28 Haziran 2018 Perşembe





PATATES: SEN NEYMİŞSİN BE!



Büyük küçük hemen herkesin sevdiği, ucuz fiyatıyla yoksulun temel besinlerinden biri olan patates, kim derdi ki bir gün ülke gündemine damga vuracak. Bugünlerde manşetlerden düşmeyen patates fiyatları altın fiyatlarıyla karşılaştırılıyor; yarı şaka yarı ciddi olarak. Öyleki, artan patates fiyatlarını düşürebilmek için iç savaşı devam eden Suriye'den patates ithali yapılıyor (Tarım Bakanı açıkladı). Bütün bunları okumak, duymak ve daha önemlisi yaşamak içimi acıtıyor. Acımın nedeni, bir zamanlar tarım ülkesi diye bildiğimiz ülkemizin yarısı çöl olan bir ülkeden patates ithal eder duruma düşmesi. Eğer tarım ülkesi kategorisinden, sanayi ülkesi kategorisine geçmiş olsaydık, patatesi dert etmezdim. Bildiğim kadarıyla öyle bir durumda söz konusu değil. En iyisi mi ben, üzüldüğümle kalayım. Üzülmem kimin umurunda ki?

Patates gündemden düşmediğine göre, ona hak ettiği değeri vermek gerek diye düşündüm ve Avrupa'ya ilk getirildiğinde hayvan yemi olarak kullanılan patatesin nasıl , ne zaman popülerleştirildiğinin izini sürdüm. Bu izi takip ederken, bazılarınızın ilk kez duyacağı bilgilere ulaştım. Bakın neler buldum?

Kristof Kolomb, Amerika kıtasından (ki, oranın yeni bir kıta olduğunu bilmiyordu) domatesle birlikte patatesi de Avrupa'ya getirdi. Ancak bu yamru yumru kök ilk yıllarda beğenilmedi. Bir ara patates çiçeği konteslerin şapkasını süslediyse de bu moda kısa sürdü. Patatesi beğenmeyen Avrupalılar onu hayvan yemi olarak kullanmaya başladı.

"1740 yılında babasının ölümü üzerine Alman tahtına oturan II. Friedrich'in ilk icraatlarından biri ülkede işkenceyi yasaklamak olur. Düşünce özgürlüğünün önemini dile getiren 28 yaşındaki kral, basın üzerindeki sansürü de kaldırır. Almanya'yı Almanya yapan "Büyük Friedrich" olarak tarihe geçecek olan Avrupa'nın bu en aydın kralı, hastalığa yol açtığına inanılan patatesi yemeyen halkının bu inancını kırarak, onlara patates yemeyi öğretmiştir. Bu nedenle, günümüzde de II. Friedrich'in mezarını ziyaret eden Almanlar, yanlarında getirdikleri patatesleri çiçek demeti yerine kralın mezarına bırakırlar."*

XVI. Louis'in kral olduğu Fransa'da halk açlık çekiyordu ve halkın yarısı açlıktan kırılıyordu. Bu açlık çeken halkı doyurmanın yollarından biri, patatesi onlara yedirtmekti, ama nasıl? XVI. Louis'in imdadına askeri eczacısı Parmentier  yetişti. Parmentier, Yedi Yıl Savaşları'nda esir düştüğü Almanya'da (ki o devirde Almanya'da patates, domuz yemi olarak kullanılıyordu ve esirlere de verilmiştir) patatesin doyuruculuğunun farkına vardı ve ülkesine dönünce patatesin ekimi için çalışmalara başladı. Derler ki XVI. Louis, patatesi halkın gözünde popülerleştirmek için elinden geleni yapıp, patates tarlalarının çevresine askerler dikip merak uyandırmak suretiyle aç halkının  patates yemesini sağlamıştır. Kraliçe Marie-Antoinette'in açlıktan ölen halkına; "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler) dediği ünlü sözünü bilmeyen yoktur. Ve bundan sonra olanlar malumunuz: 1789 Fransız İhtilali. Düşünüyorum da, eğer kraliçe, kocası XVI. Louis'in patates tarlalarına gösterdiği özeni destekleyip "Ekmek bulamıyorlarsa, patates yesinler" deseydi, tarihin akışı değişir miydi? Bilemeyiz elbette.

Fransız İhtilali'nden sonra patates ekimi, başta Fransa olmak üzere (İrlanda daha önce başlamıştı) özellikle Orta ve Kuzey Avrupa'da yaygınlaştı.

Peki Avrupa'da bunlar yaşanırken, patates Avrupalılar tarafından insan yiyeceği olarak kabul görürken Osmanlı Devleti'nde durum neydi? Bir bakalım.

"İngiltere'deki Devonshire Üniversitesi Osmanlı ve Yakındoğu çalışmaları direktörü Lord Herbert Smith, Osmanlı devletinin çöküşüne, genelde kabul edildiği gibi, yeni ticaret yollarının keşfedilmesi, Amerika kökenli altın arzının artışı dolayısı ile yaşanan devalüasyon, teknolojide geri kalma ya da padişahların yetersizliği gibi nedenlerin sebep olmadığını düşünüyor. Lord Smith'e göre sebep patates. Yanlış okumadınız patates."
Smith, şöyle devam ediyor: 
" Ne zaman patates yesem hayranı olduğum Fatih, Kanuni gibi padişahların Amerika'nın keşfinden sonra eski dünyaya gelen bu lezzeti bir kez bile tadamamış olmasına üzülürdüm. Birgün bunu düşünürken zihnimde bir şimşek çaktı, belki Osmanlı'nın o dönemki başarılarının altında  patatesle tanışmamış olması yatıyordu. Basit bir araştırma bu konudaki şüphelerimi daha da artırdı. Patatesin Avrupa'da yayılış haritası ile Osmanlı'nın sınırlarındaki küçülme neredeyse birebir aynıdır. Patates Avrupa kıtasına ilk kez 1577'de getirilmiş. Osmanlı Devleti'nin "Duraklama Dönemi"ne girmesi ise 1579. Tabi bu dönemde Osmanlı'da tüketilmiyor o yüzden de bu dönemde toprak kaybı yok. 1700'lerin başında yaşanan kıtlıktan sonra patates, Fransa'dan başlayarak Avrupa içlerine yayılmış, 1770'ler civarında Osmanlı sınırına dayanmıştır. Nitekim 1800'lerden kalma askeri kayıtlarda bilhassa batı bölgelerinde karavanalarda patates yemeklerinin bulunduğu görülmektedir. Bu dönemden itibaren tüm yenileşme çabalarına, reformcu padişahlara hatta II. Abdülhamid gibi dirayetli bir hakana rağmen toprak kaybının durdurulamamasının ardındaki sebep patates tüketimi olabilirdi." **

