Hasankeyf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasankeyf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2024 Perşembe

 


MEZOPOTAMYA'NIN İNCİLERİ (4)

SİBERNETİK BİLİMİNİN BABASI EL CEZERİ KİMDİR? 

CİZRE VE HASANKEYF GEZİMDEN NOTLAR





Dicle Nehri ve Cizre'den görünüm.

GAP gezimizin dördüncü gününde, Cizre piyangodan çıktı gibi oldu. İyi de oldu. Daha önce hikayesini okuduğum Mem-ü Zin'in mezarı buradaydı. Ayrıca, Sibernetik biliminin babası sayılan El Cezeri de burada doğmuş, burada ölmüş ve mezarı da Cizre'de idi. İki mezarı da ziyaret etmek istiyordum.  Adeta dileğim gerçekleşti. Mardin'den dört saatlik otobüs yolculuğuyla, gece yarısı vardığımız Cizre'de Dedeman Otel'de konakladık. Ertesi sabah erkenden kalkıp çevreyi tanımak için görevlilerle sohbet ettim. Sağolsunlar tüm sorularımı cevaplandırıp çevreyi tanıttılar. Karşımda Gabar ve Cudi dağları vardı. Dağlar öyle yakında idiler ki, uzatsam ellerimi dokunacakmışım gibi geldi bana. Gabar ve Cudi dağlarının bulunduğu taraf çorak bir arazi görünümündeydi.. Bu dağların arkası Irak topraklarıymış. Otelin Dicle Nehri'ne bakan bölümlerinden ise Suriye sınırı görülüyordu. Otelin hemen yanından Dicle Nehri masmavi sularıyla sakince akıyordu. Hiç böylesine deniz mavisi akan nehir görmemiştim. Hırçın Fırat'ın boz bulanık, çamurlu akan suyuna hiç benzemiyordu. Fırat Nehri dağları, çetin vadileri aşarak aktığı için yaz-kış suyu çamurlu akarmış. Nehrin bu sert mizacına atfen, bölgede erkek çocuklarına Fırat adı verilirmiş. Durgun ve dingin akan Dicle adı ise doğan kız çocuklarına verilirmiş. Anlayacağınız üzere, nehirlerin bile erkeği, dişisi varmış. Varmış ki bu iki nehir için aşk hikayesi yazmış ve söylemişler. Hikayeye göre, Fırat ve Dicle birbirlerine deli gibi aşık olmuşlar ama bir türlü kavuşamamışlar. Ta ki ülkemiz topraklarından çıkıp Basra Körfezine dökülmeden önce birleşip Şattülarap (Ervend Rüd) adını alıncaya dek. Burada kavuşmaları nedeniyle artık sakinleşmişler ve dingin bir şekilde denize doğru 193 kilometre yol almışlar. Fırat ve Dicle'nin aşkına tanıklık eden Mezopotamya ovası da, orada kurulmuş olan tüm uygarlıklara bereketli topraklarını sunmuş, sunmaya devam etmektedir. Anadolu'nun kadim toprakları nice kavuşamayan aşıklara yurt olmuş ve bunlardan nice efsaneler, hikayeler çıkmış. 

Cizre

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Şırnak iline bağlı olan Cizre, Nuh (A.S) ve oğulları tarafından tufan sonrası kurulmuş. Nuh Peygamberin türbesinin Cizre'de olması, Cizre surlarının gemi şeklinde oluşu ve Guti, Babil, Asur tabletlerinde de tufan olayından bahsedilmesi bunu kanıtlamaktaymış.

Nuh peygamberden Gutilere kadar olan zaman diliminde, Cizre tarihi hakkında bilgi ve belge bulunmamaktaymış. Cizre, M.Ö 4.000 yılından itibaren Gerzubakarta adıyla Guti devletinin egemenliğine girmiş. Sonrasında sırasıyla; Babil, Arap, Asur, Medler, Perslerin hakimiyetine giren Cizre, 750 tarihinde Abbasilerin egemenliğini tanımış. 1258 yılında Moğol hükümdarı Hülagü Han'ın egemenliğine giren Cizre, 1260 yılından itibaren Cizre Beyliği olmuş. Bu döneme Mirekler Devri de denir. Mem-ü Zin olayı Cizre Beyliği döneminde gerçekleşmiştir. 1627 yılına kadar hüküm süren Cizre Beyliği, bu tarihten itibaren Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına girmiş, önceleri Diyarbakır Sancak Beyliğine, daha sonra da Musul'a bağlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Fransızlar tarafından işgal edilen Cizre, Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir ilçesi olmuştur.




