31 Ağustos 2021 Salı

 


KÖY TÜRKÜLERİ


Günlük yürüyüşlerimi yaparken müzik dinlemekten keyif alanlardanım. Müziksiz yürüyüş, benim için kurak ve çorak bir tarlada biten ot gibidir. Ot, olduğu yerde kalıp büyümesini sürdürür yani yaşar ama ot gibi yaşar! Ota benzemek istemediğim için de müziksiz yürüyüş yapmam. "Teşbihte hata olmaz" demiş büyüklerimiz, hatırlatayım dedim.  :)

Yürüyüş süresince, sevdiğim müzikleri Spotify'dan dinliyorum artık. Arabesk ve Caz müziği hariç hemen her tür müziği dinlerim ama sevdiklerimi daha çok dinlerim. Genellikle Türk Halk Müziği'nin neşeli ve hareketli türküleri ilaç gibi gelir bana; ruhumu beslerim aynı zamanda. Halbuki, çocukluğumda rahmetli babam türküleri,  halk ozanlarını dinlediği ve plaklarını alıp evde sürekli çaldığı için nasıl da kızardım kendisine; müzik zevkimiz uyuşmuyor diye. O zamanlar pop müzik yavaş yavaş giriyordu hayatımıza ve biz çocuklar da modaya ayak uyduruyor ve pop müzik dinleyerek hoplayıp zıplıyorduk.

Bugün yine türkü dinlerken, belki yarım yüzyıldır dinlemediğim ve neredeyse unuttuğum bir türkü, çalma listesinden sürpriz yapıp kulaklarıma ulaştı. Müziği tanır tanımaz bir hüzün çöktü üstüme; anılarım depreşti çünkü. Türküyü tekrar tekrar dinledim. Ve düşündüm; eskiden türkülerimizin sözleri ne kadar güzelmiş, ne kadar anlamlıymış ve ne kadar da eğiticiymiş.  O an, Cengiz Aytmatov'un sözü geldi aklıma; "Ne güzel türküler yakarmış eskiler! Her türkü tek başına  bir tarih sanki." Bunları düşünmeme neden olan türkünün adı ise "Mektebin Bacaları" idi. 

Acaba diyorum, Anadolu topraklarında yakılan en son türkünün tarihi ne ola ki? Bir yazarın dediği gibi; "Çünkü türkü ağıttır, çünkü türkü başkaldırıdır, çünkü türkü yakılır. Bakın söylenir değil, yakılır." Uydur kaydır bestelenen ve saçma sapan sözler yazılarak güya icra edilen ve adına da türkü denilen "terelelli müzikten" bahsetmiyorum. Söz ve müziği anonim olan, Anadolu halkının acılarını ağıtlara, sevinçlerini, tasalarını, hüzünlerini, sevdalarını, kara sevdalarını söze ve saza döken gerçek türkülerden söz ediyorum. Böyle türküler yakılıyor mu hala yoksa çağa ayak uydurma modası altında kaybolup gittiler mi?  Bu soruyu soruyorum; çünkü devlet adına yayın yapan TRT 'de bile türkülerimiz rağbet görmüyor artık...Böyle olunca da gelecek nesle  kültürel aktarımı yapmak ailelerin inisiyatifine bırakılıyor ne yazık ki, hem de devlet eliyle...

Son sözü, bir köy türküsü duyduğunda şairliğinden utanan Bedri Rahmi Eyüboğlu'na bırakıyorum: "Ah bu türküler, köy türküleri. Ne düzeni belli, ne yazanı. Altlarında imza yok ama içlerinde yürek var."

Mektebin Bacaları türküsünün taş plak kaydını dinlemek için linki tıklayınız:

https://www.youtube.com/watch?v=kKCXO8xAubQ


19 Ağustos 2021 Perşembe

 


BİR KİTAP; HÜRRİYET YOLU

BİR YAZAR; HOWARD FAST

BİR ŞİİR; H. FAST'IN NAZIM HİKMET'E ŞİİRİ



Bazı kitaplar vardır; ikinci kez okumak istersiniz. Çünkü sizi çok etkilemiştir ve çok şey öğrenmişsinizdir o kitaptan.  Her daim, ikinci okumalar daha verimli ve anlamlı olmaktadır. Bir kitabı anlamanın yolu onu iki kere okumaktan geçer diyen ve  bu düşüncenin önde gelen savunucusu olan Arthur Schopenhauer'un argümanı kısaca şöyle: " Kitabın başlangıcı, sonunun bilinmesini gerektirirken, son da aynı şekilde başlangıcının bilinmesini gerektirir. Bu durumda ilk okuma, ikinci okuyuş sırasında başlangıçla son ya da diğer parçalar arasındaki bağlantıyı kurmak için gereklidir ve asıl okuma ikinci okuma olacaktır." Schopenhauer'un bu düşüncesine katıldığım için bazı kitapları ikinci kez okurum, hem böylece unuttuklarımı da hatırlarım.

İşte o kitaplardan biri, yaklaşık 40 yıl önce okuduğum 1982 basımı Howard Fast'ın "Hürriyet Yolu" kitabıdır. Kitap, Amerikan İç Savaşı (Kuzey-Güney Savaşı) sonrasında yaşanan kısa bir özgürlük dönemini (dönem sekiz yıl sürer) anlatmaktadır. Bu dönemde kölelik kaldırılmış, feodalizm ağır bir darbe almış ve burjuvazi kendi iktidarını kurarak kapitalizmin yolunu açmıştır. Bundan sonra insanlar renk ve sınıf ayrımına bakılmadan "özgür" yaşayacaklardır. Bu geçiş dönemini müteakip yıllarda burjuvazi iktidarını sağlamlaştırır. Acaba, sağlamlaşan burjuvazi iktidarında,  özgürlükler devam edecek midir, yoksa köle tutsaklığının yerini bir başka tutsaklık mı alacaktır? Sorunun cevabını merak ediyorsanız eğer, büyük oranda gerçeklik payı olan hikayeyi ve yazarın o dönemin birkaç zenci devlet adamının(milletvekili, senatör) özelliklerini üstüne yükleyerek yarattığı zenci önderi  Gideon Jackson'u tanımak için kitabı okumalısınız.

Hürriyet Yolu kitabına ilişkin birkaç not:

* Yazar kitabını; " Faşizme karşı mücadelede hayatlarını vermiş olan kara ve beyaz sarı ve kızıl derili bacı, kardeş ve arkadaşların anısına" ithaf etmiş.

