5 Eylül 2020 Cumartesi

 

CHARLES BUKOWSKİ KİMDİR?



Bir anket yapılsa, sosyal medyada en çok paylaşılan kimin sözleridir diye, sanırım Bukowski'nin sözleri ilk sırayı alır. Nadiren bile olsa ben de paylaşmıştım önceden. Aslında Bukowski'nin ne bir şiirini okudum, ne de bir romanını. Hakkında bildiklerim, internetten okuduğum yüzeysel bilgilerdi o kadar. 23 Şubat 2016'da (satın aldığım her kitaba, o günün tarihini ve hangi şehirden aldığımı mutlaka yazma gibi bir huyum vardır) bir kitapçıdan aldığım ama okunmak için  dört yıldır sırasını bekleyen Bukowski'nin biyografisini nihayet okuyabildim.
Kitabın arka kapak yazısını okuyunca, bu "Bar Kelebeği" ve "Pis Moruk" diye anılan Bukowski kimdir, nasıl bir yaşam sürmüş olabilir ki, böyle anılıyor merakıma yenik düşmüştüm. İyiki de kitabı almışım; Bukowski'nin roman ve şiirlerini okumamama rağmen, biyografisinde gerektiği kadar bahsediliyor şiir ve romanlarından. Anladım ki, Bukowski'nin şiirleri, romanları hiç bana göre değilmiş meğer. Hatta üç yüz sayfalık biyografisini okumak da zaman kaybıydı, benim için.

Kitabı bitirdikten sonra kendi kendime şöyle dedim; şiddet ortamında büyüyen, sürekli babasından dayak yiyen, liseden sonra girdiği üniversiteden atılan, sabahtan akşama kadar içki içen, ayık kalmaya tahammül edemeyen, önüne gelene küfreden ve kavga çıkarmadan duramayan serseri ruhlu ve saldırgan bu adamın normal olması beklenemez. Ama Amerikan toplumu, onu harika ve dahi bir yazar olarak tanıma eğiliminde. En azından okuduğum biyografide böyle yazıyor.

Bu uzun girizgahtan sonra kısaca Bukowski'nin hayatına ve üne nasıl kavuştuğuna bir göz atalım mı?

Asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan Charles, 16 Ağustos 1920'de Andernach'ta (Almanya) doğdu. Babası Çavuş Henry Charles Bukowski, Amerikan işgal ordusunda görevli bir subay, annesi Katharina Fett ise kadın terzisiydi. Bukowski 1971 yılında yazdığı bir yazısında, "Bir piç olarak, yani evlilik dışı bir ilişki sonunda doğdum", demiş ve bu iddiasını hem yazılarında hem söyleşilerinde birçok kez tekrarlamıştı.

Charles, iki yaşındayken ailesiyle birlikte bir gemiyle Amerika'ya gitti. Baltimore'a geldikten sonra Bukowski'nin annesi kulağa daha "Amerikanvari" geldiği gerekçesiyle adını Kate olarak değiştirdi, ardından küçük Heinrich de Henry oldu. Babası, doğup büyüdüğü California'ya taşınmalarına yetecek kadar para biriktirdikten sonra, 1924'te Los Angeles'e taşındılar. Amerika'yı gezerek geçirdiği kırklı yılların tamamı ve ellili yılların ilk yarısı haricinde Bukowski yaşamının büyük bir bölümünü, yazılarında ağırlığını hayli hissettiren LA'da geçirdi.

Babasından ilk dayağını yediğinde, Bukowski Virginia Road İlkokulu'na gidiyordu. Henry, karısı Kate'i de dövmüştü. Babasından nefret eden Bukowski sonraki yıllarda yazdığı otobiyografik yazılarında, söyleşilerinde ve dostlarına gönderdiği mektuplarda çocukluğunun çok sıkıcı ve korkunç geçtiğini anlatıyor ve hiç olmazsa yaşamının o dönemine ait gerçekleri hiçbir şey saklamadan, çarpıtmadan aktarıyordu. "Geçirdiğim mutsuz çocukluk dönemi beni mahvetti," diye yazmıştı."Ama ben böyleyim ve böyle kalacağım."

İlkokulda fazla arkadaşı yoktu Bukowski'nin. Bunun nedenlerinden biri annesiyle babasının kendilerini mahalledeki herkesten üstün görmesi ve diğer çocukların arasına karışmasının yasak olmasıydı. Bir diğeri ise, çocuk Bukowski'nin disleksi hastalığıydı. İleride bunu "Eğitim" şiirinde dile getirecekti.

Bukowski'nin karakter gelişimini etkileyen ilk şey babasından yediği acımasız dayaklarsa ikincisi de on üç yaşındayken yüzünde belirmeye başlayan aknelerdi hiç şüphesiz. Bunlar öyle basit sivilceler değil, yüzünde oradan oraya atlayan, "her biri elma büyüklüğünde" çıbanlardı. Daha sonra vücudunun üst kısımlarında her yerde çıkmışlardı. Los Angeles Country Hospital'a götürüldü ve burada acne vulgaris teşhisi kondu. Doktorlar daha önce hiç bu kadar şiddetli bir vaka görmemişlerdi. Çıbanlar elektrikli iğneyle patlatılıp içlerinde biriken kan ve cerahat akıtıldı. Bu durumu Bukowski şöyle açıklıyordu; "İçimde biriken zehir artık dışarı taşıyordu.Sessiz çığlıklarla, bulduğu delikten büyük bir şiddetle dışarı fışkırıyordu."

Akneleri için o kadar yoğun bir tedavi gerekiyordu ki liseye başladığı ilk yıl kaydını dondurmak zorunda kaldı. Evde kaldığı bu dönemde şehir kütüphanesine gidip hayran olduğu Edgar Allan Poe'yu, ilk öykülerini çok sevdiği Hemingway'i okumayı çok seviyordu. Turgenyev'i beğenmiş, Tolstoy'a ise ısınamamıştı. Gündüz şehir kütüphanesinde kitap okuyor, gece de gizlice evden kaçıp barlarda takılıyordu. Bir gece bardan eve döndüğünde babasına yakalandı.  Babası onu dövmeye başlayınca, babasına karşılık vererek ona vurdu. Bu nedenle annesiyle de arası açıldı.

Ertesi yıl, çok iyi eğitim veren başka bir liseye kaydedildi. Oradaki arkadaşlarından biri Bukowski hakkında şöyle demişti; "Sivilceleri çok dikkat çekiyordu. Durumu gerçekten kötüydü, genç bir insan için dayanılması zor bir durumdu.Çok sessiz ve içine kapanık olmasının nedeni de buydu. Ortalarda gezinir, selam verir, ama asla gruba katılmazdı. Çok mutlu olduğu söylenemezdi. Girgin biri değildi."

Bukowski 1939 yılının Haziran ayında liseden mezun oldu. Beraber gideceği bir kız olmadığı için okul balosuna katılamadı. Hiç kız arkadaşı olmamıştı.

Gazete muhabiri olabileceğini düşünerek Gazetecilik, İngilizce, İktisat ve Halkla İlişkiler okumak üzere burslu öğrenci olarak Los Angeles City College'a kaydoldu. İlk yıl notlarının düşük olması nedeniyle burs hakkını yitirdi (1940).

Avrupa'da savaş söylentileri ve askere alınmalar başlarken Bukowski, Naziler'i ve Almanları savunan konuşmaları ve gazetelere yazdığı yazılardaki aşırı uçtaki görüşleriyle hem arkadaşlarını şaşırtıyor hem de ailesini korkutuyordu çünkü hala ailesiyle yaşıyordu. Neo-Nazi grupların toplantılarına katılmaya başlamıştı. Daha sonra böyle davranmasının nedenini sıradışı olmaktan hoşlandığını söyleyerek açıklayacaktı. Ancak annesi Kate Bukowski açık açık Hitler hayranıydı ve onun "işçi sınıfının" kurtarıcısı olduğunu söylüyor, Bukowski de annesiyle aynı düşünceyi paylaşıyordu.

Okuldan atılan ve evde huzuru kalmayan Bukowski, ailesinin evinden ayrıldı. Geçici işlerde çalıştıktan sonra 1941 yılının Haziran ayında pansiyonların, fabrika işlerinin ve barların "gerçek dünyası" hakkında yazabilmek için Amerika'yı keşfetmek üzere yollara düştü.

Atlanta'ya gitti. Damı muşamba kaplı küçük bir barakada kalıyor, favori romanı, Knut Hamsun'un yazdığı Açlık'ın hayal kırıklığına uğramış kahramanı gibi o da düzenli bir işe girip çalışmak yerine açlıktan ölmeyi tercih ediyordu. Atlanta, Bukowski'nin yollarda geçirdiği hayatının en sefil dönemini oluşturuyordu. Buna rağmen öyküler yazmaya çalışıyor ama New York gazetelerine gönderdiği öyküler iade edilmeye devam ediyordu.

1942 yılına kadar San Fransisco'da kalmış ve Kızıl Haç'ta kamyon sürücüsü olarak çalışmıştı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında askere yazıldı. Fiziki muayenesini geçti, ama bir dizi psikolojik testin ardından zihinsel nedenlerden ötürü 4-F kategorisine girdiğini ve askerlik yapamayacağını öğrendi. Kendi kendine koyduğu teşhis "sapık"tı. Ancak Bukowski ileride psikiyatrın raporunda, "aşırı duygusal" olduğu için askerliğe uygun olmadığı teşhisini koyduğunu öğrenecekti.

