28 Nisan 2022 Perşembe

 


OLYMPOS ANTİK KENTİ / KEMER / ANTALYA



Yıl 1988, mevsim yaz. Bir arkadaş grubuyla Antalya sahillerini keşif gezisindeyiz. Olympos'a gitmek istiyoruz ama kara yoluyla zor olacağını söylüyorlar. Çünkü yol çok bozukmuş. Olympos'a ancak deniz yoluyla gidebileceğimizi belirtiyorlar ve saat başı teknelerin kalktığını da ekliyorlar. Serde gençlik ve maceracı ruh var, arabayla gitmekte karar kılıp  yola koyuluyoruz. Ana yoldan Olympos'a döndüğümüzde gerçekten de yolun çok kötü olduğunu yaşayarak görüyoruz. :) Zar zor yola devam ediyoruz. Çevrede hiç yapı yok, el değmemiş bir doğa büyülüyor bizi. Antik kentin kıyısında arabamızı park edip Akçay deresini takip ederek denize ulaşıyoruz. Sahilde yer alan tünel şeklinde oyulmuş kaya ilk o zaman dikkatimi çekiyor. Sonrasında Olympos'a her gittiğimde, o tünel şeklindeki kayanın içinde mutlaka bir fotoğraf çektiririm. :) Sahil teknelerden geçilmiyordu, kıyı ise turistlerden. Olympos plajı sıra dışı güzellikte ve oldukça etkileyiciydi (Hala öyle). Olympos kumsalında 5-10 dakika yürüdükten sonra,  ünlü Çıralı plajına varmış ve denizin keyfini çıkarmıştık. Deniz keyfi yaptıktan sonra Çıralı'ya çıkmıştık. Sonraki yıllarda ne zaman Kemer'e gitsem, Olympos'a uğradım hep. Dolayısıyla oradaki pansiyonların, bungalovların her yıl nasıl arttığına, portakal bahçelerinin nasıl yok edildiğine bizzat tanık oldum diyebilirim. Keşke yapılaşmaya hiç izin verilmeseydi. Bu yıl, yapılaşmanın antik kent sınırına çok yaklaştığını görmek beni bir hayli üzdü. Her ne kadar yapılaşmanın doğaya uygun yapıldığı söylense de, gördüğüm öyle olmadığı yönünde.

2012 yılında da bir yürüyüş grubuyla ilk doğa yürüyüşümü Likya Yolu'nun Karaöz, Adrasan, Gelidonya Feneri, Korsan Koyu, Olympos ve Çıralı rotasında yapmıştım. Kısacası Olympos'un anılarımdaki yeri bir başkadır benim için. 

OLYMPOS'UN TARİHİ

Olympos'un ilk kuruluş yılları Yunanca adına dayanarak Anadolu'nun Hellenleşme dönemine rastlar. Olasılıkla yakınında yer alan Phaselis gibi Olympos da bir Dor koloni kenti olmalıdır. M.Ö. 188 yılında Likya kentleri, kendi birlikleri adına Roma'ya elçi göndermeleri sonucu, Roma tarafından tanınan resmi bir birlik kurmuşlardır. Olympos kentine ilişkin en erken tarihli yazılı kanıtlar da Likya birlik sikkeleriyle sağlanmaktadır. Kentin Hellenistik dönemdeki varlığına ilişkin arkeolojik veriler ise M.Ö. 300 yılı civarına tarihlendirilen sur duvarı ve doğu nekropolde tespit edilen bir mezar anıtıdır. Olympos, Likya Birliği'nde üç oy hakkına sahip 6 önemli kentten biridir. M.Ö. 2. yüzyıldan birinci yüzyıla geçiş döneminde ise Olympos'un birlik sikkeleri sona erer. Bu dönem kente hakim olan ve "Korsan" olarak tanınan Zeniketes'in egemenliği dönemine rastlamaktadır. Zeniketes, yaklaşık olarak M.Ö. 104-77 yılları arasında Olympos ve Phaselis'le beraber Gelidonya körfezi ile Antalya'nın batı sahilleri arasındaki bölgede hakimiyet kurmuştur. M.Ö. 77 yılında ise kent bütünüyle Roma egemenliğine girer. Kentin Roma döneminde önemli konum aldığı bu dönemdeki yoğun kentleşme faaliyetleriyle anlaşılır.

M.S. 3. yüzyıl sonlarında karşımıza çıkan ve Olympos'lu olduğu bilinen Methodius Likya Bölgesi'nin ve Olympos'un ilk piskoposudur. Hristiyanlık aleyhine yazılan eserlere cevaben yazdığı metinleri erken dönemde Hristiyanlığın kurumlaşması çabalarında önemlidir. Methodius olasılıkla M.S. 312 yılında idam edilmiştir. M.S. 5-6. yüzyıl konsil belgelerinde diğer piskoposları kayıtlara geçen Olympos kenti M.S. 7-9. yüzyıl piskoposluk listelerinde de Myra (Demre) Metropolitliğine bağlı bir merkez olarak anılır.

