28 Mayıs 2015 Perşembe




USSAL  DAVRANIŞLAR



Usun, mantığın gereklerine uygun, sorun çözme yeteneği yüksek olan davranışlar ussal davranışlardır. Bazen, karşımızdaki kişinin davranışlarını akıl dışı olarak nitelendirebiliriz. Bu nitelendirmeyi neye göre yaparız? İçinde doğup, büyüdüğümüz kültüre göre tabii ki. Us dışı davranışlar, belirli bir toplumun davranış kurallarına uyması anlamını taşıyan davranışlardır ki, bu da toplumdan topluma değişir. Örneğin; iki eskimonun burun buruna selamlaşması, bir Tibetli' nin selam verirken dilini çıkarması gibi. Yani, Eskimo ve Tibet' liye ussal gelen bir davranış, bize us dışı gelebilir. Bu da değişik kültürlerden kaynaklanmaktadır.

Us dışı davranışları, us' a aykırı davranışlarla karıştırmamak gerekir. Ruhi bunalıma düşenler (bunalımlar - engellemeler nedeniyle) us' a aykırı davranışlarda bulunurlar. Bu davranışların kültürle bir ilgisi bulunmamaktadır. Değişik kültürlerde, us' a aykırı davranışlar hemen hemen aynı biçimde seyreder. Yani,  Us' a aykırı davranışlar aynı iken kültürler farklıdır. Ne garip değil mi? Us dışı davranışlar, kültür farklılıkları nedeniyle  çatışmalara neden olurken, us' a aykırı davranışlar farklı kültürlerde  aynı davranışları gösterdiği halde çatışma nedeni olmamaktadır. "Delidir, ne yapsa yeridir," sözü değişik kültürlerde de hayat bulmaktadır kısacası.

Kültür farklılıklarının yol açtığı çatışmaları şöyle sıralayabiliriz:

-Bir Arap' ın kültürü gereği yemek yerken ısrar etmesi.

-Hindistan' da  çocuğun akmayan suda yıkanması.

-Hindistan' da birine elle dokunmanın iyi sayılmaması.

-Güney-Doğu Asya' da (Vietnam) başın kutsal sayılması.

-Zamana verilen önemin kültürden kültüre değişmesi.

-Günlük konuşmalarda, sesin yükseltilmesinin kültürden kültüre değişmesi.Bir Çinli için ses yükseltmek kabalıktır. Oysa, Amerika' da bir noktayı vurgulamak için ses yükseltilir.

-Latin Amerikalılar biriyle konuşurken fazla yaklaşırlar. Amerikalılar ise bunu normal karşılamazlar.

-Gözlerinin içine bakmak, bizde, doğu ülkelerinde ayıp sayılırken, batı kültüründe bir saygıdır.

Sıralamayı daha da genişletebiliriz. Ancak, bunların bir kısmının çatışmalara yol açmasını engelleyemeyiz. Öyleyse ne yapmalıyız? Farklılıkları zenginlik saymalı, bizim kültürümüz dışındaki kültürlerin varlığını da kabul etmeli, farklı kültürlere saygı duymalı ve en önemlisi halkı eğitmeliyiz. Çünkü davranışların ussallığını artıran EĞİTİM dir. Eğitimsiz kişilerde us dışı davranışların görülmesi daha fazladır.





23 Mayıs 2015 Cumartesi





HÜRRİYETE DOĞRU


Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Deniz kızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.

Orhan Veli KANIK
(İlhami Soysal, 20. Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi)







19 Mayıs 2015 Salı





İLK DEMOKRASİLER VE SOKRATES' İN YARGILANMASI
  

Son günlerde hemen herkesin ağzından düşürmediği ve sanırım hayalini kurduğu bir kavram var; "ileri demokrasi." İyi, güzel de  demokrasiyi henüz içselleştirememiş bir toplumda demokrasinin "ileri" oluşu nasıl sağlanacak? Çoğunluğun "kendine demokrat " olduğu ya da olmak istediği bir ülkede,bu sorunun cevabını vermek kolay değil, maalesef. 

Demokrasiye inanan, biraz da okuyan biri olarak, "ileri demokrasi" kavramından önce "ilk demokrasiler"in nasıl ortaya çıktığını, nasıl işlediğini bilmek gerekiyor, diye düşünüyorum. İşte  o zaman dünden bugüne demokrasinin gelişimini izler ve daha ilerisinin nasıl olması gerektiğine kafa yorabiliriz. Ne dersiniz? Başlayalım mı?

"Yunanistan eski büyük günlerinde tek bir devlet değildi; küçük devletlerden, şimdi verdiğimiz isimle şehir devletlerinden ibaretti. Etrafı bir arazi parçasıyla çevrili tek bir kent vardı; gün içinde herkes kente girebilirdi. Yunanlılar bizim bir kulube ait olmamız gibi, bir devlete ait olmak istiyorlardı: Devlet bir cemiyetti. İşte ilk demokrasiler bu küçük şehir devletlerinde ortaya çıktı. Bunlar temsili demokrasiler değildi; parlamentonun bir üyesini seçmiyordunuz. Bütün erkek vatandaşlar kamu işleri hakkında konuşmak, yasalar ve politikayla ilgili oy kullanmak için bir yerde toplanıyorlardı." (1)