Artuklular Döneminde dünya çapında bir bilim insanı yetiştiren Cizre'nin bu ünlü simasını tanıtmak isterim. Bilim insanının adı El Cezeri’dir.

EL CEZERİ KİMDİR?

Bugün vazgeçemediğimiz ihtiyaçlarımızdan biri olan bilgisayarın temelleri bundan 900 yıl önce Cizre'de atıldı. Cizre'nin yetiştirdiği bu büyük bilim insanı El Cezire idi.  Yaşamı hakkında kendi yazdığı kitabının önsözünde yazdıklarından başka bir bilgi bulunmamaktadır. 1136 - 1208 yılları arasında yaşadığı bilinmektedir.

Yaptığı buluşlarla sibernetiğin kurucusu, bilgisayarın babası unvanını kazanan; su saatleri, su robotları, otomatik termos gibi ilk robot çalışmalarını gerçekleştirdi.

El Cezeri, adından da anlaşılacağı üzere 1136'da Cizre/Diyarbakır'da doğdu. Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgeye o zamanlar "Cezire" deniliyormuş. Kendi yazdığına göre El Cezeri 1181-1206 yılları arasında Artuklu hanedanının himayesinde bulunmuş. Artukoğulları'nın sarayında 32 yıl Reis-ül Amal (başmühendislik) görevinde bulunmuş. 

Yaptığı kendi kendine hareket eden robotu çok beğenen Artuklu hükümdarı Mahmud bin Mehmed, buluşlarını bir kitap haline getirmesini istemiş. Bunun üzerine El Cezeri, 50'den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma imkanlarını çizimlerle anlattığı "Kitab-ı Hiyel (Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap)" adlı en önemli eserini kaleme almış.

"Mühendislik tarihinde El Cezeri'nin bu çalışmasının önemini göz ardı etmek imkansızdır. Eser bizlere tasarım notları, üretim ve makinelerin monte edilmesine dair servet değerinde bilgiler sunuyor." - İngiliz mühendis Donald Hill (Cezeri'nin Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap isimli eseri üzerine.)

En önemli çalışmalarından birini sibernetik alanında yapmış ve bu çalışmalarından dolayı "sibernetik biliminin babası" unvanını almıştır. El Cezeri'nin bilim dünyasında çığır açan eseri Kitab-ı Hiyel, o güne kadar tasarladığı sibernetik ve elektronik sistemle ilgili robotları ve makineleri anlatmaktadır. Arapça kaleme alınan Kitab-ı Hiyel'in beşi Türkiye'de olmak üzere on beş kopyası bulunmaktadır. El Cezeri eserde yer alan bütün şekilleri bizzat çizmiş, renklendirmiş ve yaldızlamış.

Orijinali günümüze ulaşmayan Kitab-ı Hiyel'in, bilinen on beş kopyasından onu Avrupa'nın farklı müzelerinde, beşi de Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerindedir.

El Cezeri, Leonardo Da Vinci'den 150 yıl önce yaşamış ve mekaniği ondan daha iyi kullanmıştır.  

Elektrik kullanmadan, sadece su ve mekanik parçalarla çalışan makineler yapmış ve günlük hayata geçirmiştir. İTÜ Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü, Cezeri'nin kitabındaki şekillerin aslına sadık kalarak, tavus kuşu su saatini yapmayı başardı. *

Bu büyük bilim insanı Cizre'de doğmuş, Diyarbakır'da yaşamış ve Cizre'de vefat etmiştir. Mezarı Cizre'deki Nuh Peygamber Camisinin avlusunda bulunmaktadır. Cizre'ye kadar gidip mezarını ziyaret edemediğim için üzgünüm. Grupta bu büyük bilim insanını tanıyanların olduğunu sanmıyorum. Bu kanıya, mezara gidelim dediğimde destek bulamadığım için vardım.