**Yazarın bildirdiğine göre, iki Afrika Kabilesi, Hürriyet Yolu'nu okuyabilmek için, dillerinin ilk alfabesini yaratıp, kitabı bastırmışlardır.

***Bu roman, birçok ülkede sahneye konulmuş, ayrıca operası yazılmış ve oynanmıştır. 

(Bu üç not, kitaptan aynen alındı.)

Howard Fast (D:11 Kasım1914, New York - Ö:12 Mart 2003, Connecticut) 

Howard Fast, 1940'lı yıllarda çok satan kitaplar listesine giren "Yurttaş Tom Paine", "Spartaküs" ve Amerikalı" kitapları ile ünlenmiştir. Howard Fast, ABD Temsilciler Meclisi'nin ABD Başkanı McCarthy öncülüğünde sanatçılar aleyhinde başlattığı cadı avı sırasında soruşturmaya çekildi ve kitapları okul kütüphanelerinden çıkarıldı. Soruşturma sonucunda mahkemeye verildi ve üç ay hapse mahkum oldu. Üç ay hapis yattıktan sonra dışarı çıkan Fast, "Spartaküs"ü yazdı. Federal Soruşturma Bürosu'nun(FBI) adamları birçok yayınevini gezerek romanın yayınlanmasını engelleyince Fast, "Spartaküs"ü kendisi yayınladı. Büyük bir başarı kazanan roman, 1960'da Kirk Douglas'ın yapımcılığı ve başrol oyunculuğuyla (Spartaküs rolü) filme çekildi. Stanley Kubrick'in yönettiği film, büyük bir başarı kazanarak sinema tarihine geçti.

Fast, 1953'te, yakın arkadaşı olan Paul Robeson dışında Stalin Uluslararası Barış Ödülü'nü alan tek Amerikalı oldu. Onlarca roman, deneme ve incelemelerin yanı sıra E.V. Cunningham takma adıyla gerilim romanları da yazdı. Aynı zamanda Fast, Komünist Parti'nin yayın organı The Daily Worker'ın kadrolu yazarıydı.

Pablo Picasso ve Neruda ile yakın arkadaşlığı bulunan Fast, Nazım Hikmet'e başlıklı bir şiir yazmıştır. İşte Howard Fast'ın Nazım'a yazdığı şiir:

NAZIM HİKMET'E

Kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini,

bizim duvarlarımız da tutamadı kardeşim,

kelimelerin buldu bizi.

O gün cezaevinde geldi yanıma

pek iyi bildiğin cezaevi fısıltısıyla

o ince yazar, Albert Maltz...

Hayatı anlatan şeyler söylemekti onun suçu da,

barışı, umudu, özlenen şeyleri...

Özgür olduğunu söyledi bana.

Özgür, dedi, Nazım Hikmet özgür artık,

özgürlük içinde dolaşıyor kendi ülkesinde,

açık alınla söylüyor türkülerini bütün insanlar için.

Nasıl anlatırım dostum, yoldaşım, kardeşim,

hiç görmediğim ama çok yakından bildiğim,

başımın üstünde tuttuğum kardeşim benim...

Nasıl anlatırım bunun anlamını sana?

O anda biz de kurtulmuştuk çünkü.

Çünkü seninki gibi bir türkü tutturmuştu benim kalbim de,

kimseyi senin kadar yakından tanımadım,

senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar,

ulusların üstünde bir kardeşlik kuran;

bir de bizi susturacaklarını sanıyorlar,

suspus edeceklerini duvarların ardında.

Senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar,

ama sen oldun bizi kurtaran.

Ülkenden millerce ötedeki bir ülkenin iki yazarını,

kötülerin kötü işler çevirdikleri bir ülkenin,

özgürlüğün utançla başını eğdiği bir ülkenin,

ama uyanacak bir ülkenin yazarlarını.

Sen kurtulunca anladık biz

kısa süresini kendi duvarlarımızın,

soytarıların, yılışık katillerin kurduğu duvarların;

ışığa, zafere giden yolda kısa bir süredir bu...

Ama bunları anlatmanın ne gereği var,

sen zaten biliyorsun yüreğimizin türkülerini!

Howard Fast

Çeviri: Ülkü Tamer


 Not: Nazım Hikmet'e şiiri, siirparki.com'dan alındı. 



15 Ağustos 2021 Pazar




ORMANIZ BİZ



Yaşayıp gidiyoruz bir arada
Meşe, çam, köknar, kayın...
Bırakın kirli kentlerinizi,
Biraz da aramızda yaşayın!

Varsın derinde olsun köklerimiz
Yükselmek için yarış bizde.
Görülmüş mü ağacın ağaca kıydığı,
Sevgiyle yaşamak barış bizde!

Mutluyuz birlikte yaşamaktan
Meşe, çam, köknar, kayın...
Sarılın toprağınıza bir çınar gibi
Bize de kendinize de kıymayın.

Ne demiş en büyük ozanımız
Neden kulak vermiyorsunuz sesine
Bir ağaç gibi hür yaşayın dememiş mi,
Ve bir orman gibi kardeşçesine?

Rıfat ILGAZ
Kulağımız Kirişte adlı şiir kitabından 1983, Bütün Şiirleri (Çınar Yayınları)









12 Ağustos 2021 Perşembe

 


FENERBAHÇE PARKI'NDA ASIRLIK SAKIZ AĞAÇLARI



Geçen hafta İstanbul'a gittim. Şansımdan mıdır, nedir bilemiyorum, İstanbul, son yılların en sıcak günlerini yaşıyordu ve hava oldukça nemliydi, ki bu durum sıcaklıkları artırıyor ve çekilmez kılıyordu. Sıcak ve nemden bunaldığım bir gün, bir tatlı huzur alabilmek için Kalamış'a gittik ailece. Bırakın Kalamış'tan huzur almayı, Kalamış bizdeki mevcut huzuru da alıp götürdü. Çünkü her bir yanı beton yığınına dönüşmüştü ve marinasında bile hayat emaresi yoktu. Moralimi bozan bu görüntüden sonra, içimde kırıntısı kalan sevgili huzurumu artırmak için beni yeşil bir yere götürün dedim ve  Yahya Kemal'in ilkbaharda iri bir zümrüde benzettiği Fenerbahçe Parkı'na gittik.  Asırlık sakız ağaçlarını gördüğümde ise, şairin "Fenerbahçe" şiirindeki "Göğe ser çekmiş ağaçlar yücelir /Bu mücevherde" dizesiyle parkın güzelliğini az bile anlatmış diye düşündüm. Parkın yeşili ve asırlık ağaçları çok iyi korunduğundan, zümrüt yeşilinin masmavi denizle birleştiği noktalardan hayat fışkırıyordu adeta; martılar uçuyor, kuşlar şarkı söylüyor, kediler gölgelerde uyukluyor, insanlar neşe içinde konuşuyor, gülüp eğleniyorlardı.  İşte şimdi huzurum geri gelmişti. Sıra, parktaki ağaçları tanımak, yakından tanıdıklarımı da tanıtmaya gelmişti. :)



