12 Ocak 2023 Perşembe

 



ANDRİAKE ANTİK KENTİ / DEMRE / ANTALYA




Andriake, Demre kent merkezine yakın olan Çayağzı mevkiinde yer almaktadır. Andriake antik kenti, Myra'nın limanı olarak bilinir. Bölgede ticaretin yoğun olduğu liman kentinde birçok tarihi yapı dönemin ticari hareketliliğine ışık tutuyor. Kenti gezerken gördüğüm hamam, agora, sarnıç ve bir zamanların Granarium yapısı (tahıl ambarı) şimdilerin Likya Uygarlıkları Müzesi ihtişamıyla göz kamaştırıyor. Limanda bulunan ticaret gemisi sanki bizi tarih öncesine yolculuk yaptırmak için hazır bekliyor.

Andriake, antik dönemde ayrı bir kent olmaktan çok, Myra'nın bir dış mahallesi ve limanı konumundaydı.  Kent ilk olarak M.Ö 197 yılında, Seleukos Hanedanı Kralı III. Antiokhos'un daha önceleri Ptolemaioslar egemenliği altında bulunan kenti ele geçirmesiyle tarih sahnesine çıkmıştır. M.S 60 yılında Aziz Paulus Roma'ya giderken Myra'ya gelmiş ve Andriake'de gemi değiştirmiştir. Andriake, özellikle imparatorluk döneminde Phaselis ve Patara kentleri kadar önemli bir liman kenti olmuştur. Kentte bulunan Lykia Eyaleti'nin gümrük yasasını içeren, İmparator Nero (M.S 54-68) döneminden gümrük yazıtı Andriake'nin liman olarak bu dönemdeki önemini ortaya koymaktadır.

Antik dönemde Lykia Bölgesi'nin önemli limanlarından biri sayılan, fakat günümüzde Kokarçay'ın (Andriakos) taşıdığı alüvyonlar nedeniyle limanı kapanmış ve bir bataklık halini almış olan Andriake kentinin kalıntıları küçük bir koyun her iki yakasına yayılmış durumdadır. Andriake kentinden günümüze kadar korunabilmiş kalıntılar arasında en önemlisi ve en iyi korunmuş olanı şüphesiz İmparator Hadrianus'a adanmış olan Granarium'dur (Likya Uygarlıkları Müzesi). 
















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!


9 Ocak 2023 Pazartesi

 


CEMAL SÜREYA'NIN BİR İDDİA SONUCU KAYBETTİĞİ SOYADINDAKİ MÜKERRER "Y" HARFİNİN HİKAYESİ




Türk şiirinin usta kalemlerinden şair Cemal Süreya'yı tanımayan, gençliğinde aşık oldukları kızlara şiirlerinden bir mısra okumayan yoktur sanırım. :) Yoktur desem de, yanlış anlaşılmasın, bana okunmadı. Ben, kendim okudum; hayat hikayesini ve şiirlerini. Onu tanıyınca çok sevdiğim şairlerden biri oldu böylece...

Cemal Süreya, 1931 yılında Tunceli'nin Pülümür ilçesinde doğdu. 9 Ocak 1990'da İstanbul'da öldü. Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya, 1938 Dersim isyanı sonrasında ailesiyle birlikte Bilecik'e sürgün edildi. Şair, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olup Maliye Bakanlığı'nda müfettişlik yaptı. 1938 sürgününü;

"Bir yük vagonunda açtım gözlerimi,

Bizi kamyona doldurdular,"

dizeleriyle başlayan bir şiirinde anlatır. Şiirin sonunda da annesi ve babasının sürgünde öldüğünü. Kim bilir, belki de "Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk" derken, çocukluğunun memleket özlemini dile getirmiştir.

Cemal Süreya'nın soyadındaki "y" harfinin çıkarılması meselesi kiminle yaşanmıştır aslında bir muammadır. Ama herkes tarafından kabul edilmiş iki ayrı hikaye anlatılır konuyla ilgili. 