Olympos kentinin tarihsel süreç içerisinde göstermiş olduğu gelişimin, Likya Bölgesi'nin geneliyle örtüştüğü anlaşılmaktadır. Likya Bölgesi'nin genelinde olduğu gibi Olympos kenti de M.S. 5-6. yüzyıllarda refah düzeyi en yüksek dönemini yaşamış olmalıdır. Kent içerisinde tespit edilen mimari dokuya ait nitelikler de M.S. 5-6. yüzyıllarda yoğun bir inşa faaliyetinin gerçekleştiğini göstermektedir. M.S. 7. yüzyılda Akdeniz'de etkili olan Arap akınları nedeniyle kent hakkında bu döneme dair bilgilerimiz sınırlıdır. M.S. 6.yüzyılın ortalarından itibaren tüm bölgede görülen savaş, deprem, veba gibi felaketler; kent açısından da kaçınılmaz bir şekilde ekonomik ve demografik yapıyı olumsuz yönde etkilemiş olmalıdır.

15. yüzyılda Osmanlı egemenliği altına giren kentte, yerleşim olmayışı dikkati çeken bir unsurdur. 18. ve 19. yüzyıllar ile 20. yüzyıl başlarında kentin Yörükler tarafından kışlak olarak kullanıldığı yerel halk tarafından aktarılmaktadır. 

(Olympos Antik Şehri girişindeki tabeladan birebir alıntıdır.)









 



















































Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir, izinsiz kullanılamaz.




26 Nisan 2022 Salı

 


BEYDAĞLARI SAHİL MİLLİ PARKI, KUZDERE KANYONU, GEDELME YAYLASI VE GÖYNÜK KANYONU YÜRÜYÜŞ NOTLARIM



Pandemi nedeniyle uzun bir süredir ara verdiğim doğa yürüyüşlerime, Kemer'de bulunan dünyanın en güzel iki kanyonunda (Kuzdere ve Göynük Kanyonları) yürüyerek başladım. Doğa yürüyüşçüsü olan üç kardeşim ve kız kardeşimin eşi, çok güzel bir rota hazırlayarak bana 23 Nisan sürprizi yaptılar. Sürprizlerden pek hoşlanmasam da , iyi ki yapmışlar dediğim bir program oldu. Şehirde yaptığım günlük yürüyüşler dağlara olan özlemimi gidermiyordu çünkü. Bu nedenle, ailemle birlikte yaptığım bu doğa yürüyüşü, anılarımda baş köşeyi kaptı diyebilirim.

Beydağları Sahil Milli Parkı'nın içinde yer alan Kuzdere Kanyonu'nda defalarca yürümüş, yürüyüş sonunda Gedelme Yaylası'na çıkarak bir kahve molası vermiştik. İlk gün yine Kuzdere Kanyonu'nda bulunan minik şelaleleri izleyerek yürüdük. Gedelme Yaylası'na çıktık. İki yıl önce gördüğüm yayladaki tek değişim, dağların yamacına kurulmuş ve yeşille tezat oluşturan güneş panelleri tarlasıydı! Görüntüsü hoş olmasa da, düzensiz yapılaşmadan iyi diye düşündüm. Beydağları Sahil Milli Parkı'nın Arslanbucak tarafından girişinden 3-5 km. sonra yolun altında bulunan buz gibi kaynak suyundan içip yola devam ettik. Yol boyunca, henüz çiçeklenmeye başlamış erguvan ağaçları, sapsarı çiçeklerle donanmış mimozalar ve de binbir renkli çiçekler bize yoldaşlık ettiler. Mis gibi tertemiz dağ havasında yürümek de cabası...

Gedelme Yaylası



Tarihi Likya Yolu'nun Beycik-Yaylakuzdere-Gedelme-Göynük Yaylası güzergahında bulunan yayla, eski bir yerleşim yeri olup Antalya şehir merkezine 60 km. Kemer'e ise 18 km. uzaklıktadır. Özellikle yaz aylarında nüfusu artan yaylada kış aylarında da yaşayan yöre halkı bulunmaktadır. 700 metre rakımlı yaylada elma ve ceviz yetiştirilmektedir. Kemer Beydağları yürüyüş ve bisiklet parkurları nedeniyle yılın dört mevsiminde yerli ve yabancı doğaseverleri yaylada görmek mümkündür. Eğer yolunuz buraya düşerse, bölgede çok iyi korunmuş Bizans Ortaçağı Kalesi (İ.S. 9. yüzyıla tarihlenmiş) ile kalenin hemen yanında bulunan Peynir Deliği Mağarasını ve de kale yanında yer alan dev gövdesiyle anıt ağaçlar listesinde yer alan 2500 yıllık koca çınarı görmeden gitmeyiniz.




Göynük Kanyonu



Dünyanın en iyi yürüyüş parkurları arasında yer alan Likya Yolu üstünde bulunan Göynük Kanyonu 2009 yılında ziyarete açılmıştır. Hemen her yıl Kemer'e gitmeme rağmen bir türlü Göynük Kanyonu'nda yürüyüş kısmet olmamıştı. Bu baharda Ankara'dan yürüyüş gruplarının gittiğini görünce içim sızlamıştı, katılamadığım için. Neyse ki, yılın en güzel zamanında, üstelik iki kardeşim ve iki yeğenimle birlikte keyfini çıkara çıkara yürüdüm. :) 

Göynük Kanyonu, Antalya şehir merkezine 36 km., Kemer'e 13 km. ve Göynük'e 4,5 km. uzaklıkta Beydağları Tabiat Parkı içinde yer almaktadır.