Lord Smith, bu iddiasının altını doldurabilmek amacıyla araştırmalara başlamış botanik ve genetik alanındaki çalışmalar onu çok ilginç bir bulguya götürmüş. Şöyleki:

"Kendisi de Navajo yerlilerinden olan Arizona Stimson Üniversitesi genetikçilerinden Atekha Grimclaw 2010 yılında Amerikan yerlilerinin %82,4'ünde ortak olan bir genetik varyasyon saptamış. Bu varyasyona sahip yerlilerin kas yapılarında bir zayıflık bulan Gricmlaw, araştırmayı derinleştirince bu zayıflığın yerlilerde patatesin içinde bulunan Patatin maddesinin tüketiminden kaynaklandığını bulmuş. Üstelik patates tüketimi sınırlanan yerlilerin kas güçleri bir-iki ay içinde normale geliyormuş. Ancak Amerikan patates lobisi bu son çalışmanın saygın dergilerde yayınlanmasını engellemiş."

Bu araştırma sonucuna göre, Lord Smith diyor ki; "Amerika yerlileri 250 ila 100 bin yıl kadar önce Orta Asya'dan Amerika'ya göçtükleri düşünülürse, başka bir Orta Asya kökenli halk olan Türklerde de benzer genetik varyasyon olması kuvvetle muhtemeldir."

"Büyük bir Türk dostu olan Smith'in bir başka çağrısı da  Türk bilim adamlarına. " Patatin maddesine karşı hassasiyet geninin Türklerde araştırılması gerekir. Şüphem yok ki patates tüketiminin önlenmesi Türklerin dünya sahnesindeki hak ettikleri yeri almalarını sağlayacaktır."

Okuduğunuz gibi iz sürerek patatesin Avrupa tarihinin akışını nasıl etkilediğini gördük. Bugün rahatça patates yiyebiliyorsak bunu Alman Kralı "Büyük Friedrich"e ve Fransız Kralı XVI. Louis'e borçluyuz.

Lord Smith'in iddiasına ve bu iddiasının altını doldurabilmek amacıyla yaptığı araştırmalara temkinli yaklaşmakta yarar var. 600 yıl hüküm sürmüş koca bir imparatorluğun çöküşünü patatese bağlamak, bunu genetik varyasyonla açıklamak bana inandırıcı gelmedi. Bilime inanan biri olarak sormak isterim; Orta Asya kökenli olması nedeniyle genetik varyasyonunda patatin olan başka halklar yok mudur? Moğollar, Kazaklar, Kırgızlar, Tacikler, Özbekler, Türkmenler, Afganlar için ne demeli? Araştırma sonucu bunlar içinde geçerli midir?
Yani Smith'in araştırmasının geçerliliğinden ve güvenilirliğinden şüpheliyim; şüphemi giderecek somut bilgilere ulaşıncaya dek. Bu benim düşüncem, katılmayabilirsiniz de elbette.   

Şimdi yazı başlığımı neden böyle koyduğumu anladınız mı? Haksız mıyım?

Kaynaklar:
* Sunay Akın - Geyikli Park.
** artfulliving.com.tr (Fırat Yağmurlu yazısı)
 





26 Haziran 2018 Salı




TEK KİTAPLIK YAZARLAR



Bir yazarı tanımak için onun yazdığı kaç kitabı okumalı? Veya bir yazar, tek kitapla ünlü olup, düşüncelerini, duygularını, hayallerini ve fikirlerini kendisi öldükten sonra, geride kalanlara ulaştırabilir mi? Sorumu şöyle genişletebilirim de; tek kitapla üne kavuşan ama sonraki yazdıklarıyla milyonlara ulaşan okuyucu kitlesini memnun edemeyen kaç yazar vardır?  Bu düşünce nereden  aklıma geldi peki? Anlatayım:

Okuduğum kitaplardan, izlediğim film ve dizilerden, halktan duyduklarımdan hoşuma giden sözleri not aldığım cici bir defterim var. Ben ona "ASD" (Anlamlı Sözler Defterim) diyorum. Ara sıra açıp baştan sona okurum içindekileri, unutmayayım diye. Bugün defterimi açtığımda, "Kalemle, kılıcın yaptıklarından daha fazlasını yapabilirsiniz" diyen Harriet Beecher Stowe'un sözü ilişti gözüme. Stowe'un yalnızca bir kitabını okumuştum; Tom Amca'nın Kulübesi.  Başka bir kitabı var mıydı, varsa Türkçeye çevrilmiş miydi, bilmiyordum. Bunun üzerine bir araştırma yaptım.

