.

Romandan seçtiğim alıntılar:

-"Kötü bir çağdayız. Barış toplarla, bombardıman uçaklarıyla korunuyor. İnsanlık ise, toplama kamplarıyla, toptan öldürmelerle. Bütün değer ölçülerinin altüst edildiği bir zamanda yaşıyoruz Kern. Bugün saldırgana barış koruyucusu, kamçılanana ve kovalanana ise dünya düzenini bozan deniyor. Üstelik bir sürü millet de buna inanıyor." (s: 110)

-"Yanı başında birisi ölürken sen bunu duyamazsın. Dünyanın bahtsızlığı da budur işte. Acımak ıstırap değildir. Acımak, başkasının felaketi karşısında duyulan gizli bir sevinçtir. Bu felaket kendimize veya sevdiğimiz birisine gelmediği için aldığımız rahat bir soluktur." (112)

-"Kötüler daha sert oluyor, bu yüzden de daha çok dayanıyorlar." (s:114)

-Kern suratını asarak, "Kimi zaman şu mülteci lafını duymak bile sinirimi bozuyor," dedi. Marill güldü. "Saçma. Toplulukların en iyisinin içine girmişsin. Dante bir mülteciydi. Schiller yurtdışına gitmek zorunda kalmıştı. Heine ile Victor Hugo da öyle. Bunlar sadece birkaçı. (s:117)

-"Blöf çağında yaşıyoruz, sizin ise bunu hala öğrenmediğiniz anlaşılıyor. Demokrasinin yerine demagoji geçmiş bulunuyor. Bu da doğal bir sonuçtur."(s: 190)

-"Yargıç omuzlarını kaldırdı. "Size ben yardım edemem. Ceza vermek zorundayım. En az ceza da on dört gün hapistir. Kanun böyle. Mülteciler selinden yurdumuzu korumak zorundayız." (s: 286)

-"Yeryüzündeki en korkunç şey nedir bilir misiniz? Yine aramızda kalsın, sonunda her şeyin alışkanlık halini almasıdır. Karşısında kendimizden geçtiğimiz şeylerde bile bu böyledir." (s: 292)

-"İnsan kendi aşırılıkları içinde büyüktür. Sanatta, aşkta, budalalıkta, kinde, bencillikte ve fedakarlıkta da bu böyledir. Ama dünyada çok kimsede olmayan şey, orta derecede de olsa, iyilik duygusudur." (s: 361)

-"İyi bir hafıza, dostluğun temeli ve aşkın mahvolmasıdır." (s:362)

-"Kağıdın verdiği tiksinti duygusunun şerefine içelim Huber. Kağıdın insan üzerinde böylesine bir egemenlik kurmuş olması doğrusu şaşılacak şey. Atalarımız gök gürültüsünden, yıldırımdan, kaplandan ve depremden korkardı. Daha yakın atalarımız kılıçtan, haydutlardan, salgın hastalıklarla Tanrı'dan korktular. Bizse, ister banknot olsun, ister pasaport basılı kağıtların karşısında titreşip duruyoruz. Mağara adamı koca sopalarla, Romalı kılıçla, ortaçağ insanı vebayla yok edilirdi., bizleri ise bir kağıt parçasıyla imha ediyorlar." (s: 368)

-"Yaşasın fertçiliğin yok edilişi! Eski Yunan'da, düşünmek bir üstünlük belirtisiydi. Sonra bir mutluluk oldu. Daha sonra da bir hastalık. Bugün ise cinayet sayılıyor. Uygarlığın tarihi, onu yaratmış olanların ıstıraplarının da tarihidir." (s:380)

Not: Nansen pasaportu: 1917 devriminden sonra yurtlarından kaçan Beyaz Ruslara ünlü kutup kaşifi Nansen'in aracılığıyla Birleşmiş Milletler tarafından verilen pasaporttu. Bu sayede Rus mültecilerin hepsinin Nansen pasaportu ve çalışma izni vardı. Ama diğer ülke mültecilerinin Nansen pasaportu yoktu. Çalışma izinleri de olmadığı için açlıktan ölüyorlardı.