Dokuz kişi olarak Göynük'ten başladığımız yürüyüşümüz, kanyon girişindeki gişelerde ücret ödeyerek adeta yeryüzü cennetine ayak basmamızla devam etti. Girişte bizi, rengarenk tüyleriyle üç adet tavus kuşu karşılayarak hoş geldin partisi yaptılar. Dere kenarından yürümeye devam ettiğimizde mavi-yeşil sularıyla bir göletle karşılaştık. Gölette yüzen bembeyaz kazlar, bizi görünce kıyıya yüzdüler. Belli ki yiyecek almaya alışmışlar. Gölet boyunca yürüdük ve karşı kıyıya zipline ile kayanları izledik. Mesafe çok kısa olmasaydı, kardeşimin "abla bir de zipline keyfi yap" önerisini geri çevirmezdim doğrusu. Yürüyüşe öylesine odaklanmıştım ki, zipline ile kaymak yerine, yürümeyi tercih ettim.

Göletten Göynük Kanyonu'na 2 km. yürümemiz gerekti. Yolun sarp ve dik olduğunu düşünenler göletin yanında kalıp kafa dinlemeyi tercih ettiler. İki kardeşim, ben ve yakışıklı iki yeğenimle birlikte kanyonda yürümeye başladık. Patika boyunca yer yer gördüğüm siklamenlerin çiçekleri kalmamış, yaprakları ise canlılığını kaybetmişti. Gençlere değişik bitkileri, ağaçları, çiçekleri tanıtarak ilerlemeye devam ettik. Vadinin derin bir yerine ulaştığımızda karşımıza dar bir asma köprü çıktı. Ben köprüyü görür görmez çocuklaştım ve köprüyü koşarak geçtim, yetmedi geri dönüp ortasında hoplayıp zıpladım ve çocukluğumu yaşadım. İki kardeşim de benimle birlikte çocuk oldular, köprü üzerinde. Çocukluğumuz kısa sürdü, çünkü köprünün her iki tarafında da gülümseyerek bizleri izleyen ve geçmek için bekleyen yürüyüşçüler vardı. Karşı kıyıya geçince, dağlardan taş düşebilir uyarısıyla karşılaştık. Sonbaharda yağan aşırı yağmurlar nedeniyle oluşan seller yolda bayağı taş yığınları bırakmış. Yemyeşil çam ormanları içinden derin vadi içinde akan derenin sakinleştirici sesini dinleyerek tırmanmaya başladık. Orman içinde ve genellikle kayalıklarda yükselen sandal ağaçlarının çokluğu dikkatimden kaçmadı.

Nihayet yolun sonu göründü ve tozlu bir yamaçtan aşağıya indik ve doğal havuza ulaştık. Burada rafting yapmak için sıra bekleyen Ruslar vardı. Doğal havuzun suyunun rengini tarif etmem imkansız. Yeşil desem değil, mavi desem değil; sadece suyun rengi bile sanki farklı bir dünyadan gelmiş gibiydi. Dağlardan inen bu tertemiz, buz gibi suya ancak ayaklarımı sokabildim. Su, karpuz çatlatan soğukluğunda olduğundan ayaklarım donmadan sudan çıktım. :) Fotoğraf çekimlerinden sonra geldiğimiz yoldan geri döndük. 

Yurdumuzda bulunan Karadeniz, Marmara ve Akdeniz Bölgelerindeki belli başlı ve dünyaca ünlü kanyonları gezdim, yürüdüm. Birinciliği ise Göynük Kanyonu'na verdim. Sırf rafting yapmak için tekrar yürümek isterim. :) Kanyona giden yol kolay yürünüyor ve tehlikesi yok. Kucaklarında bebekleriyle yürüyen Rus anneler vardı.























Fotoğrafların tümü ve video tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.

                                                   

14 Nisan 2022 Perşembe

 


ÇİÇEK VE KOKU FESTİVALLERİ 

ANTİK ÇAĞ KOKUSU MEZOPOTAMYA SÜMBÜLÜNÜ DUYDUNUZ MU?




Güzel ülkemin coğrafyası o kadar güzel ki, dört mevsim de doya doya yaşanıyor; yazı yaz, kışı kış, baharları ilk ve son gibi. İlkbaharda açan çiçekler yazın kavurucu sıcaklarından sonra yerlerini sonbaharda açanlara bırakıyor. Bu çiçeklerin bazısı çok seçici olduğundan endemik, bazısı ise seçici olmadığından, her yerde sere serpe açılıyorlar. Dağlarda, ovalarda, ırmak-dere kenarlarında, deniz kıyısındaki kumsallarda açan bin bir renkli çiçekler varken, neden parfüm sanayisi yok denecek kadar azdır diye çok düşünmüşümdür. İthal parfümlere tonlarca para ödediğimiz zamanlarda özellikle. :)

Sadece Halfeti'de yetişen siyah gül ile ilgili araştırma yaparken tesadüfen bir haber düştü önüme. Habere göre, Urfa'nın Halfeti ilçesinde Mart ayında, 4. Koku Festivali düzenlenmişti. Haber ilgimi çekti, çünkü daha önce hiç duymamıştım. Diğer illerde yapılan çiçek festivallerinden haberdardım; zira her yıl turlar düzenleniyordu. Gitmediklerimi de magazin haberlerinden okuyordum; bir festivalin duyulması ve ünü için, magazinsel bir figürün festivale teşrif etmesi yeterlidir güzel ülkemde! Bu bakımdan Halfeti Koku Festivali biraz yalnız kalmış gibi. :( 

Birecik Barajı nedeniyle bir bölümü sular altında kalan, sakin şehir (Cittaslow) Halfeti, kara gülleriyle meşhurdur. Bünyesinde barındırdığı tarihi ve turistik güzelliklerinin yanı sıra, Halfeti'de yetişen kara gül ve pek çok çiçek türünün yetiştiği ilçede festival kapsamında koku atölyeleri oluşturulmuş. Ve yine festival kapsamında "Mezopotamya Sümbülünü" yerinde koklamak için 6 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştirilmiş.