"Sokrates, Platon ve Aristoteles MÖ beşinci ve dördüncü yüzyıllarda, Atina' da demokrasi olduğu sıralarda yaşadılar. Hepsi de demokrasiyi eleştirdi ve Sokrates' in demokratik Atina' yla başı derde girdi.Tanrıları önemsemediği ve gençlerin ahlakını bozduğu için yargılandı. Savunmasında hiç kimseyi görüşlerini benimsemesi için zorlamadığını, yalnızca insanların inançlarının bir nedene dayanması için onları sorguladığını söyledi. 501 vatandaştan oluşan jüri onu suçlu buldu ama oylar birbirine yakındı. Jüri bu durumda ne ceza verileceğine karar vermek zorundaydı. Davacı ölüm cezası istedi. Bu noktada suçlanan kişinin özür dilemesi, karısı ve çocuklarını öne sürüp müsamaha için yalvarması beklenirdi. Sokrates onların ayaklarına kapanmayı reddetti. Dedi ki, sizi zihinsel ve ahlaki yönden gelişmeye teşvik eden birine verilecek uygun ceza nedir? Belki de bir hayatın sona erdirilmesi! Bana sürgün cezası verebilirsiniz, ama bir şehirden sürülürsem diğerinde de aynı şeyi yaparım. Nerede olursam olayım, dedi Sokrates, sorgulamadan yaşayamam: İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez. Para cezası verebilirsiniz ama verebileceğim çok az şey var; zengin bir adam değilim. Umutsuzluğa kapılan takipçileri ortaya atılıp para cezasını ödemeyi teklif ettiler. Ancak jüri beklendiği gibi ölüm cezasını tercih etti." (2)

Peki Sokrates' e ölüm cezası veren jüri nasıl ve kimlerden oluşuyordu?
"Sokrates' in davasında görevlendirilen jüri üyeleri uzman değildiler. Jüri daha çok yaşlı savaş malüllerinden oluşuyordu; bunlar ek gelir sağlamak için sıklıkla mahkemelerde jüri üyeliği yapan kişilerdi. Mahkemede çalıştıkları gün başına üç altın alıyorlardı. Aslında bu para bir işçinin aldığından bile azdı ama eğer altmış üç yaşındaysanız ve evde oturmaktan sıkılıyorsanız fena para da sayılmazdı. Jüri üyesi olmak için yalnızca şu özellikler aranıyordu: Yunan vatandaşı olmak, sağlam bir zihne sahip olmak ve hiç kimseye borcu olmamak. Gerçi üyelerin sağlam bir zihinsel yapıya sahip olup olmadıkları Sokrates' in ölçütlerine göre değerlendirilmiyordu; buradaki tek ölçüt jüri üyeliği için başvuranların düz bir çizgi üzerinde yürüyebiliyor ve adları sorulduğunda doğru yanıt verebiliyor olmalarıydı.Jüri üyeleri duruşmalar sırasında uyukluyorlardı; neredeyse hiç birinin benzer vakalardan ya da ilgili kanun maddelerinden haberi yoktu; üstelik kendilerine bir karara nasıl varmaları gerektiği konusunda hiçbir eğitim verilmiyordu.

Sokrates' in duruşmasında görev yapacak jüri üyeleri korkunç önyargılarla mahkemeye gelmişlerdi. Aristofanes' in Sokrates' le ilgili oyunundan hayli etkilenmişler ve bir zamanlar dünyanın en güçlü kenti olan Atina kentinin felaketler yaşamasında filozofun çok büyük etkisi olduğuna inanmışlardı." (3)

Dini bir bayram nedeniyle infazı ertelenen Sokrates kaçabilirdi ve yetkililer az da olsa kaçmasını diliyorlardı.Sokrates bu gerçeği reddederek şöyle dedi: "Eğer sonsuza dek yaşayamayacaksam, neden hayata tutunmak için uğraşayım ki? Amacım yaşamak değil, iyi yaşamak. Atina' nın yasaları altında iyi bir yaşam sürdüm, cezamı kabul etmeye hazırım."

Baldıran zehriyle idam edilecekti; celladın getirdiği zehri, gayet soğukkanlı bir şekilde en ufak bir tiksinme göstermeden yuttu. Baldıran zehri çok çabuk öldürür.

Sokrates' in öldürülmesine,"Sokrates' in Savunması" nda, politika arka düzleminden bakış' ta şunlar yazmaktadır:
"Sokrates' in hukuksal yönden öldürülmesinden, Atina' nın Peleponnes savaşlarında yenilgiye uğramasından beş yıl sonra, anlayacağımız Yunanistan tarihinin dönüm noktalarından birinde gerçekleştirilmiş olması, bir raslantı değildir. Bu hukuksal cinayetin arkasında sayısız neden, çok farklı koşullar bulunmaktaydı. Bunların başında, savaşın beklenmeyen kötü sonucu ve bu yenilginin ardından gelen iç politika gerginliklerinin yol açtığı korku ve endişe ikliminin yanı sıra, bu iklimin egemen dünya görüşünü sarsması; güvensizlik, belirsizlik duygusu yaratmasıydı. Öte yandan Atina hukuk sisteminin ve kurumlarının önemli zaaflarını, Sokrates' in uzlaşmaz, küstahlık olarak algılanan tavır ve tutumuyla birleşince, ortaya bu sonucun çıkması kaçınılmazlaşmıştı." (4)

"Sokrates bize yol göstererek iki büyük hataya düşmemizi önlemeye çalışmıştır:
Çevremizdekilerin söylediklerini her zaman dinlemek ve hiç dinlememek.
Eğer onun izinde gider ve yalnızca mantığın söylediklerini dinlersek arzuladığımız en büyük ödülü kazanabiliriz." (5)


KAYNAKLAR:

(1) John HIRST, Kısa Avrupa Tarihi -( s:12)

(2) Age (s:61)

(3) Alain de BOTTON, Felsefenin Tesellisi-(s:45-46)

(4) Platon, Sokrates' in Savunması (Akvaryum Dünya Klasikleri s:10)

(5) Alain de BOTTON, Felsefenin Tesellisi- (s: 55)


Görsel, Google'den alıntıdır.



17 Mayıs 2015 Pazar




ŞEHİRLER  VE  SEMBOLLERİ



Şehirleri özel kılan ayrıntılardan biridir sembolleri. Öyle ki bazı şehirlerin adlarından önce, sembolleri akla gelir. Şehrin sembolü adeta şehrin kişiliğini de yansıtır. Bana göre her şehrin bir kişiliği vardır; kimisi huzurlu, kimisi eğlenceli, kimisi hüzünlü, kimisi ağır başlı, kimisi isyankar ruhlu, kimisi de hayalet kadar sessizdir. Ve siz, şehrin sokaklarında dolaşırken, tarihi  yerlerini gezerken onun kişiliğini tanımaya başlarsınız, ruhunu hissedersiniz. Hissettiğiniz  neyse, siz o şehri sever ya da sevmezsiniz. 

