Avusturya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avusturya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2021 Cuma

 


AZİZ STEFAN KATEDRALİ (STEPHANS DOM) / VİYANA


Viyana'nın dolayısıyla Avusturya'nın en önemli tarihi yapısı Stefan Katedrali'dir. Stefan Katedrali dini ve tarihi özellikleriyle Avrupa'nın simge yapılarından biri olup Viyana'nın kalbinde yer alır. Aziz Stefan Katedrali, 1147 yılında inşa edilmiştir.

Viyana, Osmanlı İmparatorluğunun orduları tarafından tarihinde iki kez kuşatılmıştır. Birinci kuşatma 1529 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından, ikincisi ise 1683 yılında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından kuşatılmıştır. Her iki kuşatmada da Avusturya ve Osmanlı ordusunun büyük kayıpları olmuştur. İkinci kuşatma sonrasında ağır darbe alan Osmanlı Ordusu'nun geri çekilişi Viyana'da yenilgi olarak kabul edilmiş ve bu yenilgiyi ölümsüzleştirmek adına, Aziz Stefan Katedrali'nin bir cephesine, Osmanlı askerinin (yeniçeri) ayaklar altına alındığı bir heykel yerleştirilmiştir. Aşağıdaki bu heykel Viyanalılar için zaferi temsil etmektedir.




II. Viyana Kuşatması (1683) sonrasında Osmanlı ordusu geride birçok mühimmat bırakır. Askeri toplar, gülleler, kılıçlar ve diğer materyallerden oluşan bu malzemeler, Viyana Başrahibi Franz Ferdinand Freiherr von Rummel'in isteği ve imparator I. Joseph'in emri ile 1711 yılında çan ustası Johannes Achamer tarafından eritilerek devasa bir katedral çanı (Pummerin) yapılır ve başkentin sembolü Stefan Katedrali'nin güney kulesine monte edilir.

Yaklaşık 300 farklı teçhizatın materyalinden yapılan 316 santim çapında ve 22,5 ton ağırlığındaki bu çan, 26 Ocak 1712'de katedralin kulesine yerleştirilir.




II. Dünya Savaşı'nda Ruslar, Almanlar ve Amerikalılar arasında kalan Avusturya, savaştan büyük zararlarla çıkar. Stefan Katedrali de bu savaşta büyük hasar alır. Çatısı yanarak yıkılan kuleden Pummerin'de yere düşer ve parçalara ayrılır.

II. Dünya Savaşı'nın ardından Avusturyalılar, Stefan Katedrali'nin kulesinden düşerek dağılan çanın parçalarını da kullanarak Yukarı Avusturya Eyaleti'nin Sankt Florian kentinde 20 ton ağırlığında, ülkenin en ağır ve büyük Pummerin çanını yeniden yaparlar. 1952 yılında binlerce insanın yer aldığı gösteriler eşliğinde çan  Stefan Katedrali'ne getirilir. Çanın monte edilmesi işlemi uzun ve zahmetli olmuş ve ilk olarak 5 Ekim 1957'de bugünkü yerine konulmuştur. Kilise çanının üzerine demirden yapılmış yeniçeri başları ve II. Viyana Kuşatması'nı hatırlatan bir tablo işlenmiştir. Yeni çan katedralin kuzey kulesine yerleştirilmiştir. 




Aziz Stefan Katedrali ilginç bir bilgiye de sahiptir. Katedralin çan kulesinde görev yapmak üzere, 1534'de ihdas edilen; Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çanı çalarak Viyanalılara haber vermekle görevli bir memuriyet, ancak 1956'da Viyana Belediye Meclisince; artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından ve bu görevin lüzumu olmadığı için kaldırılmıştır. 

Ben bu çan kulesine ücret ödeyerek, asansörle çıktım ve rahatlıkla söyleyebilirim ki,  137 metre yükseklikten tüm Viyana Ovası apaçık görünüyordu. Ovayı seyrederken, kendi kendime şöyle dedim: Demek ki 1956 yılına kadar Viyanalılarda  hala bir Türk korkusu varmış.








Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. 