Sakız ağaçlarını ilk kez Çeşme Yarımadası'nda görmüştüm. Bu güzelim ağaçlar, Ege ve Akdeniz kıyılarında maki bitki örtüsü içinde yer aldığından ve bütün Akdeniz kıyılarında doğal yayılış gösterdiğinden, o zamanlar pek ilgimi çekmemişti. Ancak İstanbul'da Fenerbahçe Parkı'nda gördüğüm 600 yıllık sakız ağacı beni hem çok  şaşırttı hem de ilgimi çekti. Ağacı sevinçle kucaklarken ve sıcaktan bunalmış bir halde gölgesine sığınırken damla sakızı kokusunu aradı burnum ama kokuyu bulamadı. Belki de ağaç çok yaşlı olduğu için kokusu kalmamıştı ya da dişi bir sakız ağacıydı. Parkın girişinde bulunan bir tabelada yazdığına göre, buradaki sakız ağaçları parkın doğal bitki örtüsüymüş.  Bir sakız ağacından diğerine koştururken gözlerimden ziyade, damla sakızı kokusunu alabilmek için burnuma odaklandım. Sonunda genç yaşta olan sakız ağaçlarının minicik ve yuvarlak yeşil-kırmızımsı renkteki meyvelerini görebildim. Meyveleri koparıp elime alıp ezince damla sakızı kokusunu alabildim. O sıcakta nasıl güzel geldi bu koku anlatamam. Sakız ağaçları tanınmayı, tanıtılmayı ve de gözümüz gibi korunmayı hak ediyorlar, tıpkı diğer tüm ağaçlar gibi...Çünkü ağaç demek YAŞAM demektir. Ağaç demek HUZUR demektir...



Sakız ağacı ile ilgili İnternette yaptığım araştırma sonucunda bulduğum bilgiler ilginçti. İşte o ilginç bilgilerden notlar:

Ege Denizi'nde bulunan Sakız (Yunanistan'daki bugünkü adı Chios'tur) Adası'na adını verdiği, yediden yetmişe hemen herkesin bildiği sakızıyla, damla sakızının elde edildiği bir tarımsal üründür sakız ağaçları. Ağacından elde edilen özler ile üretimi yapılan damla sakızı da aynı ağacın  aromasından elde edilmektedir. Damla sakızı ağacı olarak bilinen ağaç ise sakız ağacının erkeğidir. Sakız ağacı iki evcikli (diotik) bir bitkidir. Yani erkek ve dişi olmak üzere iki farklı cinsiyette ağaç vardır. Ancak, damla sakızı üretimi sadece erkek ağaçlardan yapılmaktadır. Dolayısıyla çoğaltmada da sadece erkek bitkiler kullanılır.

Akdeniz bölgesinin doğal bir tarımsal ürünü olan sakız ağaçlarının kalın yaprakları vardır ve ağacının reçineleri son derece değerlidir. 

Sakız ağacı Latince Pistacia lentiscus adı ile bilinmektedir. Aynı terim, damla sakızı ağacı için de kullanılmaktadır. Sakız ağacının boyu 7 metreden 10 metreye kadar uzayabilir. Damla sakızı ağacının kuraklığa karşı olağanüstü bir dayanıklılığı vardır. Bu ağaçlar kışın yapraklarını dökmezler. Ancak hastalık durumlarında yapraklarını dökmektedirler. Sakız ağaçları 5 yaşından itibaren reçine vermeye başlarlar. Ağacın dal ve gövdesinin yaralı yerlerinden akan reçinenin pıhtılaşmasıyla "mastik" adı verilen sakız elde edilir. Toplanan bu usare 2-4 haftada katılaşır. Önceleri donuk yeşil renkte olan reçine durdukça soluk sarı renkli, kolayca kırılabilen parça ve damlalar haline gelir. Özel bir kokusu ve tadı vardır. Sakız içinde uçucu yağ, mastisik asit, mastisin ve acı maddeler bulunmaktadır.

Dünya pazarında Chios Mastiha adıyla tanınan damla sakızı, doğal olarak çiğnendiğinde sindirimi kolaylaştırırken, nefes açıcı etkide de bulunur. Sakız yağının antiseptik özelliği nedeniyle, yara merhemlerinin yapımında kullanılır. Doğal damla sakızı kandaki kolesterol seviyesini düşürerek, kalp krizi ve yüksek tansiyon riskini azaltmaktadır. Damla sakızı ülser ve gastrite neden olan Helicobacter pylori'yi öldürerek, söz konusu rahatsızlıkları tedavi etmektedir.

Eskiden balgam söktürücü olarak kullanılmıştır. Diş etlerini kuvvetlendirmek ve ağız kokusunu gidermek için de kullanılır. Bu nedenle diş macunu yapımında kullanılmaktadır.

Kozmetik sanayinde kullanılan sakız yağı, cilt bakım kremlerinin yanı sıra UV ışınlarını emme özelliği nedeniyle güneş yağlarının bileşimine girmektedir.

Sanat eserlerinin korunmasında kullanılan çok özel bir cilanın (MEGILP) hazırlanmasında kullanılır. 

Gıda sanayinde, çiklet, reçel, dondurma yapımında kullanılmaktadır. Sakız yiyeceklere güzel bir tat ve koku verdiğinden tatlılara, özellikle muhallebi, sütlaç gibi sütlü tatlılara katılır. Ayrıca Bulgaristan'da mastika adıyla bilinen rakı sakızdan yapılmaktadır.