 İşte, ruhunu hissederek görmeyi istediğim, üç şehir ve bu üç şehrin sembolleri: 

-VARŞOVA (Polonya)
Kültür ve Bilim Sarayı (Palace of Culture and Science)


Polonya' nın en yüksek yapısı olan Kültür Sarayı' nda 3000' den fazla oda bulunmaktadır. Bu devasa saray' ın 30. katında ise Varşova' yı olabildiğine görebileceğiniz muhteşem manzaraya sahip bir teras bulunuyor. 1952-1955 yılları arasında  Sovyet Birlikleri tarafından inşa edilmiş ve Joseph Stalin kendine adamış ve isminin de "Stalin Sarayı" olmasını istemiştir. Ancak Sovyet sistemine girmeyen Polonya tarafından bu isim değiştirilmiş ve Kültür Sarayı olarak anılmaya başlanmıştır. 42 katlı saray 230,5 metre yüksekliğindedir. Ofislerin Akademik Bilimler Merkezinin, sinemanın, yüzme havuzunun, kütüphanelerin ve tiyatroların, postanenin ve müzelerin bulunduğu Kültür ve Bilim Sarayı kesinlikle görülmeye değer. ( www.polonyadan.com)

-SYDNEY (Avustralya)
Opera House

Sidney Opera Evi (Sydney Opera House), Sidney' in sembolü ve 20. yüzyılın en ünlü yapılarından biri. Danimarkalı ünlü mimar Jorn Utzon bu eseriyle 2003 Pritzker Mimarlık Ödülünü kazanmıştır. UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesine eklenmiştir.


-MOSKOVA (Rusya)
 Aziz Vasili Katedrali ve Kızıl Meydan


Kızıl Meydan' ın bir köşesinde tüm görkemi ile Aziz Vasili Katedrali yer alıyor. Bu katedral, 1554-1560 yılları arasında Korkunç İvan tarafından yaptırılmış. Rengarenk soğan kubbeleri ile masal kitabından fırlamış gibi görünüyor. Bu katedralin projesini de Korkunç İvan çizmiş. Bir rivayete göre katedralin bitiminden sonra Korkunç İvan, burayı yapan mimarların gözlerini başka bir benzerinin yapılmasını önlemek amacı ile kör etmiş. (www.gezimanya.com)




12 Mayıs 2015 Salı




AMERİKA' NIN FETHİ MODERN DÜNYAYI YARATTI


"İçinde yaşadığınız zamanın 'neden ve niçinlerini' anlamak için tarihe bakmak gerekiyor" diyor tarihçiler. Tarih okumayı bu nedenle seviyorum. Günümüzün neden ve niçinlerini anlamak için. Siz de anlamak istiyorsanız, okuduğum kitaptan aktaracağım aşağıdaki bölümü okuyabilirsiniz.  Ve okuduklarınıza inanmakta zorlanabilirsiniz.

"Fetih sadece Amerika kıtasını değiştirmedi. Aynı zamanda modern dünyayı yarattı. Nüfusu kara ölüm yüzünden gittikçe azalmakta olan 1492 Avrupa' sı dünyanın sınırındaydı. Dünyanın geri kalanında yaşayanlar için Avrupa' da olanlar ya bilinmezdi ya da hiçbir önem arzetmiyordu. Filipinler' den Kuzey Afrika' ya uzanan Müslümanların elinde bulunan bölgelerde yaşayanlar, Çin, Hindistan ve Japonya gibi büyük Asya imparatorlukları ve krallıkları ve Benin ve Mali gibi güçlü Afrika şehirleri ya da Amerika için bile Avrupa neredeyse hiçbir şey ifade etmiyordu.

Avrupa' nın başlıca ticari faaliyeti, Uzak Doğu' dan baharat almakla sınırlıydı ama Asya' ya uzanan ticaret yolları, Arapların kontrolünde bulunuyordu. Avrupalılar, bu kaleyi haçlı seferleriyle yıkmaya çalışmış ancak başarılı olamamıştı. 800 yıl boyunca denemelerinin ardından Kral Ferdinand ve Kraliçe Isabella, 1492 yılında Mağribileri Güney İspanya' dan çıkarmayı başardı. İspanyollar, ancak sekiz sene sonra 1571 yılında Lepanto savaşıyla Doğu Akdeniz' in kontrolünü Osmanlı ordusundan alabildi.

Bu arada Müslüman aracılardan birini ortadan kaldırabilenleri büyük bir hazine bekliyordu çünkü birkaç gram biber, safran ya da tuz bir adamın hayatından çok daha değerliydi. (Bkz .Reay Tannahill, Food in History) Tanrı' yı ya da altını unutun. Avrupalı sömürgeciliğini tetikleyen şey, Asya baharatlarına ulaşmak için izlenecek yeni yollara dair arayıştı. 1487 yılında Bartholomew Diaz, Ümit Burnu' na ulaştı; 1498' de ise Vascu de Gama, Afrika' nın çevresi boyunca dolaşıp Hindistan' a, Müslüman dünyasının yanından geçip giden yeni bir yol açtı. İspanyolların Andalusi' yı yeniden fethettiği 1492 yılında Kolomb, Amerika kıtasına ulaştı.

Aniden Avrupa, hem kelimenin tam anlamıyla (Doğu' yu dengeleyecek yeni Batı atmosferiyle) hem de ideolojik olarak dünya haritasının merkezine doğru kaymıştı. Yeni Dünya, Hristiyanlığın gücünü belirgin ölçüde artırdı. 1492 yılında İngiltere ve İspanya' nın nüfusları üçer milyon ve Portekiz'inki ise bir milyon civarındayken Amerika kıtasına dair tahminler, kırk ile yüz milyon arasında değişiklik gösteriyordu. Hristiyanlık, fetih sayesinde dünyanın en yaygın dini haline geldi. (Her ne kadar kilisenin yeni cemaatinin çoğu ruhları henüz kurtarılmadan ölmüş olsa da.)