Alman eczacı ve bitki toplayıcısı Paul Sintenis tarafından ilk kez 1888'de Halfeti'de toplanan, 1977'de "Speta" isimli yabancı bir araştırmacı tarafından bilim dünyasına tanıtılan bitki, 2004'te Harran Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Akan tarafından 116 yıl sonra yeniden tespit edildi. :)

Geçmişi 5 bin yıla dayanan bir çiçek olan Mezopotamya Sümbülünün bölgede çok az kaldığı, hatta bittiği düşünülüyormuş. Ama yeniden boy vermişler. Tabletler ve eski yazıtlarda çokça bahsedilen Mezopotamya Sümbülünü yerinde görmeyi ve antik çağ kokusunu almayı çok isterim doğrusu. 






Çiçeklere, özellikle de kır çiçeklerine çok düşkün olduğumdan, belli başlı çiçek festivallerine katılmış, bazı çiçek türlerini ise yerlerinde görmüştüm. Bu sene (2022-2023) hangi illerimizde çiçek festivali var diye merak edip araştırdım. Gitmek isteyenler için  (festivall.com.tr'den) aldığım bilgileri aşağıya listeliyorum (Ot festivalleri liste dışıdır):

-Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı / Adana, 23-27 Mart 2022.

-Bayındır Uluslararası Çiçek Festivali / İzmir, 5-8 Mayıs 2022.

-Manisa Çiçek Festivali / Manisa, 20-25 Haziran 2022.

-Seferihisar Lavanta Festivali / İzmir, 10 Temmuz 2022.

-Psb Anatolia Peyzaj, Süs Bitkileri, Bahçe Sanatları Ve Ekipmanları Fuarı, Sapanca/Sakarya. 7-10 Eylül 2022.

- Yenimahalle Çiçek Festivali / Ankara, 15-16 Ekim 2022.

-Karşıyaka Sonbahar Çiçek Festivali / İzmir, 5-6 Kasım 2022.

-Karaburun Nergis Festivali / İzmir, 21-22 Ocak 2023.

-Bayındır Turan Mahallesi Nergis ve Kuru Çiçek Festivali / İzmir, 5 Şubat 2023.

-Datça Badem Çiçeği Festivali / Muğla, 11-12 Şubat 2023.

Bu liste dışında kalan ama gezip gördüğüm ve herkesin görmesini istediğim İsmil / Konya lale tarlaları ve Isparta / Keçiborlu / Kuyucak Köyü lavanta tarlaları var, ki görülmeye değer...


Festival haberi ve Mezopotamya Sümbülü ile Halfeti'ye özgü çiçek görselleri:

- hurriyet.com.tr

-haberturk.com

-medyaurfa.com

-gzt.com 



13 Nisan 2022 Çarşamba

 


ENTELEKTÜEL KİME DENİR?


Fransızcadan dilimize geçen ve Türkçeleşen bir sözcük olan entelektüelin TDK Sözlükteki anlamı; aydın, fikir sorunlarıyla ilgili demek. Eskilerin okumuş (tahsilli), bilgili kimselere söyledikleri münevver sözcüğü, sonraları aydın sözcüğüne bırakmış yerini. Ancak sözlükteki entelektüelin karşılığı, sözcüğü tam anlamıyla karşılamıyor diye düşünüyorum. Entelektüel, evrensel, kavramlar üzerinde düşünen, sistem eleştirisi yapan, iktidarlara muhalif ve bağımsız düşünen kişidir. Aydın ise daha çok güncel olayları, kişileri ve olayları tartışır.  İster entelektüel, ister münevver, isterse aydın denilsin bu üç sözcüğün temelinde fikir üreten, kavramsal düşünen, okuyan, bilgili kişileri tanımlamak yatar. Yani birkaç kitap okuyarak, kimsenin anlayamayacağı sözcüklerin arasına birkaç yabancı sözcük de katarak laflamak kanımca entelektüellik değildir, ki ülkemizde genellikle bu tip kimseler entelektüel olarak nitelendirilir! Hele erkekse ve saçını uzatıp, lastikle bağlayıp at kuyruğu yapmışsa, bir de keçi sakalı varsa o kişi entelektüel olarak adlandırılır. Yani zarfa bakılır, mazrufa değil! En sinir bozucu olan da budur. Bence.

"Entelektüel, salt bilgi sahibi olan kişi değildir, eleştirel ve özgür biçimde düşünür. Kendi çıkarlarını hesaba katmaz, pazar (marketing), PR ve imaj kavramlarını dikkate alarak konuşmaz. Kişilerden ziyade sistemi eleştirir. O bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir. İnternete ulaşabilen herkesin neredeyse tüm bilgiye sahip olduğu bir dönemde, önemli olan o bilgiyi insanlık birikimiyle yoğurmak ve yorumlamaktır. 