Bu kadar değerli ve önemli olan sakız ağaçları ne yazık ki Çeşme Yarımadası'nda yok olmakla karşı karşıya kalmış. Çeşme Tarım İlçe Müdürlüğünün 1998 yılında yarımada genelinde yaptığı sayımda yaklaşık 250 adet hakiki sakız ağacı (P. lentiscus var. chia) olduğu saptanmış, bu ağaçların önemli bir bölümü yasal koruma altına alınmıştır. Koruma altına alınan ağaçların çok yaşlı ve yok olma tehlikesi altındakiler olduğu bilinmektedir. Başta yoğun yapılaşma olmak üzere, ilgisizlik ve kurumlar arası yetki karmaşası vb. nedenlerle yasal koruma altındaki ağaçlarda bile nitelik ve nicelik açısından  önemli kayıplar yaşandığı yetkililer tarafından bildirilmektedir. Yazık! Hem de çok yazık! 250 adet ağacı koruyamıyoruz çünkü. :(

Not: Sakız Adasını 14. yüzyılda ele geçiren Cenevizliler damla sakızı ticaretinde monopol oluşturmuşlar, çıkardıkları yasalarla özellikle sakız hırsızlığına karşı ağır cezalar uygulamışlardır. Kaptan-ı Derya Piyale Paşa tarafından 1566'da fethedilen Sakız Adası'na idari ve mali açıdan pek çok ayrıcalık tanınmıştır. Damla sakızı yüzyıllar boyu Sakız Adası'yla Osmanlı sarayı arasında bir iletişim aracı olmuştur. Günümüzde damla sakızı üretimi sadece Sakız Adası'nda yapılmaktadır. Adanın güneyinde bulunan 24 sakız köyünde (Mastichohoria) yıllara göre 120-140 tonluk bir üretim söz konusudur. Üretimin önemli bölümü Arap ülkelerine ihraç edilmektedir. Bunun yanında sakıza dayalı önemli bir endüstri gelişmiştir.















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.

Yararlandığım Kaynaklar:

-sakizagaci.gen.tr

-tr.wikipedia.org

-hurriyet.com.tr



31 Temmuz 2021 Cumartesi

 


İNSANSIZ DOĞA MI?



Güzel ülkemin ormanları cayır cayır yanarken içimizi de yakıyor, kavuruyor. Yangın söndürülse bile, içimizdeki yangın süreceğe benziyor. Yanan, yok olan ağaçların yerine yenileri dikilse bile o ağaçların büyümesi, ormana dönüşmesi on yıllar alır. Ağaç bu; ot ya da çalı değil ki hemen büyüsün de kuşlara, börtü böceğe, bilumum canlıya hayat vermeye başlasın.

Hal böyleyken, sosyal medyada gördüğüm kadarıyla; "insanlar olmasa doğa nefes alır, insanlar olmasa doğa rahat eder, doğa insansız yaşar ama insan doğasız yaşayamaz" gibi paylaşımlar yapılmakta. Elbette bu paylaşımlarda doğruluk payı var; insan kadar doğaya zarar veren başka hiçbir canlı türü yok. Ama insanlar olmasa demek pek doğru değil, bana göre. Ne yani tüm insanlar ölsün mü, insan nesli yeryüzünden silinsin mi? İnsanlar da doğanın bir parçası değil midir? Üstelik düşünebilen ve aklı olan birer canlı. Öyleyse insanların yok olmasını istemek yerine, onları doğayla haşır neşir yapmak, eğitmek ve doğanın kıymetini bıkıp usanmadan anlatmak gerekmez mi? Bu da uzun bir zaman, yoğun bir emek ve de sabır gerektirir. Doğayı korumak istiyorsak bu emeği verip sabrı göstermeliyiz.

İnsanlar olmasa, belki doğa rahat bir nefes alırdı ama o zamanda  üzerinde yaşadığımız toprak parçasının adı "dünya" değil, "yerküre" olurdu. Aralarında fark var. Gezegenimizi dünya yapan insanlardır çünkü. Bunun için inançları bir olan ülke veya insanlar topluluğundan bahsederken "Batı Dünyası, Doğu Dünyası" deriz. Öyleyse doğayı, insanların kötülüklerinden korumak için ne yapmalıyız? Gezegenimizi değiştiremeyeceğimize göre, insanı, insanları değiştirmeliyiz. Peki ama nasıl? İşe, doğayı sevmekle başlayabiliriz çünkü doğayı, ormanları bekçi değil sevgi korur (hemen her ormanın girişinde gördüğümüz tabelada böyle yazar, ki doğrudur). İçgüdüsel olarak insan sevdiği şeylere zarar vermek istemez, kendi canının yanacağını bilir çünkü. Sevgi, çoğu zaman içten gelse de, içinden gelmeyenlere de sevgiyi öğretmek gerekir. Çünkü sevgi, dış dünyayla ilgili olarak öğrenilebilir bir duygudur. Vatan sevgisi, çiçek sevgisi, hayvan sevgisi, doğa sevgisi, evlat sevgisi hep sonradan öğrenilir ve geliştirilir. Kısacası sevgi verirsen(gösterirsen) sevgi alırsın.

Ardından eğitim gelir, ki teorik olarak değil, pratikte uygulamalı eğitimden söz ediyorum. 70'li yıllarda şehirde yaşadığı için doğayla bütünleşememiş  ilkokul öğrencileri zaman zaman yakın köylere pikniğe götürülürdü. İlkokul bünyesinde seçilen veya gönüllü öğrencilerden küçük izci grupları (yavrukurt) oluşturulurdu. Ve bu gruplar deneyimli öğretmenler tarafından eğitilirdi. Eğitim sürecinde, izcilik kurallarını, doğayı sevmeyi ve doğaya saygılı olmayı öğrenen bu öğrenciler de doğayı, kendi evleri gibi korumayı öğrenmiş olurlardı. Biliyorum. Çünkü ilkokulda ben de yavrukurttum. :) 

Sonrasında, iyi ve güzel olan şeylerin bir sonu olduğu gibi, saçma-sapan nedenlerle izciliğin ilkokullardan kaldırıldığını öğrendim. Tıpkı o yıllarda kutlanan ve "milli bilinç" oluşturulmasına katkı sağlayan "Yerli Malı Haftası"nın kutlanmasının kaldırılması gibi. :( 

Eğitim demişken Çinli bilge Konfüçyüs'ün günümüzden 2500 yıl önce söylediği şu sözünü yazmadan geçemeyeceğim.