Diğer yandan bu fethin en önemli sonucu, Avrupa' nın kontrolündeki dünya ekonomisinin başlangıcı olmasıydı. Güney Amerika muazzam mineral ve tarımsal zenginliğiyle Avrupa' nın iki katı büyüklüğündeydi.Galeano' ya göre Potosi' den gelen gümüşler, on altıncı yüzyılda Avrupa' nın rezervlerini dört katına çıkarmıştı. Bu kapitalizmi tetikleyen devasa bir yatırım sermayesi enjeksiyonudur. Şeker ve köle ticareti tecimsel ticaret sistemini yarattı. Bunlar bir araya geldiklerinde ise Sanayi Devrimi, Bilim Rönesans' ı, İslam' ın son mağlubiyeti ve Kuzey Amerika' nın, Avustralya' nın , Afrika' nın ve Asya' nın kolonyal istilası için gerekli sermayeyi sağladı.

İronik olarak bundan yararlanabilenler İspanyollar değildi. Engizisyon, Yahudi ya da Mağribi finansörleri ortadan kaldırdıktan ya da öldürdükten sonra fetihin sunduğu tüm fonlar ve karlar, İngiltere, Hollanda, Fransa ve İtalya' daki bankerlerin eline geçti. İspanya, savurganlığı ve borçları nedeniyle geride kaldı. Aslında fetih, İspanya' nın Avrupa' daki güç kaybını hızlandırırken dünya arenasında Avrupa egemenliğini ilan etti."
(Mark MANN - GEZGİNLER, Güney Amerika' da Kara Mizahla Dolu Bir Yolculuk Hikayesi: s: 88-90) 

Modern dünyanın  temelinde, aslında birkaç gram biber, safran ya da tuzun olduğunu bilmek sizi de şaşırtmadı mı? Baharatlar sadece baharat değil yani...





8 Mayıs 2015 Cuma




  KLASİK MÜZİK  VE  DÖNEMLERİ


Kimi, klasik müziği çok sever, kimisi  sevmez. Kimi  nefret eder,  kimisi de prestij meselesi yapar; sever gibi görünür. Klasik müzik, genelde yüksek kültür seviyesi ile bağdaştırılan, popüler veya folk müziğinden ayrı Batı Avrupa kökenli müzik türüdür diye tanımlanabilir. En önemli özelliği çok sesli olmasıdır. 

Bir yerlerde okudum: Son yıllarda yapılan araştırma sonuçlarına göre; anne karnındaki bebeğe (6 ve 7. ayında) klasik müzik dinletilmesi  bebeklerin psikolojik, bilişsel ve bedensel gelişimlerinde olumlu etki yaratıyor.. Yapılan bir diğer araştırma ise Brahms dinletilen prematüre bebeklerin daha çabuk geliştiklerini kanıtlıyor. Hatta, başuçlarında her gün iki saat Mozart dinletilen bebeklerin daha zeki oldukları, ineklere daha iyi süt vermesi için Mozart dinletildiği, Japonya' daki bir bira fabrikasında, bira mayası oluşurken Mozart çaldığı ve o biranın daha pahalı satıldığı şaşırtan  gerçeklerden birkaçı yalnızca. Müzik, ruhun gıdası olduğu kadar,  bedenin çalışma verimini artıran bir katalizör de aynı zamanda.


Klasik müziği sevenlere dönemleri ve klasik müziğin tarihi seyrini  kısa bir hatırlatma mahiyetinde aşağıdaki notlarım.


1- BAROK DÖNEM: 1600-1750 


Barok Müzik, kesin biçimler ve ince süslerle belirlenmiş müzik türüdür. Temsilcileri: Bach, Vivaldi, Handel, George Telemann, Jean-Philippe Rameau (En ünlüleri)


ARA: ODA MÜZİĞİ




2 -KLASİK DÖNEM: 1750-1820 


 Barok' tan daha sade eserler ortaya çıkmıştır. Temsilcileri: Haydn, Mozart, Beethoven


ARA: SENFONİ




3 -ROMANTİK DÖNEM: 1820-1900 


Sanatın zamana sığmazlığını, sanatın sınırsız oluşunu, özlem taşıdığını, politik olduğunu ve bir sanatçının kişiliğini sanat eseri aracılığı ile ifade ettiği gibi fikirleri romantiklerden alırız.


Temsilcileri: Schubert, Schumann.


ARA: VİRTİÖZ


Mendelsohn, Chopin, Liszt


ARA: İTALYAN OPERASI


Donizetti, Rossini, Verdi, Puccini


ARA: SENFONİ ORKESTRASI


Berliöz, Çaykovski, Brahms, Wagner


ARA: ORKESTRA ŞEFİ




4- POSTROMANTİZM DÖNEMİ VEYA WAGNER' DEN SONRA: 1900 ve sonrası, günümüz.


Milliyetçilik duygusu veya milli gurur yerleşince yapılan müzik. Temsilcileri: Mahler, Debussy, Strauss, Stravinsky, Şostakoviç


ARA: NOTA OKUMA 




Müziği, özellikle Klasik müziği seven biri olarak Nietzsche' nin şu sözünü yazmadan edemeyeceğim:


"Yozlaşmış uygarlığın yeniden dirilişi müzikle olacak!"





3 Mayıs 2015 Pazar




NAPOLYON VE TAVŞANLAR






"Napolyon' un en aşağılayıcı yenilgisi tavşanlarla olanıydı. Waterloo hiç kuşkusuz Napolyon' un en ezici yenilgisi olmakla beraber, onun en utanç verici yenilgisi değildi.

1807' de, Fransa, Rusya ve Prusya arasında bir dönüm noktası niteliğindeki Tilsit Barışı' nı imzalayan Napolyon' un keyfi yerindeydi.Bunu kutlamak için İmparatorluk Sarayı' nın öğleden sonra bir tavşan avı düzenlemesini önerdi.