Gelecek on yılı içki içmek ve bir bar kelebeği olmak için yazmaya ara vererek geçirdiğini idia ediyordu ama bu sürede kısa öyküler yazmaya ve dergilere göndermeye devam etmişti. 1946 ilkbaharında ilk yayıncısı olacak olan Caresse Crosby'yle tanıştı. Bu yayıncının yardımıyla ilk iki şiir denemesi Matrix adlı dergide yayınlandı.

Bukowski gittiği bir barda kendisinden 11 yaş büyük olan Jane Cooney Baker'la tanıştı. Bukowski'nin en güçlü eserlerinin esin kaynağıdır Jane. Ayrıca Jane, yirmi yedi yaşındaki Bukowski'nin ilk ciddi kız arkadaşıdır. Jane'nin ölümünden sonra, Bukowski depresyona girmiş, hayatına giren hiçbir kadını Jane gibi sevmemişti.

Tanıştıklarında otuz sekiz yaşında olan Jane de Bukowski gibi alkolikti. Hoşuna gitmeyen erkeklerin üzerine saldırmasıyla tanınıyordu. Jane için yazdığı şiirlerde anlatmak istediği şey, Jane'in ahlak seviyesi düşük, fahişeden farksız bir kadın olduğuydu. Düşüncesi ne olursa olsun, bu ilişki Bukowski'nin kadınlar hakkında çok kötü izlenimler edinmesine neden olmuştu. Ayrıca Jane, Bukowski'yi at yarışı oynamaya yönlendirerek onun, yaşadığı sürece hipodromlardan çıkmamasına da sebep olmuştu.

Bukowski, Jane'den ayrıldıktan sonra, editörlüğünü yapacak olan Barbara Frye ile 29 Ekim 1955'te evlendi. Ancak evlilikleri yürümedi ve iki yıl sonra boşandılar. Boşandıktan sonra karısını şöyle tanımlıyordu Bukowski; " Barbara, soğuk, kindar, kaba, züppe kaltağın tekiydi."

1956 yılında annesi, iki yıl sonra da babası öldü. Babasının öldüğünü duyan Bukowski; "....öldü, öldü, öldü, tanrım sana şükürler olsun!" diye yazmıştı.

İlk şiir kitapçığı Ekim 1960'ta, 40. yaşgününden iki ay sonra yayınlandı. Artık yavaş yavaş tanınmaya başlamıştı. Ancak Bukowski çok içiyor, kavgalara karışıyor ve sabah kalktığında kendisini karakolda sarhoşların kapatıldığı hücrede buluyordu. 35 yaşında geçirdiği ağır mide kanamasından sonra, doktorların "içme, ölürsün" yasağına rağmen gece-gündüz içmeye devam ediyordu.

22 Ocak 1962'de, Jane öldü. 51 yaşındaydı öldüğünde. Jane'in ardından dünyası yıkılan, sürekli ağlayan ve içki içen Bukowski, bir dizi keder şiiri yazmaya başladı. Bu şiirler Bukowski'nin en dokunaklı eserlerini oluşturmaktadır.

LA Postanesi'ndeki gece işinden çıktıktan sonra doğrudan barlara gidiyor ve sarhoş oluncaya dek  içiyordu. "Bukowski, Postane adlı romanında bu sistemin işçilere yıllarca nasıl kan kusturduğunu anlatırken kesinlikle abartmıyordu. Çok katı bir sistemdi ve aralarında Bukowski'nin de bulunduğu pek çok çalışan şiddetli sırt ve omuz ağrılarından şikayetçiydi."
Sırt ağrısından kıvrandıran işine on iki yıl boyunca devam etti Bukowski. 1969'da Black Sparrow Yayınevi'nden ömür boyu 100 Dolar maaş teklifini alınca postaneden ayrıldı. 

Parasal yönden kendisini toparlamasına yardımcı olan "It Cathes My Heart in its Hands" başlıklı şiir kitabı yayınlandı ve tutuldu. Yayıncısı bu şiir kitabının tanıtım yazısında Bukowski'nin asıl başarısının "sevecenlikten, söz sanatlarından ve biçemden nasibini almayan ama akademik şiir karşısında pek çok üstünlüğü bulunan" dili olduğundan bahsetti.

FrancEYE ile tanışan Bukowski, onunla evlenmedi ama ondan bir kızı oldu; adını Marina koydular. Bukowski'nin Marina'dan başka çocuğu olmadı. Kızıyla çok yakından ilgilenen sevecen bir babaydı. Şiirleri artık dergilerde yayınlanıyordu.  Avrupa'da bile hatırı sayılır okuyucu kitlesine sahip olmuştu.

Tanınmaya başlayınca politikayla ilgili radikal yazılara yer veren Open City adlı gazetede haftalık köşe yazısı yazmaya başladı. Köşesinin adı; "Pis Moruğun Notları" idi. Gazetedeki köşe yazarlığına iki yılı aşkın bir süre devam etti ve bu iş, ona daha önceki bütün eserlerinden daha fazla ün kazandırdı. 

1976'da Bukowski, Linda Lee Beighle ile tanıştı. İki yıl sonra birlikte Los Angeles'ta bir liman şehri olan San Pedro'ya taşındılar. Linda ve Charles 1985'te evlendiler.

Bukowski, Pulp romanını henüz bitirdikten sonra 9 Mart 1994'te yetmiş üç yaşındayken omurilikten yayılan lösemi sebebiyle San Pedro'da öldü.  Bukowski, bir katolik olarak vaftiz edilmesine rağmen, kilisede din adamı yoktu. Linda Lee'nin isteği üzerine ölüm töreni Budist rahipler tarafından yönetildi.

Mezarı, Los Angeles'in güneyindeki Green Hills Memorial Park'ta bulunmaktadır. Ölümünden üç yıl sonra, Bukowski'nin ilk torunu Nikhil Henry Bukowski Sahoo doğdu.

Ve kitabın son sayfasında yazılanlar bu deli dolu, uçuk kaçık yazar hakkındaki bir fikir verebilir size:

"Gazetelerde ölümüyle ilgili çıkan haberler yaşadığı sefil hayat üzerinde yoğunlaşmıştı. Ondan "barların ozanı" olarak söz ediyor, neden bu kadar beğendikleri bir türlü anlaşılamayan kült bir okur kitlesi bulunan sıradan bir yazar olduğunu söylüyorlardı. Romanları hakkında aldığı tek olumlu eleştiri ve Barfly'ın dikkat çekici başarısı dışında medya hep olumsuz yönlerini öne çıkarmıştı.
......................

"Ancak hiçbir sınıflandırmaya dahil edilemeyen Bukowski, modern Amerikan edebiyatında en çok taklit edilen yazarlardan biriydi. Yalın düz yazı ve şiirlerinin kaynağı çok basit konulardı.

"Hep içkiyle ilgili konularda yazmaktan hoşlanması, yazılarında hayatını sansasyonel biçimlerde sunması ve kaba olmak için elinden geleni yapması yüzünden Bukowski eleştirmenlerin sürekli tepkisini çekmişti. Çok fazla kitap yayınlamıştı, özellikle de çok fazla şiir. Ama altı roman, düzinelerce kısa öykü, senaryo ve çeşitli şiir kitaplarından oluşan eserleri dikkatlice okunursa asla uzlaşmacı bir havaya bürünmeyen, hatta meydan okuyan bir tavrı görülür: ağır işlere, dayatılan kurallara, yalancılığa ve özentiye karşı çıkmış, insan hayatının çoğu zaman perişan olduğuna ve insanların birbirine kötü davranmasına rağmen hayatın yine de güzel, seksi ve komik olduğuna inanmıştı."

Biyografisinde, en seçme şiirleri yer alsa da, başta söylediğim gibi  bu şiirler bana hitap etmiyor. Ancak tek bir şiiri oldukça gerçekçi geldi ve ben  bu şiiri paylaşmak istiyorum:


...Cinayet işlemekte en usta olanlar
Cinayete karşı olduklarını söyleyenlerdir
VE nefret etmekte en usta olanlar
SEVGİ'ye övgüler yağdıranlardır
VE NİHAYET SAVAŞMAKTA EN USTA OLANLARSA
ÖVGÜLER YAĞDIRIP DURANLARDIR
BARIŞA


Kaynak: howard sounes - CHARLES BUKOWSKI, çılgın bir yaşamın kollarında tutsak

27 Ağustos 2020 Perşembe

 


DÜNYANIN BİLDİĞİ FRİG BAŞLIĞININ ÇIKIŞ YERİ ANADOLU TOPRAKLARIDIR




Frig ülkesinden (Ankara, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar ve çevresi)  çıkıp, dünyaya yayılan Frig başlığının çıkış yerinin Anadolu toprakları olduğunu biliyor musunuz?

Efsaneye göre, günün birinde çobanların tanrısı Pan ile güneş tanrı Apollo arasında müzik yarışması yapılır. Pan flütünü çalar. Apollo da lirini. Yarışma sonrasında orada bulunan dinleyicilerden biri hariç geri kalanı oylarını Apollo'ya verir ve onu galip ilan ederler. Frigya Kralı Midas ise oyunu flüt çalan Pan'a verir. Bunun üzerine öfkelenen, kibirli tanrı Apollo, "Ey ölümlü! Madem ki, kulakların bu kadar kötü işitiyor, o kulaklara en uygun şekil budur" diyerek Midas'ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir. Midas da kulaklarını gizlemek için başına geçirdiği başlık ile dolaşmaya başlar. Efsane bu ya, Frigya Kralı Midas'ın taktığı o başlık, kaba kuvvet ve otoriteye karşı başkaldırının, özgürlük ve bağımsızlığın sembolü olur.