Birinci hikaye şöyle: Cemal Süreya'nın günlüklerinde başka anlatılanlarda başkadır bu hikaye. Baştan belirteyim. "Elma" şiirinde, adındaki "Y" harflerinden birini attığını ilan etmiş Cemal Süreya. Kendi anlatımına göre, Nedeni, bir arkadaşıyla girdiği iddiayı kaybetmesiymiş. Hafızasına çok güvendiğini iddia eden şair, Üvercinka diye anılan kadının telefon numarasını hatırlayıp hatırlamadığı konusu üzerine iddiayı kaybetmiş. Böylece soyadındaki bir "Y" harfini de.

İkinci hikaye biraz daha farklı. Cemal Süreya ile Sezai Karakoç efsanesi doğru ya da yanlış (emin olunmadan) anlatılıp durur. Cemal Süreya ile Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdırlar. Sınıflarındaki "Muazzez Akkaya" adındaki kıza ikisi de gizliden gizliye aşıktırlar. Sınıfta bu kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Anlatmakla yetinmeyip Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk ikisi arasında iddia konusu olmuş. İddiayı kaybeden büyük bir bedel ödeyecek ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak diye anlaşmışlar.

Cemal Süreyya kazanırsa; Sezai Karakoç'un soyadı "Karkoç", Sezai Karakoç kazanırsa da Cemal Süreyya'nın adı "Süreya" olacakmış. 

Malumunuz, iddiayı Sezai Karakoç kazanmış ve Muazzez Hanım'la ilişkiye başlamış. Cemal Süreyya da soyadındaki "Y" harfini çıkarmış.

Peki, iddia sonrasında neler olmuş dersiniz? Muazzez Akkaya, Sezai Karakoç'un kendisiyle bir iddia üzerine sevgili olduğunu öğrenmiş. Biraz da psikolojik sorunları olan Muazzez Hanım, bu durumu kaldıramayıp okulu bırakmış ve memleketi olan Geyve'ye dönmüş. 

Sezai Karakoç bu duruma çok üzülmüş Muazzez Akkaya'ya ithafen "Mona Rosa" yı yazmış. Şair, bu şiiri üniversitede iddia konusu olmuş Muazzez Hanım'a 1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmış. Ancak, 2002 yılına kadar bu şiir yayımlanmamıştır.

İşte böyle anlatılan hikayeler. İki şair ve  şiirlere konu olan bir kadın sadece Muazzez Akkaya değil. Edebiyatımızda birçok şairin aşık olduğu, hakkında şiirler yazdığı kadınlar var. İlk aklıma gelenler; Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar, Tomris Uyar, Celile Hanım, Mevhibe Beyat, Leyla Erbil ve Piraye oldu.

Bugün 9 Ocak. Usta şair Cemal Süreya'nın ölüm yıldönümü. Anısına sevgi ve saygıyla. Onun dediği gibi; "Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık. Sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz." 


Kaynaklar: 

-NAZAN ARISOY, Cemal Süreya - Aşk Günü Doğdu. Dokuz. 61.baskı.

- LEYLA ŞAHİN, Cemal Süreya'da Dağlarca. Kaynak Yayınları. 



6 Ocak 2023 Cuma

 


DEMRE / MYRA ANTİK KENTİ VE AZİZ NİKOLAOS (NOEL BABA)



Antalya Valiliği'nin web sitesindeki bilgiye göre, dünyada bir şehir olarak içerisinde en çok antik tiyatro ve antik şehir barındıran kent Antalya'dır. Likya Birliği'nin en önemli şehirlerinden biri olan Myra antik kenti ve bu kentin limanı olan Andriake antik kentini 31 Aralık 2022'de gezdim. Her iki antik şehir, Antalya'nın Demre ilçesinde bulunmakta. Myra Antik Kenti'nin ve Demre'nin dünyaca tanınması ve ünlü olmasının nedeni gerçek Noel Baba'nın (Aziz Nikolaos) burada yaşamış ve ölmüş olmasındandır. 20. yüzyılda ise Aziz Nikolaos, Santa Claus'a, yani Noel Baba'ya dönüşmüştür.