"Doğa eğitimin önüne geçerse, bir dağ adamı yetiştirmiş olursunuz. Eğer eğitim doğanın önüne geçerse, katip yetiştirmiş olursunuz. Doğa ve eğitim doğru oranla harmanlanabilirse ancak o zaman üstün özellikleri olan insanlar yetiştirebilirsiniz."

Doğa ve eğitim harmanlamasını doğru ve dengeli yapmayı başarabilirsek, bu "eğitimli insanlar başkalarında iyi olanı beslerler, kötü olanı değil. Küçük insanlar ise tersini yaparlar" diye de ekleyen Konfüçyüs'ün üstün özelliklere sahip insanları doğaya daha az zarar verirler. 

Sözün özü; doğayı korumak adına, insanların yok olmasını istemek gerçekçi olmadığı gibi, işin kolayına da kaçmaktır. Doğaya zarar verenleri cezalandırmak ise önleyici bir etki yapmayacaktır. Zarar verenler, cezalarını çeker ya da öderler ama dışarı çıkınca zarar vermeye devam ederler. Tekrar ediyorum; doğayı korumak için sevmek ilk şartsa ikincisi eğitimdir. Bunun en güzel örneğini Avrupa'daki ormanlarda görebilirsiniz...

Atatürk'ün dediği gibi, unutulmamalıdır ki, "Ormansız yurt, vatan değildir." VATANIMIZA SAHİP ÇIKALIM...



Görseller sozcu.com.tr'den alınmıştır.


30 Temmuz 2021 Cuma

 


BOLU'NUN PAMUKKALESİ; AKKAYALAR TRAVERTENLERİ



Bolu'nun Pamukkalesi olarak ünlenmiş, Mudurnu'ya bağlı Çepni Köyü yakınlarında bulunan Akkayalar travertenleri doğal güzelliğiyle büyülüyor. Doğal yapısını korumuş olan bu travertenler, suda bulunan kalsiyum mineralinin katılaşması(çökmesi) ve güneş gördüğü zaman da beyazlaşması sonucunda oluşmuş. Oluşumun alt taraflarında irili ufaklı mağaralar bulunmaktadır. Ayrıca şifalı olarak bilinen ve içilen suyunun yanında, çeşitli deri hastalıklarına iyi geldiği söylenen, suyunun içindeki  kalsiyum değeri çok yüksek olan büyükçe bir yüzme havuzu da mevcuttur. Havuzda yüzerken, dört bir yanı yemyeşil ormanlarla çevrili manzarayı izlemek ise hem büyük bir keyif hem de ayrıcalıktır.
















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.



 


UYGARLIKLARIN BATIŞI



Amin Maalouf'un "Ölümcül Kimlikler" ve "Çivisi Çıkmış Dünya" adlı deneme kitaplarının ardından yayımlanan "Uygarlıkların Batışı" adlı üçüncü denemesi, dünyamızdaki mevcut durumun devam etmesi halinde, insanlığı ne tür bir geleceğin beklediği konusunda bizleri adeta uyarmaktadır. Bu deneme kitabını kitapsever dostlarıma ve deneme okumayı sevenlere mutlak surette tavsiye ederim.

Yazar, "Uygarlıkların Batışı" kitabını, yetmiş yaşının verdiği bir karamsarlıkla yazsa da, dile getirdiklerinde haksız değil ve çok doğru tespitlerde bulunmuş. Diyebilirim ki, 198 sayfalık kitapla müthiş bir yakın tarih okuması yaptım. Sanki Maalouf, kitabında kendi yaşamıyla ilgili bir özeleştiri de yapmış gibi. Bu kanıya varma nedenim; yazarın çocukluk, gençlik yıllarıyla birlikte Lübnan'dan ayrılışı ve Fransa'ya gidişiyle ilgili olarak yaptığı yer yer otobiyografik anlatılarla düşüncelerini ya da değişen düşüncelerini samimi bir şekilde aktarmış olmasındandır.

Kısacası, Amin Maalouf yakın tarihe ilişkin ama günümüzü de etkileyen tarihi olayları; Mısır-İsrail arasında gerçekleşen 6 Gün Savaşını, İngiltere'de Demir Leydi'nin iktidara gelişini, İran İslam Devrimi'ni ve Afganistan'ın işgalini neden ve sonuçlarıyla birlikte gayet akıcı ve kolay anlaşılır bir dille kaleme almış. Yakın tarihi az çok hatırlamam nedeniyle, kitapta benim en çok ilgimi çeken iki konu oldu: 1978-79 yıllarında tüm dünyada yaşanan petrol krizine ilişkin yazdıkları ve "Domino Teorisi" ile bu teorinin sonuçları...

İlk kez yazarın "Doğu'dan Uzakta" kitabını okurken dikkatimi çeken bir kavram vardı. Çok beğendiğim ve de ara sıra kullandığım bu kavram "zamanın ruhu" idi.  Zamanın ruhu söylemini bu kitabında da kullanmış yazar. Bu ruhu, tüm insanlığın ister istemez ya da farkında olmadan yaşadığını ve biz ölümlüleri etkilediğini göz önünde bulundurarak kitaptan yapacağım alıntıyla "zamanın ruhu" kavramının ne olduğunu ve insanları nasıl etkilediğini aktarmak istiyorum:

"Alman felsefesinin Zeitgeist adıyla biçimlendirdiği "zamanın ruhu" kavramı, göründüğü kadar sanal değildir; hatta tarihin yürüyüşünü anlamak açısından temel öneme sahiptir. Aynı çağda yaşayanların hepsi birbirlerini çeşitli şekillerde ve genellikle farkına varmadan etkiler. İnsanlar birbirinden kopya çeker, birbirine öykünür, hatta birbirini maymun gibi taklit eder; revaçta olan tavırlara, bazen muhalif gibi durulsa da, uyum sağlanır. Ve bu durum her alanda -resim, edebiyat, felsefe, siyaset, tıp, moda, dış görünüm veya saç modeli- geçerlidir.

"Söz konusu "ruh"un hangi yollarla yayıldığını ve kendini kabul ettirdiğini saptamak güçtür, ancak her çağda kusursuz bir etkinlikle iş başında olduğu da yadsınamaz. İçinde bulunduğumuz bu kitlesel ve anlık iletişim çağında, etkiler geçmişe göre çok daha hızlı yayılıyor." (s:106)




17 Temmuz 2021 Cumartesi

 


İTİRAZIM VAR!