Fransız Devrimi'nden Amerikan bağımsızlık mücadelesine, Latin Amerika ordularının armalarından Meksika ve Güney Amerika'daki sömürgecilik karşıtı hareketlerin sembollerine kadar birçok yerde görülen kırmızı başlığın anavatanı Anadolu topraklarıdır. 

Dünyaca ünlü olan ve ülkemizdeki TV'lerde gösterilen çizgi film "Şirinler"in de başlarında Frig başlığı vardır. "Peyo" adıyla tanınan Belçikalı çizer Pierre Culliford'un hayat verdiği mavi tenli Şirinler'in reisi Şirin Baba kırmızı Frig başlığı takar, diğerleri ise beyaz. 

Anadolu topraklarında yaşamış Friglerden çıkan bu başlığı dünya-alem bilir de biz hiç bilmeyiz, tanımayız. Ne ders kitaplarında yazar bu konu ne de basında yer bulur...


Not: Mitolojide Kral Midas'la ilgili üç efsane anlatılır. Birincisi; Eşek Kulaklı Midas Efsanesi. İkincisi; Midas'ın hırsının bir göstergesi olarak dokunduğu her şeyin altına dönüşmesi Efsanesi. Üçüncüsü; Midas'ın Gordion'a at arabasıyla gelişi ve Frig Kralı olması Efsanesi.

Friglerin başkenti, Ankara yakınlarında bulunan Gordion'du. Kral Midas'ın mezarı da (tümülüsü) burada yer almaktadır. Yassıhöyük / Gordion antik kentleri mutlaka görülmesi gereken tarihi yerlerden biri.





Görseller alıntıdır.


22 Ağustos 2020 Cumartesi

 

AKŞAM YILDIZI


Anadolu'da söylenegelen bir türkü vardır;

Bir yıldız doğdu nur ile

Alemi yaktı nar ile

Küsülüyem ben yar ile

Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız

Evler yıkan, beller büken

Kanım döken, Kervankıran

Bu türkünün hazin bir hikayesi vardır. Vaktinden evvel yola çıkan kervanın dondurucu ayazda karlara gömülerek can verişi üstüne yakılmış bir türküdür. Türküde geçen sarı yıldız, mavi yıldız, güneş batarken ve henüz ay ve yıldızlar gökyüzünde parlamaya başlamamışken ilk doğan yıldız olması nedeniyle adı Akşam Yıldızı olan, şafak sökerken de adı Sabah Yıldızı'na dönüşen Venüs gezegeninden başkası değildir. Venüs'ün çıplak gözle görülen en parlak gezegen oluşundan sanırım, halk arasında yıldız olarak adlandırılmış. Türkülere konu olan Akşam Yıldızıyla ilgili yazımı okurken, türküyü de dinlemek istersiniz belki diye güzel bir yorumun linkini veriyorum:

https://www.youtube.com/watch?v=nyXbqfpJzuw

Akşam yıldızının, Sabah Yıldızı'ndan başka isimleri de var. Güneşin doğuş ve batış zamanlarında güneş ışıkları ve ufuk kızıllığını yansıttığı için Sarı Yıldız diyorlar. Akşam kızılının ve lacivert gecelerin en parlak yıldızı olduğu için de Mavi Yıldız. Kur'an'da adı "Tarık" diye anılıyor, Tevrat'ta "Sabah Yıldızı". Zühre deyip kızlarımıza ad olan da o; Mısır'da kurbanlar adanan da. Eski Türkler "Tan Yıldızı" veya "Yaruk Ilduz" - Işıklı Yıldız demek- Osmanlılar "Erte Yıldızı" diyorlar. Babilliler onu tanrılarından biri olarak saydı. Asurlular takvimlerini onun döngülerine göre hazırladılar. Ve Yunan panteonundan bildiğimiz Afrodit'in ta kendisi. Gezegenler sıralamasında ise Venüs...Son iki ismiyle dişi güzelliğinin sembolü...

Babil merkezli panteonlarda ve Orta Asya'da bazı Türk boyları ile Moğollar arasında Güneş ve Ay ile birlikte Akşam Yıldızı da kutsal sayılmaktadır. Hatta kuzeyin soğuk iklimlerinde onu Tanrı'nın ışıklı ülkeleri olan mavi gökle, doğurgan ana yağız yeri birleştiren kutsal bir kapı olarak gören obalar yaşamaktadır. Paganizm ve şamanik inanışlarda dünyanın sembolize edildiği Hayat Ağacı'nın, nam-ı diğer "Ulu Kayın"ın soyut dallarının bu yıldıza kadar uzandığına ve dünyayı öte aleme, Tanrısal aleme bağladığına, adeta yer ile gök arasında bir tür geçit, bir göbek bağı olduğuna inanılmaktadır.

Kadim Anadolu topraklarında süregelen bir inanışa göre; Bir erkekle bir kadın Akşam Yıldızı'na aynı anda bakıyorlarsa ikisinin arasında bir söz verilmiş olur. Birinin diğerini hiç bırakmayacağına dair bir söz...

Sana Kervankıran derler

Bana dertli Kerem derler

Yare ikrar veren derler

Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız

Evler yıkan, beller büken

Kanım döken, Kervankıran


Kaynak: İskender Pala, AKŞAM YILDIZI (Bir Göbeklitepe Romanı), Kapı Yayınları.

Fotoğraf: Ay, Venüs ve Jüpiter Los Angeles üzerinde.Görmen Lazım facebook sayfasından alındı.


6 Ağustos 2020 Perşembe




GEÇMİŞ OLSUN LEBANON (BEYAZ ÜLKE)

Kredit by Debashis Das

4 Ağustos 2020 Salı günü, Lübnan'ın başkenti Beyrut limanında bir depoda başlayan yangının, içinde 2 bin 750 ton ağırlığında amonyum nitrat maddesi bulunan bir başka  depoya şıçraması nedeniyle meydana gelen patlamada hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar ve kayıpların yakınlarına da sabır diliyorum.

Bu üzücü ve yıkıcı patlama bana, yeni bitirdiğim kitaptaki eski Lübnan'ı hatırlattı. Tarihe olan düşkünlüğüm nedeniyle, sadece kendi tarihimizi değil, ilk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ Dünya tarihiyle ilgili de okurum. Ve artık biliyorum ki, "tarihi kazananlar yazıyor." Yani geçmişte ne yaşandığını, kazanan kendine göre yazdırır. Kaybedenin icraatı ise duruma göre, ihanet, duruma göre yenilgi, duruma göre de çöküş olarak kayda geçirilir. 

İşte Lübnan'ın tarihini çeşitli kaynaklardan okudum; bugünkü Lübnan'ın, tarihteki kıyı halkı olan Fenikelilerin yurdu olduğunu ve zamanlarında Akdeniz'deki ticareti kimsenin onlar kadar başarıyla örgütlemediğini ve uygarlığa kazandırdıklarını öğrenince, bu beyaz ülkeyi sevdim. Bir kere, tarihleri ve kültürleri var ve diğer Orta Doğu ülkeleri gibi sınırları  İngilizler tarafından masa başında cetvelle çizilen yapay devletlerden biri değil...

"Benzeşen diller olmalarına rağmen İbranca ve Arapçada renk isimleri farklıdır; tek ortak kelime beyaz anlamındaki "leban"dır. Her iki camianın beyaz diye nitelediği ülke; Orta Doğu'daki karlı dağlara sahip tek yer, yani Lübnan'dır. Lübnan'ın muhteşem ve dayanıklı sedir ormanları gümrahtır.

"Çok erken zenginleşip  denizlere açılan bu ülkenin insanları tarih boyunca genelde hep ortak bir dil konuşsalar da ayrı dinlere mensup olup zıt davranışları benimsemeyi sevmişlerdir. Fenikeliler, Akdeniz ticaretini başarıyla örgütlemişlerdir. Milletlere gemiciliği, cam üretimini, kumaşın alasını öğretenler onlardır.

"Yazı burada gelişmiştir; Biblos, yazıya kaynak olan bir şehirdir. Adı üzerinde kitap kelimesi de oradan geliyor. Asıl önemlisi, bugünkü Yunan ve Latin alfabesinin kökeni kolay okunup yazılan Fenike alfabesidir.

"Küçük Lübnan, Orta Doğu tarihinin en şiddetli dini çekişmelerine sahne olmuş ama buna rağmen insanlar bir arada yaşamıştır. Tarih boyu Lübnan'ın siyasi bakımdan bir birliği ve bağımsızlığı olmamış. Genelde büyük Suriye'nin bir parçası olan Lübnan'ın Lübnan haline dönüşmesi dört yüzyıllık Osmanlı egemenliğinin ürünüdür. Osmanlı, kıyı şehirleri Şam Beylerbeyliği'ne bağlamış, Cebel bölgesi ise Dürzilerin özerk yönetimine terk edilmiştir. Beyrut'un geliştirilmesi, bir ticari merkez haline dönüşmesi 19. yüzyıl Osmanlı yönetiminin başarısıdır." *

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra manda yönetiminin başına geçen Fransa, Lübnan'ı kolayca teşkilatlandırdı. Kanlı, uzun bir iç savaştan sonra Suriye işgalinin Lübnan'da hoş anılar bıraktığı söylenemez. 1943'te Fransa'dan bağımsızlığını ilan eden yeni devlet, -dini grupların çatışmalarını engellemek adına- dinlerin eşitlik ilkesi üzerine kurulmuştur. 1945'te Birleşmiş Milletler'e üye olmuştur.