Otuz yıl önce, Demre-Myra-Patara antik kentlerini gezmiştim. O zamanlar Myra'da bulunan Aziz Nikolaos'un lahti ziyarete açıktı. Böylece kalıntıları yerinde görmek ve oradaki ruhani havayı teneffüs etmek mümkündü. Antik kenti korumakla görevli olan bekçinin ziyaretçilere anlattığı ve unutmadığım, Aziz Nikolaos ve hakkında anlatılan birçok hikayeden en ünlüsünü burada yazmak isterim. 

Nikolaos çok zengin bir ailenin tek çocuğu olarak, Hristiyan inancına göre büyütülür. Anne ve babasını çok genç yaşta kaybeder. Nikolaos kendisine kalan mirasın tümünü hasta, yaşlı ve bakıma muhtaçlara yardım için kullanır. Hayatını Tanrı'ya ve insanlara hizmete adar. Bu sayede genç yaşta Myra Episkoposu olur. Bu yaptığı yardımlardan dolayı, Episkopos Nikolaos dünyaya, ihtiyaç sahiplerine karşı olan cömertliği, çocuklara olan sevgisi ve denizcilere olan kaygısından dolayı ün salmıştı.

Hikayeye gelince; Aziz Nikolaos'un yaşadığı kendi köyünde fakir bir adamın üç kızıyla ilgilidir. O zamanlarda bir genç kızın çeyizi ne kadar büyükse, evlilik şansı o derecede artardı. Eğer hiç çeyizleri yoksa, kızlar köle olarak verilirdi. İşte bu fakir adamın kızlarının hiç çeyizi olmadığı için köle olarak satılmak üzeredirler. Bir gün bu fakir adamın evinin penceresinden üç kese altın atılır. Bu keseler kurumak üzere sobanın önüne konulan ayakkabıların yanına düşer. Altın keselerinin Aziz Nikolaos tarafından atıldığı ortaya çıkar. Bu, günümüzde çocukların Aziz Nikolaos'un, yani Noel Baba'nın hediyelerini özlemle beklerken uydukları bir gelenek haline gelir. 

Episkopos Nikolaos 6 Aralık'ta (Miladi takvime göre 22 Aralık) vefat eder. Katolik, Ortodoks ve Anglikan kiliseleri kendisini önemli bir Aziz olarak kabul ederler. Bazı Avrupa ülkelerinde Aziz Nikolaos en çok kullanılan kilise ismidir.

Myra Antik Kenti özellikle Likya Dönemi kaya mezarları Roma Dönemi tiyatrosu ve Bizans Dönemi Aziz Nikolaos Kilisesi (Noel Baba) ile ünlüdür.

"M.Ö. 2'nci yüzyıl Myra'nın büyük bir gelişmeye sahne olduğu dönemdir. Likya Birliği'nin Metropolisi olan şehirde, Likyalı zengin kişilerin yardımları ile birçok yapı inşa edilmiş ve onarılmıştır. Bizans Dönemi'nde ise Myra, dini yönden olduğu kadar idari yönden de önde gelen şehirlerden biri olmuştur. Günümüze dek ulaşan ününü, Aziz Nikolaos'un (Noel Baba) M.Ö. 4'üncü yüzyılda şehrin piskoposu olmasına ve ölümünden sonra aziz mertebesine ulaşıp adına kilise yapılmasına borçludur." (*) Gezdiğimiz tarihte, Aziz Nikolaos'un lahtinin bulunduğu kilise ziyarete kapalıydı.

Ayrıca Myra'nın ünlü olmasının bir diğer nedeni de M.S 60 yılında Aziz Paulus'un Kudüs'te yarattığı huzursuzluğun hesabını vermek üzere Roma'ya giderken Andriake limanına ve anakent Myra'ya uğramasıdır. Myra'nın, M.S 2. yüzyılda Metropolis ünvanı alması, M.S 408-450'de Likya'nın başkenti ilan edilmesi Myra'nın tarihinin önemli olaylarından birkaçıdır. 
















Roma Dönemi tiyatrosu.

10.000 kişiyi aşkın kapasitesiyle bölgenin en büyüğüdür. Çok daha küçük olan Helenistik dönem tiyatrosunu altında bırakarak tamamen yeniden Roma tiyatrosu inşa edilmiştir. At nalı formundaki cavea, altta 29, üstte ise 9 oturma sırasına sahiptir. Myra tiyatrosu bölgenin en görkemli ve nitelikli dekorasyonuna sahiptir. Üç katlı sahne binası frizlerinde pek çok tanrı figürü kabartması yer almaktadır.