"Entelektüel, sisteme yönelik eleştiri ve düşüncelerini  özgürce söylemesiyle de bilinir. Genelde o bir muhaliftir, haksızlığın karşısında susmaz. Ancak hayatını yaptığı meslek ile kazanan bir akademisyen, bir gazeteci her zaman özgür düşünemez, çünkü kaybedecek şeyleri vardır" diyen Erol Anar, cafrande.org'da "ENTELEKTÜELİN EN ÖNEMLİ 10 ÖZELLİĞİNİ" şöyle sıralar:

1--Ezilenlerin safındadır.

2--Adaletsizliğe karşıdır; iktidarı, devleti eleştirir.

3--Olaylardan, kişilerden yola çıkarak tahliller, saptamalar yapmaz. Tam tersine kavram ve olgulardan yola çıkarak hayatı değerlendirir.

4--Kendi çıkarlarını değil, toplumsal çıkarları öne koyar ve bu açıdan konuşur.

5--Her zaman, her koşulda gerçeği söyler ve bunu söylemeye devam eder.

6--Çok yönlüdür, bir kutunun sınırlarından hayatı değerlendirmez. Sanattan edebiyata, bilime, tarihten psikolojiye, felsefe ve sosyolojiye ve daha birçok alana ilgi duyar araştırır ve öğrenir.

7--Bilimsel olarak araştırma yapar ve okur, ancak bunu özgür düşünce ile yoğurur ve şablonların, kuralların dışına çıkabilecek kapasiteye erişir.

8--O muhalefetini, kişilere ya da partilere karşı değil, sisteme karşı endeksler. Partiler, kişiler arasındaki görece farklılıkları bilmekle birlikte, tam bir anti-sistemdir.

9--O, bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir.

10--Entelektüellik aynı zamanda, adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavır sorunudur.

Tüm bu özellikleri, çevrenizde bulunan ve "entelektüel" geçinen kaç kişi üzerinde toplamıştır dersiniz? Şöyle bir çevrenize bakmakta ve "entelektüelim" diyenlerin gerçek entelektüel mi, yoksa  entel mi, dantel mi  olduklarının ayrımına varmakta büyük yarar var. Hadi sizlere kolay gelsin! :)



4 Nisan 2022 Pazartesi

   

DENİZ YILDIZLARI HAKKINDA HER ŞEY



Deniz yıldızları, sahillerde renklerinden ve şekillerinden dolayı dikkat çekmekte, görenlerin yüzünde tebessüm oluşturmaktadır. Bilimsel adı, "yıldız şekillidir" anlamına gelen "asterioda" dır. Bu isim, 1830 yılında bir Fransız zoolog tarafından verilmiştir.

Tarihteki ilk deniz yıldızı kalıntılarının, 450 milyon yıl öncesine (Dinozorlardan bile çok eski bir tarih) rastladığı öngörülmektedir. Ve bu deniz canlıları, milyonlarca yılda şekil değiştirerek günümüze kadar yaşamaya devam etmeyi başaran nadir canlılardandır. Bu bile deniz yıldızlarına karşı sevgi ve saygıyı gerektirir diye düşünüyorum. :)

Deniz yıldızları soğuk deniz suyuna dayanıklıdırlar. Dünyada, en soğuk kutup deniz sularından, sıcak tropikal deniz sularına kadar birçok bölgenin deniz sularında yaşayabilirler. Belki de bu özellikleri nedeniyle, milyonlarca yıldır hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Deniz yıldızları sadece tatlı sularda yaşayamazlar.

Ülkemizi çevreleyen denizlerde görülen deniz yıldızları, genellikle kırmızı ve turuncu renklidir ve beş kola sahiptir. Dünyada ise kol sayısı daha fazla olan ve değişik türlerde 1500 adet deniz yıldızı olduğu bilinmektedir. 

Ortalama yaşam süresi 34 yıl olan deniz yıldızları, midyeleri, deniz yosunlarını, deniz salyangozlarını ve süngerleri yiyerek beslenirler.



Deniz yıldızlarının ekolojik deniz yaşamında ve beslenme döngüsünde önemli özelliklerinin olmasının yanı sıra ekolojiye zarar verdikleri değişiklikler de vardır. 

Bazı biyolojik çeşitliliği tehdit eden midye türlerinin olduğu sulara bırakılan deniz yıldızları, bir süre sonra midyelerin azalmasına neden olmuş ve dengeyi sağladığı görülmüştür. Fakat bunların dışında, deniz yıldızlarının ekolojiyi bozduğu da görülmektedir. Özellikle göçmen deniz yıldızları, mercan resiflerine ciddi zarar vermektedir. Mercan ile beslenen bu deniz yıldızları, resiflerin önemli derecede yok olmasına sebep olmaktadır. Ayrıca başka bir bölgeden gemiler ile Tasmanya'ya ulaşan bir deniz yıldızı türü, bölgede midyelerin soyunun tükenme tehlikesine girmesine neden olmuştur. O bölgede deniz yıldızları tehlikeli bir tür olarak tanımlanmaktadır.