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf'un kitaplarından da tanıdığım bu güzel ülkenin, kısa zamanda yaşadığı faciayı atlatmasını ve eskiden Orta Doğu'nun "Paris"i diye anılan  Beyrut'un bir an önce imar edilerek eski günlerine kavuşmasını dilerim...

* İlber Ortaylı, Eski Dünya Seyahatnamesi, (s: 48-51)



4 Ağustos 2020 Salı




PİRİNÇLERİN KRALİÇESİ BASMATİ PİRİNÇ


Normal pirinç solda, basmati pirinç sağda.


Genç olsun, yaşlı olsun, Uzak Doğuluların neden kilo sorunu olmadığını yaşamlarının her döneminde kilo kontrolü yapabilmelerinin sırrını merak eder dururdum. Öyleki, pirinç denilince aklıma onlar gelirdi; çok fazla pirinç tükettikleri için. Malumunuz, pirincin besleyici değeri olsa da kalorisi yüksek. İçinde bulunan nişasta kilo aldırmaya birebir. Öyleyse neden Uzak Doğulular kilo almıyorlardı? İşte bu sorunun cevabının peşine düştüm ve pirinçlerin kraliçesiyle karşılaştım. Araştırdıkça gördüm ki,  basmati pirinç "kraliçe" unvanını bileğinin hakkıyla almış. :)

Ana vatanı Hindistan'ın Punjab(Pencap) eyaleti olan basmati pirinci, Himalaya Dağları'nın eteklerinde yetişiyor. Pirincin kraliçesi olarak da bilinen beyaz basmati, diğer pirinçlere oranla daha uzun ve daha büyük tanelidir. Himalaya Dağları'nın karlı sularından beslenen basmati pirincinin besin değeri ise oldukça yüksek. Şeker oranı hiç olmadığı için de şeker hastalarının vazgeçilmezleri arasında bulunuyor.

Hintçe basmati, kelimenin tam anlamıyla "kokulu" demek olup yüzyıllardır Hindistan ve çevresinde yetiştirildiğine inanılmaktadır. Basmati pirincinden bahseden ilk eser Heer Ranjha'dır (1766).

Basmati, Arap ve Müslüman Hintli tüccarlar tarafından Orta Doğu ve Orta Asya'ya tanıtıldı. Hint yarımadasının çeşitli mutfaklarının sadece önemli bir parçası değil, aynı zamanda Orta Asya, İran, Arap ve diğer Orta Doğu mutfaklarında da yaygın olarak kullanılmaktadır.

2018-2019 itibarıyla,Hindistan denizaşırı basmati pirinç pazarının %65'ini ihraç ederken Pakistan geri kalanını oluşturmaktadır.

Tüm bu öğrendiklerimden sonra mutfağıma basmati pirinçten gayrı pirinç sokmuyorum. Fiyatı, diğer pirinçlerden daha pahalı olsa da besin değeri onlardan yüksek. Üstelik pilav yaptığımda lapa olma durumu da yok. :) Bir bardak basmati pirince iki bardak su yeterli geliyor ve pilav tane tane görünüme sahip oluyor; hem göze hem de damağa hitap ediyor bu haliyle.Eğer aromayı seviyorsanız, bu uzun-ince taneli pirinci denemenizi öneririm. 


Kaynak: en.wikipedia.org



22 Temmuz 2020 Çarşamba




YOKSA BEN HAYVANSEVER DEĞİL MİYİM?




Temmuz başında gittiğim Kemer'de havanın nemli ve çok sıcak olması yetmezmiş gibi yerel
dilde yakarca(tatarcık) denilen görülmesi ve farkedilmesi zor minik sineklerin saldırısına uğradım. Sanırım kan grubumu sevdiler ki, gece gündüz kanımdan beslendiler. On gün sonra eve döndüğümde, her yanım delik deşikti ve ısırılan yerler açık yaraya dönüşmüştü.

Aşırı sıcaklardan mı, yoksa sinek ilaçlarına karşı sineklerin geliştirdiği dirençten mi bilemiyorum, tek tük de olsa evimde  de sivrisinek vardı. Tahmin edeceğiniz gibi yine beni buldular ve ısırdılar. Gecenin bir yarısı kalkıp sivrisinek avına çıktım mecburen. Sesimi duyan kızım da uyandı ve avcılığıma söylenmeye başladı; "Yok efendim, ben nasıl hayvansevermişim? Tüm canlıların yaşam haklarına saygı göstermeliymişim. Sinekleri öldürmeyip, camdan dışarı atmalıymışım." Saydı da saydı anlayacağınız. Bir taraftan tatlı tatlı kaşınırken bir taraftan da kızıma, sineklerin hayvan değil,  hastalık mikroplarını taşıyıcı haşerat olduğunu, insan sağlığı için onlarla mücadele edilmesi gerektiğini, karasineklerin trahom hastalığına, sivrisineklerin sıtmaya, çeçe sineğinin uyku hastalığına neden olduğunu anlatmaya çalıştım ama anlatamadım. Bu arada, hışmımdan kurtulan sivrisinekler, kızımın da yardımıyla canlarını zor kurtardılar.

Uykusuz bir gecenin ardından kızımla yaptığım  tatlı sürtüşmeyi düşündüm. Kızım "tüm canlıların yaşam haklarına  saygı duyulmalı" derken doğru söylemişti. Peki, bu canlılar, bizim yaşamımızı tehlikeye atıyorlarsa, ne yapmalıydı? Sorunun cevabı az çok belli değil mi? Öncelik insan hayatında. İnsan hayatına öncelik vermek bencillik gibi görünse de, tüm dünyada mevcut durum bu. Çünkü aklını ve mantığını kullananlar hayvanlar değil, insanlar. Dolayısıyla haşerat için savaş ilan etmem ve savaşmam hayvansever olmadığım anlamına gelmez. Bu düşünceleri kafamda evirip çevirirken, birden aklıma Schopenhauer'in böceklerin hayatıyla bizimki arasında kurduğu paralellik geldi. Şöyleki:
 
Schopenhauer, doğa bilimlerine meraklıydı ve kütüphanesinde doğa ve hayvanlarla ilgili birçok kitap vardı. Filozof , karıncalarla, böceklerle, arılarla, sineklerle, çekirgelerle, köstebeklerle, göçmen kuşlarla ilgili birçok şey okumuş, okumakla da kalmamış gözlemlemişti. Özellikle köstebeğin yaşam mücadelesine, hayatta kalmak ve soyunu devam ettirmek için elinden gelen her şeyi yapmasına ilgi duyuyordu. Ayrıca filozof, bir dizi kaniş besleyip en yakın dostluklarını onlarla kurmuştur. Ona göre hayvanlarda, insanların sahip olmadığı bir zarafet ve yumuşak başlılık vardır. Filozof köpeklerine düşkünlüğünü onlara 'efendim' diye hitap ederek gösterirdi ve hayvan haklarıyla da yakından ilgilenirdi.

Schopenhauer'e göre, dünya üzerindeki bütün canlılar aynı derecede anlamsız olan varoluşlarına aynı büyük istekle sarılmışlar:

"Şu küçücük karıncaların nasıl durup dinlenmeden çalıştıklarını bir düşünün...Çoğu böceğin hayatı, yumurtadan çıkacak yavrularını beslemek ve onlara bir yuva sağlamak için aralıksız çalışmakla geçiyor. Yavrular beslenip erişkin olduktan sonra, aynı işleri bu defa kendi yavruları için yapmaya başlıyorlar...Bütün bunların anlamı ne, diye sormaktan kendimizi alamıyoruz...Hayatları, açlığın ve cinsel isteklerin giderilmesinden...sonu gelmez gereksinimler ile bunların karşılanması için gösterilen bitmez tükenmez gayret arasında alınan...bir anlık hazlardan...ibaret.

"Biz insanlar da aşk ilişkileri kurabilmek için çabalıyor, müstakbel eşlerimizle kafelerde sohbet ediyor, çocuk yapıyoruz. Yani bizim seçeneklerimiz de köstebeklerin ve karıncaların seçeneklerinden daha fazla değil, üstelik çoğu zaman onlar kadar bile mutlu olamıyoruz." (Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi, s:243)

İşte böyle, yakarcanın yaktığı ben, mantığımı bir kenara koyup diyorum ki; sinek varsa ben yokum, ben varsam sinek olmamalı." Sanırım, sözünü değiştirdiğim için Lucretius yaşasaydı, sineklerden ne çektiğimi anlar ve hoşgörürdü.

Görsel alıntıdır.



13 Temmuz 2020 Pazartesi




DÜNYANIN EN YALNIZ BALİNASI


Kemer-Ankara arası uzun yolculuğum süresince, radyonun çektiği yerlerde dinlediğim TRT FM'de anlatılan "Yalnız Balinanın Hikayesi" beni çok etkiledi. Bu yalnız balina insan olsaydı ve IQ'su ölçülseydi, Einstein'i bile geçerdi sanırım. :) Ama türlerinden farklı oluşu bu balinayı yalnızlığa sürüklemiş. Çünkü arkadaşlarıyla iletişim kuramıyormuş. Neden mi? İşte cevabı:

Okyanus bilimciler 1989 yılında Pasifik Okyanusu'nda yaptıkları araştırma esnasında bir ses duydular. Araştırmacılar bu sesin yeryüzünün en eski bestecileri olarak bilinen kambur balinadan geldiğini düşündüler. Fakat balina şarkısına benzeyen bu sesin garip bir yanı vardı. Balinalar normalde 12 ile 25 hertz arasında bir şiddette ses çıkartırken, bu şarkı 52 hertz seviyesinde söyleniyordu. 