Not: Fotoğrafların tümü ve video tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz!


(*) kulturportali.gov.tr

 

4 Ocak 2023 Çarşamba

 


LİKYA YOLU; ÜÇAĞIZ - KALE(SİMENA) - KEKOVA(BATIK ŞEHİR)

"İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?"

Halil Cibran


Simena kalesinden görünüm.

Yıllar önce doğa yürüyüşüne Likya yolunun Adrasan-Karaöz-Olimpos-Çıralı etaplarını yürüyerek başlamıştım. Sonraki yıllar içinde de Likya  yolunun farklı etaplarını yürümüştüm. Pandemi nedeniyle uzun süre ara verdiğim doğa yürüyüşüne, yine Likya yolunun daha önce yürümediğim Üçağız-Kale(Simena)-Kapaklı etaplarını yürüyerek devam edeceğim. Üstelik bu yürüyüşüm, 2022 yılının son iki günü gerçekleşti. Ve yeni bir yıla Demre'de deniz kıyısında bir restoranda, üstelik ılık bir havada merhaba dedim. İşte size anlatacağım; bu özel ve güzel yerlerdeki gördüklerim, görüp fotoğrafladıklarımdır.

29 Aralık 21.30'da buz gibi bir Ankara gecesine hoşça kal diyerek yola çıktık. Ara ara molalarla on bir saat sonra Antalya'nın Demre ilçesine bağlı Üçağız köyüne vardık. Deniz manzaralı pansiyona yerleştik. Pansiyon portakal, limon ve greyfurt ağaçlarının ortasında yer almaktaydı ve havada mis gibi portakal-limon kokusu vardı. Kahvaltı yaptıktan sonra, yazdan kalma günlük-güneşlik bir havada Kaleköy'e (Simena) yürüdük. Deniz kıyısından bakınca kale heybetli görünüyordu. Kaleye  varmak için taş döşeli, yer yer antik basamaklı patikadan dik bir tırmanış yaptık.



Günümüzde Kaleköy olarak anılan  antik Simena 2400 yıllık bir tarihe sahip  stratejik bir nokta özelliği gösteren küçük bir Likya kıyı kenti. Kaleye ulaşmadan önce iki lahit dikkatimi çekti. Kale yolunda ve kalenin eteklerinde mor ve beyaz anemonlar açmıştı. Sanki kalenin etekleri anemon motifleriyle süslü bir halı gibiydi.  Kaleye ulaştığımızda doğal kayaya oyularak inşa edilmiş sarnıçları, kaya mezarları ve önce tapınak, ardından kilise ve en son cami olarak kullanılmış dini yapının izlerini gördük. Kaleden Kekova Adası(Batık Şehir) ve çevresinin görüntüsü muhteşemdi. Kıyıda su içinde Likya tipi lahitler, mendirek ve yapı kalıntılarını görmek ve sonrasında aşağıya Kekova'ya inmek ve bu antik kalıntıları yakından görüp, onlara dokunmak antik Likya'ya yolculuk yapmak gibiydi.




Kekova'ya doğru inişe geçtiğimizde her tarafta zeytin ağaçları vardı; kimisi uzun yıllardır var olan, kimisi genç ağaçlar. Yöre halkı zeytin hasadını yapmış, toplanan zeytinler mavi naylon kasalarda işlenmek üzere bekletiliyordu. Birinci derece sit alanı olan Kekova'da neredeyse köy evlerinin içinden geçerek, çeşitli çiçeklerin arasından sahile indik. Kekova'nın simgesi haline gelen su içindeki Likya'nın en yaygın mezar çeşidi olan semerdam (ters kayığı andırır biçimde olan) kapaklı lahiti yakından görmek beni heyecanlandırdı. Batık şehrin kalıntılarına yakından bakmak, 2400 yıl önce burada yaşayan insanların yaptığını düşündüğüm gibi ayaklarımı denize sokarak Kekova Adası'nın güzelliğini uzaktan izlemek(adaya çıkmak yasak) ne muhteşem bir duyguydu. Burada ve tüm doğa yürüyüşlerimde olduğu gibi, doğayı daha fazla gözlemleyerek onun tüm varlıkları ile devasa bir organizasyon olduğunun bir kez daha farkına vardım.