Harriet B. Stowe, kendi adını bile geçecek olan yazdığı "Tom Amca'nın Kulübesi" romanıyla Amerika'daki kölelik uygulamasına duyulan öfkeyi anlatıyor, bu sistemin hem beyazlar hem de siyahlar üzerindeki yıkıcı etkilerinden bahsediyordu. 
ABD Başkanı Abraham Lincoln, kendisiyle karşılaştığında ona "Demek bu büyük savaşı başlatan kitabı yazan küçük kadın sizsiniz" demişti.
Dünya genelinde 3 milyondan fazla satan eseri, etkisini İngiltere de bile hissettirmişti. Kölelikle ilgili eserleri Kuzey Amerika'da kölelik karşıtlarını harekete geçirmiş, köleliği savunan Güney eyaletleri arasında yaşanan iç savaşın ardından kölelik kaldırıldı. Harriet Stowe, yazdığı bu eserle, Amerika'da köleliğin kaldırılmasında etkili bir rol oynamakla kalmamış, dünya genelinde kölelik sisteminin gündeme gelmesini sağlamıştır.*

Harriet Stowe'un Tom Amca'nın Kulübesi'nin dışında 20 romanı daha var, fakat herhangi birinin adını duydunuz mu?

Huffington Post hem yazınsal açıdan değerli olan hem de hatırı sayılır bir okuyucuya ulaşan ama sonrasında bir daha başarılı bir esere imza atamayan yazarların listesini yaptı. İşte o liste:

Harper Lee: Harper Lee'nin 1960'ta kaleme aldığı Bülbülü Öldürmek, Pulitzer Ödülü aldı. Kitap kısa sürede ABD edebiyatının klasikleri arasında yerini aldı ve sinemaya uyarlandı.
Ralph Ellison: Görülmeyen Adam, 1953'te ABD'nin Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandı. Ellison'ın sonrasında yazdığı kitaplar, yazarın ölümünden sonra yayımlandı.
Emily Bronte: Uğultulu Tepeler İngiliz edebiyatının en önemli eserlerinden biri. Bronte başka kitap yazmadı.
Margaret Mitchell: Hiçbir kitabı Rüzgar Gibi Geçti'nin yanına yaklaşamadı. 
Erich Maria Remarque: Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ile karşılaştırıldığında Remarque'ın diğer kitaplarının esamesi dahi okunmuyor...
Mary Shelley: Kimse Shelley'in Frankenstein dışında diğer yazdığı romanları duymamıştır.
Bram Stoker: Yüzlerce dile çevrilen ve birçok uyarlaması yapılan Dracula, Stoker'in en bilinen eseri.**

Demek ki, bir yazar tek  kitapla kendini tanıtıp üne kavuşabiliyormuş.  
Vee bir zamanlar ülkemizde, kalemin, kılıçtan keskin olduğunu düşünen beyinler varmış, ki o beyinler bu düşüncelerini "atasözü" olarak bizlere bırakmışlar...Belki atasözü dinleriz diye!


Not:
Bir kitapta okumuştum; dünyanın en başarılı yazarlarından biri olduğu ve birçok kitap yazdığı halde Ernest Hemingway,  ilham perisinin kendisini terkettiğini düşündüğünden ve artık yazamadığından av tüfeğiyle hayatını sonlandırmıştı.


Kaynaklar:
* Ali Çimen, Tarihi Değiştiren Kadınlar.
** sabah.com.tr/kitap/2013







21 Haziran 2018 Perşembe




İstemem! Eksik Olsun!



- Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi "yetenekli" demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
"Adım Mercure' dergisinde geçse" diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek...
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek...
Tek başına...
Özgür olmak...
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak...
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak...
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak...
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay'a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

Edmond Rostand - Cyrano De Bergerac Tiradı


Nerede bir sarmaşık görsem yukarıda yazdığım tirad gelir aklıma. Bugün Kızılay'da önüme çıkan beyaz sarmaşık öylesine büyük, saf ve güzeldi ki dayanamadım fotoğrafını çektim; dilimde değilse de zihnimde yine bu tirad vardı. Çünkü 19.yüzyılda yazılmış tiradın zamanımızda hala geçerliliğini koruması, gerçekçiliği, birey- toplum eleştirisi belleğimde silinmez bir iz bırakmış...

Tiradı okuyup içselleştirdikten sonra şunları yazmak geldi   içimden:

Ne mutlu! Arkasında dayısı olmadan başarıyı yakalayanlara.
Ne mutlu! Sarmaşık gibi parazit olmayıp, kendi alın teriyle para kazanıp geçimini sağlayanlara.
Ne mutlu! Çıkarı için "ne oldum delisi" olanlara övgüler düzmeyenlere.
Ne mutlu! Herhangi bir mevki, makam elde etmek için yalakalalık yapmayanlara, omurgalı olanlara.
Ne mutlu! Kifayetsiz muhterislere geçit vermeyenlere.
Ne mutlu! Şan, şöhret uğruna onun bunun önünde eğilip bükülmeyenlere, daima dik duranlara.
Ne mutlu! İstemem! Eksik olsun diyebilenlere...Bunu söyleyebilecek kadar tok gözlü olanlara.
Ne mutlu! Şarkı söyleyenlere, şiir yazanlara,düşleyenlere, gülenlere ve yürüyenlere. Hem de tek başına, özgür olarak. Dünyaya başkalarının gözlerinden değil, kendi gözlerinden bakanlara.
Ne mutlu! Bana...
İşte şimdi başım göğe erdi, söğütünki gibi yapraklarım olmasa da.  :)


Not: Edmond Rostand (1868-1918) Marsilya'da varlıklı ve kültürlü bir ailede dünyaya gelmiştir. Fransız edebiyatının en önemli şair ve oyun yazarlarından biridir. 1897'de sahnelenen Cyrano De Bergerac, Fransız tiyatrosu ve edebiyatı için yepyeni bir devrin başlangıcı olmuştur. Rostand'ın XVII. yüzyılda yaşamış, filozof, müzisyen, fizikçi ve silahşor da olan derbeder şair Cyrano De Bergerac'tan esinlenerek kaleme aldığı oyun pek çok dile çevrilmiş, pek çok ülkede başarıyla sahnelenmiştir.
(idefix.com) 