Okyanus bilimciler ilk önce bu balinanın sağır olduğunu düşündüler. 20 seneyi aşan incelemeler ve alınan veriler sonucu balinanın sağır olmadığına karar verdiler. Balinanın 52 hertz ses düzeyinde şarkısını söylemesinin asıl sebebi yalnızlığıydı. Diğer balinalar bu yüksek frekanstaki sesi duymadıkları için ona cevap veremediler. Diğerleriyle iletişim kuramadığı için göç dalgasına katılamayan balina, hep tek başına kaldı. Bu sebeple "Dünyanın En Yalnız Balinası" adı verildi. 20 yıldır hiç cevap alamamasına karşılık şarkı söylemeye devam ediyor.

Yalnız balinanın belgesel filmi de çekilecekmiş. 

15 Haziran 2020 Pazartesi




MÜZİĞİN DOĞUŞU

Biyoloji, arkeoloji ve bunun gibi bazı bilim dallarında, eski zamana ait çeşitli bilgiler toplamak, çeşitli belgeler ele geçirmek ve bazı görüşler ortaya atmak mümkündür. Fakat müzikte bu böyle değildir. Çünkü kazılarla Milattan Önce seslendirilmiş bir ezgiyi ele geçirmek veya böyle bir ezginin olup olmadığını tesbit etmek mümkün değildir. Öyleyse müzik ne zaman doğmuştur? Bu soruya kesin bir cevap verilemez, bu nedenle.

Bilinen, müziğin tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğudur. Ancak insan çevresini, çevresinde olup bitenleri, var olanın kaynağını, oluş sebebini bilmek, anlamak ister.Bu bakımdan birçok filozof, müziğin doğuşu konusunda, görüşler ortaya atmış ve her filozof kendi görüşünün mutlak doğru olduğunu savunmuştur.

19. yüzyılda, bazı filozoflar  müziğin doğuşu hakkında, biyolojik teoriler ve linguistik(dil bilimi) teorilerini incelemek gerektiğini ortaya atmışlardır. Araştırmalara göre, biyolojik teoriler, doğa ve hayvan seslerini taklit etme yeteneğiyle müziği geliştirdiğini, linguistik teoriler ise müziğin manzum konuşmadan(şiir) dönüştüğünü öne sürmüşlerdir. İki teorinin birleştiği nokta ise ilk müzik insan sesidir ve müzik aletlerinden önce, müzik  insan tarafından yapılmıştır.
 
Jean Jack Rousseau ve Herbert Spencer, müziğin konuşma dilinden geldiğini öne sürmüşler ve konuşma dilindeki vurguların zamanla gelişerek ezgiyi oluşturduğunu savunmuşlardır. Fakat, insanlar konuşmadanda müzik yapabilirlerdi. Belki müziğin tarihi, insanların konuşma bilmediği tarihe kadar da inebilir. Bu konuda kesin bir şey söylenemez.

Alman Profesör Karl Bücher ise, müziğin doğuşunu, insanların toplu çalışmalarındaki ritme bağlıyor. Diyor ki; insanlar çok ilkelken bile, bugün "imece" denilen toplu çalışma metotlarını yine uyguluyorlardı ve bu çalışmalardan çıkan sesler belli bir ritim meydana getiriyordu ve bu müzik oluyordu. Bu görüşü de doğru sayamayız. Çünkü hem insanların toplu çalışmadan önce de müzik yapabileceği ve müzikte duygunun hakim olduğu biliniyor.

Yunan Mitolojisinde ise müzik, iyiliksever tanrıların insanlığa şöylece sunuverdikleri bir armağan olarak kabul edilmektedir. Kısacası, müziğin ne zaman ve nasıl  doğduğuna ilişkin kesin ve net bir bilgi olduğunu söyleyemeyiz.

Ancak ben, Leyla Pamir'in "Ayşe'nin Müzik Kitabı"ndaki  anlatımının doğruluğuna inanarak yazımı bitirmek istiyorum:

"Dünyada ilk yaşayan insanların kulakları ve sesleri olduğuna göre, müzik hep vardı. Belki de çok az şey bilirdi bu insanlar ama güneşi, ayışığını, dağı, dereyi, ormanı, denizi, fırtınayı çok iyi bilirlerdi.Bu kadarcığını bilmek ve duygularını dile getirmek için de müzik gerekliydi. Bu insanların da sevgileri, öfkeleri, inançları, yasları ve gündelik çalışmaları vardı. Müzik aslında bu sevinçlerden, sevgiden, çalışmaktan, acı ve yastan, inançtan doğmuştur diyebiliriz. Yüzde yüz bir sessizliğe kimse katlanamaz."



26 Mayıs 2020 Salı



FATİH SULTAN MEHMET HAKKINDA AZ BİLİNENLER




"Bence Osmanlı-Türk tarihinde iki dahi vardır: Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk. Biri, tüm dünyayı ve tarihin akışını etkileyen bir imparatorluk kurmuş, öteki de tarihin akışını değiştirerek yıkılmış, yenilmiş, işgal edilmiş bir din-tarım imparatorluğundan, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmıştır."
(Emre Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek. s:49)


II. Mehmet 1432'de Edirne'de doğdu. Osmanlı'nın yedinci padişahı oldu. 1481'de vefat edene kadar 32 sene hüküm sürdü. 21 yaşındayken 29 Mayıs 1453'te Konstantinopolis'i (İstanbul) aldı, Bizans İmparatorluğu'nu fethetti. Bu fetihle bin yıllık Bizans İmparatorluğu'na son verdi ve "Fatih" unvanının aldı.

Fatih Sultan Mehmet'in padişahlığı süresince fethettiği ülkeler, yaptığı işler, savaşlar resmi tarih kitaplarında yazmaktadır. Fetihle ilgili hala az bilinen konulara odaklanmak, yanlış bilinenleri gözden geçirmek ve tarihi gerçekleri, üretilmiş olan hurafeler, rivayetler ve efsanelerden ayıklamak gerekiyor.  İşte bu düşünceyle, bu yazımda, Fatih Sultan Mehmet hakkında az bilinenleri  sizler için yazdım. Beş ayrı kaynaktan yararlandığımı da belirterek keyifli okumalar diliyorum. 

- Henüz 19 yaşındayken Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca, Rumca ve Sırpça olmak üzere altı lisan konuşurdu.

- Felsefeye meraklıydı. Milattan önce yaşamış filozofların, Yunanca elyazmalarını okurdu.

- Doğal kaynakları kullanırdı. Örneğin, Limni Adası'nı Tin-i Mahtum, yani "mühürlü toprak" adı verilen kırmızı renkli toprağa sahip olmak için aldı.Bu kırmızı toprak sadece Limni'de bulunuyordu. Toprak ne işe yarıyordu derseniz, şunlara yarıyordu: Zehirlenmeye, yılan sokmalarına karşı deva olduğuna inanılıyor, bezlere sarılıp yıkanıyor, ağaçlara asılıyor, kurutuluyor, toz haline geldiğinde tekrar çamur haline getirilip, bardak yapılıyor. Bu bardağa konulan içecekte zehir varsa, bardak çatlıyor. O yıllarda, hükümdarların genellikle zehirlenerek öldürüldüğünü düşünürsek, çok iyi bir çözüm bence.

- Coğrafyaya düşkündü, astronomiyle ilgiliydi. Özellikle, matematiksel sentez anlamına gelen ve 13 kitaptan oluşan Almagest'in Latince çevirisine bayılırdı. Matematiğe trigonometri seviyesinde hakimdi.

- Bizans'a ait kitapların koleksiyonunu yapardı. Ayasofya'ya dair neredeyse yazılmış tüm orijinal eserleri biriktirmişti. Topkapı Sarayı'nda kütüphane kurmuştu. Bu kütüphanede ilk ciddi araştırma 1929'da Atatürk'ün emriyle yapıldı.

- Balıkçılık gelişsin diye, Pontus'u aldıktan sonra, 60 kadar Rum balıkçıyı aileleriyle birlikte getirtip, Sarıyer'e yerleştirdi.

- İlgi alanı genişti, Hipokrat'ı, Ezop'un fabllarını, lir sanatını, hayvanların özelliklerini, değerli taşları okurdu.

- Şairdi. "Avni" mahlasıyla şiirler yazardı. Kültür adamıydı, sanatçıları kollar ve korurdu.

- Mimariyi çok önemserdi. Yaşadığı mekanları Alla Turchesca, İran, Karaman, Alla Greca tarzında inşa ettirirdi.

- Sofu değildi. Hatta dindar olduğu bile pek söylenemez. Galata'daki San Pietro kilisesine gidip, ayin izlerdi.

- İtalyan ekolünü beğenirdi. Portresini İtalyan ressam Bellini'ye yaptırdı. ( En ünlü tablosu, National Gallery koleksiyonuna dahildir, Londra'da Victoria Albert Müzesi'nde sergilenir.)