Teke Yarımadası denilen coğrafyada 2400 yıl önce yaşayan halka Likyalılar, bölgeye ise "Işık Ülkesi" anlamına gelen Likya denmekteydi. Antik Çağ'da, Likya'nın sahip olduğu kentler demokrasiye yön verecek olan Likya Birliği'ni kurmuştur. Bu birlikte yer alan 23 kent vardı. Bunlardan en güçlü olan kentler şunlardı: Patara, Xantos, Tlos, Olimpos, Pınara e Myra idi. Likya Uygarlığı Antik Kentleri 2009 yılında UNESCO Geçici Miras Listesi'nde yerini almıştır.

M.Ö Dördüncü yüzyıldan beri yerleşim yeri olarak kullanılan Kekova Adası ve Roma-Bizans dönemine ait batık şehre denizden tekne ile ulaşmak mümkün. Zamanımız kısıtlı olduğu için tekne ile gezinti yapamasak da Kekova'da deniz manzaralı bir kafede  kahve içip yorgunluğumuzu attık. Bu kahvenin bende kırk yıl hatırı olacaktır. :)

Hava kararmaya başladığında, pansiyona döndük. Akşam yemeğinden sonra dinlenmeye geçtik. Ertesi günü yürüyeceğimiz Likya yolunun Üçağız-Kapaklı arası etabı için hazırlıklarımızı tamamladık.

Not: Fotoğrafların tümü ve video tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz!






















  

26 Aralık 2022 Pazartesi

 


OĞUZ ATAY'DAN SEÇTİĞİM 10 ÖZLÜ SÖZ



1- İnsanlar bozuk para gibidir. İki seçenek vardır; yazı ya da tura. Bir yüzünü gösterirken bize diğer yüzünü zaman gösterecektir.

2- Provası yok hayatın. Ne yeniden yaşamak mümkün, ne de yaşadıklarını silebilmek. Önemli olan, ilk defa değil son defa sevebilmek.

3- Oysa bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantolonlarını kirletmeden çıkarlar. Böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar.

4- Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim.

5- Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşadıklarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.




6- İçimden şehirler geçiyor, sen her durakta duruyor, inmiyorsun.

7-Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler; ağzına dolar insanın. Sussan acıtır, konuşsan kanatır.

8- Yalnızlığına iyi bak, sahip çık. Kaç kişinin emeği var onda kim bilir?

9- Şu anda sana güzel bir söz söyleyebilmek için on bin kitap okumuş olmayı isterdim dedi. Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek; seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.

10- Neden yalnızlıktan şikayetçidir ki insan? Ne yani, mutlu olması için bir sevgiliye mi muhtaçtır her zaman?






Fotoğrafların tümü Oğuz Atay'ın doğduğu yer olan İnebolu'da tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.




21 Aralık 2022 Çarşamba

 


OSMANLI'DA YETİŞTİRİLİRKEN GÜNAH SAYILDIĞI İÇİN AĞAÇLARI YAKILAN AVOKADO MEYVESİNİN HİKAYESİ



Avokadonun anavatanı Meksika'dır ve tarihi MÖ. 10 bin yılına kadar dayanır. Timsah armudu da denilen bu meyve oval şeklindedir ve armuda benzer. Oldukça da besleyici bir meyvedir. Tropikal iklimde yetişen avokado, bugün Türkiye'nin Akdeniz bölgesinde de yetiştirilir. Peki ya çok önceden de yetişiyordu desek?

Evet, yaklaşık 300 yıl önce Osmanlı'da da avokado yetiştiriliyordu. Osmanlı döneminde yaşayan 1688 doğumlu Molla Kamil Efendi, din alimi olmasına rağmen pozitif ilimlerle de ilgilenen biridir. Hatta ailesinin itiraz etmesine karşın eğitim almak için Roma ve Paris'e gitmiştir.