Deniz yıldızlarının değişik üreme çeşitleri vardır. Bazı türler eşeyli ürer yani dişi ve erkek cinsleri vardır. Bazı deniz yıldızları bölünerek üreyebilirler. İkiye bölünürler ve bölündüklerinde yeni deniz yıldızları oluşur. İlginçtir, bazı deniz yıldızları ise cinsiyet değiştirirler ve yaşamlarının bir bölümünü erkek olarak geçirmiş deniz yıldızı, dişi özellikler göstermeye başlayabilir. Ama en ilginç üreme tipi olan deniz yıldızları, kuluçkaya yatanlardır. Yumurtalarının üzerine tavuk gibi kuluçkaya yatarlar. :)

Denizlerde, okyanuslarda deniz yıldızlarını bekleyen tehditleri şöyle sıralayabiliriz: Kendi türlerinin bazıları, yengeçler, martılar, bazı balıklar ve deniz samurları tarafından birer yemdirler. Bu canlılardan korunmak için vücutlarında, kötü bir tat veren saponinler bulunur. Deniz yıldızlarının bazı türlerinde sümüksü bir dış katman salgılanır, bazıları da keskin dikenler ile kaplıdır. Bu şekilde yaşama ve türlerini devam ettirebilme şansı yakalamaya çalışırlar.


Yazımda yer alan video ve deniz yıldızları, 4 Nisan 2022'de Gelibolu / Küçük Kemikli sahilinde çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.

Deniz Yıldızları hakkında bilgi aldığım kaynak: yelkenokulu.com




28 Mart 2022 Pazartesi

 


BADEM ÇİÇEĞİ



İlkbaharın gelişini müjdeler badem ağacının çiçekleri ve erken açan bu çiçekler yeni bir yaşamı sembolize eder. Hava değişken de olsa, rüzgarlar esip savursa da, ara sıra kar yağışı tüm şiddetiyle devam etse de badem ağacı çiçek açmaya devam eder. Adeta soğuk havaya meydan okur, yaşama selam verir...

İlkbaharda tomurcuklanan ve çiçek açan ağaçları tuvaline en güzel yansıtan ressamlardan biridir Vincent Van Gogh. Öyle ki,  Arles'te yattığı akıl hastanesinin bahçesinde bulunan ağaçları ilkbaharda inceler ve tuvaline aktarırdı. Özellikle baharda tomurcuklanan ağaç dallarına hayrandı. Bu ağaçları incelemek ve resimlerini yapmak ünlü ressam için aynı zamanda iyi bir terapiydi.

Badem Çiçeği (Almond Blossom) ya da Çiçek Açan Badem Ağacı olarak adlandırılan tablo,1890 yılında Hollandalı ressam Vincent Van Gogh tarafından yapılmıştır. Van Gogh bu tabloyu, kardeşi Theo'dan gelen bir mektup üzerine resmetmeye başlar. Kardeşi mektupta, bir oğlu olduğunu ve ona Vincent ismini verdiklerini söyler. Bu müjdeli haber üzerine Van Gogh, "Hemen onun için, yatak odasına asmak için bir resim yapmaya başladım, mavi gökyüzüne karşı beyaz çiçek açmış badem dalları" diye yazmıştır.

Van Gogh, kardeşine yazdığı bir mektupta bu tablo için "Üzerinde en sabırla çalıştığım, en sakin ve nazik dokunuşlarla resmettiğim, en iyi işim bu" demiştir. Gerçekten de ressamın tabloyu yaratma sürecindeki ruh hali ve dinginliği tabloya yansımıştır.



Van Gogh, tabloyu tamamlayıp yeğenine hediye ettikten birkaç ay sonra, silahla kendini göğsünden vurarak yaşamına son verir. Theo'nun anlatımına göre Vincent'ın son sözleri "La tristesse durera toujours" (Keder sonsuza kadar sürecek) olmuştur. 

--Asya kökenli badem ağacı (sonraları işgal, fetih ve keşiflerle tüm dünyaya yayılmıştır. Bugün ABD ,dünyanın en büyük badem üreticisi ve ihracatçısıdır), baharın gelişiyle birlikte ilk çiçek açan ağaçtır. Aziz Nesin, "Arkadaşım Badem Ağacı" adlı şiirinde bu durumu şöyle dizelere dökmüştür.

Sen ağaçların aptalı

Ben insanların

Seni kandırır havalar 

Beni sevdalar.



-Vincent Van Gogh'un Badem Çiçeği(Almond Blossom) tablosu ve tablonun yapılış hikayesi, sanatormani.com'dan alınmıştır.



21 Mart 2022 Pazartesi

 


ÖLÜ DENİZ PARŞÖMENLERİ VE İKİNCİ MESİH



Kudüs'ün 30 kilometre doğusunda Lut Gölü yakınlarındaki Kumran'da yapılan kazıda arkeologlar  iki bin yıllık  parşömenler buldular. Daha sonraları Ölü Deniz (Lut Gölü'nün diğer adı) Parşömenleri olarak anılacak olan bu el yazmaları, din ve  tarih açısından son derece önemliydi. Eseniler (Hz. İsa döneminde de var olan hoşgörüsüz bir dini topluluk) tarafından yazılan ve dili  Aramice olan bu parşömenlerden yüzlerce tomarı, Bedeviler, ilk kez 1947 yılında bulmuşlardı. Deri parşömenler, papirüs ve bakır tomarlar Esenilerin hayatını anlatıyordu. Bulunan parşömenlerin arasında Eski Ahit'in bazı bölümleriyle, Yeni Ahit'in hiç bilinmeyen bölümleri vardı. İşte bu nedenle bu keşfin dünyayı yerinden oynatacağı düşünüldü. Yapılan karbon testlerine göre bulunan parşömenlerin  çoğunun MÖ. 250 ile MS. 70 yıllarına ait olduğu belirlendi. Bunun üzerine Vatikan devreye girdi.