25 Mart 2021 Perşembe

 


DÜNÜN DÜNYASINDAN BİR KESİT



Bir Stefan Zweig hayranı olarak okumadığım tek kitabı olan, kendi yaşam öyküsünü anlattığı, 1942 yılında hayata veda etmeye karar vermeden kısa bir süre önce tamamladığı "Dünün Dünyası"nı okuyorum. Kitap ilerledikçe, dünün dünyasını, bugünle kıyaslama olanağı da buluyorum ve keşke diyorum kendi kendime; ben, sakin, huzurlu ve güvenli olan dünün dünyasında yaşasaymışım. Bugünler, kaos, salgın hastalıklar, savaşlar ve açlıktan ölümlerle yaşanılası değil artık, diye düşünüyorum çünkü.

500 sayfalık kitabı yarıladım ve neredeyse altını çizmediğim tek bir satır bile yok (bu çizik kitabı benden sonra başkası kolayca okuyamaz herhalde). Kitabın her bir satırı, ayrı bir kitap konusu olabilecek kadar derin ve geniş anlamlar içeriyor. Bugün, kitabı okurken, çiçeklere olan sevgim ve düşkünlüğüm nedeniyle, dikkatimi çeken ve oldukça ilgilendiğim bir konuyu kısa ve öz olarak yazmak istiyorum. Çünkü bilmediğim bir konuyu öğrenmiş oldum. Öğrendiğim bilgiler bende kalmasın, okuyanlar da faydalansın isterim. Bilgiyi paylaşma konusunda hiç cimri değilim, aksine oldukça cömertim. :)

Dünün Dünyasında Partiler Çiçek Açmışlar!

- Sanayi Devrimi'nden sonra, makine çarkını döndürdü ve daha önce dağınık olan işçi sınıfını sanayinin etrafında topladı. Dr. Victor Adler adlı önemli bir adamın önderliğinde Avusturya'da, proletaryanın haklarını kabul ettirmek için sosyalist bir parti kuruldu. İşçiler kırmızı karanfili parti sembolü olarak yakalarına taktılar. Avusturya'daki büyük halk hareketinin ilkini sosyalistler başlatmıştı. 

- Sosyalist partinin ardından, yetenekli ve popüler bir siyasetçi olan Dr. Karl Lueger, bütün küçük burjuvayı ve ürkek orta sınıfı bir araya getirecek olan Hristiyan Sosyal Demokrat Partisi'ni kurdu. Bu parti tam bir küçük burjuva partisi olarak esasen proletaryaya karşı organik bir hareketti ve o da makinenin bilek gücüne üstün gelmesiyle ortaya çıkmıştı. Hristiyan Demokrat Partisi'nin sembolü beyaz karanfildi ve parti üyeleri yakalarına beyaz karanfil takıyorlardı.

- Öte yandan üçüncü bir çiçek, Bismarck'ın çok sevdiği ve Alman Nasyonal Partisi'nin sembolü olan mavi kantaron çiçeği ortaya çıktı.

Hristiyan Sosyal Demokrat Partisi Viyana'da ve kırsal kesimde, sosyalistler ise sanayi bölgelerinde güçlenirken Alman nasyonalistleri de Bohemya'da ve Alpler'in eteklerindeki sınır bölgelerinde kendisine taraftar buluyordu. Bunlar sayıca yetersizdiler ama yetersizliklerini giriştikleri vahşi saldırılar ve sınırsız zorbalıklarla telafi ediyorlardı. Sonrası malum; Hitler'in 1933'te başa gelişi ve ardından tüm dünyayı yıkıma uğratan II. Dünya Savaşı.

Bu yazıyı neden yazdım? Dünün Dünyasında yani o zamanlar, parti sembolü olarak sıradan nesneler yerine çiçeklerin kullanılmış olması etkileyici değil mi? Günümüz partilerinin de (en azından bazılarının) sembolü çiçekler olsaydı, dünyamız çiçekli bir bahçeye dönüşür müydü acaba? Çok mu hayalperestim sizce? Öyle bile olsa güzel bir hayal değil mi?



 

20 Haziran 2016 Pazartesi





HALLSTATT :  ÇİNLİLERİN KOPYASINI YAPTIKLARI BİR MASAL KÖYÜ



by...........Discover Austria






Bir ülkeyi sadece başkentini gezerek tanıyamazsınız. Çünkü adı üstünde "başkent". Ülke buradan yönetildiğine göre, ele güne karşı bakımlı, iyi görünümlü, temiz olmak zorunda. Başkent bir ülkenin bir nevi  "misafir odasıdır" benim düşünceme göre. İşte böyle düşünerek Avusturya'yı daha iyi tanıyabilmek adına düştüm yollara. Varacağım yer adı dillerden düşmeyen küçücük bir köyolan Hallstatt'tı.