BONUS:
Rüştü Asyalı'nın sesinden İstemem! Eksik Olsun! Tiradı





9 Haziran 2018 Cumartesi




DÖRT YAPRAKLI YONCANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ





Günlerden Çarşamba yani hafta ortası ama iş yok, güç yok. Ne yapmalı? Hava günlük güneşlik, eve kapanmak olmaz. Ağır, gri renkli kış günlerinden sonra gün ışığına hasret kalan ruhumu ve bedenimi ödüllendirmeliyim. Ödüllendirmezsem eğer biliyorum "bahar depresyonu" kaçınılmaz olacak. Kaçınılmaz olacak diyorum çünkü bu durumun benim elimde olmadığını, hormonların salgılanmasında olduğunu biliyorum. Yani, kışın daha fazla salgılanan melatonin hormonunun(biyoritmi belirler ya da biyoritm üzerinde etkilidir) üretimi güneş ışığıyla azalırken, mutluluk veren serotonin hormonunun üretimi artar. Sevgili hormonlarımız kendimizi daha iyi hissetmemiz için çalışırken onlara yardımcı olmamız, yüklerini hafifletmemiz gerek değil mi? Kaldı ki, çabasız mutluluğa kavuşmak da cabası. Öyleyse, doğru yürüyüşe marş marş. :) 

Çiçeklenmiş ağaçların altında,  yeşermiş otların üstünde yürüdükçe yürüdüm ve yorulunca toprağa oturuverdim, kısa bir mola için. Önüm, arkam, sağım, solum yoncalarla kaplıydı. Onlara öylesine bakıyordum. Birden aklıma "şans" unsuru kabul edilen dört yapraklı yonca gelmesin mi? Kendimi bildim bileli aradığım ama bir türlü bulamadığım o dört yeşil yaprak. Bu yönümle Mezopotamya'nın Uruk kentinde hüküm sürmüş Gılgamış'a(*) benziyordum sanki. :) Hani gençliğine yeniden dönmeyi ve ölümsüzlüğe kavuşmayı arzulayan ve bunun için "ölümsüzlük otu"nun peşinden iz süren ve bulduğu anda da ölümsüzlük otunu bir yılana kaptıran kral Gılgamış var ya ona. Gılgamış bulmuşsa ölümsüzlük otunu, ben neden bulmayayım? O da ölümlü, ben de, dedim ve  dikkatlice bakındım otlara, yok! İçimden bir ses arkama bakmamı söyledi, yerimden bile kalkmadan arkama baktım. Şaka gibiydi, hiç zahmet etmeme bile gerek kalmadan "dört yaprak" karşımda duruyordu. Ama hiç de  takılarda gördüğüm gibi yapraklar simetrik ve düzgün formda değildi. "Olacak o kadar" dedim kendi kendime, doğa mükemmelliğin peşinde değil ki insanoğlu gibi. Doğa, doğallığını sergiliyor, insanoğlu ise yapmacıklığını...

Aradığım şey(şans otu), hiç ummadığım bir zamanda ayağıma gelmişti. Otu koparıp koparmamayı düşündüm bir an. Sonra dört yaprağı ayırmayayım kardeşlerinden deyip otu saplarıyla birlikte kopardım. Maksadım kurutup, defter arasında saklamaktı. İlk gençliğimde çiçekleri kuruttuğum gibi. Çiçeklerin kuruması uzun sürüyordu, şans otum ise eve döndüğümde kurumuştu bile.  Kendisine "şans" gibi ağır bir sorumluluk  yüklense de nihayetinde bir ottu. Canı ne, kanı neydi?

Evde, kuruyan ota bakarken kendimi şanslı hissediyordum. Peki ama neden? Nedeni bilmiyordum; çünkü kulak dolgunluğuyla öyle olduğunu biliyordum ve araştırmamıştım.:Bu söylem, doğru mu, yanlış mı diye. O zaman, fazla umuda kapılmadan araştırma zamanı dedim ve oturdum bilgisayarın başına. Birçok bilgi arasından bana en doğru geleni seçtim ve okudum. İşte o bilgiler.

4 Yapraklı Yonca Gerçekleri

4 yapraklı yonca "İnanç, umut, Aşk, Şans" anlamını taşıyan 4 yapraklı bir bitki formudur.

Aslında 300 çeşidi bulunan Trifolium cinsi bir bitkidir. Bu bitki genetik olarak 3 yapraklıdır.

Fakat genetik baskınlık nedeniyle 160 binde bir 4 yapraklı yonca bulmak mümkündür.

4 Yapraklı Yoncanın Hikayesi

Hristiyanlık ve pek çok dinde Hz. Havva'nın cennette bulunduğu sürede elinde 4 yapraklı yonca ile gezdiğine inanılır. Mitoloji ve batıl inançlarda da buna benzer hikayeler vardır. İnanç yaprağı bu hikayenin simgesi olarak kabul edilir.

4 Yapraklı Yoncanın Anlamı

Tüm dünyada şans anlamı taşıyan bu bitki, inancın, umudun ve aşkın elde edilmesi en büyük şans olarak tanımlanır. Bu nedenle yoncanın diğer yaprakları değil sadece şanstan bahsedilir.

4 Yapraklı Yonca Nerede Bulunur?

İstatistiki olarak doğada 10 binde bir olmasına rağmen, 160 binde bir  rastlanan bir bitkidir. Fakat genetik biliminin gelişmesiyle 4 yapraklı ve hatta daha fazla yapraklı yonca üretmek artık mümkündür. Genetiğiyle oynanmış yoncalar genellikle takılar için üretilmektedir.

İnanışlar ve Doğrular

İnanış: "4 yapraklı yonca bulmak insana şans ve mutluluk getirir. Bu yonca türünü bulmak çok zordur ve aramakla bulunmaz, sadece şanslıysanız önünüze çıkar."