- İlk altın sikke onun için bastırıldı. Üzerinde "izzet sahibi, karaların ve denizlerin hakimi" unvanı bulunuyordu. Bu sikkenin öyküsü de, Fatih'in sanat merakından kaynaklanıyordu. Bizans'ın ganimetlerini incelerken, İmparator  8. Palaeologos'un portresinin madalyon üzerine işlenmiş olduğunu gördü. Kendisi de benzerini yaptırmak istedi, araştırdı. Constanzo di Moysis adlı sanatçıyı Napoli'den İstanbul'a getirtti.Böylece, madalyona işlenen ilk Müslüman hükümdar oldu.

- Tarihte ilk havan topunun çizimlerini, bizzat o yaptı, tarihte ilk havan topu İstanbul'un fethinde kullanıldı.

- Kendisine Roma İmparatoru diyen Fatih Sultan Mehmet, kendi imparatorluğu içinde ve Anadolu'da Müslüman-Türk kökenli ailelerin siyasal gücünü kısıtlamış ve sınırlamıştır. Sadrazamı Müslüman-Türk kökenli Çandarlı Halil Paşa'nın kellesini almış, yerine devşirme Mahmut Paşa'yı sadrazam yapmıştır. Bu kısıtlama ve sınırlamayı Osmanlı ailesine rakip başka bir aile olmaması için yapmıştır. Unutulmamalıdır ki, o dönemde hala Anadolu'da Karamanoğulları, İsfendiyaroğulları, Akkoyunlular gibi başka Müslüman-Türk beylikleri vardır. Fatih Sultan Mehmet yaptığı savaşlarla bu beyliklere son vermiş, Osmanlı İmparatorluğu'nun rakipsiz egemenliğini sağlamıştır.

- Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonra yaptığı en önemli işlerden biri de Ortodoks Hristiyanları koruması altına almak olmuştur. Fetih sırasında tutsak edilmiş ve Edirne'ye gönderilmiş ünlü Ortodoks din adamı Georgios Scholarios'u İstanbul'a getirtir ve onu tüm Ortodoksların Patriği ilan ederek koruması altına alır. Böylece, hem Ortodoks tebaanın gönlünü kazanır hem de Hristiyanların mezhep kavgalarından faydalanarak Katoliklere karşı, Ortodokslarla stratejik bir ittifak tesis etmiş olur.

- Fatih Sultan Mehmet'in, İstanbul'un fethinden sonra yaptığı önemli işlerden biri de Doğu-Batı ticaretini elinde bulunduran Cenevizlilere ve Venediklilere, ticari faaliyetlerini sürdürmelerini sağlayacak olan bazı ayrıcalıklar vermesidir. Kapitülasyon denilen bu ticari imtiyazlar (Kanuni Sultan Süleyman'ın verdiği imtiyazlarda), Osmanlıların güçlü olduğu dönemlerde işe yarasa da, gerileme döneminde, imparatorluğun yıkılış nedenlerinden biri haline gelmiştir.

- Çok iyi eğitim aldığı bilinen Fatih Sultan Mehmet, bütün din-tarım imparatorluklarını parçalayan kardeş kavgasını önlemek için Fatih Kanunnamesi'ni çıkararak, öteki akrabaların öldürülmesine yani şehzade katline izin vermiştir. Bu yaptığı çok tartışmalı olsa da bu kanunnamenin örfi hukuk-şeri hukuk sentezine dayalı bir karar olduğu açıktır. (Emre Kongar-Tarihimizle Yüzleşmek, s:52)

- Devlet yapısını kurumlaştırarak, Sadrazamı Osmanlı bürakrasisinin başı yapmış, divanın idaresini sadrazama bırakmıştır. Yeniçeriliği güçlendirerek, merkezi yönetimin egemenliğini pekiştirmiştir.

- Merkezi yapıyı güçlendirmek ve genişletmek için gereken mali finansmanı sağlamak üzere Osmanlı tarihinin ilk devalüasyonunu yapmış, yani paranın değerini düşürmüştür. Osmanlı'nın paranın değerini düşürme yöntemine tağşiş deniyor. Mağşuş yani tağşiş edilmiş sikke, ya küçültülmüş ya da içine bakır karıştırılarak gümüş gramajı düşürülmüş akçedir. 

- "Resmi Tarih", genellikle Fatih Sultan Mehmet'in portresini yaptırmak üzere ressam Bellini'yi İtalya'dan getirttiğini yazar. Oysa Fatih Sultan Mehmet, ondan başka daha birçok sanatçı, haritacı ve benzeri insanları getirterek, İstanbul'da İslam kültürü açısından gerçek bir Rönesans başlatmıştır. Örneğin, Constanza da Ferrara, Fatih'in resimlerini madalyonlar üzerine çizen başka bir ressamdır.

- "Resmi Tarih" tarafından, Fatih'in İstanbul'u fethettikten sonra kenti yağmalattırmadığı, tümüyle koruduğu öne sürülür. Kenti olanaklı olduğu ölçüde koruduğu doğrudur ama yağmalattırmadığı doğru değildir, zaten olamazdı da; çünkü bütün din-tarım imparatorluklarının fetihlerinde, galip gelenlerin zenginleşmesi, askerlerin canla başla dövüşmelerinin sağlanması amacıyla yağma yapılır. Yenilenlerin canı, malı, ırzı yenenlerindir. Nitekim Fatih Sultan Mehmet de, İstanbul'u fethettikten sonra üç gün üç gece kente girmemiş, askerlerin yağmalaması için beklemiştir.

-- Stefan Zweig'in "İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar" kitabında yazdığı On İki Tarihsel Minyatür arasında Fatih Sultan Mehmet'e yer vermiş ve İstanbul'un fethini anlatmıştır. Zweig, Fatih Sultan Mehmet'i şöyle tanımlamıştır:

21 yaşındaki Manisa Sancak Beyi Mehmet'in zeki olduğu kadar hırslı, hırçın, şöhret düşkünü olduğunu belirttikten sonra, tahta çıkan şehzadenin Bizans'ı dehşete düşürdüğünü yazıyor. Çünkü Bizanslılar, yüzlerce casusu aracılığı ile bilmektedirler ki zafer ihtirasıyla yanıp tutuşan bu genç adam, dünyanın bir zaman ki başkenti İstanbul'u ele geçirmek için ant içmiştir. Yeni padişahın askeri ve politik konulardaki engin bir bilgi birikimi ve yeteneği olduğunu Bizanslılar çok iyi bilseler de Mehmet'in hem dindar, hem de acımasız, hırslı ve gaddar, yaman bir asker ve başarılı bir diplomat olduğunda hemfikirdirler.

--Kuşatma başladığında dev toplar Bizans surlarını dövüyor, bir taraftan da donanma karadan yürütülüyor. İmparator'un kendisi surlara gelerek, halkına moral veriyor. İşte tam bu sırada Bizans'ın yazgısını kesin olarak belirleyen, hiç akla gelmeyen, çok tuhaf bir şey olmuştur. Dış surlarda açılan ve asıl saldırı yerinin hemen yanında bulunan bir gedikten, içeriye birkaç Türk askeri sokuluyor. Bunlar iç surlardan içeriye girmeyi göze alamıyorlar. Fakat iki sur arasında şaşkın şaşkın dolaşarak çevreyi seyrederlerken, Kerkaporta denilen küçük bir kapının anlaşılmaz bir tedbirsizlik yüzünden açık kalmış olduğunu görüyorlar. Aslında bu büyük kapıların henüz açılmadığı saatlerde ve barışta yayalara ayrılmış bir sürü küçük kapıdan biridir. Askeri bakımdan hiçbir önemi bulunmadığı için de, varlığı son gecenin büyük telaşı içinde unutulmuş olmalıydı. Sonrası malum; yeniçeriler içeriye giriyorlar ve halk "kent ele geçirildi" feryadı ile bütün direncini kaybediyor. İmparator Konstantin çatışmada ölüyor. Ancak ertesi gün, ceset yığınları arasında, altın kartallarla işlenmiş bir çift erguvan renkli ayakkabının fark edilmesiyle, son Doğu Roma İmparatoru'nun öldüğü anlaşılıyor.

--Stefan Zweig, "İşte bir toz zerreciği kadar küçücük bir rastlantı, herkesin unuttuğu kapı Kerkaporta dünya tarihinin akışını kesin bir biçimde değiştirmiştir"diye yazıyor.

--İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feridun Emecen'in "Türklerin Serüveni" kitabında, S. Zweig'in yazdığı açık kapı söylencesi hakkında şöyle yazıyor: " Bu söylenti Dukas'ta geçer. Daha önceki Arap kuşatmasında  da anlatılan bir efsanedir bu açık kapı mevzuu. Eskiden kalma bir hikayedir yani. Bunlar güncellenmiştir. Ben böyle bir şey olmadığını düşünüyorum. Nereden girildiği, kesindir. Biraz da fethi küçümsemek için böyle hikayeler uydurulmuştur. Yani 'Bizans zaten güçsüzdü, kapıyı da açık unutmuşlardı' demek için.

--Papa Fatih Sultan Mehmet'i Hristiyanlığa davet etti. Etti fakat mektubun yollanmadığı düşünülüyor. Latince yazılan bir mektuptur. Fatih'in nihai amacı Roma'yı almaktı. Papa da bunu önlemek için böyle bir mektup kaleme almış olabilir.