Molla Kamil Efendi, buralarda özellikle nebatiye ve ziraat ilimlerinde eğitim almış ve İstanbul'a geri dönmüş. Ağabeyinin aracılığıyla da sarayda bostancıbaşının yanında çalışmaya başlamış. Çalışkan ve azimli Kamil Efendi'nin dikkatleri üstüne çekmesi 1720 yılında yaşanan bir olaya dayanıyor.

Bu tarihte İstanbul'daki lale bahçelerinde nedeni anlaşılamayan bir hastalık tüm laleleri mahvetmiş. Dönemin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da bu meseleyi çözmesi için Kamil Efendi'yi görevlendirmiş. Kamil Efendi de öğrendiği bilimsel yöntemlerle lalelerdeki hastalığı tedavi etmiş ve "Halaskaran-ı lalezar" lakabı ile sarayın takdirini kazanmıştır.

Ayrıca Kamil Efendi'ye mükafat olarak da Yalova'da ziraat çalışmalarını yapması için arazi tahsis edilmiştir. Kamil Efendi'nin burada yaptığı en ilginç çalışma ise Fransa'da görüp çok beğendiği avokadoyu Anadolu şartlarında yetiştirmeye çalışması olmuştur.

Uzun uğraşlar sonucunda avokadoyu Yalova'da yetiştirmeyi başarmış ve mahsulünü saraya takdim etmiştir. Kamil Efendi bunu yaparken avokadonun faydalı olduğunu, leziz bir tada sahip olduğunu söylemiş.




Meyvenin tadını beğenen Sadrazam Damat İbrahim Paşa, verdiği davetlerde davetlilere avokadoyu ikram etmeye başlamış ve moda haline gelen bu egzotik meyve kısa zamanda İstanbul seçkinleri tarafından benimsenerek sofralardaki yerini almıştır. Kamil Efendi halkın da istifade etmesini istese de bu meyve halka inememiş, sadece yüksek zümredekiler arasında tüketilmiştir.

Ancak "avokado modası" çok uzun sürmemiştir. Tarih 1730 yılını gösterdiğinde İstanbul'da Patrona Halil ayaklanması çıkar ve isyancılar Damat İbrahim Paşa ve Kamil Efendi'yi zulmederek öldürürler.

Ayaklanmaya katılan bir grup, avokadonun timsah ile ağacın birlikteliğinden olduğu söylentisini yaymıştır. Avokadonun mekruh olduğu, Müslüman memlekette üretilmesinin ve yenilmesinin caiz olmadığı fetvası verilince de Yalova'daki bütün avokado ağaçları yakılarak tahrip edilmiştir.

 



Türk tarihinde modern bir anlayışla çalışan, bu bilim adamının yaptıkları böylelikle bir grup yobaz tarafından engellenmiştir. Avokadonun faydalı bir meyve olduğunu tekrar keşfetmemiz ve ülkemize geri gelmesi de 250 seneyi bulmuştur.

Kaynak: onedio.com


Fotoğraflarda görülen avokado ağaçları, tarafımdan 13 Haziran 2022'de Kemer'de çekilmiştir.



14 Aralık 2022 Çarşamba



KİM MİLYONER OLMAK İSTER? (MİLYONLUK SORUYA FARKLI BİR BAKIŞ)


Kenan Işık'ın sunduğu zamanlarda üç kez başvuru yapıp da yarışmaya çağrılmadığımdan beri, "Kim Milyoner Olmak İster?" yarışmasını izlemiyorum. Ya sorularına verdiğim cevapları beğenmediler ya da son okuduğum kitabın adını. Bilemiyorum ama beni çağırmadılar işte. Zaten konu bu değil; içimde ukde olarak kaldığı için yazıyorum..

İki gündür adı geçen yarışmaya katılan ve bir milyonluk soruyu açtıran, 20 yaşındaki  Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Batu Alıcı ile ilgili sosyal medyada sıkça paylaşımlar yapılıp, Batu göklere çıkarılınca, okuduklarım ilgimi çekti. Ve videodan bir milyonluk soruyu izledim. Keşke izlemez olaydım. Çünkü son soruya kadar gelmiş olan üniversiteli gencimiz, ne yazık ki kendi kültürüne ne kadar da yabancı diye düşündüm ve üzüldüm.