Müslüm Gürses'in aynı adlı şarkısı değil itiraz ettiğim. :) Elbette, bu zalim kadere, bu sonsuz kedere, feleğin cilvesine, hayatın sillesine, dertlerin cümlesine itirazım var (şarkının sözlerinden birkaçı). Kimin yok ki? :)

Benim itirazım; Ahmet Ümit'in son kitabı "Kayıp Tanrılar Ülkesi" nde, hikayelerini anlattığı aile ve Almanya'da yaşayan Türk göçmenler için sıkça kullandığı "Türkiyeli" kavramına. Yazacaklarımın yanlış anlaşılmaması ve politik bir tartışmaya meydan vermemek için bazı açıklamalar yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Ne yazık ki bunu yapma ihtiyacı duymam bile çok üzücü. Doğrusu, yazıp yazmama konusunda  çok düşündüm ama sonuçta bu romanı okudum ve romanla ilgili düşüncemi yazmakta bir beis görmüyorum.

Çok kültürlü bir coğrafyada doğup büyüdüğüm için, kültürlerarası geçişten etkilenmiş ve de farklı kültürlere saygı gösterilmesi gerektiğini öğrenmiş biri olarak yaşamımda farklı kültürler için söylem ve eylemlerim hep tutarlı olmuştur. Yakın çevrem ve beni tanıyanlar iyi bilirler; insanları etnik köken, dini inanç, siyasi görüş farklılıklarıyla değil, iyi ve ahlaklı  bir insan mı sorusuna alacağım yanıtla değerlendiririm. Bunda sorun yok. Ancak "özeleştiri" yapmanın mutlak bir gereklilik olduğuna inanmam ve kendimde bunu en acımasız şekilde uygulamam nedeniyle, iyi ve ahlaklı diye adlandırdığım kişi ya da kişileri, sevdiğim ve iyi bir okuru olduğum yazarları, sanatçıları da eleştirmekten kaçınmam. Bu bağlamda şu kişi, bu kişi fark etmez, öyle kimseye bir hayranlığım ve gözü kapalı bir bağlılığım yoktur. Hiç olmadı da.

Kitaplarını beğeniyle okuduğum Ahmet Ümit'in okuyamadığım tek kitabı "Bab-ı Esrar" olmuştu. Bu roman Mevlana ile Tebrizli Şems'i ve aralarındaki muhabbeti anlatıyordu. Romanın ilk yüz sayfasını okumuş ve kitabı yarım bırakmıştım. Bırakma nedenim ise ilginçtir. Romanın yayımlanmasından sonra, yazarın bu romanla ilgili olarak bir gazeteye verdiği röportajı okumuştum. Okurlardan gelen tepkiye göre, kitabın okunmasının ve anlaşılmasının zor olduğunu söyleyen gazeteciye, Ahmet Ümit mealen  şöyle demişti: " Ben bu kitabı yazarken çok araştırdım, çok emek verdim ve yazarken çok zorlandım. Okurlar da bir zahmet okurken zorlansınlar." Bunu okur okumaz, bu ne kibir diye düşünmüş ve yazarın iyi bir okuru olarak  kitabını yarıda bırakarak tepkimi ortaya koymuştum. Okuru velinimeti olarak görmeyen yazarın egosunu bir anlamda protesto etmiştim. :)

Her neyse, konuyu toparlamam gerekirse, Kayıp Tanrılar Ülkesi romanıyla ilgili yazılan yazıları ve yine yazarın kitabıyla ilgili yaptığı röportajları okudum. Ancak gördüm ki, romanda benim takıldığım "Türkiyeli" kavramına benden başka takılan olmamış. Hiçbir gazeteci "Türkiyeli" kavramını neden ve niçin kullandığını sormamış yazara. Sanki "Türkiyeli" kavramı, bir benim dikkatimi çekmiş ya da bunu bir ben fark etmişim gibi kendimi kötü hissettim. Kötü hissetmemin nedeni, demek ki sorun bende diye düşünmemden kaynaklandı. Başka okurların ilgisini bile çekmeyen bir sözcük, seni niye rahatsız ediyor ki? Tek akıllı sen misin, filolog musun da taktın kafaya diye kızdım kendime. :(

Filolog değilim ama iyi bir okur ve araştırmacıyım. Dolayısıyla, tarih konusunda uzman olan Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın 29 Mart 2015'de bir gazeteye verdiği röportajdan alıntıladığım "Türkiyeli kavramına itiraz" başlıklı haberdeki Türkiyeli  kavramı açıklamasına aynen katılıyorum. İşte İlber Ortaylı'nın röportajından yaptığım alıntı:

"Türkiyeli gibi bir kavram kurnazlık. Sovyetler Birliği'nde bir zorunluluk, bir sopa olduğu halde hiç kimse de "Ben Sovyetim" demedi. Gerçekçi değil Türkiyeli lafı. Bir de Türkiye'nin azınlık gruplarında ikilik vardır. Kimliğini açıkça söylersin, ben buyum dersin. Söyleyebilse söyleyecek."

Bir başka röportajda ise İlber Ortaylı, "Türkiyeli" kavramını, millet tanımını yaparak kendine özgü lisanıyla şöyle açıklamış; " 50 kere söyledim odun kafalılara, kendine has dili olanlara millet denir. Sonu; lı, li ile bitenler belirsizdir. Amerikalı, Kanadalı, Perulu, Pakistanlı, Avustralyalı, Arjantinli, Şilili, Yeni Zelandalı, İsviçreli diyebilirsiniz. Çünkü bunların kendilerine has dilleri yoktur. Alman'a Almanyalı, Fransız'a Fransalı, İtalyan'a İtalyalı, İngiliz'e İngiltereli, Rus'a Rusyalı, Japon'a Japonyalı diyemezsiniz. Aynı Türk'e Türkiyeli diyemediğiniz gibi." 

Filoloji ve coğrafi kavramların tanımlarıyla beraber verdiği örneklere baktığımızda(ki aynen katılıyorum) İlber Ortaylı'nın bu açıklamasına katılmamak mümkün mü? Kanımca değil elbette...Çünkü Türkiyeli  kavramı bana da uyduruk ve zorlama geliyor...