--Batılılar İstanbul'un fethini pek öyle, bizim gördüğümüz gibi görmüyorlar. Yani çağ açıp kapatma olarak görmüyorlar. Zaten modern dönem tarihçiliğinde artık çağ açıp kapatma gibi bir kavram yok. Hristiyan aleminde İstanbul'un düşüşü bir kıyamet olarak algılanıyor, korkutucu bir durum. Çağ açma kapama olmasının o kadar önemi yok. İslam dünyası için de farklı bir yeri var.

BONUS:
"....Fatih Sultan Mehmet, vefat etmeden önce sonseferine hazırlanırken, Roma'dan bir mektup almış. Mektupta Hristiyan bir kardinal, 'Efendim, ömrümün son zamanını kendi vatanımda geçirmek isterim. Beni, İstanbul'da bir kiliseye almanız mümkün mü? diye ricada bulunmuş. Sultan Fatih çok sinirlenmiş, kardinale emir göndermiş:
'Görevimiz tamam olmadan asla!'

Mektubu yazan Fatih'in çocukluk arkadaşı Sadık'tır. Sultan Mehmet, İstanbul'u fethederken Sadık'ı Hristiyan kimliğine büründürmüş, kiliseye yerleştirmiş. Sadık yükselmiş, yükselmiş, kardinalliğe kadar ilerlemiş. Derler ki, Fatih zehirlenmeseydi de, son seferinde Roma'yı fethedecekti; Sadık'ı Hristiyan dünyasına Papa yapacaktı!..." 
(Siyah Sancak arka kapak tanıtım yazısından)

Not: Fatih Sultan Mehmet, yukarıdaki gül koklayan resmi çizdirirken ince düşünmüş olmalı. Sultanın başparmağında bir yüzük var. Bu yüzüğün adı, "zihgir" dir. Zihgir, Türklerin yayı başparmak ile germelerine ve bu sayede ok atmalarına yarayan bir yüzüktür. Savaşçı olan Türkler, bu okçu yüzüğünü başparmaklarından hiç çıkarmazlar; savaş zamanı bu yüzüğün sivri kısmı ok atmaya yarayacak şekilde aşağı doğru bakar, barış zamanı ise sultanın resminde gördüğünüz gibi ters çevrilerek yukarı doğru bakar. Kısacası Fatih Sultan Mehmet bu resimde şu mesajı veriyor; "Ben sanatkarım, ince ruhluyum, entelektüelim ama aynı zamanda savaşçıyım da."



YAZIYI HAZIRLARKEN YARARLANDIĞIM KAYNAKLAR:

1- Emre KONGAR, Tarihimizle Yüzleşmek (Remzi Kitabevi, 11. Basım).

2- Yılmaz ÖZDİL, ADAM (Kırmızı Kedi Yayınevi).

3- Stefan ZWEIG, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar ( Can Yayınları, 11. Baskı).

4- Cansu Canan Özgen, TÜRKLERİN SERÜVENİ, Metehan'dan Attila'ya-Fatih'ten Atatürk'e (Kronik Kitap)

BONUS:
5- Ali KUZU, Siyah Sancak ( Kariyer Yayıncılık, 2014)

--Fatih'in portresi, Nakkaş Sinan Bey tarafından yapılmıştır.




22 Mayıs 2020 Cuma



AĞRI DAĞI'NIN ZİRVESİNDEKİ BUZULUN ALTINDA ATATÜRK' ÜN BÜSTÜ YATIYOR



Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı adlı volkanik kütle, iki koni şeklindedir. Büyük Ağrı 5137 m., Küçük Ağrı ise 3896 m. yüksekliktedir (bk. Türkiye İstatistik Yıllığı, s. 11). Bu iki koni, 2700 m. yükseklikteki Serdarbulak beli ile birbirine bağlanır. Ağrı'nın 4000 metreden yukarılarda olan kesimi sürekli kar ile örtülüdür. Dağın zirvesinde ayrıca 12 km2 genişliğinde bir buzul bulunur ki bu buzul Türkiye'de mevcut az sayıdaki buzullar arasında en büyük olanıdır. Andezit ve bazalt lavlarından oluşan Ağrı dağı, günümüzde ormandan mahrumdur. Ancak bazı kesimlerinde ardıç çalılıkları ile bodur huş ağaçları görülür.

Yakındoğu kültürlerinde Ağrı dağıyla ilgili pek çok efsane geliştirilmiştir. Ermeniler'in, buranın kendi ülkelerinin merkezi olduğu iddiası, yahudi kutsal metinlerinde ve Hıristiyanlık'ta Nûh'un gemisinin bu dağa indiği inancı, Ağrı dağının hem siyasî hem de dinî yönden önemini artırmıştır.

Ağrı dağı, çeşitli geleneklerde farklı şekillerde adlandırılmıştır. Yakut dilinde "Ağr", Selçuklu Türkleri'nde "Eğri dağ", bazan da "Ağır dağ", İranlılar'da "Kûh-ı Nûh", Araplar'da Büyük Ağrı'ya "Cebelülhâris", Küçük Ağrı'ya ise "Cebelülhuveyris" isimleri verilmiştir. Ermeniler bu dağa "Massis" veya "Masik" derken, sadece Batı coğrafyacıları Ararat demektedirler. Ağrı dağına Ararat denmesi, Ahd-i Atîk'te (bk. Tekvîn, 8/4), Nûh'un gemisinin tûfandan sonra oturduğu dağın "Ararat dağları" diye adlandırılmasından ve Ararat'ın Ağrı dağı ile aynı sayılmasından kaynaklanmıştır. *


Türkiye'nin çatısı Ağrı Dağı'yla ilgili bu coğrafi bilgileri verdikten sonra yeni öğrendiğim ve çok şaşırdığım bir bilgiyi paylaşmak istiyorum sizlerle. Ağrı Dağı'na ilk tırmanışın yabancılarca yapıldığını biliyordum ama ilk tırmanan Türk dağcıların kim ya da kimler olduğunu merak etmemiştim doğrusu. Ta ki, Yılmaz Özdil'in "ADAM" kitabını okuyuncaya kadar. Rahatlıkla şöyle söyleyebilirim; bu kitabı okudum ve gerçek adamları tanıdım. Bu adamların çoğu tanıdık ve bildikti ama tanımadıklarım da vardı. Onlarla da tanışmış oldum, kitap sayesinde. :)


Bazı kaynaklarda Ağrı dağına tırmanmanın 1700 yıllarına kadar götürülmesine rağmen, dağa ilk çıkanın Alman profesör Frederich von  Parrot olduğu ifade edilmektedir. Sonra Rus, İngiliz, Belçikalı çıkmış ama, kendi toprağımızda olmasına rağmen hiç Türk çıkmamış. 


1937 yılında, Erzurum'dan yola çıkan, 15 subay ve 50 erden oluşan iki seçkin birlik, Iğdır üzerinden yaklaşarak, Serdarbulak Yaylası'nda buluşur. Mıhtepe rotasını takip ederek, düz duvar buzullarıyla kaplı Ahora göçüğünden geçerek, tarihi tırmanışa başlarlar. Tarihi tırmanıştır, çünkü ilk kez Türkler tırmanacaktır.


15 subayın başlarında topçu kurmay binbaşı Cevdet Sunay vardır. Sonradan beşinci cumhurbaşkanımız olacak olan Cevdet Sunay. Subayların arasında bir de şair vardır, piyade teğmen Fazıl Hüsnü Dağlarca. Zorlu tırmanışta, subayların sırayla taşıdıkları  sırt çantasının içinde, Mustafa Kemal Atatürk'ün büstü vardır. Zirve yaparlar ve Ağrı Dağı'nın doruğuna büstü yerleştirirler, yanına da bayrak dikerler.


Şair teğmen çıkarır kalem kağıdını cebinden, topçu kurmay binbaşı söyler, o yazar. Bir metal şişenin içine konularak, Ağrı Dağı'nın zirvesinde buzların içine gömülen o tarihi tutanakta, şu tarihi cümle yatar:

"Türkiye'nin en büyük adamının büstünü, Türkiye'nin en yüksek dağına armağan ediyoruz."


Fazıl Hüsnü Dağlarca yıllar sonra o günkü duygularını şiire de döker.


Aşağı yer uçurum, yukarı yer uçurum

Tanrı'ya mı varıyorduk, özgürlüğe mi, bilinmez

yaşamımızı bir ululuğa döktük mü, dökmedik mi?

Biz üç piyade teğmeni, solumuzda Türkiyece bir mavi

nöbetleşe aldık sac kutudaki Atatürk büstünü sırtımıza

oralardan evrene baktık mı, bakmadık mı?

Ne demiştik, hala yüreğimdedir, tutanakta

Türkiye'nin en büyük adamının büstünü, Türkiye'nin en yüksek dağına armağan ediyoruz

hey hey Türk olarak yücelere aktık mı, akmadık mı?

Ağrı Dağı'na çıktık mı, çıkmadık mı? **


Bir zamanlar Türkiye'de bir ilki gerçekleştiren dağcı bir Cumhurbaşkanımız varmış. Ona eşlik eden bir de şairimiz. Cumhuriyetin ilk yıllarında, spora ve sporculara değer veren,  yaptıklarının önemini bilen bir yönetim varmış. Ya bugün?

Sorunun cevabını Atatürk'ün bir sözüyle vereyim:

"Sporda başarılı olmak için bütün milletçe sporun niteliği ve değeri anlaşılmış olmak ve ona kalpten sevgiyle bağlanmak ve onu vatani görev saymak gerekir."



* Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

** Yılmaz Özdil, ADAM,( Kırmızı Kedi Yayınları, (s: 489-490)

Büyük Ağrı Dağı görseli, ensonhaber.com'dan alınmıştır.