Görsel: El Cezeri'nin mezarı. (https://www.aa.com.tr/tr/kultur/cizredeki-hazreti-nuh-peygamber-ve-ismail-ebul-iz-el-cezeri-turbeleri-restore-edilecek/2726489)

Cizre'de sabah kahvaltısından sonra yola çıktık. Hedefimiz Nemrut Dağı'na çıkmaktı. Yolda rehberimizin aldığı habere göre Nemrut Dağı'na kar yağmıştı ve Valilik çıkışları durdurmuştu. Tarihe not düşmek adına o günkü haberi paylaşmak isterim.


Kar yağışı nedeniyle Nemrut Dağı'na tırmanamayınca Hasankeyf ve ardından Diyarbakır'a gitmeye karar verildi. Çok güzel oldu. Önceleri ABD filmlerinde gördüğüm petrol kuyularını, Cizre-Batman karayolu üstünde görmüş oldum. Bildiğiniz gibi Batman'da bulunan Raman Dağı'ndan petrol çıkarılıyor. 1935 yılında kurulan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü'nün (MTA) amacı, ülkenin yeraltı kaynaklarını araştırmak ve keşfetmekti. MTA 'nın Raman Dağı eteklerinde yaptığı sondaj çalışması neticesinde 20 Nisan 1940 yılında Türkiye'nin ilk petrol kuyusu açıldı. Raman-1 adı verilen bu ilk petrol kuyusu, günde 100 varil petrol üreterek üretime geçti. Bir süre sonra bu kuyu terkedildi. 1946 yılında başka kuyular açıldı. Batman'ın çeşitli yerlerinde açılan ve petrol çıkarılan kuyuların sayısı 471 tanedir.

Petrol kuyularını izleye izleye nihayet Hasankeyf'e vardık. Raman Dağının güney eteklerinde, Dicle nehrinin iki yakasına kurulmuş olan Hasankeyf'i gördüğümde sanki ayrı bir dünyadaymışım gibi hissettim. Bunun nedeni sanırım tarihinin 12.000 yıl öncesine dayandığını bilmem ve orada bunu duyumsamamdı. Beş binden fazla mağara olduğu söylenen (bu mağaralardan üç bini Ilısu Barajı suları altında kalmış) mağaralar şehrinde adeta bir zaman yolculuğu yaptım.

Önceleri adı Hısnıkef (Hısnı, kale, Kef de kaya demekmiş) olan bu güzel yer, sonraları Hasankeyf olarak anılmaya başlanmış. 

Hasankeyf Tarihi
Bu mağaralar şehrinin kimler tarafından ne zaman oyulduğu bilinmemektedir. Yapılan arkeolojik araştırmalara göre Hasankeyf ve çevresindeki buluntular (süs eşyaları, hayvan figürleri, resimler ve taş aletler) baz alınarak yörenin yaklaşık  11.000 yıl önce kurulduğu söylenmektedir. Dicle'nin ilk uygarlığı olan Hurri kabilelerinden sonra buraya Mitanninler, Asurlular, Urartular, İskitler, Medler ve Persler hakim olmuşlardır. Bölge bir süre de Büyük İskender'in yönetiminde kalmıştır. Daha sonra Roma İmparatorluğu'nun yönetimine giren Hasankeyf, Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Bizans egemenliğine girmiştir. İslamiyet'in yayılmasından sonra Halife Hz. Ömer'in Mezopotamya'yı fethetmesinden sonra sırasıyla Hamdani, Abbasi ve Mervanilerin hakimiyetine giren Hasankeyf sonraları Selçuklu ve  Artukluların topraklarına katılmıştır. 14. ve 15. yüzyıllarda Akkoyunlu ve Safevilerin etkisinde kalmış, 1517'de ise Osmanlı topraklarına katılmıştır.  










Zeynel Bey Türbesi

Türbe, 1462 ile 1482 yılları arasında Hasankeyf'e hakim olan Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın Otlukbeli Savaşı'nda ölen oğlu Zeynel Bey için yaptırılmıştır. Türkistan yöresi anıt mezarlarının etkisi görülen Zeynel Bey Türbesi, dıştan silindirik, içeriden sekizgen plandadır. Gövde yüzeyinde turkuaz renkli tuğla çinilerden oluşan kufi hatlı Arapça yazı ile Allah, Muhammed, Ali ve Ahmed yazılıdır. 2017 yılında Batman'daki Zeynel Bey Türbesi, Hasankeyf Yeni Kültürel Park Alanı'na taşınmış. Ilısu Baraj Gölü alanında bulunan 550 yıllık Zeynel Bey Türbesi, Türkiye'de ilk defa uygulanan proje ile iki kilometre taşınarak, baraj gölü sularının altında kalmasından kurtarıldı. 