Not: Kayıp Tanrılar Ülkesi romanında üç farklı konu ustaca ve üzerinde epeyce düşünülmüş bir kurguyla çok güzel anlatılmış. Almanya'daki Türk göçmenlerin sorunları ve son yıllarda Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yükselmeye başlayan "yabancı düşmanlığı-ırkçılık" konusu oldukça çarpıcı gerçeklerle ve yabancı düşmanlığının tarihsel süreci de vurgulanarak anlatılmış. Bu birincisi ve bence en önemlisi. İkincisi, Yunan Mitolojisinin başlangıcı, mitolojik efsanelere göre, insanların, titanların, devlerin ve Olimpos  tanrılarının yaratılması ve yaratım süreci  kronolojik sırayla gayet akıcı ve anlaşılır bir dille anlatılmış. Üstelik mitolojik efsanelerle, günümüzdeki olaylar ve roman kişileriyle yadırganmayacak bir bağ oluşturmayı başarmış yazar. Üçüncüsü ise, ülkemizdeki tarihi eserlerin korunmasızlığına ve ilgisizliğe dikkat çekilerek, güzel ülkemizde bulunan eşi ve benzeri olmayan antik çağda dünyanın sekizinci harikası olarak kabul edilen ve Tanrıların Kralı Zeus'un yeryüzündeki sarayı olan Pergamon Altarı'nın (sunak) kurnazlıkla ve o dönemin yöneticilerinin cahilliğinden yararlanılarak yurtdışına nasıl kaçırıldığı ve kaçıran yol mühendisinin hayat hikayesi  anlatılmış. Bu satırları okurken içim acıdı doğrusu...

Kısacası romanı beğeniyle okudum ve bilgilendim; "Türkiyeli" kavramına taktığımı saymazsak eğer. :)



13 Temmuz 2021 Salı

 


KOKUSU VE GÜZELLİĞİ DİLLERE DESTAN MAVİ SÜSEN ÇİÇEĞİ




Latince adı "cennetin gözü" anlamında olan İris, renkleri ve çizgileri göz simgesine benzediğinden, adını İris tanrıçasından almıştır (Mitolojide baş tanrı Zeus, insanlara mutlu haberleri iletmek istediğinde hep İris'i kullanırmış). Eski Yunan'da her insanın cennetten bir parça taşıdığına inanılırmış. Bunun nedeni ise tüm insanların "göz bebeğine" sahip olmasıymış.

İris'in yani mavi süsen çiçeğinin kokusu dillere destandır. Güzel kokusundan dolayı ünlü parfümlerde kullanılır. Lancome - Tresor parfümünde gül, kehribar ve sandal ağacının yanı sıra iris de yerini alır. 

Bazı bölgelerde bahar bayramı olan nevruz'a ithafen nevruz çiçeği olarak da bilinir. Eskiden kitap veya defter sayfaları arasında kurutularak uğur getirdiği inancıyla evlerde saklanırdı. Bir zamanlar ben de süsen çiçeği kurutmuştum.  :)

Fotoğraf; yabani süsen(iris) çiçeği, tarafımdan çekilmiştir.



9 Temmuz 2021 Cuma

 


AZİZ STEFAN KATEDRALİ (STEPHANS DOM) / VİYANA


Viyana'nın dolayısıyla Avusturya'nın en önemli tarihi yapısı Stefan Katedrali'dir. Stefan Katedrali dini ve tarihi özellikleriyle Avrupa'nın simge yapılarından biri olup Viyana'nın kalbinde yer alır. Aziz Stefan Katedrali, 1147 yılında inşa edilmiştir.

Viyana, Osmanlı İmparatorluğunun orduları tarafından tarihinde iki kez kuşatılmıştır. Birinci kuşatma 1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından, ikincisi ise 1683 yılında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından kuşatılmıştır. Her iki kuşatmada da Avusturya ve Osmanlı ordusunun büyük kayıpları olmuştur. İkinci kuşatma sonrasında ağır darbe alan Osmanlı Ordusu'nun geri çekilişi Viyana'da yenilgi olarak kabul edilmiş ve bu yenilgiyi ölümsüzleştirmek adına, Aziz Stefan Katedrali'nin bir cephesine, Osmanlı askerinin (yeniçeri) ayaklar altına alındığı bir heykel yerleştirilmiştir. Aşağıdaki bu heykel Viyanalılar için zaferi temsil etmektedir.




II. Viyana Kuşatması (1683) sonrasında Osmanlı ordusu geride birçok mühimmat bırakır. Askeri toplar, gülleler, kılıçlar ve diğer materyallerden oluşan bu malzemeler, Viyana Başrahibi Franz Ferdinand Freiherr von Rummel'in isteği ve imparator I. Joseph'in emri ile 1711 yılında çan ustası Johannes Achamer tarafından eritilerek devasa bir katedral çanı (Pummerin) yapılır ve başkentin sembolü Stefan Katedrali'nin güney kulesine monte edilir.

Yaklaşık 300 farklı teçhizatın materyalinden yapılan 316 santim çapında ve 22,5 ton ağırlığındaki bu çan, 26 Ocak 1712'de katedralin kulesine yerleştirilir.




II. Dünya Savaşı'nda Ruslar, Almanlar ve Amerikalılar arasında kalan Avusturya, savaştan büyük zararlarla çıkar. Stefan Katedrali de bu savaşta büyük hasar alır. Çatısı yanarak yıkılan kuleden Pummerin'de yere düşer ve parçalara ayrılır.

II. Dünya Savaşı'nın ardından Avusturyalılar, Stefan Katedrali'nin kulesinden düşerek dağılan çanın parçalarını da kullanarak Yukarı Avusturya Eyaleti'nin Sankt Florian kentinde 20 ton ağırlığında, ülkenin en ağır ve büyük Pummerin çanını yeniden yaparlar. 1952 yılında binlerce insanın yer aldığı gösteriler eşliğinde çan  Stefan Katedrali'ne getirilir. Çanın monte edilmesi işlemi uzun ve zahmetli olmuş ve ilk olarak 5 Ekim 1957'de bugünkü yerine konulmuştur. Kilise çanının üzerine demirden yapılmış yeniçeri başları ve II. Viyana Kuşatması'nı hatırlatan bir tablo işlenmiştir. Yeni çan katedralin kuzey kulesine yerleştirilmiştir. 




Aziz Stefan Katedrali ilginç bir bilgiye de sahiptir. Katedralin çan kulesinde görev yapmak üzere, 1534'de ihdas edilen; Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çanı çalarak Viyanalılara haber vermekle görevli bir memuriyet, ancak 1956'da Viyana Belediye Meclisince; artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından ve bu görevin lüzumu olmadığı için kaldırılmıştır. 