8 Aralık 2023 Cuma

 


GRILLZ (DİŞ MÜCEVHERLERİNİN) BİLİNMEYEN TARİHİ




"Geleneği Yaşatmak" adlı bir belgeselde, Kırgızistan'da yüzlerce yıldır devam eden kartal avcılığı ve ok atma geleneğinin günümüzde de sürdürüldüğünü ve kültürel aktarımın nasıl yapıldığını izledim. Geleneksel ok atmayı, çocuklara öğreten, ödüller almış Kırgız kadının altın dişini görünce, aklıma Anadolu'da altın dişe yazılan türkü geldi; altın dişli Heyriye, gel beriye beriye diye söylenen. Altın dişin sadece Asya kıtasındaki halklara özgü olup olmadığını merak etmem de altın dişin tarihini araştırmama vesile oldu. :)

Arkeologlar 20. yüzyılın başlarında Giza'da diş mücevherlerine sahip iki mumya keşfetti. Bu keşif diş mücevherlerinin en eski örneğiydi. Bu buluntular M.Ö. 2500 yılına tarihlendirildi. Yapılan araştırmalar sonucunda Etrüsk kadınlarının M.S. yüzyılına kadar diş mücevherlerini kullandığını gösterdi. Etrüskler, İtalya'nın Tiber ile Arno nehirleri arasında yer alan Etruria bölgesinde yaşamış ve M.Ö. 6. yüzyıla dek varlığını sürdürmüş, döneminde ileri bir uygarlığa sahip bir halktı.

Etrüsk kadınlarından bazıları, altın diş taktırabilmek için ön dişlerini çektiriyorlardı. Etrüsk kadınları, kendilerinden sonra gelen Yunan ve Romalı kadınlardan daha fazla medeni haklara sahiptiler. Mülk sahibi olabilirler ve kocalarıyla kamusal alandaki toplantılara katılabilirlerdi. Kadınların altın dişleri de aslında bu cinsiyet eşitliğini temsil ediyordu. 

Benzer biçimde, okyanus ötesinde Mayalar da diş aksesuarlarını kullanıyorlardı. Ancak diş mücevherleri sadece elmas ve altından yapılmamıştı. Yeşim taşı gibi değerli taşlar da diş aksesuarı olarak kullanılmaktaydı. Maya toplumunda, üst sınıfa mensup olanlar üst dişlerine yaklaşık üç milimetre çapında delikler açar ve bu delikleri yeşim taşıyla doldururlardı.

Bernardio de Sahagun (1492-1590) adlı bir keşişin yaptığı araştırmalara göre Aztekler de Mayalar gibi dişlerine muhakkak kıymetli taşlar yerleştirerek  çürüğün sebebi olan diş kurtlarından korunmuşlardır. 



Dişlerin görüntüsünü değiştirme arzusu Antik Yunan ve Roma dönemlerinde de devam etti. Ancak bu dönemde kadınlar Etrüsk kadınları gibi özgürce diş mücevheri kullanamıyorlardı. Çünkü pahalı ürünler kullanmak ve zenginliği göstermek erkeklere özeldi. Daha sonra, özellikle Orta Çağ'da Avrupalı soylu kadınlar, tekrar altın diş kullanmaya başladı.

Güneydoğu Asya'da altının insanları kozmolojik güçlere bağladığı düşünülüyordu. Filipin mitolojisine göre dünyanın yaratıcısı Melu'nun dişleri saf altındandı. Bu nedenle Filipinliler de dişlerini oyup altınla dolduruyorlardı. Filipinlerdeki en eski buluntular M.S. 1300 yılına tarihleniyor.

Eski insanlar dişlerini altınla kaplatarak hem diş sağlığını korumuş hem de altın diş sayesinde zenginliğini ve gücünü göstermiştir. Bugün Türkmenistan'da altın diş sahibi olmak halen itibar ve zenginlik göstergesi sayılmaktadır. 

Eski inanışlara göre insan, eşyaları, kıyafetleri ve değerli sayılan mücevherleri ile diğer dünyada yaşamlarını sürdürebilmektedir. Dişlerini altından yaptırarak öteki dünya için de bir nevi hazırlık yapıyorlardı.  