Gerçek: 4 yapraklı yonca bulmak insanı mutlu eder ve enerjisini yükseltir. Bunun dışında insan hayatına hiçbir etkisi yoktur.

Bilgi-1: Bu bitki türü çevresel etkenlerden en çok etkilenen canlı türlerindendir. Doğada genetik değişim ve baskınlık kısa süreler içinde rastlanacak bir durum değildir ama bu bitki çevreden fazlasıyla etkilenir.

Bilgi-2: Genetiği değiştirilmiş olarak yetiştirilen yoncaların sahiplerinin hayatında bir değişiklik olmamış şansla ilgili bir gelişme de gözlenmemiştir.(**)





Dört Yapraklı yoncanın "şans otu" kabul edilmesi bir yana, beni düşündüren asıl şey şuydu: Trifolium yani üç yapraklı olan bu bitkinin dört yapraklı olması bir anomalidir bence. Ama şöyle ya da böyle, şu veya bu nedenle tüm dünyada bu anomaliye(4 yaprağa) ulvi anlamlar yüklenirken, vücut hücrelerinde fazladan bir kromozomu (iki tane olması gereken 21. kromozomun 3 kopyasının olması, bir insanın vücudunda bulunan 46 kromozomu, 47 kromozoma yükseltiyor) olan Down Sendromlulara neden böyle bir anlam  yüklenmiyor ve neden bu insanlar "şans insanı" olarak adlandırılmıyorlar? Çifte standart değil mi bu? Veya inançlar, mitler kabul etseydi, günümüzde durum değişir miydi?




(*) Gılgamış Destanı, tarihte bilinen en eski medeniyetlerden biri olan Sümerlerin yaşayışları hakkında bilgi verme, ilk yazılı destan olma ve tek tanrılı üç dinin kutsal kitaplarında yer alan "Tufan" öyküsünün, benzer şekliyle 4 bin yıl önce taş tabletlere yazılı olması sebebiyle önem taşır. Gılgamış, tanrıların kölesi olmayı reddeden ilk kahraman olarak da bilinir.

(**) 5n1khaber.com

Dört yapraklı yonca fotoğrafları tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.


28 Mayıs 2018 Pazartesi




AMİN MAALOUF'UN DOĞU'DAN UZAKTA KİTABINDAN 10 ALINTI





Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf'un romanı Doğu'dan Uzakta, kaderin ve tarihin acımasız kıskacında terk ettikleri yurtlarına dönen bir grup arkadaşın hikayesini anlatıyor. Ortadoğu coğrafyasının yaşadığı kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunları çok çarpıcı bir şekilde anlattığı kitabını beğeniyle okudum ve kitaptan alıntıladığım bölümleri sizlerle paylaşmak istedim. İşte alıntılar:


"Bana, bizim Doğu Akdeniz böyledir, değişmez, hizipler, iltimas, rüşvet, edepsiz bir nepotizm her zaman olacak, buna alışmaktan başka bir seçeneğimiz yok deyip duruyorlar. Bütün bunları reddettiğim için de kibirli olmakla hatta hoşgörüsüzlükle suçlanıyorum. Ülkesinin bu arkaik yapıdan biraz olsun çıkmasını, yozlaşmanın ve şiddetin azalmasını istemek kibir sayılabilir mi? Üstünkörü bir demokrasi ve hep kesintiye uğrayan bir iç barışla yetinmek istememek kibir veya hoşgörüsüzlük diye algılanabilir mi? Eğer öyleyse kabul, günahı boynuma, ben kibirliyim ve onların faziletli tevekkülünü lanetliyorum." (s:63)

" Dikkat edin:Siz siyasetle uğraşmazsanız, siyaset sizinle uğraşır. Kaynaklara göre, Fransız Devrimi'yle çağdaş iki farklı yazara atfedilmişti: Biri Royer-Collard, diğeri Başrahip Sieyes'ti." (s:98)

" Her ne olursa olsun, ben senin dindaşlarını eleştirmiyorum, benimkiler daha beter. Onlar dağa sadece dua edip tefekküre dalmak için çıkmıyorlar...Ben, bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. Böyle giyiniyorum, çünkü dinim böyle istiyor. Şunu veya bunu yiyorum, çünkü dinim böyle istiyor. Arkadaşlarımı terk ediyorum ve hiçbir izahat verme ihtiyacı duymuyorum, çünkü dinim çağırıyor. Dini her işe karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken, aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar." (s:241)

"Din elbette önemli, ama aileden, arkadaşlıktan, sadakatten daha önemli değil. Ahlakın yerine dini geçiren insanların sayısı durmadan artıyor. Sana caiz olandan ve olmayandan, mübahtan ve mekruhtan söz edip sözlerini alıntılarla destekliyorlar. Bence neyin dürüstlüğe veya adaba uygun olduğuyla uğraşsalar daha iyi ederler. Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyorlar." (s: 242)

"Ben inançlı ve dindar bir aileden geliyorum. Büyük dedem Osmanlı sultanları zamanında şeyhülislammış. Bizimkiler her ramazanda mutlaka oruç tutmuşlardır. Bu doğal bir şeydi, kendiliğinden yapılırdı, mühim bir mesele sayılmazdı. Günümüzde oruç tutmak yetmiyor,herkese oruç tuttuğunu göstermek ve tutmayanları da göz hapsine almak gerekiyor." (s:242)

"Bir gün insanlar hayatlarını fazlasıyla işgal eden dinden bıkacaklar ve kötülerin yanına iyileri de katarak her şeyi inkar edecekler." (s: 242)