Süleyman Koç Minaresi

Sultan Süleyman Koç Minaresi de üç parça halinde taşınarak Hasankeyf Yeni Kültürel Park Alanı'na taşındı. Minare kaidesindeki kitabeye göre, külliye birimleri Eyyubi Sultanı Süleyman tarafından 1407 yılında yaptırılmıştır. Cami, medrese, imaret, çeşme, han ve türbelerden oluşmaktadır. Külliyenin doğu ucundaki türbede 1432 yılında Sultan Süleyman'ın mezarı bulunmaktadır.





Hasankeyf'ten sonra Diyarbakır'a doğru yola koyulduk. Akşam olmak üzereyken Diyarbakır'a vardık. Akşam yemeğini burada yedikten sonra, Ankara'ya hareket ettik. Sabah saatlerinde Ankara'ya vardık, unutulmayacak anılarla birlikte...

Ne zaman güzel ülkemin kültürel zenginliklerine tanık olsam ve eşi benzeri bulunmaz tarihi yerlerini gezip, geçmişe yolculuk yapsam, İbn Battuta'nın şu sözünü hatırlarım: "Yolculuk; önce seni sözsüz bırakır sonra da iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştürür." 
Yolculuk boyunca sözsüz kaldığımı biliyorum ama iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştüm mü? Bilmiyorum. Bunun cevabı sizlerde!


Not: Cizre'de görülecek yerlerden biri de güzel bir aşk hikayesinin kahramanları olan Mem ü Zin'in mezarlarının bulunduğu türbedir. Bir önceki yazımda Ahmedi Hani'nin kaleme aldığı bu aşk hikayesini yazmıştım. Arzu edenler okumak için linki tıklayabilirler: https://sahriye.blogspot.com/2024/05/ahmed-i-hani-ve-mem-u-zin-sevdiklerime.html


* El Cezeri'nin hayatı ve buluşlarıyla ilgili kaynak: tarihi değiştiren bilginler / POPÜLER TARİH, ALİ ÇİMEN. TİMAŞ 5. Baskı, s: 89-95.


4 Mayıs 2020 Pazartesi




ÜÇ YOL FİLMİ ÜZERİNE



3 Mayıs gecesi ise izlediğim Üç Yol filmi Faysal Soysal'ın ilk uzun metrajlı filmiymiş. Filmin senaristi ve yönetmeni de kendisi. Büyük bir heyecanla oturdum ekran karşısına. Filmin konusu ilgimi çekmişti çünkü. Film bittiğinde ise kafamda cevabı verilmemiş sorular vardı ve kendime şu soruyu sordum; "Bu film neyi anlatmak istemişti?" Cevabım; "hem her şeyi hem de  hiçbir şeyi" oldu. Nedenlerini yazacağım ama önce kısaca filmin konusunu yazmalıyım. Filmin konusu şöyle:

Çocukluğunda ağabeyi Yusuf'un babası tarafından çok sevildiğini, kendisinin ise sevilmediğini düşünen Bünyamin içten içe ağabeyini kıskanmaktadır. Bir gün Malabadi Köprüsü'nde ağabeyi Yusuf, Bünyamin ve arkadaşları Zeliha birlikte oynarlarken Bünyamin kazara Zeliha'nın ölümüne neden olur. Zeliha'nın ölümüne neden olduğu için kendisini affetmez ve ailesinden uzaklaşır. Daha sonra Bünyamin, 1990'lı yıllarda Bosna-Hersek'te süren savaş sırasında katledilen  Boşnakların gömüldüğü toplu mezarlarda yapılan kazılara katılmak için Saraybosna'ya gider. Orada BM'de  çalışan psikolog Zrinka(Züleyha) ile tanışır ve iki genç  yakınlaşırlar Züleyha'nın babası Sırp, annesi Boşnaktır. Züleyha ve Bünyamin birbirlerine iyi gelirler; psikolog intihardan vazgeçerken, Bünyamin ailesinden kopma nedeni üzerinde düşünmeye başlar ve ailesini görmek için memleketi Hasnkeyf'e döner. Bir süre Bünyamin'den haber alamayan Züleyha'da onun peşinden Hasankeyf'e gider.