90'ların sonlarında altın dişler Tacikistan'da büyük bir trenddi, ta ki artan altın fiyatları ve Batı etkisi popülaritesini düşürene kadar. Altın dişler Özbekistan'da ise hala popülerliğini koruyor. Türkmenistan'ın ilk Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov'un, Türkmen halkına zorunlu hale getirdiği "yasaklardan" biri de Türkmen gençlerin altın diş kullanmasını yasaklamasıydı. Altın diş yerine gençlerden dişlerini korumalarını istemişti. 

4500 yıllık kökeni olan altın dişlerin tarihi incelendiğinde neyi simgeledikleri önem taşıyor: Güç, statü ve zenginlik. 21. yüzyılda hala altın diş yaptıran sporcular ve sanatçıların varlığı bu geleneğin ya da modanın hiçbir zaman kaybolmayacağının kanıtı değil midir?

Grillz olarak adlandırılan diş mücevherleri, Kanya West'ten Kylie Jenner'a, Lady Gaga'dan Madonna'ya kadar birçok ünlü tarafından kullanılıyor. Dişlere takıp çıkarılabilen bu aksesuarlar ilk başta 1980'li yılların New York'unda hip-hop sanatçıları tarafından kullanılmaya başladı. Daha sonra ise tüm dünyada popüler hale geldi.

 

Yararlandığım Kaynaklar:

-mecmuaistanbul.com

-huffpost.com

-listelist.com

-gzt.com

Görseller: listelist.com

14 Kasım 2023 Salı

 



CUMHURİYETİMİZİN 100. YILINDA DOĞA YÜRÜYÜŞÜM

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." 

Mustafa Kemal ATATÜRK



Ne kadar şanslıyım ki, Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılına tanıklık edebildim. Ulusça 29 Ekim 1923'te kurulan Cumhuriyetimizin 100. yaşını kutluyoruz. Bazı yöneticilerin "bu en büyük bayramın" sanki  sıradan bir bayrammış gibi  yaptıkları açıklamalara ve alternatif tarih oluşturma çabalarına  rağmen, halkımız cumhuriyete sahip çıkmıştır. Halkımızın kendi olanaklarıyla 100. yıl kutlamalarını coşkuyla yapması ve kutlamalara yüzbinlerin katılması, Anıtkabir'e milyonların akması çok sevindirici ve gelecek için umut vericidir... Türk milleti cumhuriyete sahip çıkmakla, ATA'sına da sahip çıkmış, O'na bağlılığını göstermiş ve emanetini ilelebet yaşatacağını tüm dünyaya olduğu gibi dosta-düşmana da göstermiştir. Yıllar yılı kamu kurum ve kurumlarınca yapılan ve desteklenen Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını bu kez -100. yılda- halkımız üstlenmiş ve tarihe geçecek ve asla unutulmayacak coşku ve şenliklerle kutlamıştır. Dahası hafta boyunca kutlamaya devam etmektedir. Kısacası cumhur, Cumhuriyete sahip çıkmakla, aslında kendi özüne ve de kendi kendini yönetme iradesine sahip çıkmıştır... Bundan daha büyük ve daha anlamlı bir şey olabilir mi? Sağol, varol TÜRKİYE'M...Kalbimiz senin aşkınla dolu. Ve diyoruz ki hep bir ağızdan; Başka bir aşk istemez / Aşkınla çarpar kalbimiz / Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz..

Atatürk'e ve silah arkadaşlarına sevgi, saygı ve minnet duyan her Türk vatandaşının yaptığı gibi ben de 29 Ekim Cumhuriyet bayramlarını şevk ve coşkuyla kutladım. Kutluyorum ve yaşadığım sürece de kutlayacağım. Bu bireysel kutlamalarımdan biri, 29 Ekim 2019'da yapmış olduğum "Atatürk ve İstiklal Yolu" yürüyüşümdür. Milletimizin istiklaline giden bu yolu yürüdüğüm için gururluyum. Neden gururluyum? İşte cevabı: Kurtuluş Savaşı'nda; işgal ordularının el koyduğu Osmanlı silah ve cephanesi İstanbul'dan kaçırılarak güç koşullarda tekne ve takalarla İnebolu'ya getirilmiş, kayıklarla sahile boşaltılmıştır. İnebolu Limanı güvenlidir, çünkü Karadeniz Bölgesi işgal edilmemiştir. 23 Nisan 1920'de Ankara'da kurulan T.B.M.M. ve Ankara Hükümeti'nin düşmanla savaşmak için silah ve cephaneye ihtiyacı vardır. İşte bu silah ve cephaneler İnebolu sahiline boşaltıldıktan sonra elden ele, yaşlı, genç, çocuk-kadın demeden omuzlarda ve kağnılarla, İnebolu-Küre-Seydiler-Kastamonu yolu ile bağımsızlık savaşı veren Kuvay-i Milliye güçlerine Ankara'ya ulaştırılmıştır. İnebolu halkının gönüllü olarak yapmış olduğu bu hizmet üç yıl boyunca durmaksızın devam etmiştir. İnebolu'dan Ankara'ya uzanan bu zorlu yola, İstiklal Yolu denmesinin nedeni budur. Bu yolu yürüdüğüm için kendimle gurur duymam doğal değil mi?

Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlamak üzere bu kez, Abant Gölü Milli Park'ı ve Samat Yaylası'na gitmek üzere kız kardeşimle beraber bir hiking grubuyla yola koyulduk. Abant'a 1940'larda yapılan eski İstanbul yolundan gittik. Dolayısıyla Beypazarı, Nallıhan/Davutoğlan Kuş Cenneti (fotoğraf çekimi ve müzeyi gezmek için mola verdik burada), Mudurnu üzerinden Çepni/Abant'a vardık. Çepni'den Samat Yaylası'na tırmandık ve yaklaşık 1700 metreye ulaştık. İnişten sonra Abant Dağları üzerinde oluşmuş bir krater ve birikinti gölü olan 1262 hektarlık alana sahip Abant Gölü çevresinde tur attık. Etraf çam, köknar, kayın, meşe, kestane, gürgen, kavak, yabanıl meyve ağaçlarından oluşan zengin bir bitki örtüsüyle çevriliydi. Ve en güzeli de lila renkli güz çiğdemlerinin oluşturduğu alanları görmekti. İlkbaharda bile bu kadar yoğun bir çiğdem tarlasıyla hiç karşılaşmamıştım. Güz çiğdemleri sanki cumhuriyetimizin 100. yıl kutlamalarının coşkusuna eşlik edercesine açıldıkça açılmışlardı...





Güz çiğdemlerinin güzelliğini hayranlıkla izlerken aklımda Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözleri vardı: "Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz." Rahat uyu ATA'M. İnanıyorum ki, yükselen yeni nesil onlara bıraktığın cumhuriyetin kıymetini bilecek, onu yükseltecek ve yaşatacaktır...

CUMHURİYETİMİZİN 100. YILI KUTLU OLSUN...
















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan paylaşılamaz.



6 Kasım 2023 Pazartesi

 



KISACA ANTİK FİLİSTİN TARİHİ


Filistin (M.Ö. 1000 - M.S. 636)




Son bir aydır Dünya gündeminde İsrail-Filistin(Gazze) savaşı yer almakta. Binlerce  yıldır devam eden İsrail-Filistin çatışmaları, uluslararası platformda bir sonuca bağlanmazsa, daha uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor. Filistin(Palestine) adı verilen bölge, nereden başlıyor, nerede son buluyor? Bu bölgenin ilk yerleşimcileri kimlerdi? Ve neden bu topraklar bir türlü paylaşılamıyor? İşte bu soruların cevabını verebilmek için kısa bir araştırma yaptım.

Antik Filistinliler ya da Filistler (Asurca Palastu veya Pilistu), M.Ö. XII. yüzyılda İsrailoğulları ile yaklaşık olarak aynı dönemde Filistin'e yerleşmiş ve bölgeye bugünkü ismini vermiş olan Ege kökenli halk. Kitabı Mukaddes'e göre Kaftor'dan (muhtemelen Girit) gelmişlerdir. Antik Mısır kayıtlarında bu halkın adı prst olarak geçer.(4)