Viyana' nın serin ama yumuşak havasını içime çekerek erkenden Westbahn'a gittim. Yolculuğumu trenle yapacaktım ve burada trenler dakik hareket ettiğinden kaçırmamam gerekti. Westbahn özel bir şirkete ait olduğundan trenin içi gayet lüks ve temizdi. Aslında  hızlı olması nedeniyle tercih etmiştim ama rahat olması da işime geldi. Çünkü  ilk durak Salzburg ' du ve Viyana-Salzburg arası hızlı trenle 2,5 saat sürüyordu. Süreleri yazmamın nedeni; seyahat bloglarından okuduğum süreleri hesaplayarak yola çıktım, ne yazık ki doğru süreler verilmediğinden  dönüşte trenleri hep kaçırdım. Ve Avrupa' da son dakika biletlerinin  oldukça pahalı olduğunu biliyordum. 2,5 saat sonra Salzburg Merkez Tren İstasyonundaydım. Buradan Attnang-Puchheim' a giden trene bindim. Bu tren devlet treniydi. Her yerde olduğu gibi devlete ait olan şeyler nasılsa öyleydi. Avrupa' da olması bu durumu değiştirmiyordu. Tren hareket etmeden önce yolcu profilini incelemeye başladım. Tren Bavyera' ya gidiyordu ve Bavyera denilince aklıma ilk gelenler  sayısız pitoresk köyler, tarım ve hayvancılıktı. Dolayısıyla burada yaşayan çiftçileri gözlemle şansım da olacaktı, en azından trendekileri. Yanılmadım; kılık, kıyafet, hal ve tavırlarından hemen tanıyorsunuz onları. Dikkatimi çeken ise ayaklarındaki trekking botlarıydı. Salzburg-Attnang-Puchheim arası Bir saat kırk dakika sürdü. Salzburg' dan ayrılıp Bavyera' ya doğru yol aldıkça manzaranın güzelliği karşısında adeta büyülendim. Trenin bir sağına bir soluna koşturup fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Hava günlük güneşlikti ve her yer pırıl pırıl gözüküyordu. Tren ilerledikçe ve Alp Dağları görünmeye başladığında  manzara bana çok tanıdık geldi. Sanki Ayder Yaylası' na gidiyordum. Ahşap köy evleri bile Doğu Karadeniz' in geleneksel mimarisini andırıyordu. Avusturya Alpleri ülkede batıdan doğuya doğru üç sıra halinde uzanırlar. Tren doğal olarak iki sıra halinde uzanan dağların arasından yol alıyordu. Karadeniz yaylalarından farklı olarak burada dağlar arasında bulunan düzlüklerin geniş olmasıydı. Bu nedenle yerleşim bu düzlüklerde yapılmış. Doğu Karadeniz' de ise düz bir yer bulmak mümkün olmadığından dağ yamaçlarına kondurulmuştur evler genellikle. Orta Avrupa' da ben,  bulutların çok güzel ve farklı kombinasyonlar yaptığını gördüm. Sanki gökyüzü daha mavi, bulutlar daha beyazdı. Bir de çayırların yeşiliyle ağaçların yeşilini ekleyince buna, manzarayı seyretmek doyumsuz diyebilirim. Yol boyunca kendimi rüyada gibi hissettim, uyanınca bitecek bir rüya. Bu bölge Avusturya' nın göller bölgesi olarak anıldığından yol boyunca gördüğüm göllerin güzelliğini de eklemeliyim. Göl, dağ ve yelkenlilerin oluşturduğu manzarayı hayal edin yalnızca. Hayali bile huzur dolduruyor insanın içine değil mi?
İşte trenden çektiğim kareler:























Tren yavaş olduğu ve ara istasyonlarda durduğu için bir buçuk saati aşkın bir süre sonra Atnang-Pucheim' e vardık ve Hallstatt' a gitmek için Stainach- Irdining yönüne giden trene bindik. Harika manzaraları seyrede seyrede 1,5 saat süren yolculuktan sonra Hallstatt göründü. Ama bir sürpriz de bizi bekliyordu; günlük güneşlik hava istasyona vardığımızda yağmura dönüştü. Alp Dağları' nın ortasında masmavi bir göl. Dağ havası kendini gösterdi ve soğuğu hissettirmeye başladı. Olsun, manzara her şeye değerdi. Alpler genellikle kayak yapmak isteyenlerce tercih edildiğinden nedense hayalimde hep çıplak dağlar vardı ve yol boyunca dağların bütünüyle ormanlarla kaplı olduğunu (hem de devasa boylarıyla ladin ormanı) gördüğümde şaşırdım. Orman üst  sınırının bu kadar yüksek olduğunu tahmin etmiyordum. Biliyordum ki, ormanların yetişebildiği en yüksek sınır olan bu sınır, yükselti, enlem, bakı ve hakim rüzgar gibi faktörlere bağlı olarak her yerde farklılık gösterir.Ve burada dağlar yemyeşil...(Avusturya' nın %47'si ormanlarla kaplı ve doğayı çok iyi koruyorlar.)