Bu av Napolyon' un çok güvendiği kurmay başkanı Alexsandre Berthier tarafından organize edildi. Napolyon' u etkilemeye can atan Berthier, İmparatorluk Sarayı' nın konukları meşgul edecek adar av hayvanına sahip olduğunu göstermek için binlerce tavşan satın aldı.

Parti vakti geldi, av başladı ve av hayvanlarının bekçileri avları saldı. Ama av felaketle sonuçlandı. Berthier yabani değil, evcil tavşan almıştı; bu tavşanlar da öldürülmekten ziyade besleneceklerini düşündüler.

Tavşanlar canlarını kurtarmak üzere kaçmak yerine, büyük şapkalı ufak tefek bir adama yöneldiler ve onu kendilerine yemek veren bakıcılarıyla karıştırdılar. Aç tavşanlar saatte 56 km' lik azami hızlarıyla Napolyon' a hücum ettiler.

Av partisindekiler (artık tam bir kargaşaya dönmüştü) onları durdurmak için hiçbir şey yapamıyordu. Napolyon' un, açlıktan kırılan hayvanları çıplak elleriyle savuşturmaya çalışarak kaçmaktan başka bir seçeneği yoktu. Ama tavşanların şiddeti dinmedi ve İmparatoru at arabasına kadar püskürttüler; bu sırada Napolyon' un adamları tavşanları nafile kırbaçlıyordu.

Bu fiyaskonun günümüzdeki anlatımlarına göre, Fransa İmparatoru tamamen hırpalanmış bir vaziyette ve utanç içinde arabasına koşturdu."

Kıssadan hisseyi sizlere bırakıyorum. Ben payıma düşeni aldım ve güncelledim.


Kaynak: Cahillikler Kitabı - John Lloyd ve John Mitchinson (NTV Yayınları)

Görsel, tr.wikipedia.org sitesinden alınmıştır.


28 Nisan 2015 Salı




 AH  FELEK  


"Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer, ikişer.
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz."

"Akıl sana günde yüz kere mi söylesin:
Felek kuyusunu kazar bir gün herkesin.
Yaşadığın anı ele geçmez fırsat say,
Ot değilsin ki biçildikçe bitesin! "
                                          
                                         Ömer Hayyam



Ömer Hayyam' ın Rubailerinde sıkça adı geçen, türkülere konu olan; hatta  "Bilmem şu feleğin bende nesi var?" diye sitem edilen, bazen de gözünün kör olması için "Ah" edilen felek, nedir gerçek anlamda? 

"Felek "gök" demektir. Çoğulu "eflak" olmakla birlikte felek kelimesi de bu anlamda, "gökler" anlamında kullanılmıştır. Ama felek daha çok Dünya, zaman, şans, talih, kader anlamlarında kullanılagelmiştir. Bu nedenle felek sözcüğü hiçbir zaman Tanrı anlamında algılanmamalıdır. Öyle olmasaydı "zalim felek", "kahpe felek". "kambur felek" gibi sözler söyleyebilir miydik."  (Ahmet Kırca - Ömer Hayyam Rubailer)









19 Nisan 2015 Pazar




ÖLÜM  ÇİÇEĞİ
(LAVİNİA)


Bir çiçek düşünün ki, adı ölümle anılsın ve "ölüm çiçeği" olarak adlandırılsın. Çiçeğin adı; Lavinia.  

Lavinia! Ölüm çiçeği,Titus adlı Romalı generalin bahtsız kızı, Özdemir Asaf' ın platonik aşkına yazdığı ünlü şiiri ve Hilmi Yavuz' un "Lavinia İçin Sonnet" i. Meğer, ne çok hikayesi varmış bu güzel çiçeğin. Araştırdığımda öğrendim. Hikayeler farklı olsa da sonları aynı: Mutsuzluk ya da ölüm. İşte güzel Lavinia'nın hikayesi:

"Roma İmparatorluğu'nun baş kumandanı Titus Andronicus'un kızıydı Lavinia..
Dünyalar güzeliydi..
Babasının aksine hayat doluydu..
Öldürmeyi değil, yaşatmayı severdi..
İyi kalpliydi, yardımseverdi, merhametliydi..
Titus'un savaşta olduğu birgün, düşmanları Tamora'nın iki oğlu tarafından tecavüze uğradı..
Haber Roma'ya tez yayıldı..
Titus savaştan döndükten sonra kızını kendi elleriyle öldürdü..
Şehrin uzağında bir tepeye gömdü..
Aylar sonra mezarının üzerinde bir çiçek çıktı..
O çiçeğe de Lavinia dediler..
Ölüm çiçeği demekti.
Ya da Misk çiçeği.
Bazı yörelerde yavşan otudur adı.

*  *  *
Her çiçek bir kelebektir aslında..
Kelebeği yaşatan çiçektir..
Çiçeği çoğaltan da kelebek..
Çiçeksiz yerde kelebek olmaz..
Kelebeksiz yerde çiçek çoğalmaz..
Çiçeğin üzerine konan kelebek, aynı zamanda tat alma organı olan ayaklarıyla balözünü test eder..
Tadı hoşuna giderse, kıvrımlı hortum şeklindeki ağzını uzatarak o balözünü emer..
Özellikle mavi kelebekler çok seçicidir..
Her çiçeği emmezler..
Onlar en çok Lavinia'nın(ölüm otu) balözünü severler.." *


Düşünüyorum da "mavi kelebekleri" çok sevmemin, doğada yürürken onları görebilmek için algılarımı açık tutmamın bu öyküsünü bildiğim Lavinia ile ilgisi olabilir mi? diye..
Sonra Hilmi Yavuz'un şiiri gelir aklıma: "sana yas değil elbet, yaz yaraşır lavinia"  dizeleri ve ölümü düşünmeyi ertelerim bir başka sonbahara..