Filistin adını, M.Ö. XII. yüzyılda Kavimler Göçü sırasında deniz yoluyla buraya gelen Filistler'den alır. Tarih öncesi devirlerden itibaren Filistin toprakları, Arap coğrafyası içinde sahip olduğu zengin doğası ve stratejik konumuyla ve üç büyük semavi dinin doğuşu nedeniyle barındırdığı kutsal yerler sebebiyle, dönem dönem istila ve fetihlere maruz kalmıştır. Dolayısıyla bölgenin sınırlarını çizmek kolay değildir. Bununla birlikte uzmanların üstünde görüş birliğine vardığı sınırları şöyle tanımlamak mümkün: "Filistin denen topraklar esas itibariyle, Suriye ile Mısır ve Akdeniz ile Şeria nehri arasında kalan topraklardır. Şeria nehrinin döküldüğü Ölüdeniz de (Lut gölü) Filistin'in doğu sınırına dahildir. Bu sınırlar içinde de Filistin toprakları coğrafi bakımdan Akdeniz kıyı şeridi, kuzeyden güneye doğru uzanan dağ silsilesinin bulunduğu ortadaki yayla bölümü ve en doğuda da Şeria vadisi olmak üzere üç parçaya ayrılır. Bu üç parçalı coğrafi ayırım hemen bütün kaynaklarca benimsenmiştir. Ortadaki dağlık kesim veya yüksek yaylalar kısmı, genellikle kuzeyden güneye olmak üzere dört kısma ayrılır."

Bölgede yapılan arkeolojik kazı ve araştırmalara göre ilk buluntular, günümüzden 14.000 yıl önce yaşanan Mesolitik Natuf kültürüne aittir. Neolitik çağın yerleşik toplum hayatına ait en eski kalıntılar ise M.Ö. 5000'lere tarihlenen Eriha'da (Jericho) bulunmuştur. Bu dönemden sonra bölge Arabistan dolaylarından gelen Sami kavimlerin işgaline uğramıştır. Bu toprakların adı bilinen ilk yerleşimcileri, Tevrat'a göre dünyanın en eski halkı olan  Arap tarihçileriyle ve bazı araştırmacılar tarafından Arapların atası olduğu kabul edilen Amalika kavmidir.

M.Ö. III. bin yılından itibaren yine Sami kavimlerinden olan Kenanlılar ve sahil kesiminde Fenikeliler, ardından Aramiler görülmeye başlar. Çeşitli bulgular, Kudüs şehrinin Kenanlıların bir kolu olan Yebüsiler'ce kurulduğunu göstermektedir; nitekim bazı eski metinlerde Kudüs'ün bir adı da Yebüs olarak geçer. Zaman zaman Mısır işgali altında kalan bölge, M.Ö. 1200'lerde meydana gelen  Kavimler Göçü sırasında "deniz kavimleri"nden Filistler bölgeye gelmiş ve bugünkü Gazze Şeridi ve civarında beş büyük şehir kurarak burayı yurt edinmişlerdir.

Bir başka kaynağa (worldhistory.org) göre; "Filistinler, Doğu Akdeniz sahilinin güney kıyı düzlüğü boyunca(tahminen bugünkü Tel Aviv'in güneyi) yerleşmişlerdir. Bronz Çağı sonunda genel olarak "Deniz Kavimleri" göçlerinin bir parçası olarak bu bölgeye gelmişler, beş ana şehir kurup yaşamışlardır. Asdod, Askelon, Ekron ve Gazze şehirleri. Tarihsel olarak, her ne kadar Filistinler özel olarak kıyı ovasıyla ilişkilendirilseler de, Klasik Çağlar'da "Filistia"(Filistin Ülkesi) tanımlaması daha genel olarak Doğu Akdeniz sahilinin tüm güney sınırını belirtmek için kullanılmıştır. Kısacası İngilizce'deki "Palestine" tanımlaması, sonuç itibarıyla "Filistia" teriminden türetilmiş olduğu anlaşılıyor."

Aynı kaynağa göre; "Tarihçi yazar Herodot'un M.Ö. 5. yüzyılda yazdığı eserinde Filistin terimini kullanmasının ardından diğer yazarlar da bu terimi benimsemiş ve bundan sonra bölgenin adı giderek artık "Kenan" yerine "Filistin" olmuştur."