Parşömenlerin onarılması ve ve çevirisini Kudüs'teki bir Fransız-Arap İlahiyat Okulu olan Ecole Biblique'in müdürü Peder Roland De Vaux üstlenmişti. Katolik papazların yönetiminde, parşömenlerin onarımı ve çevirisi on yıllarca sürmüş ve sürekli tartışma konusu olmuştu.

Sonunda Vatikan'ın Ölü Deniz Parşömenlerinin tümünün kamuoyuna açıldığını duyurması için tomarların bulunduğu 1947 yılından bu yana 50 yıl geçmesini beklemek gerekmişti. Vatikan tarafından yapılan açıklama kimi çevrelerce kuşkuyla karşılandı. Ölü Deniz Parşömenlerinin çözümündeki yavaşlık, bu çalışmayı saran aşırı gizlilik merakı, kimi üst düzey Vatikan yetkililerinin parşömenlerde yazılan bazı zarar verici bilgileri insanlıktan saklamak istedikleri görüşünü daha da körükledi. Bu görüş asla doğrulanmasa da, Ölü Deniz mağaraları öylesine zengin bir kaynak sağlamıştı ki, ilk parşömenin bulunmasından 60 yıl sonra bile bölgede kazılar hala devam ediyordu.

Peki, bu parşömenlerde neler yazıyordu, ki dünya kamuoyuna açıklanması yarım yüzyıl sürmüştü? Elimden geldiğince açıklama yapmaya çalışacağım.

İlk bulunan Ölü Deniz parşömenlerini araştıran Profesör Schonfeld adlı Aramice çevirmeni, bazı metinlerde durmadan tekrarlanan bir şifre bulmuş. Bulduğuna Atbaş Şifresi adını vermiş. Atbaş Şifresi aslında basit bir şifredir. Arami alfabesinin bütün harfleri ters çevrilir. İlk harf sona, son harf de başa gelir. (Profesör Schonfeld'in kafayı sıyırdığına inananların olduğunu da not düşmeliyim.)

Esenilerin bu yazmalara neden şifre koydukları ise arkeologların tahmininden öteye geçmiyor. Eseniler gizliliğe çok önem veren dini bir topluluktu. MS. 66-73 yılları arasında Romalıların, Yahudi isyancıları ezerken, Eseni toplumunu da dağıttığı göz önünde bulundurulduğunda, parşömenlere neden şifre koydukları ve Kumran mağaralarına gömdükleri tahmin ediliyor.

Profesör Schnfeld'e göre, Atbaş Şifresinin bir bölümünün Ahitlerle bir bağlantısı vardı ve Profesöre göre parşömenlerden bazılarında bir kehanet ya da ifşaat gizlenmişti. Ne var ki yıllar önce ölümünden sonra, profesörün çalışmaları her zaman ciddiye alınmayan, bir çeşit hobi gibi görüldü.

Bulunan parşömenlerde Hz. İsa'nın varlığını kanıtlayacak bilgilere ulaşıldığı sanılıyor. Herkesin bildiğinin aksine, bu konuda pek fazla arkeolojik kanıt yok. İncil var, ama İncil'in dışında Hz. İsa'nın hayatından sadece Josephus gibi eski ama bilinen tarihçilerin ikinci elden kayıtları söz ediyor. 

Kumran'da bulunan parşömenlerin çevirisinin açıklanmasının hem Yahudi hem de Hristiyan inançlarını sarsacağı düşünüldüğünden okuduğum "İKİNCİ MESİH" kitabında İsrail Devleti ile Vatikan'ın işbirliği yaptığı varsayımında bulunuluyor. Yani, Vatikan'la İsrail devleti anlaşmazlıklarını bir tarafa bırakmış ve sonu felaketle bitebilecek gelişmeleri önlemek konusunda gizli bir anlaşma yapmışlardı.

Bu anlaşmaya göre parşömenlerin açıklanmama nedenini kitaptan aynen aktarıyorum: "Kumran parşömenlerinin zengin bilgileri içinde Hz. İsa'nın gerçek Mesih olduğunu belirten kanıtlar varsa? Sadece Hristiyan geleneğinin Mesih'i değil, Yahudilerin de iki bin yıl önce yolunu gözledikleri Mesih? Böylesi bir buluşun İsrail devleti ve halkı üzerinde yıkıcı bir etkisi olması kaçınılmaz olduğu gibi, Müslümanlığı da temelinden sarsardı.

"Öte yandan, ya parşömenlerden biri tarihteki İsa ile, iman edilen İsa'nın iki farklı kişi olduğunu kanıtlarsa? Veya İsa'nın dirilişi, Tanrı'nın oğlu olma iddiasını gölgeleyecek kuşkular içerirse? Böylesi ifşaat Hristiyan inancını yerle bir ederdi.