"Yenikler her zaman kendilerini masum kurbanlar olarak göstermek eğilimindedirler. Ama bu gerçeğe tam uymaz, hiç de masum değildirler. Yenildikleri için suçludurlar. Kendi halklarına, kendi medeniyetlerine karşı suçludurlar. Sadece yöneticilerden değil, benden, senden, hepimizden bahsediyorum. Bugün tarihin mağluplarıysak, hem kendi gözümüzde hem de tüm dünyanın gözünde aşağılanmış durumdaysak, bu sadece başkalarının değil, öncelikle bizim suçumuzdur." (s: 322)

"Din konunun bir unsuru sadece. Bence din sorun da değil, çözüm de. Ama içini rahatlatmamı da bekleme. Etrafımızda olup bitenler beni rahatsız ediyor. Tepeden tırnağa örtünmüş tüm o kadınları, sarıklı şahsiyetlerin devasa fotoğraflarını ve şu sakal ormanını seyretmek hoş mu sanıyorsun?" (s. 322)

"Evet haklısın, tarihçi konuşuyor. İnsanlar her çağda, kendi düşüncelerinin sonucu olduğuna inandıkları görüşler dile getirir ve duruşlar benimser, halbuki bunlar aslında 'çağın ruhu'ndan kaynaklanır. Bu tam anlamıyla bir kader sayılmaz, istersen önünde kolay durulamayacak aşırı güçlü bir rüzgar diyelim." (s: 323)

"Bir dalın üzerine tünemiş ve ağacın dibinde duran yılandan gözlerini ayıramayan kuşları duymuşsunuzdur herhalde? Uçsalar kurtulacaklar, ama uzuvları artık onlara itaat etmiyor ve doğrudan yırtıcı hayvanın ağzına düşüyorlar." (s: 399)

Güzel ülkemde üzülerek gözlemlediğim ahlaki çöküşü ve günbegün artan bir istekle cehaletin prim yapmasını kabullenemiyorum. Ve düşünüyorum ki; coğrafya da, çağın ruhu da kader olamaz bu kadim millet için...





24 Mayıs 2018 Perşembe



ST.  PAUL YOLU(AZİZ PAULUS) YÜRÜYÜŞÜMDEN NOTLAR


                                    
"Aylaklık, acelesi olan insanın hüküm sürdüğü dünyada bir terslik gibi gözükür. Zamanın ve yerin tadını çıkarma olan yürüyüş bir kaçış, modernliğe bir naniktir.Çılgın yaşam ritimlerimiz içinde bir kestirme yoldur, mesafe almaya elverişli bir etkinliktir." (*)

Ben de kentte durup aylaklık edeceğime, modernliğe bir nanik yapmayı yeğleyip, 18-20 Mayıs tarihleri arasında yapılacak olan St. Paul yürüyüşüne katılmaya karar verdim. 


St. Paul adını ilk kez, Stefan Zweig'in yazdığı "Joseph Fouche' "nin  biyografisinde okumuştum. Zweig, dönekler için şöyle bir cümle yazmıştı: "Devrimci Saulus birdenbire hümanist Paulus oluverir. Çarçabuk karşı tarafa geçer." Ne demek istediğini anlamak için  sayfa altındaki  çevirenin dip notunu okumam gerekti. Notta şöyle yazıyordu: "Yahudi'yken ilk Hristiyanlara zulüm yapması ile tanınan Saul, Şam'daki Hristiyanları katletmek için yola çıktığı gün bir hayal görür ve bundan etkilenerek önce Hristiyan, sonra da Hz. İsa'nın havarilerinden biri olur, Pavlus adını alır.Hz. İsa'nın ölümünden sonra onun öğretisini benimseyen ve Hristiyanlığın bir Yahudi mezhebi olmaktan çıkıp bir dünya dinine dönüşmesine önemli katkısı olmuştur." (**)

St. Paul(Aziz Paulus) kimdir?

St. Paul'u tanımadan, yaptıklarını bilmeden onun yürüdüğü antik yollarda yürümek normal doğa yürüyüşü olurdu -ki bu yürüyüş öyle değil- diye düşündüğümden, yola çıkmadan önce, hakkında bir araştırma yaptım. Araştırma sonucundan  kısaca söz etmeliyim. Aziz Paul aslında Anadolu topraklarının çocuğu. Kilikya'dan Tarsuslu bir yahudi. Yani Tarsus'ta doğmuş. Aziz Pierre ile birlikte erken Hristiyan misyonerlerinin en ünlüsü ve hatta en etkilisi olarak kabul edilen Aziz Paul'un doğum yeri olan ve aynı zamanda yaptığı tüm yolculuklarda uğradığı, ilk Hristiyanlık topluluklarını oluşturduğu yerleşimlerin büyük bölümü Türkiye sınırları içerisindedir. Hristiyanlığın Kudüs'ten Anadolu'ya buradan da Avrupa'nın içlerine yayılmasında en büyük pay kuşkusuz Aziz Paul'undur. Günümüzün en modern ulaşım araçlarıyla bile aylar sürecek olan yolları, karşılaştığı birçok zorluğa rağmen takip etmekten vazgeçmemiş, Hz. İsa'nın öğretilerini gece gündüz demeden korkusuzca yaymış, Roma'nın aşırı tepkisine ve sonunda ölüme gidecek kaderini bilmesine rağmen yolunu terk etmemiştir. Suriye, Kıbrıs ve Yunanistan'da da yolculuklar yapmışsa da kuşkusuz en çok vakit geçirdiği ve öğretilerini yaydığı, en güney ucundan en batısına kadar neredeyse tamamını dolaştığı yer Türkiye'dir.

Hz. İsa'nın 12 havarisinden olmamasına rağmen Küçük Asya(Anadolu) havarisi olarak adlandırılmasının nedeni de Hristiyanlık yolunda verdiği bu hizmetlerdir. 

Aziz Paul'un hayatı ve Anadolu'da yaptığı yolculuklara ilişkin bilgilere Yeni Ahit'in Elçilerin İşleri bölümünde yer verilmiştir. Kendisine Hz. İsa'nın göründüğü 9. bölümden sonrası Aziz Paul'un Hz. İsa adını yaymak için giriştiği yolculuklar ve çektiği sıkıntılarla ilişkilidir ve bu yolculukların büyük bölümünde Türkiye'deki kentlerin adı geçmektedir.