TDV İslam Ansiklopedisi'nde yazdığına göre; "Filistler'in Akdeniz kıyılarına yerleştiği yıllara yakın bir tarihte ise Mısır yönetimi altındaki topraklarda yaşayan ve Firavun'un zulmünden kaçarak Hz. Musa'nın öncülüğünde arz-ı mevud'a doğru büyük bir göç başlatan İsrailoğulları geldiler. İsrailoğulları, tarihi kesin bir biçimde tesbit edilemeyen bu göç sırasında başta ezeli düşmanları ve bu toprakların ilk sahipleri Amalika olmak üzere çeşitli Sami kavimlerle ve Filistler'le savaştılar. Daha sonra bölgenin büyük kısmını ele geçirerek M.Ö. XI. yüzyılın sonlarında ilk İsrail devletini kurdular."

İlk İsrail Kralı Saul'ün (Talut) yerine tahta geçen Hz. Davud, Kudüs'ü fethederek bir saray yaptırdı ve burayı devletin başşehri haline getirdi. Otuz üç yıl Kudüs'te hüküm süren Hz. Davud zamanında başta bölgenin gerçek sahibi Amalika olmak üzere burada yaşayan bütün kavim ve kabileleri boyunduruk altına aldılar.

Kral Davut ve Kral Süleyman 

Unkown Artist (Public Domain)


Hz. Davud'un ardından gelen Hz. Süleyman'ın dönemi (M.Ö. 972-932) krallığın altın çağı oldu. Sınırların bugünkü Lübnan, Ürdün ve Suriye'nin bir kısmına kadar uzandığı bu devirde Hz. Süleyman, başta Mısır olmak üzere çevredeki devletlerle anlaşmaya vardıktan sonra Kudüs'te kendi adıyla anılan ilk Yahudi mabedinin (Süleyman Mabedi) yanı sıra savunma amaçlı çeşitli yapılar inşa ettirdi. Hz. Süleyman'ın ölümünden sonra birlik dağıldı ve devlet ikiye bölünerek Kuzeyde İsrail, Güneyde Yahuda krallıkları kuruldu. İsrail'in başşehri Samiriye(Samaria), Yahuda Krallığınınki Kudüs'tü (Jerusalem). Her iki devlet de uzun ömürlü olmadı. İsrail krallığı M.Ö. 721'de Asurlular, Yahuda krallığı da M.Ö. 586'da Babil hükümdarı Bahtunnasr (Nebukadnazar) tarafından yıkıldı.

Asur ve Babiller bu iki krallığı yıkmakla kalmayıp aynı zamanda burada yaşayan halklardan binlercesini Mezopotamya'ya sürmüşlerdir. İşte Tevrat'ın Yahudi kültüründe merkeze oturmasına neden olan tarihi olay "Babil Sürgünü" olarak anılan bu sürgünle başlar. Babil sürgünü, Yahudilerin Babil'de sürgünde kaldığı dönemdir ve yaklaşık 50 yıl sürmüştür.

Babil sürgünü, M.Ö. 586'da Babil Kralı Nebukadnazar'ın İsrail'i işgali ve son kral Zedekiah'ın tahttan indirmesiyle başlar ve M.Ö. 538'de Pers Kralı Kiros'un Babil'i İşgal etmesine kadar sürer. Kiros'un fermanıyla Yahudiler, İsrail'e dönüş hakkı kazanırlar. Ayrıca Kudüs'teki tapınağın ve kentin yeniden inşasına bu fermanla izin verilir. Ancak M.Ö. 538'de Babil'de bulunan tüm Yahudiler İsrail'e dönmezler. Bu tutum Yahudi diasporasının başlangıcı sayılır. Babil Talmud'u Mezopotamya'ya yerleşen Yahudiler tarafından hazırlanır. 

Esaret döneminin başlangıcı: Kenan'dan Babil'e sürülen Yahudiler

(1896, James Tissot)



Babil sürgünü döneminde Yahudi toplumsal hayatının yeniden düzenlenmesinde etkin rol oynayan bilgeler ve katipler (ferisiler, ezra, nehemya, ezekiel) ortaya çıkmıştır. Ve Tevrat, Yahudilerin hayatının merkezi olmuştur. Yahudi olmayanlarla ilişkileri düzenleyen sert ve katı önlemler alınması da bu sürgün döneminde gelişmiştir.