Bir milyonluk soru şöyle:

Hangisi "Dede Korkut Hikayeleri"ndeki karakterlerden biri değildir?

A: Bala Hatun                             B: Banu Çiçek

C: Bamsı Beyrek                        D: Bayındır Han

Düşünceme göre, bir milyonluk soru gerçekten kolay ve makul bir soruydu. Tabii eğer, çocuğunuza dünya masallarının yanında Türk Kültürü'nün temel taşlarından biri kabul edilen Dede Korkut Hikayelerini okuyup ya da anlattıysanız. Bunun yanında da okulda, olmazsa evde kendi tarihimizi ezberletmek yerine doğru düzgün bir şekilde genç nesillere aktarabildiyseniz. O zaman, Bala Hatun'un kim olduğunu bilir, diğer üç şıkkın Dede Korkut Hikayelerinde geçen hayali kişiler olduğunu ayırt edebilirdi.

Dede Korkut hikayelerinin önemine binaen kısa bir bilgi vermeliyim, ki neden tepki koyduğum anlaşılabilsin. 

Dede Korkut hikayeleri, giriş ile birlikte 12 hikayeden oluşmakta ve hikayeler çeşitlilik göstermektedir. Çocukluğumda büyüklerimden dinlediğim, Tepegöz ve Deli Dumrul hikayelerini asla unutmadım. Bu hikayeler, Türk kültürüne ve hayat tarzına ışık tutan ve sözlü olarak nesilden nesile aktarılan tarihi belge niteliğindedir. Dede Korkut, Oğuz Türklerini, onların inanışlarını, yaşayışlarını, gelenek ve göreneklerini, savaşlardaki yiğitliklerini arı bir Türkçe ile dile getirir. Dede Korkut'un kahramanları iyiliği ve doğruluğu öğütler. Türk milletinin birlik ve beraberliğini, dayanışmasını öne çıkarır. 

Dede Korkut'un Türk boyları arasında dilden dile dolaşan hikayeleri XV. yüzyılda Akkoyunlular devrinde Dede Korkut Kitabı adıyla bir kitapta toplanmış, böylelikle sözden yazıya dökülmüştür.

Kültürümüz açısından bu kadar önemli olan Dede Korkut Hikayelerinin bilinmemesini hoş karşılamıyorum. Dolayısıyla, yarışmada bir milyonluk soruyu açtıran ama sorunun cevabını bilemeyen Batu Alıcı adlı gencimizin başarısının abartılacak bir yanı olmadığını düşünüyorum. Bu bağlamda, eğitim sistemimizin nereden nereye geldiğini ya da gelmediğini sorgulamanın tam zamanı diyorum..

Eserlerini Bengal dilinde veren Hintli şair, yazar, ressam ve mistik Hindistan'ın önde gelen yaratıcı sanatçılarından biri olan Rabindranath Tagore için eğitim, kurtuluşun mayasıydı, ama eğitim milleti kökünden uzaklaştırmamalıydı. Batı'nın teknolojisi, tıbbı, fenni alınmalıydı, kültürü değil. Her millet kendi kültürünü yaşamalıydı. Dışarıdan gelen unsur milleti ancak taklitçi yapardı. Bir mektubunda oğluna diyordu ki: "İyilik ve kötülük kavramlarını aklından çıkarma. Başkalarının sözleri, eylemleri seni etkilemesin. Modern dünyanın göz alıcı yapaylıkları seni bozmasın, yalın ve düz bir yaşam sür, zengin sarayına da, yoksulun kulübesine de gönül rahatlığıyla, açık alınla gir. Hindistan'ın dışı yoksul, içi zengindir, ona göre yaşa."

Güzel ülkemizin ise hem dışı hem de içi zengindir. Bu zenginliği bilip, farkında olarak yaşamamız gerekmez mi?


Not: Bir milyonluk, yukarıdaki sorunun doğru cevabı, Bala Hatun'dur. Bala Hatun, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Gazi'nin eşi ve Şeyh Edebali'nin kızıdır.