LAVİNİA İÇİN SONNET

"sana da yas yaraştığı söylenir, öyle değil!..
 birden bir dal kırılır, hani düşer ya suya,
 sen o akarsusun...akma!..kendine eğil,
 orda gördüğün dalı, ey solgun Lavinia,
 sanki tanır gibisin...belki eski yerinden
 göçmüş bir yaz sözünde unutulan zakkumu
 usulca büyüttündü, akarak ta derinden;

 anımsa, öpüşlerdeki taşı, çakılı, kumu...

 nerde bir yaz olduysa o dalı taşır şimdi;
 ah! al götür, al götür...bırakma bir kuytuda;
 sen onu bıraktıkça ona yaraşır şimdi
 yas... ansızın köpüklerle sevişen bir duyguda...


 kırık...o yaz aynalarda durulsun diye güya
 sana yas değil elbet, yaz yaraşır lavinia..."

 Hilmi Yavuz


 Şiir, siir.gen.tr' den alıntılanmıştır.


 * http://www.haberhurriyeti.com/lavinia-cicegi-mavi-kelebegin-dansi-176005.html

 

9 Nisan 2015 Perşembe




ERGUVAN  AĞACI
(JUDAS TREE)



 





İnsan bu ya; onursuz veya gülünç olacak bir duruma düştüğünde mahcup olur, utanır. Bazen de birilerinden çekindiğinde ya da sıkıldığında yüzü kızarır. İnsanı diğer canlılardan ayıran bir duygu olarak utanmak veya yaptığından utanç duymak insan olmanın gereğidir. İyi ki, utanma duygumuz var. Olmasaydı, dünya nasıl bir yer olurdu insanlar için, hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm; utancından kızaran ağacın hikayesini okuduğumda.

Yıllar önce, A. J. Cronin' in "Erguvan Ağacı" romanını okurken öğrendim hikayeyi. Hikaye şöyle: İsa Peygamber' in Havarilerinden Yahuda, İsa' ya ihanet ederek, otuz gümüş sikke karşılığı Romalı askerlere ihbar eder.Sonra pişman olur. Bu pişmanlık onu intihara sürükler; kendini Erguvan Ağacı' na asar. Bu hainin alçaklığını sindiremeyen erguvan ağacının önceleri beyaz olan çiçekleri utancından kırmızı/pembeye dönüşür. Bundan dolayı, erguvan ağacına Hristiyanlar Yahuda (Judas) ağacı derler.

Roma' da erguvan rengi imparatorluk rengidir ve Romalı askerler Hz. İsa' nın göğsüne "Yahudilerin Kralı" yaftasını asmadan önce, onunla alay etmek için erguvan rengi elbise giydirmişlerdir.

Nisan ayındayız. Şimdi erguvan ağaçlarının çiçeklenme zamanı ve ben, her bir yanı erguvanlarla çevrili bir cennetteyim. Çiçekleri ayrı güzel, çiçeklerinin rengi ayrı...Hikayesini bildiğimden, ayrı bir gözle bakıyorum erguvan ağaçlarına. Erguvanlar arasında bulunmak, yaşadığım anı efsaneleştiriyor ve ben, düşlediğim bir masal içinde yaşıyorum sanki...






Görseller tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.






1 Nisan 2015 Çarşamba





 ATATÜRK' ÜN  OKUMA  TUTKUSU



Bir okuma tutkunu olan Atatürk en çok tarihsel içerikli kitaplar okuyordu. Onun okuma tutkusunu kanlı savaş meydanları bile engelleyememişti. Afet İnan, Atatürk' ün çok çeşitli tarih kitapları okuduğunu, kendi döneminde çıkan yabancı dillerdeki yeni kitapları çevresindeki düşünce insanlarına tercüme ettirerek, özetlerini çıkarttırdığını ve okuduğu kitapları yakın çevresindeki kişilerle tartıştığını anlatmaktadır. Atatürk kazandığı büyük başarıları okumaya, özellikle de tarih konusunda kitaplar okumaya borçlu olduğunu söylüyordu. Onu tanıyanlar, yakın çevresinde bulunanlar, Atatürk' ün tarih kitaplarını elinden düşürmediğine tanık olmuşlardı.
Onu tanıyanlardan biri bu konuda şunları söylemişti:

"Boş zamanlarında Atatürk' ün elinden tarihle ilgili kitapların düşmediğini hatırlarım. Bir gün yine Atatürk, tarihle ilgili kalın bir kitap okuyordu.Öğlesine dalmıştı ki çevresini görecek hali yoktu. Bir sürü yurt meselesi dururken Devlet Başkanı' nın kendini tarihe vermesi, Vasıf Çınar' ın biraz canını sıkmış olmalı ki Atatürk' e şöyle dediğini duydum:
"Paşam...Tarihle uğraşıp kafanı yorma...Mayıs' ta kitap okuyarak mı Samsun' a çıktın?"
Atatürk, Vasıf Çınar' ın bu çok samimi yakınmasına gülümseyerek, şöyle karşılık verdi:
"Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiç birisini yapamazdım."

Atatürk, özellikle 30' lu yıllarda vaktinin o kadar büyük bir bölümünü tarih ve dil konusunda kitaplar okumaya ayırıyordu ki tarihin ve dilin öneminin farkında olmayanlar, Atatürk' ün devlet işleri dururken tarih ve dil konularıyla bu kadar fazla ilgilenmesinin yanlış olduğunu söyleyerek, onu gizliden gizliye eleştiriyorlardı. Bu dedikoduları duyan Atatürk, tarihin ve dilin öneminin farkında olmayan bu insanlara şöyle seslenmişti,
"İşitiyorum, benim dille, tarihle uğraştığımı gören bazı kısa düşünceli yurttaşlar, (Paşa' nın işi yok, dille tarihle uğraşmaya başladı) diyorlarmış...Yağma yok...Benim işim başımdan aşkın...Ben bugün ileri bir Türkiye' yi kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye'sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum."

Atatürk, ölünceye kadar geçmişin sırlarının peşinde koştu. Tarihin karanlık dehlizlerinde hem kendi atalarının hem tüm insanlığın izlerini sürdü. Ölmeden önce son okuduğu kitaplar bile Türk tarihi ve Türk diliyle ilgiliydi.