Ben bu çan kulesine ücret ödeyerek, asansörle çıktım ve rahatlıkla söyleyebilirim ki,  137 metre yükseklikten tüm Viyana Ovası apaçık görünüyordu. Ovayı seyrederken, kendi kendime şöyle dedim: Demek ki 1956 yılına kadar Viyanalılarda  hala bir Türk korkusu varmış.








Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. 



8 Temmuz 2021 Perşembe

 


PAPATYA ÇİÇEĞİ VE FAYDALARI



Papatyaların dört bin yıldan beri yeryüzünde var olduğu düşünülüyor. Bir mite göre de bu güzel çiçeği gökyüzü tanrıçası Astraea'nin yarattığı söylenir. Astraea, tanrılar diyarından gökyüzüne baktığı zaman hiç yıldız olmadığını görmüş ve ağlamaya başlamış ve tanrıçanın gözyaşlarının düştüğü yerlerde papatyalar ortaya çıkmış.

Eski Mısır seramikleri de papatya çiçekleri ve desenleri ile süslenmiş. Girit Adası'ndaki Minoan Sarayı kazılarında saç tokası olarak papatya kullanıldığı görülmüştür.



Latince adı "Chamomilae Romanae" olan papatya, papatyagiller familyasındandır. Dünyanın en kalabalık çiçekli bitkiler familyasıdır. Sadece Türkiye'de 1156'dan fazla türü bulunur. Anavatanı Avrupa'dır. Tüm Avrupa'dan Hazar kıyılarına kadar yayılmıştır. Günümüzde buzullarla kaplı Antarktika kıtası dışında her coğrafyada yayılım göstermiştir. Ülkemizde Marmara, Ege, Trakya, Güneybatı Anadolu'da doğal koşullarda yetişir. Mayıs ve Ağustos ayları arasında zarafeti temsil eden beyaz renkte çiçekler açan tek yıllık otsu bir bitkidir.

Yaprakları hafif acı ve baharlı bir tattadır. Zengin C vitamini içerdiğinden papatya yaprakları, dünya mutfağında salataların hem görünümünü hem de lezzetini arttırmak için kullanılır. Bal arılarının da çok sevdiği papatyalar bahar mevsiminin en parlak ve dikkat çekici yüzüdür.

Saflık, masumiyet ve zarafeti simgeleyen papatya bitkisinin kullanımı en az insanlık tarihi kadar eski çağlara dayanır. Eski Mısırlılar, papatya çiçeklerini tanrılara adak adama törenlerinde kullanmışlardır. Ortaçağ Avrupa'sında ise papatyanın yakınlarında yetişen bitkilere bile can verdiğine inanılmıştır. Bu yüzden çiftçiler, yetiştirdikleri ürünlerin arasına mutlaka Mayıs papatyası ekmişlerdir. Yaz şenliklerindeki kutlamalarda papatyalardan yapılan taçlar meşhurdur. Yılın ilk papatyalarının şans getirdiğine inanılmıştır. Ortaçağda genç erkek çocuklar demet demet papatyaları ellerinde tutarak bu sayede çabuk büyüyeceklerine inanmışlardır. Genç kızlar topladıkları papatyanın yapraklarını kopararak saymışlar böylece sevilip sevilmediklerini öğrenmişlerdir. Evlilik çağındaki kızlar, gözlerinin önüne bir demet papatya koyup saymışlar, gözlerini örten papatya sayısının kaç yıl sonra evleneceklerini belirlediğine inanmışlardır. 

Papatya bitkisinden, papatya çayı, papatya yağı, papatya tentürü, papatya sabunu, papatya kolonyası, papatya ekstraktı, papatya ekstresi ve boya elde edilir. Ayrıca içeriğindeki uçucu yağların zenginliğiyle çok çeşitli ilaçların muhteviyatına girmiştir.

Papatyalar çok fazla türe sahip, geniş yelpazeli çiçeklerdir ve fiziksel olarak da birbirlerine çok benzerler. Bu yüzden tüketim için, uzmanları tarafından , doğru türün, doğru şekilde, doğru mevsimde toplanması şarttır. Çünkü her papatya türü, o kadar da masum değildir. 

Uygun şartlarda kurutulan papatya, ağzı kapalı bir cam kavanozda, loş, serin ve kuru bir ortamda saklanıldığında ömrü bir yıldır.

Kaynak: Türkiye'de Bitkiler İle Tedavi - Prof. Dr. Turhan Baytop, (s: 312-313)




Papatyaların  zarafeti ve masumluğu temsil ettiğinin düşünülmesi ünlü şair ve yazarların esin kaynağı olmuş, papatyalar için kimi şiir yazmış kimisi de sevdiğine olan duygularını papatyalar üzerinden anlatan güzel ve özlü sözler söylemişler. İşte bu güzel ve özlü sözlerden seçtiklerim:

--Tek ihtiyacım neydi biliyor musun? Bir papatya yaprağı daha. 
Edip Cansever

--An gelir, bir papatyanın son yaprağında kopar kıyamet: Sevmiyor.
Diego Espinoza

--Sana da kırgınım papatya, bir seviyorumu sığdıramadın onca yaprağına.
Can Yücel

--Yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında papatyalar açmasını nasıl umabilirsin?
Halil Cibran

--Hani çok su verince ölürmüş ya papatyalar, birisini de çok sevince bırakıp gidiyormuş meğer.
Cemal Süreya

--Biz papatya yoluyoruz seviyor mu, sevmiyor mu diye. Hayatta bizi yoluyor aslında dayanacak mı, dayanamayacak mı diye.
Paul Auster

--Papatya fallarının her zaman tek bir sonucu vardır; elinize bakarsanız ve size kalan tek şeyin bir sap olduğunu görürsünüz.
A. Capus

--Senin için yapraklarını kopardığım papatyalardan özür diledim dün gece. Haklısınız dedim ne sevdiği belli ne sevmediği...
Pablo Neruda

--İnsanlar sahip olduklarının değerini bir türlü bilmezler. Güllere koşarken ayaklarının altında ezilen papatyalardan habersizler...
Chuck Palahniuk

--Lüzumsuz söz yanan ateş gibidir; onu ağzından çıkarmamalısın, sonra kendin yanarsın. Dilin söylediği iyi söz ise akarsu gibidir; nereye akarsa orada papatyalar açar.
Yusuf Has Hacib






Papatya fotoğraflarının tümü, farklı bölgelerde tarafımdan çekilmiştir.