Büyük İskender'in, Pers krallığına son vermesinin ardından ve İskender'in  ölümünden sonra Mısır'daki Helenistik krallıklardan Ptolemaioslar ile Suriye'deki Selevkoslar bölgede egemenlik kurdular. Özellikle bu dönemde İbranilere karşı katı bir kültürel ve dini Helenleştirme uygulandığı görülür. Bunun üzerine çıkan büyük isyan sonucunda Selevkoslar Kudüs'ten atılarak Hasmonlu hanedanı kuruldu. Böylece 70 yıl kadar sürecek bağımsızlık sürecine girildi (M.Ö.164).

Filistin toprakları, M.Ö. 63'te Romalıların istilasına uğradı. M.S. 70'te Roma veliaht prensi Titus, Kudüs'ü tahrip ederek bütün zenginliklerini yağmaladı. 115-117'deki ikinci büyük ayaklanmadan sonra, 132-135 yılları arasında meydana gelen üçüncü ayaklanma Kudüs'ten tekrar sürülmeleriyle son buldu. Bu tarihten sonra Romalılar Kudüs'ü bir Roma şehri gibi yeniden imar ettiler ve adını Aelia (Ar. İliya) Capitolina koyarak Syria Palestina dedikleri Filistin'in başşehri yaptılar. Roma döneminde Filistin'in Nasıra kasabasında  doğan Hz. İsa'nın Hiristiyanlığı getirmesinden ve özellikle İmparator Konstantinos'un 312'de bu dini kabul etmesinden sonra Kudüs bir defa daha kutsallık kazandı.

395'te Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasından sonra Bizans'ın payına düşen bölgede Hristiyanlık daha büyük bir hızla yayılmaya başladı ve Yahudiler'e karşı baskılar arttı. Bölge 611'de Sasanilerin istilasına uğradı. 614'te de Kudüs'te büyük bir katliam yapıldı. 629'da ise İmparator Herakleios tarafından Kudüs dahil bütün Filistin tekrar Bizans egemenliğine girdi. 

İslam Halifesi Hz. Ömer'in ordusunun Bizanslıları yenilgiye uğrattığı Yermük Savaşı'ndan (636) sonra Müslümanlar Filistin bölgesinde sağlam bir şekilde yer edindiler ve Kudüs'ü kuşattılar. Halkın Halife Hz. Ömer'den aman dilemesi üzerine, haraç ve cizye ödemeleri karşılığında Kudüs barış yoluyla alındı (637). Ve böylece Filistin'de İslami Dönem başladı. 

Filistin, Yavuz Sultan Selim zamanında Mercidabık Savaşı'ından(1516) sonra Osmanlı idaresine girdi. Kanuni Sultan Süleyman da  çevresiyle birlikte bölgenin fethini tamamladı. Böylece Kudüs'te ve Filistin topraklarında Osmanlı Dönemi başladı.

Filistin toprakları I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı yönetiminden çıktı. II. Dünya Savaşı sonrasında 1948 yılında Birleşmiş Milletlerin desteğiyle bu topraklarda İsrail Devleti kuruldu. İsrail Devleti, Antik Çağda olduğu gibi, günümüzde de tartışmalı ve  sıkıntılı olmaya devam ediyor. 21. yüzyıldayız ve halen Filistin-İsrail çatışması sürüyor. Taraflar arasında barış sağlanamazsa ya da iki devletli çözüm kabul edilmezse, çatışmalar sürgit devam edecek gibi görünüyor. Bölge stratejik bir öneme sahip olmasının yanı sıra Doğu Akdeniz ticaretinde de etkin rol oynamakta. Enerji kaynaklarına (kara altın/petrol) yakın bir bölge olması da cabası. Ne yazık ki,  bölgenin coğrafi konumu bu topraklarda çatışmayı hiç eksik etmiyor.


Bu Derlemeyi Yaparken Yararlandığım Kaynaklar: 

(Ayrıntılı bilgi için linki tıklayabilirsiniz)

1-https://islamansiklopedisi.org.tr/filistin

2-https://www.worldhistory.org/trans/tr/1-192/filistin/

3-eksiseyler.com/babil surgunu

4-tr.wikipedia.org

Görseller, yukarıda linki verilen kaynaklardan alındı.