 Konuyla ilgili olarak yaverlerinden Nuri Conker şöyle diyordu:

" Buraya eli altında bulunması lazım kitapları asıl kütüphaneden alıp getirdim. Onlar, şurada bir dolap vardı, orada dururdu. Şurada da bir masa vardı, orada okurdu. En son okuduğu kitaplar hep Türk tarihine ve Türk diline aitti."

Önce tarih yapan, sonra da tarih yazan Atatürk, geleceğin tarihçilerine sloganlaşacak olan şu sözlerle seslenmişti:

" Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtan bir hal alır."



Kaynak: Sinan Meydan - Atatürk ve Kayıp Kıta Mu.




Dip not: Bir başka kaynakta okumuştum; Atatürk eline aldığı kitabı bitirmeden uyumazmış. Öyle ki gözlerinden yaşlar akarmış ve bu yaşları beyaz bir tülbentle siler, okumaya devam edermiş. Kitap tutkunu olanlar bilirler; uzun süre kitap okumak gözlerden yaş gelmesine neden oluyor. Gözler yoruluyor çünkü.





  

30 Mart 2015 Pazartesi




UMUT ET VE YAŞA


Görsel: Hind N


"Bütün insanlar cılız varlıklarına öylesine bağlıdırlar ki, sağ kalmak için razı olmayacakları hiçbir kötü durum yoktur. Bakın Maecenas ne diyor:

                               Tek kollu da kalsam,
                               Kötürüm, damlalı da olsam
                               Sökülse de bütün dişlerim
                               Ne mutlu bana yaşıyorsam.

Timurlenk cüzzamlılara karşı uyguladığı görülmedik zalimliğini insanseverlik diye yutturuyordu: Her rasladığı cüzzamlıyı öldürtürken, onları böylesine acılı bir yaşamdan kurtarmış olacağını söylüyordu. Oysa onlar ölmektense üç kat daha cüzzamlı olmaya razıydılar.

Stoalı filozof Antishenes, ağır hasta yatarken bağırıyormuş, kim kurtaracak beni bu acılardan, diye. Onu görmeğe gelmiş olan Diogenes: İşte bu seni hemen kurtarır, istersen diyerek bir hançer uzatınca ona: Yaşamaktan değil, acılarımdan kim kurtaracak? demiş Antishenes." (Denemeler - Montaigne. Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu )

"Çıkmayan canda umut vardır" diye güzel bir atasözümüz vardır, ki ne olursa olsun umudunu kaybetme der sanki. Umut et ve yaşa...

İnsanlık tarihinde, mitolojilerde "umut" kavramı farklı hikayelerle anlatılmıştır. Örneğin; Pandora,kendisine verilen kutuyu açtığında tüm kötülükler uçup gitmiştir- bir şey dışında : Umut. Mitte insanlığın umutsuzluk içinde sonsuza kadar kalmaması, Pandora' nın kutudaki umudu bir süre sonra çıkarması ile başarılmıştır. Mit bir yana, yaşamımız, biraz da umutlarımıza bağlı değil midir? Umutlarımızın gerçekleşmesi için bekleriz, sabrederiz, hayal ederiz, acı çekeriz ;  sonuçta ne olacağını bilmeden. Olacağını düşünmek de bile, bir umut vardır. Ve  umudum var  diyebiliyorsam, yaşıyorum demektir.






20 Mart 2015 Cuma


ARAGON, NERUDA VE SARTRE' IN NAZIM HİKMET' İN ARDINDAN SÖYLEDİKLERi



"Nazım, senden bana ilk1934' te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şey yazabildim.Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl.1950' de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir 14 Temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın.Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin..."

LOUIS ARAGON




"Niçin öldün Nazım?
        Ne yaparız şimdi biz
                     şarkılarından yoksun?"

PABLO NERUDA



"Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek, ama hiçbir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. Biliyordu ki, insan yapılacak bir şeydir ve hiçbir yerde yapılmamıştır."
JEAN-PAUL SARTRE




Kaynak:  Emin Karaca - (mistik, romantik, ağır mahkum ve göçmen şair Nazım Hikmet)






 
 

17 Mart 2015 Salı




GENEL  KÜLTÜRE  DAİR


Blogumun adının hakkını vereyim değil mi? İşte, genel kültürle ilgili kolayca ulaşamayacağınız, göz ardı edebileceğiniz  birkaç bilgi. Buyrun, okuyun.



- Tulipomania (lale çılgınlığı)  tabiri, Hollanda' da özellikle 1636-1637' de lale soğanına artan ilginin lale fiyatlarında inanılmaz artışlara neden olmasına karşılık olarak kullanılmaktadır. Bu terim sonradan ekonomik patlamalar için bir metafor olarak da kullanılmıştır.


- Gümüş, ısıyı ve elektriği en iyi ileten element olup, aynı zamanda bütün elementler arasında en yansıtıcı olandır. Gümüş süs amaçlı kullanımının yanısıra günümüzde en çok fotoğraf endüstrisinde, uzun ömürlü pillerde ve güneş panellerinde kullanılıyor.

Gümüş, suyu sterilize etme gibi ilginç bir özelliğe sahiptir.Bunun için de çok küçük miktarlar (suyun yüz milyonda biri gibi) yeterlidir .Heredot M.Ö. 5.yüzyılda Pers Kralı Kiros' un özel bir akarsudan alınıp kaynatılarak gümüş kaplara kapatılan kendi su rezerviyle dolaştığını bildirdiğinden beri bu çarpıcı gerçeği biliyoruz.

Hem Romalılar hem Yunanlar, gümüş kaplara konan yiyecek ve içeceğin çabuk bozulmadığını fark etti. Gümüşün güçlü anti-bakteriyel özelliklerinden, bakteriler keşfedilmeden yüz yıllarca önce yararlanıldı. Bu durum aynı zamanda, neden eski kuyuların dibinde genellikle gümüş para bulunduğunu açıklayabilir.