Aziz Paulus, farklı yıllarda üç ayrı rota izleyerek Anadolu'da kurduğu kiliseleri denetlemek ve Hristiyanların ne durumda olduklarını gözlemlemek için zorlu yolculuklara çıkar. Üçüncü yolu(M.S. 53-57) Jerusalem'e(Kudüs) gelerek tamamlar.

Jerusalem'de (Kudüs), Roma askerleri tarafından tutuklanır ve yargılanır. Ve Aziz Paul'un dördüncü ve son yolculuğu başlar (M.S. 59-69). Yargılama sonrası deniz yoluyla İtalya'ya, ardından kara yoluyla Taverns üzerinden Rome'ye (Roma) getirilir ve Rome'de hapse atılır. Daha sonra da M.S. 64 veya M.S. 67 yılında idam edilir. Böylece, Aziz Paul'un ilki Antakya'dan başlayan ve yıllar süren yolculukları da sona erer. (***)

İşte böylesine önemli olan antik bir yolda yürüyecek olmanın  heyecanını duyumsayarak 17 Mayıs gece yarısı yola çıktık. Sabah erken saatlerde vardığımız Sütçüler'e bağlı Kasımlar köyünde serpme köy kahvaltısı yaptıktan sonra çadırlar kuruldu, pansiyona yerleşildi. Sonra aracımıza binerek yürüyüşe başlayacağımız Tota-Kasımlar etabının başlangıç noktasına gittik. Hazırlıklarımızı tamamlayıp yürüyüşe başladık.

1. Gün: Tota- Kasımlar Etabı (17,5 km)

Hava güneşliydi. Tota Dağı tüm heybetiyle karşımızda duruyordu. Henüz dağın eteklerinde yürürken rotanın yabanıllığı kendini hissettirmeye başlamıştı. Sanki el değmemiş, kuş uçmaz kervan geçmez bir coğrafyada yürüyordum. Çevrede ne bir yerleşim yeri vardı, ne de insana dair bir iz. Böyle düşünüp yürürken Tota dağının eteklerinden uzaklaştık. Kısa bir nefes molasında, keçilerini otlatan bir çobanla karşılaştım. Çoban kadındı. Ayaküstü sohbet ettik. Adının Nuran olduğunu öğrendiğim bu güzel insan ayrılırken bana; "Seni çok sevdim. Kendine iyi bak. Kaybolursan beni ara." dedi. Ama nasıl arayacağımı söylemedi. :) Ben, o gün Nuran Çobanda Aziz Paul'un ruhunun varlığını hissettim; sanki onun ruhu dağlara, taşlara, ağaçlara, otlara sinmişti ve de çobana. Dağda tek başına keçilerini otlatan bu cesur ve  yardımsever kadına hoşça kal demeden önce bir de fotoğraf çektirdik.


Photo: Serdar 










Gün akşama dönmeden 17,5 kilometrelik yürüyüşümüzü tamamlayıp köye döndük. Üstümde hem yolun, hem de orta zorluktaki parkurun yorgunluğu vardı, uykusuzluk da cabası. Akşam yemeğinden sonra dinlenmek üzere gruptan ayrıldım.

2. Gün: Kesme - Kasımlar Etabı (18 km)

Sabah kahvaltıdan sonra aracımızla 30 km yol yapıp Kesme köyüne ulaştık. Oldukça büyük bir köydü. Köylüler gül tarlalarında gül topluyorlardı. İlk kez gül tarlaları görüyordum. Kozmetik sanayinde ve gül reçeli yapımında kullanılan bu güllerin hepsi açık pembe renkliydi, farklı bir renk göremedim. Bir tane gül kopardım ve kokladım. Gülün kokusunun güzelliğini tarif edemem. Isparta güllerinin neden bu kadar ünlü olduğunu daha iyi anladım; gülün özelliği şeklinde değil, kokusundaydı...

Yürüyeceğimiz parkur zordu, üstelik hava çok sıcaktı ve nem vardı. Bu durum havayı daha da ağırlaştırıyordu. Kesme köyden alışverişimizi yapıp tırmanışa başladık. Daha fazlasını taşıyamayacağım için iki litre su aldım. Nasıl olsa yol üstünde su kaynağı vardır diye düşündüm. Yürüyüş sonunda yanıldığımı anladım. :) 

Sürekli tırmanıyorduk açık arazide. İşaretlerin yer yer silindiğini gördüm. Tek başına, rehber almadan yürüyenler için kaybolma riski olabilir. Bu nedenle işaretlerin yenilenmesi gerek. Tırmandıkça değişik bir coğrafyaya geçiş yaptık sanki. Kayaların oluşumları ilginçti ve bazılarında ağaçlar ve kayalar iç içe geçmişti, öyle ki kaya mı ağaçtan önce vardı, yoksa ağaç mı kayadan önce ikilemi yaşadım gördüklerim karşısında. O anda Ralph Emerson'un sözü geldi aklıma; "Doğa ve kitaplar, onları görebilen gözlere aittir." Doğa, benim gözlerime aitti ve gözlerim bu manzarayı daha önce de görmüştü. Bafa Gölü'nden Latmos Dağı'na tırmanırken "Jurasic Park"a benzettiğim o coğrafyanın bir benzeriydi sanki.

