Tren istasyonundan köye motorla 5 dakikada vardık. Motordan uzaktaki köy harika görünüyordu. Daha köye adımımı atar atmaz bir masalın içine daldım sanki. Ben o anda bir masal kahramanıydım ama hangisi? Cevap vermeyeyim. En iyisi köy hakkında bilgi vermekle yetineyim.
Hallstatt, Avusturya' nın Yukarı" Avusturya bölümünde bulunan Hallstatter Gölü' nün güney-batı kıyısında  yer alan şirin mi şirin bir köy. Köy öylesine güzel ki, Çinliler dayanamayıp Hallstat' ın kopyasını kendi ülkelerinde inşa etmişler. İşte bu nedenle Hallstatt'ı  benzersiz kılan da dünyada tamamı kopya edilmiş ilk ve tek yerleşim yeri olması. (Çinlilerin taklitteki başarıları malum. Beni düşündüren Avusturyalıların bu kopyalama-köy ile ilgili ne yaptıkları, hukuki bir yola başvurup vurmadıkları oldu.) Orijinal Hallstatt köyünün her detayı, Guangdong Eyaleti' nin Huizhou şehri yakınlarında bire bir kopyalanmış ve 2012 yılında sahte Hallstatt ziyaretçilere açılmış. Sanırım bu durum,  Hallstatt' taki  ziyaretçilerin üçte ikisinin Uzak Doğu' lu olmasını açıklıyor. Yani anlayacağınız köy küçük ama adı çok büyük.:) 














2001 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımına göre köyün nüfusu 946' ymış. Tarihi, kültürel ve doğal güzellikleri harmanlayan Hallstatt, UNESCO Dünya Kültürel Mirası Listesi' nde yer alıyor. Hallstatt, tarih öncesi çağlardan beri süre gelen tuz üretimi ile Dünya tarihinin en eski tuz madenine sahip bir köy . Dünyanın bilinen ilk tuz madeni olmasının yanı sıra, "dünyadaki ilk boru hattı" da Hallstatt' ta inşa edilmiş. 1595 yılında 13.000 ağaç oyularak inşa edilen bu boru hattı aracılığıyla, çıkarılan tuz 40 kilometre uzaklıktaki Ebensee' ye aktarılmış. Köy meydanının yukarısından hareket eden finikülerle dağa çıkıp tuz madeni gezilebiliyor. Ben, dağ havasını soluyarak göl kenarındaki bir kafede manzaranın tadını çıkarmayı tercih ettim. Köyde tuz taşıyan işçi heykeli de var. Ayrıca Kültür Mirası Müzesi görülmesi gereken yerlerden biri. Hallstatt' ın 7000 yıllık tarihini sergileyen müzede bölgeyle ilgili geniş bilgi edinebilirsiniz. Hallstatt, M.Ö. 12. yüzyıldan, M.Ö. 6-8. yüzyıllara kadar neredeyse bütün Avrupa' yı etkisi altına alan Kelt (Celt) kültürüne de adını veriyor. Hallstatt Kültürü olarak adı geçen bu kültür, Batı ve Doğu Hallstatt alanları olarak adlandırılan farklı coğrafi bölgelere ayrılıyor. ( Bu bölge, neredeyse bugünkü Avrupa Birliği sınırlarını kapsıyor.) Müzede yer alan Hallstatt' taki en eski arkeolojik buluntulardan biri  ise, Keltlere ait olduğu tahmin edilen ve M.Ö. 5500 tarihine kadar ulaşan bir ayakkabı.