12 Mayıs 2020 Salı




YAZILI KANYON VE EPİKTETOS



1989 yılında tabiat parkı olarak tescil edilen Yazılı Kanyon Tabiat Parkı, Isparta'nın Sütçüler İlçesi'ne 20 km uzaklıktadır. Kanyonun yan duvarlarında Bizans dönemine ait ibadet yapılan bölümler, sunak yerleri ve yazılar bulunmaktadır. Bu yazıtlar nedeniyle kanyona "Yazılı Kanyon" denilmiştir.

Yazılı Kanyon Tabiat Parkı, antik çağın efsanevi Kral Yolu'nun geçtiği yerlerden biridir. Aziz Paulus'un da kullandığı yol, bu yazıtların hemen önünden geçmektedir. Yazıtlarda yer alan köle Epiktetos'un şiiri, günümüz toplumuna özgürlüğün önemini hatırlatması bakımından son derece önemlidir. İşte Epiktetos'un o şiiri:

Hür İnsan Üzerine Şiir

Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek:

Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir

Kişi hürriyetinin ölçüsü bizzat kendi doğasında bulunur

Ve kararında içtenlikliyse hür kişi,

Yüreğinde ise dürüstlüğü, işte bunlar asil yapar kişiyi

Ve bununla yücelir hür kişi, hatalarla değil.

Ana-babadan gelen uydurma bir asaletten tad almaz o

Zira ana-baba değildir hür insanı doğuran

Zeus'tur herkese ata olan ve de tek kök insanoğluna

Herkesin tek şansı vardır. O alır kader icabı beden güzelliğini

Budur soy güzelliği ve hür olma hali gerçek anlamda.

Ruhen köle olan ise sakınmaz kötü sözden, katmerli köle de olsa

Aşırılıktır şiarı bu kişinin, yüreğinde soysuzluk vardır

Ey yolcu, Epiktetos köle bir anadan doğmuştu, ama

Yüceydi herkesten, bir kartal gibi: bilgelikte ise takdire şayandı ruhu

Söylemem gerekirse, tanrısal bir varlık doğurdu onu. Keşke şimdi de (bu mümkün olsa)

Böylesine yararlı ve sevinç kaynağı bir insan

Tüm ünlü kişiler arasında köle bir anadan dünyaya geldi.




Şiiri Kaya Yazıtı'ndan aldım. Ne yazık ki, yazıtın bir bölümü tahrip edilmişti. :(
Peki köle olmasına rağmen, hür insan üzerine şiir yazabilecek kadar hürriyete aşık Epiktotes kimdir?

MS. 55-135 yılları arasında yaşamış Stoacı ünlü bir filozof ve ahlakçıdır.. Hierapolis'te doğmuş, Yunanistan'ın Epirus bölgesinde ölmüştür. Bir köle olarak Küçük Asya'dan(Anadolu),  Roma'ya götürülmüş, orada azat edilmiştir.

Epiktetos'un sevdiğim bir sözünü paylaşmak istiyorum, üzerinde düşünülmesi gereken, "Hümanizm ölümden sonra ödül ya da ceza beklentisi olmaksızın iyi olmaya çalışmaktır."
Kendisinin Efendisi Olmayan Hiç Kimse Özgür Değildir, Epiktetos



                                                

                         









Fotoğrafların tümü tarafıma aittir. İzinsiz kullanılamaz.



4 Mayıs 2020 Pazartesi




ÜÇ YOL FİLMİ ÜZERİNE



3 Mayıs gecesi ise izlediğim Üç Yol filmi Faysal Soysal'ın ilk uzun metrajlı filmiymiş. Filmin senaristi ve yönetmeni de kendisi. Büyük bir heyecanla oturdum ekran karşısına. Filmin konusu ilgimi çekmişti çünkü. Film bittiğinde ise kafamda cevabı verilmemiş sorular vardı ve kendime şu soruyu sordum; "Bu film neyi anlatmak istemişti?" Cevabım; "hem her şeyi hem de  hiçbir şeyi" oldu. Nedenlerini yazacağım ama önce kısaca filmin konusunu yazmalıyım. Filmin konusu şöyle:

Çocukluğunda ağabeyi Yusuf'un babası tarafından çok sevildiğini, kendisinin ise sevilmediğini düşünen Bünyamin içten içe ağabeyini kıskanmaktadır. Bir gün Malabadi Köprüsü'nde ağabeyi Yusuf, Bünyamin ve arkadaşları Zeliha birlikte oynarlarken Bünyamin kazara Zeliha'nın ölümüne neden olur. Zeliha'nın ölümüne neden olduğu için kendisini affetmez ve ailesinden uzaklaşır. Daha sonra Bünyamin, 1990'lı yıllarda Bosna-Hersek'te süren savaş sırasında katledilen  Boşnakların gömüldüğü toplu mezarlarda yapılan kazılara katılmak için Saraybosna'ya gider. Orada BM'de  çalışan psikolog Zrinka(Züleyha) ile tanışır ve iki genç  yakınlaşırlar Züleyha'nın babası Sırp, annesi Boşnaktır. Züleyha ve Bünyamin birbirlerine iyi gelirler; psikolog intihardan vazgeçerken, Bünyamin ailesinden kopma nedeni üzerinde düşünmeye başlar ve ailesini görmek için memleketi Hasnkeyf'e döner. Bir süre Bünyamin'den haber alamayan Züleyha'da onun peşinden Hasankeyf'e gider.

Filmin görüntüleri çok güzeldi. Hele şimdi sular altında kalan Hasankeyf'in tarihi kalıntılarını son kez gördüğüm için de sevindim. Bir zaman sonra gitsem de artık filmdeki görüntüleri göremeyeceğimi biliyorum. Belki de senarist özellikle Hasankeyfi seçmiştir; bari geri kalanı koruyabilelim diye.

Faysal Soysal, filminde kullandığı sembollerle, birçok mesaj vermeye çalışmış. Ancak, etkilendiği farklı disiplinleri ve çok fazla konuyu tek bir filmde vermeye çalıştığı için, izlerken film beni yordu açıkçası. Örneğin; Bünyamin'in ağabeyi Yusuf'u kıskanması, Mostar'daki kuyudan çıkarılan cesetler, Bünyamin ve Yusuf'un gördükleri rüyalar ve bu rüyaların tabirleri, bana Yusuf Peygamber ve kardeşi Bünyamin'in dini hikayesini hatırlattı, filmin başında. Filmin bu çerçevede akıp gideceğini düşünürken psikolog Züleyha'nın(Zrinka) sahneye çıkması ise, ünlü "Yusuf ile Züleyha" mesnevisini aklıma getirdi. Yusuf ile Züleyha'nın aşkı işlenecek galiba derken, Batman'daki kadın intiharlarının "aşk" nedeniyle olduğunu gündeme getirdi, ki bu tesbit tamamıyla saçmaydı. Çünkü o intiharların nedenini bilmeyen yoktur.

Şimdi gelelim, film bittikten sonra, aklıma takılan ama filmde  cevabını bulamadığım sorulara: 

--Yusuf, medrese eğitimi aldığını söyledi. Hat sanatını icra ediyordu ve güzel kaligrafileri vardı. Unutulmaya yüz tutmuş geleneksel el sanatlarımızdan "hat"tı hatırlatması bakımından bu sahne güzeldi. Ancak, Batman'da medrese eğitimi var mıydı, vardı  da benim mi haberim yoktu? Yoksa Yusuf, başka bir ülkede mi medrese eğitimi almıştı? 

--Hasankeyf'e dönen Bünyamin, ağabeyi Yusuf'un kendisini affettiğini öğrenir ama yine de suçluluk hissettiğinden babasının koyunlarına çobanlık yapmak üzere dağlara gider. Kuş uçmaz, kervan geçmez bu dağlarda bir mayına basarak ağır yaralanır. Suriye ve Irak sınırlarımızda bulunan tüm mayınlar temizlenmişken bu ıssız dağda mayın neden vardı? Yönetmen bize hangi mesajı vermek istemişti? 

--Bosna Savaşı'nın nedenleri anlatılmadan, sadece sonuçları üstünde durulmuş. Yönetmen bunu da, bazı sahnelerde toplu mezarlarda yapılan kazıları ve mezarlıkları göstererek yapmış. Dolayısıyla Srebrenitsa katliamını iyi aktaramamış. Bosna-Hersek, Sırbistan-Hırvatistan neden savaşmışlardı? 1990 ve sonrasında doğanlar bu savaşı ve nedenlerini  bilmezler, anlatmak gerekmez miydi?

Kısacası filmde ne ararsan bulursun misali; Savaşta kaybedilenler, mezarlar, toplu mezarlar, şiir, psikoloji, halk hikayesi, dini hikaye, Hasankeyf, Batman'daki kadın intiharları, imgeler, rüyalar, dağdaki mayınlar v.s. vardı. Anladık, senarist ve yönetmen zengin bir bilgi birikimi ve kültüre sahip. İyi de tüm bunları tek bir filmde vermeye, anlatmaya mecbur muydu? Keşke tek bir hikaye anlatsaydı. Böylece kafa karışıklığını gidermiş olurdu. 


Filmde çok hoşuma giden ve üstünde düşündüğüm şu repliği paylaşmak istiyor ve  filmi izlemeyenlere keyifli seyirler diliyorum.

"Dünyayı hayallerle mi değiştirmek istersin, rüyalarla mı?"