Yürüyüşün başlarında acele edip hızlı yürümek isteyenlerle, manzaranın keyfini çıkara çıkara yürümek ve fotoğraf çektirmek isteyen arkadaşlar arasında bir kopukluk oluştuysa da rehberimiz sorunu çözdü. :) Ben, tabii ki acelesi olmayan grubun içindeydim. Çünkü şuna inanıyordum: "Yürüyüşçünün acelesi yoktur ve zamana yenik düşmez. Öteki yol alma biçimlerini değil, bunu seçmişse, takvim karşısında egemendir, toplumsal ritimler karşısında bağımsızdır..." (****)

Parkur boyunca su kaynağı ve yerleşim birimi yoktu. Suya ancak, yürüyüşümüzün sonuna doğru kavuştuk. Suyu buz gibi akan çeşmeden kana kana su içtik, 550 yaşındaki çınarın gölgesinde dinlendik ve köye doğru son tırmanışımıza geçtik. Köye vardığımızda hepimiz bitap düşmüştük.

Bugün 19 Mayıs'tı ve sabah araçta marşlar söyleyerek  kutladık, Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramımızı. Ben de bu zorlu yürüyüşümü Atatürk ve silah arkadaşlarına adadım. Onların, güzel ülkemin düşman işgalinden kurtulabilmesi ve bağımsızlığı  için yaptıkları fedakarlıkların, karşılaştıkları engellerin yanında benim yorgunluğumun esamisi bile okunmazdı. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, vatan uğrunda ölen tüm şehitlerimizi sevgi, saygı ve rahmetle anıyorum bir kez daha...

3. Gün: Sağrak - Adada Antik Kenti Etabı (10,5 km)

Yürüyüşümüzün son gününde Adada antik kentini gezip, Kral Yolu'nda yürüyecektik. Adada, Isparta Sütçüler ilçe kara yolu üzerinde yer alan antik bir kent. Kentin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte şehrin adı ilk kez M.Ö. 2. yüzyılda Termessosla Adada arasında yapılan bir anlaşma metninde geçmektedir. Roma İmparatorluk döneminde, özellikle İmparator Traianus, Hadrianus ve Antoninus Pius dönemleri Adada'nın en parlak dönemleridir. Kentte tabanı taş döşeli bir antik yol, Traianus Tapınağı, İmparatorlar Tapınağı, İmparatorlar ve Zeus Megistos - Serapis Tapınağı yer alır. Ayrıca bazilika, yönetici binası, forum ve tiyatro da  bulunmaktadır. Antik tiyatronun taşlarında oturup tarihe zihinsel bir yolculuk yapmak harika bir duyguydu benim için. Antik kentten çıkıp patikadan ilerlediğimizde karşımıza Bizans Bazilikası çıktı. 500-600 metre sonra, patika sona erdi ve Aziz Paul'un da yürüdüğü kesme taşlarla döşeli Kral Yolu'na vardık. Bu yolda yürürken kanyon manzarasının güzelliğini izlemekten önüme bakamaz oldum. Oysa yer yer taşlar arasında bulunan boşluklara dikkat edilmezse ayak burkulabilir, kayabilir ve kanyona yuvarlanabilirsiniz, ki ben bu konuda çok başarılıyım. :) Kral Yolu, severek yürüdüğüm,  bitmesini istemediğim yollardan biri oldu...


rotamisparta.com

Yolun sonunda Sağrak Köyü'ne vardık ve bizi bekleyen aracımıza binip Eğirdir'e doğru yola koyulduk. Göle yakın bir yerde yemek yedikten sonra eve dönüş- daha doğrusu kentin stresli ve kaotik ortamına- yolculuğumuz başladı.

St. Paul Yolu, yabanıllığı nedeniyle Likya Yolu'ndan daha ilginç ve çekici geldi bana. Pansiyon sahibinin söylediğine göre bu yolu yürümek için en çok İsrailli turistler geliyormuş. Seneye baharda bu yolun Perge etaplarını yürümek isterim. Duyurulur... Yürümek, benim için sıradan bir eylem değil,  bilinçli bir tercihtir. Aynı zamanda Le Breton'un dediği gibi; "Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içinde yeniden oluşturur. Tam bir duyumsallık isteyen derin düşünmenin etkin bir biçimine sokar insanı. İnsan bazen yürüyüşten değişmiş olarak döner ve çağdaş yaşamlarımızda ağır basan ivediliğe boyun eğmekten çok zamanın keyfini çıkarmaya eğilimli hisseder." Her yürüyüş sonunda, aynı duyguları paylaşıyorum Le Breton'la. Siz de dünyaya açılmak, değişmek, acelesiz ve telaşsız yaşayarak, dünyadan ve zamandan kendinize düşen payı artırmak istiyorsanız durmayın!  Haydi, hep birlikte doğa yürüyüşlerine gidelim... 







  







Kral Yolu



Kaynaklar:

(*) David Le Breton, Yürümeye Övgü, Sel Yayınları, 2008

(**) Stefan Zweig, Joseph Fouche - Bir Politikacının Portresi,(s: 63)

(***) ispartakulturturizm.gov.tr'den tarafımca derlendi.

(****) David Le Breton, Yürümeye Övgü (s:23)


16 Mayıs 2018 Çarşamba




MAVİ HUYDUR BENDE




Hayat hiç mavi yerinden vurmadı..

Çünkü ben maviyi beyazı koruyan masumiyet olarak tanırım,

Karanlığı görünür kılan bir renktir mavi, öyle bilirim..

Sürükleyendir, bitmeyendir..

Mavi olarak anlatmalıyım her şeyi...

Kaldırın başınızı gökyüzüne, görmek istediğinizi değil gördüğünüzü söyleyin bana!

Yaşamın ta kendisidir mavi..

Belkide sadece bu yüzden ölmeye değil..

Yaşamaya mahkum edilmiştir..

Maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi?

Bir renk değildir mavi huydur bende

Ve benim yetinmezliğimdir

Ve herkesin yetinmezliğidir belki denecektir ki bir süre

Ve denenecektir

Bir akşamüstünü düşünmek, bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki?

Gönül gözü görendedir, derinler mavidir...

Edip Cansever



Görsel: Artem RHADS, ArtStation.