Market Square (Market Meydanı), köyün ortasında bulunmakta ve tarihi 14. yüzyıla dayanmakta. Meydanın tam ortasında Holy Trinity (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) Sütunu bulunmakta ve meydanın çevresi cafe, restoran, hediyelik eşya satan mağazalar ve birkaç otel ile çevrili. Meydandan yukarıya baktığınızda yükseklerde adeta ormanla bütünleşmiş rengarenk köy evlerinden gözlerinizi alamıyorsunuz. Japonlar kıskanmasın ama evlerin balkonlarındaki çiçek düzenlemeleri de takdire şayan doğrusu.



















Hallstatt fotoğraflarının belirgin simgesi olan Hallstatt Protestan Kilisesi' nin yapımı 18. yüzyıla dayanıyor ve yapımı 5 yıl sürmüş. Benim gezip görmeyi istemediğim tek yer Beinhaus denilen "Kemik Evi" oldu. Adı bile insana korku salıyor. Hallstatt' ın doğası dağ ve orman örtüsünden ibaret olduğundan toprak sınırlı. Öyleki ölüleri gömecek yer bulmak bile sorun olunca ölüler geçici olarak gömülmeye başlanmış. 10-15 yıl sonra kemikler mezardan çıkarılıyor, kafataslarına ölen kişinin adı, mesleği, ölüm tarihi yazılarak özel bir biçimde dekore ediliyor ve bu Kemik Evi' nde sergileniyormuş. Onların yerlerine de ölenler gömülüyormuş. Aldığım bilgiye göre, Katolik Kilisesi ölülerin yakılmasını onayladıktan sonra bu uygulamaya son verilmiş. Şimdi anlayabildiniz mi Kemik Evi' ni gezmeme nedenimi. 

Köyün tamamını bir-bir buçuk saatte gezebiliyorsunuz. Ondan sonra keyfinize göre ya göl kenarındaki cafelerden birinde manzara eşliğinde kahvenizi yudumlayabilir, ya elektrikli botlarla göl turu yapabilir, ya da köyün üst kısmına tırmanıp yukarıdan muhteşem manzarayı seyrederken aynı zamanda  güzel kareler yakalayabilirsiniz. İsterseniz de gölde yüzen  kuğuları ve ördekleri besleyebilirsiniz.

Avusturyalılar doğayı koruma konusunda son derece hassaslar ve doğaya müdahale etmiyorlar, doğayı kendi haline bırakıyorlar. Araştırmama göre, Avusturya, Avrupa' da doğasını en iyi  koruyan  ülkelerin başında geliyor. Ülkenin toplam alanının %24' ü doğal koruma altında.  Böyle olunca da turizm, özellikle dağ ve doğa turizmi çok gelişmiş. Alplerin 2150 metreye kadar olan yükseklerinde mevcut olan ormanların büyük bir kısmının özel şahıslara ait olduğunu öğrendiğimde ormanlarımızı koruyabilmek için bizde mi böyle yapsak diye düşünmedim değil.

Güzel olan her şeyin bir sonu vardır, zaman çok çabuk geçmişti. Gök gürültülü sağnak yağış şiddetlenmişti, dağlara sis çökmüştü ve akşam olmuştu. Gönlüm hiç istemese de Hallstatt' tan ayrılma vakti gelmişti. Motora binip tren istasyonuna vardık. İstasyonda treni beklerken, buraya kim bilir bir daha ne zaman gelirim diyerek gelen trene atlayıp son durağa gitmeye karar verdim. Son durak; Stainach-Irdining' ti. Bir saate yakın bir süre sonunda istasyonda indiğimde, çevrede in- cin top oynuyordu. Şöyle bir gezineyim derken, elimi atsam yakalayacakmışım kadar yakın bir mesafede duran, üzeri karlar ve buzlarla kaplı kocaman bir dağ kütlesi karşımda duruyordu ve dağ çıplaktı. Yağmurun şiddeti ve akşamın alaca  karanlığının etkisiyle olsa gerek biraz ürktüm. Trenin hareketine daha iki saat vardı ve hava çok soğuktu. İstasyonun kaloriferleri yanan iç kısmında dinlenerek geçirmeye karar verdim bu süreyi. Çünkü burası tuz madeninin dağıtımının yapılması için yapılmış eski bir istasyonmuş. Yani sadece bir istasyon köyü. Benim içinse, hayalimdeki çıplak, karlı, buzlu Alpler'i gerçeğe dönüştüren özel bir yer oldu.

Yolcu yolunda gerek diyerek atladım gelen trene ve  kızımla birlikte yaşadığım Viyana'ya  geri döndüm. Zihnim, ruhum, bedenim tazelenmiş, içim yaşama sevinci dolu olarak...

Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.