"Bu nedenle İsrail ve Vatikan basit bir stratejide anlaşmışlardı: Bu anlaşmaya göre, kazılar gizlice gözlenecek, herhangi bir din için tartışma yaratabilecek her türlü malzemeye el konulacaktı." ( Glenn Meade-İkinci Mesih, s:342)

Kumran parşömenlerinde iman edilen Hz. İsa'dan başka bir de O'nun kimliğini kullanarak mesih olduğunu iddia eden sahte bir ikinci Mesih vardı, ki yazarın notuna göre, Hz. İsa zamanından beri var olan bu hikaye efsane değil, gerçektir. Kutsal Kitap'ta ikinci mesihe yapılmış sayısız göndermenin yanı sıra, ülkeyi gezen sahte bir peygamber konusundaki uyarılar da var ve bu uyarılardan bazıları Hz. İsa'dan geliyor (O dönemde TV, İnternet, Radyo, Gazete gibi iletişim araçlarının var olmadığı düşünüldüğünde, inanılan gerçek İsa'nın yerine sahte peygamberin geçmesi çok kolaydı. İsa Mesih'i gören tanıyan müritlerinin haricinde kimse onu tanımıyordu çünkü).

Yine yazarın notuna göre, iki bin yıl önce, kutsal topraklarda kimlik sahtekarlığı yapmak kolaydı ve gerçek mesih olduklarını iddia eden kimi deli, kimi hileci böylesi sahtekarların varlığı biliniyordu. (age, s:469)

Glenn Meade'nin İkinci Mesih romanı, tarihi ve dini gerçekler üzerine kurgulanmış bir kitap. Bana göre, romanda temel olarak şu iki soruya cevap aranıyor: Ya biri gerçek İsa, diğeri de sahtesiyle ilgili iki öykü tek bir hikaye olacak biçimde birbirine karıştırılmışsa? Buna gerekçe olarak da Roma İmparatoru Konstantin tarafından 325 yılında toplanan İznik Konsili'ni örnek gösteriyor. Konsil'deki piskoposların görevinin hangi yazıların kutsal olduğuna karar vermek (bu görev İncil'i de kapsıyordu) ve hangi bölümlerin ve ahitlerin İncil'de yer alamayacağını belirlemekti. Anlatılanlara göre, piskoposlar arasındaki tartışmalar hiçbir sonuca ulaşmayınca, Kostantin çok bozulmuş ve masanın üzerindeki seçilmek üzere olan belgeleri havaya fırlatmış. Masanın üzerine düşenler kalmış, yerdekiler atılmış. Konstantin, İncil'deki bütün tartışmalı bölümlerin yok edilmesini emretmiş, itiraz eden piskoposları öldürtmüş.

Diğer soru ise Hz. İsa'ya ihanet eden Yehuda,  ya sahte olan ikinci mesih'e ihanet ettiyse? Bu sav doğrulanabilirse, Yehuda, gerçek mesihi korumak için sahtesine ihanet etmiş olur, ki o zaman da Yehuda hain olmaktan çıkar. 

Romanı bitirdikten sonra, zihnimde şöyle bir soru oluştu; Ölü Deniz Parşömenleri ile ilgili kazılar devam ettiğine ve gün yüzüne çıkarılan parşömenlerin çok sıkı korunan (yetkililer dışında hiç kimsenin giremediği Vatikan Kütüphanesi'nin özel bölümlerinde) kütüphanede saklandığına göre, parşömenlerdeki bütün sırlar kamuoyuna açıklandı mı? Kuşkuluyum doğrusu...

Yazarın detaylı incelemeleri sonucunda yazdığı oldukça bilgilendirici olan bu romanı  Ali Cevat Akkoyunlu'nun akıcı çevirisiyle okumanızdan memnun kalacağınızı rahatlıkla söyleyebilirim.

Romandan Notlar:

- Vatikan'da bulunan San Pietro Bazilikası, adını Aziz Petrus'tan alır. Aziz Petrus'un İmparator Neron'un kararıyla çarmıha gerilip işkence gördükten sonra parçalanmış cesedinin atıldığı yerde inşa edilmiş ve bu bazilika Hristiyanlığın sembolü olarak bilinmektedir.

- Romanda, Papa'ya suikast düzenleyen Mehmet Ali Ağca'dan, akli dengesi bozulmuş bir Türk köylüsü olarak ve KGB tarafından Libya'da eğitilmiş becerikli bir katil olarak bahsediliyor.

- Vatikan Kütüphanesi, Katolik kültürünü korumak ve belgelerini arşivlemek için 15. yüzyılın sonunda kuruldu. Arşivlerde 85 kilometreden fazla raf var. Kütüphanede bulunan Latince, Yunanca ve İbranice metinler binlerce yıl öncesine dayanıyor.

- Ölü Deniz Parşömenlerinin bulunduğu kazıyı destekleyen Rotschild Müzesi imiş.

 



Not: Murat Bardakçı, 12.07.2015 tarihli Habertürk Gazetesinde yayınladığı "Bu metinleri Vatikan sakladı, Yahudiler yayınladı, İslam dünyası ise işe karışmadı" başlıklı yazısını şöyle sonlandırıyor: "Papalar diğer tomarların yayınlanmasını durdurabilmek için ellerinden geleni yaptılar ama İsrailliler sonraki senelerde metinlerin tamamını yayınladılar ve İslam dünyası Hristiyanlar ile Museviler arasındaki bu "kutsal metin" mücadelesine hiç karışmadı, İslam alimleri tek bir yorum dahi yapmadılar."