Gümüş, bakterileri laboratuvarda kesinlikle öldürse de, aynı şeyi vücudumuzda yapıp yapmayacağı tartışmalıdır. Gümüşün sahip olduğu farz edilen avantajlardan birçoğu kanıtlanmamıştır. ABD Gıda ve İlaç İdaresi(FDA), şirketlerin gümüşün sağlık açısından taşıdığı yararların reklamını yapmalarını yasaklamıştır.

Arjiri denilen ve suda seyreltilmiş gümüş parçacıklarının vücuda girmesinden kaynaklanan hastalığın en açık belirtisi göze çarpan mavi bir deridir.

Öte yandan, gümüş tuzu yüzme havuzlarında klorun yerine kullanılabilecek güvenli bir maddedir ve ABD' de atletlerin ayaklarının kokmasını önlemek için çoraplarına gümüş doldurulur.

- Gezegenimizi tehlikeli morötesi radyasyondan koruyan ve gittikçe küçülen ozon tabakası, teneffüs edildiği takdirde öldürür. Bu tabaka Dünya' nın yüzeyinden 24 km yukarıdadır ve hafiften sardunya çiçeği gibi kokar.

Ozon, 1840' ta Alman kimyager Christian Schönbein tarafından keşfedildi.Elektrikli aletlerden kolay kolay geçmeyen tuhaf kokuyu inceleyen Schönbein, bir gaz (O3) buldu ve buna Yunanca "koku" (ozein) anlamına gelen ozon adını verdi.

Ozon, beyazlatıcı olarak ve içme suyundaki bakterileri öldürmek için klorun sağlığa daha az zararlı bir alternatifi olarak kullanılır. Ozon aynı zamanda, televizyon ve fotokopi makinesi gibi yüksek voltajlı elektrikli aletler tarafından da ortaya çıkarılır.

Meşe ve söğüt gibi bazı ağaçlar ozon çıkarırlar ve bu, civardaki bitkileri zehirleyebilir.

- Çalışmak; içki, uyuşturucu ya da savaştan çok daha fazla insan öldürmektedir.

Her yıl yaklaşık iki milyon insan, işle ilgili kazalar ve hastalıklar yüzünden hayatını kaybediyor; buna karşılık savaşlarda her yıl 650.000 kişi ölüyor.

Tüm dünyada en tehlikeli işler tarım, madencilik ve inşaat sektörlerindedir. Ölüm riski, Duckworth ölçeği (Royal Statistical Society dergisi editörü Dr. Frank Duckworth tarafından tasarlandı) kullanılarak hesaplanabilir. Bu ölçek, herhangi bir eylem sonucundaki ölme ihtimalini ölçer. En güvenli eylem türü 0 skorunu verirken, sonucun 8 çıkması eylemin kesin ölümle sonuçlanacağı anlamına gelir.

Tek başına değerlendirildiğinde, en tehlikeli işin, Bering Denizi' nde çalışan Alaskalı yengeç avcılarına ait olduğu söylenir.

- Herber Spencer (1820-1903) her biri çocukken ölen dokuz kardeşin en büyüğüydü. İnşaat mühendisliği eğitimi gördü; filozof, psikiyatr, sosyolog, iktisatçı ve mucit oldu. Yaşamı bounca bir milyondan fazla kitabı satıldı ve evrimci teoriyi psikoloji, felsefe ve toplum çalışmalarına uygulayan ilk kişi oldu. 

"En güçlünün hayatta kalması" tabirini, Darwin' in "doğal seçilim" teorisinden etkilenerek ilk kez Principles of Biology (Biyolojinin Prensipleri) (1864) kitabında kullanmıştır.

Ataşı icat eden de odur. Bu gerece "Spencer' ın Tutturma İğnesi" ve bürosu Londra Strand' de olan Ackermann adında bir imalatçı tarafından modifiye edilmiş bir kopça makinesinde üretiliyordu.

Ataşlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Norveçlilerin Alman işgaline karşı direnişinin duygusal bir sembolüydü. Sürgüne gönderilmiş olan Kral VII. Haakon' un yasaklanan rozeti yerine yakalarına ataş takıyorlardı. Daha sonraları Oslo' da Johann Vaaler' in anısına dev bir ataş dikildi.


Kaynak: Cahillikler Kitabı - John Lloyd ve John Mitchinson (NTV Yayınları) 



12 Mart 2015 Perşembe

Lucy In The Sky With Diamonds - The Beatles (lyrics)




BİLİNEN  EN  BÜYÜK  ELMAS  ADINI,  BEATLES' İN  ŞARKISINDAN  ALDI


"Son derece sert olan üç şey vardır: Çelik, elmas ve kendini bilmek."

Benjamin Franklin


Bütün elmaslar yerin altında devasa bir bir ısı ve basınç altında oluşur ve yer yüzeyine volkanik patlamalar sonucu gelir. 

Elmas eskiden dünyadaki bilinen en sert maddeydi. Ama Ağustos 2005' te Alman bilimciler laboratuvarda daha sert bir madde oluşturmayı başardı. Toplanmış karbon nano çubuk (ACNR - aggregated carbon nanorod) adlı bu madde çok güçlü karbon moleküllerini sıkıştırıp 2226 santigrat dereceye kadar ısıtarak meydana getirildi. ACNR o kadar serttir ki, elması rahatlıkla çizebilir.

Bilinen en büyük elmas 4000 km boyundadır ve on milyar trilyon trilyon kırattır. Doğrudan Avustralya' nın üzerinde (sekiz ışık yılı uzakta) bulunan bu elmas Erboğa takımyıldızındaki "Lucy" yıldızındadır.

"Lucy", adını Beatles' in "Lucy in the Sky with Diamonds (Gökyüzünde Elmaslarla Lucy)" adlı şarkısından aldı; teknik adı ise beyaz cüce BPM 37093' tür. Beatles' in şarkısı bu adı, John Lennon' un oğlu Julian' ın dört yaşındaki arkadaşı Lucy Richardson' ın çizdiği bir resim üzerine aldı.

Kaynak: Cahillikler Kitabı - John Lloyd ve John Mitchinson