Filmin görüntüleri çok güzeldi. Hele şimdi sular altında kalan Hasankeyf'in tarihi kalıntılarını son kez gördüğüm için de sevindim. Bir zaman sonra gitsem de artık filmdeki görüntüleri göremeyeceğimi biliyorum. Belki de senarist özellikle Hasankeyfi seçmiştir; bari geri kalanı koruyabilelim diye.

Faysal Soysal, filminde kullandığı sembollerle, birçok mesaj vermeye çalışmış. Ancak, etkilendiği farklı disiplinleri ve çok fazla konuyu tek bir filmde vermeye çalıştığı için, izlerken film beni yordu açıkçası. Örneğin; Bünyamin'in ağabeyi Yusuf'u kıskanması, Mostar'daki kuyudan çıkarılan cesetler, Bünyamin ve Yusuf'un gördükleri rüyalar ve bu rüyaların tabirleri, bana Yusuf Peygamber ve kardeşi Bünyamin'in dini hikayesini hatırlattı, filmin başında. Filmin bu çerçevede akıp gideceğini düşünürken psikolog Züleyha'nın(Zrinka) sahneye çıkması ise, ünlü "Yusuf ile Züleyha" mesnevisini aklıma getirdi. Yusuf ile Züleyha'nın aşkı işlenecek galiba derken, Batman'daki kadın intiharlarının "aşk" nedeniyle olduğunu gündeme getirdi, ki bu tesbit tamamıyla saçmaydı. Çünkü o intiharların nedenini bilmeyen yoktur.

Şimdi gelelim, film bittikten sonra, aklıma takılan ama filmde  cevabını bulamadığım sorulara: 

--Yusuf, medrese eğitimi aldığını söyledi. Hat sanatını icra ediyordu ve güzel kaligrafileri vardı. Unutulmaya yüz tutmuş geleneksel el sanatlarımızdan "hat"tı hatırlatması bakımından bu sahne güzeldi. Ancak, Batman'da medrese eğitimi var mıydı, vardı  da benim mi haberim yoktu? Yoksa Yusuf, başka bir ülkede mi medrese eğitimi almıştı? 

--Hasankeyf'e dönen Bünyamin, ağabeyi Yusuf'un kendisini affettiğini öğrenir ama yine de suçluluk hissettiğinden babasının koyunlarına çobanlık yapmak üzere dağlara gider. Kuş uçmaz, kervan geçmez bu dağlarda bir mayına basarak ağır yaralanır. Suriye ve Irak sınırlarımızda bulunan tüm mayınlar temizlenmişken bu ıssız dağda mayın neden vardı? Yönetmen bize hangi mesajı vermek istemişti? 

--Bosna Savaşı'nın nedenleri anlatılmadan, sadece sonuçları üstünde durulmuş. Yönetmen bunu da, bazı sahnelerde toplu mezarlarda yapılan kazıları ve mezarlıkları göstererek yapmış. Dolayısıyla Srebrenitsa katliamını iyi aktaramamış. Bosna-Hersek, Sırbistan-Hırvatistan neden savaşmışlardı? 1990 ve sonrasında doğanlar bu savaşı ve nedenlerini  bilmezler, anlatmak gerekmez miydi?

Kısacası filmde ne ararsan bulursun misali; Savaşta kaybedilenler, mezarlar, toplu mezarlar, şiir, psikoloji, halk hikayesi, dini hikaye, Hasankeyf, Batman'daki kadın intiharları, imgeler, rüyalar, dağdaki mayınlar v.s. vardı. Anladık, senarist ve yönetmen zengin bir bilgi birikimi ve kültüre sahip. İyi de tüm bunları tek bir filmde vermeye, anlatmaya mecbur muydu? Keşke tek bir hikaye anlatsaydı. Böylece kafa karışıklığını gidermiş olurdu. 


Filmde çok hoşuma giden ve üstünde düşündüğüm şu repliği paylaşmak istiyor ve  filmi izlemeyenlere keyifli seyirler diliyorum.

"Dünyayı hayallerle mi değiştirmek istersin, rüyalarla mı?"