12 Mart 2019 Salı



TARİHİ İPEK YOLUNDA DOĞA YÜRÜYÜŞÜ
YOL ÜSTÜNDE BİR İNCİ: NALLIHAN


"Aşk ile yürüyen, sırtında dünyayı taşır. Aşksız yürüyen, beden diye bir ceset taşır."
Taptuk Emre



İpek Yolu. Farklı kültürler arasında ticari, kültürel,felsefi, siyasi, beşeri ilişkiler ve daha bir çok alanda tarihe damgasını vurmuş, dünyanın en eski yolu. Çin'den başlayıp Orta Asya'ya, Orta Doğu'ya, Anadolu'ya, Akdeniz kıyılarına ve Balkanlara dek uzanan uzun bir yol. Merak etmeyin, ben bu uzun yolu anlatmayacağım. Sadece yol üzerindeki bir handa kısa bir mola verip dağlara doğru yol alacağım; yol arkadaşlarımla birlikte.

Bu kez tarihi İpek Yolu'nda yürümek için kalktım sabah erkenden. Daha önce, birçok kez yürümüştüm İpek Yolu'nun farklı rotalarında; her bir rotanın kendine has bir özelliği ve güzelliği vardı. Fırsat bulup bu güzellikleri yazamamıştım. 

Yol uzundu ama yabanıl bir rotada tarihe yolculuk yapacaktım. Bu nedenle yolun uzun olmasının bir önemi yoktu. Güzellikleri görmek için zorlukları göze almak gerektiğine inanırım çünkü.

10 Mart 2019 Pazar günü sabah 07.30'da yola çıktık. Kahvaltı molasından sonra yola devam ettik. İki saat sonra Beypazarı'nı geçmiştik. Çayırhan Kuş Cenneti'ne vardığımızda değişik jeolojik oluşumlar kendini göstermeye başladı. Farklı renklerde katmanlardan oluşan tepeler ve toprağın kumlu yapısı  dikkat çekiyordu. Bu oluşumların çok büyük bir kısmının tortul yapılar olduğunu, geriye kalanların ise volkanik olduğunu okumuştum. Beyaz ve gri renkteki oluşumların en yaşlıları olduğunu da. Bu farklı yapılar Nallıhan'a dek devam etti ve Nallıhan çevresinde de yer yer boz renkli kayaçları görmem mümkün oldu.

Öğle saatlerinde Nallıhan'a vardık. Ankara'ya 160 kilometre uzaklıkta olan Nallıhan, dört bir yanı dağlarla çevrili, adeta dağların eteklerine serpilmiş evleriyle şirin bir ilçe. Yüz yıllık tarihi evlerinin mimari özelliği Beypazarı'nın evleriyle aynıydı(evleri uzaktan gördüğüm için dış görünümü bakımından söyleyebiliyorum).


Nallıhan'dan görünüm

Nallıhan adının nereden geldiğini merak ederek araştırdım. Nalbantlıkla ilgisi olabileceğini tahmin ediyordum ve araştırdığımda yanılmadığımı gördüm. Şöyleki; Osmanlı İmparatorluğu vezirlerinden Nasuh Paşa'nın 1599 yılında burada bir han yaptırması ile yerleşim birimi oluşmuş ve adını bu handan almış. Handa usta nalbantlar bulunduruluyormuş. Çünkü İpek Yolu kervanlarını ağırlayan ve uğurlayan  handa bu nalbantlara ihtiyaç duyuluyormuş. Malumunuz, kervanlar at ve develerle yol almaktaydılar ve çok uzun yoldan gelen bu hayvanların nallarının yenilenmesi, değiştirilmesi  gerekiyordu. Atını burada nallatan öyle biri var ki, onun adını duyduğunuzda Nallıhan'ın tarihine ilgi duyacağınıza eminim. Bu tarihi kişilik; halk kahramanı olan, zenginden alıp fakire dağıtan ve zalim Bolu Bey'ine baş kaldıran Ruşen Ali'den başkası değil, nam-ı diğer Köroğlu. Kıratını bu handa nallatıp, çıkmış, kendi adıyla anılacak olan dağlara.





Yol aldıkça ilçe arazisinin çok engebeli olduğunu görüyordum. İki coğrafi bölge içerisinde arazisi bulunan Nallıhan'ın toprakları, ilçenin sahip olduğu doğal ve beşeri özellikler tam olarak İç Anadolu Bölgesi'nin karakteristik özelliklerini yansıtmıyordu. Yükseldikçe gördüm ki, ilçenin kimi yerleri meşe ve çam ormanlarıyla adeta Batı Karadeniz bitki örtüsüne sahip, kimi yerleri ise İç Anadolu Bölgesi'nin bozkırlarını andırıyordu. Yaklaşık iki yüz metre tırmanışla veya inişle, yani kısa mesafelerde yaşadığım büyük değişimlerle farklı iki coğrafi yapı ve bitki örtüsünü görebiliyordum. Yürüyüş sonrası bunun nedenini araştırdığımda şu bilgiyle karşılaştım:  Nallıhan ilçesi, Ankara'ya bağlı olsa da iklim, yüzey şekilleri, bitki örtüsü gibi özellikler bakımından Batı Karadeniz ile İç Anadolu Bölgeleri arasında geçiş özelliklerine sahipmiş. Geçiş kuşağında yer alması, ilçedeki arazinin çeşitli bitki örtüsüne ev sahipliği yapmasına neden olmuş. Yağmur alan yerlerde gür ormanlar, kurak olan yerlerde ise bozkıra özgü bitki örtüsü olmasının nedeni buymuş.

İlçe merkezinden ayrılmadan önce şu bilgiyi de eklemeliyim; 
Selçuklular devrinde Türkistan tarafından gelerek, Nallıhan'ın güneyinde, Sakarya Nehri yakınlarında ve ilçe merkezine 15 kilometre uzaklıkta bulunan Emresultan Köyü'ne yerleşmiş, burada yaşamış ve burada ölmüş Taptuk Emre'nin türbesi bulunmaktadır. Taptuk Emre, Yunus Emre'nin kendisine kırk yıl hizmet ettiği ve onu yetiştiren hocasıdır. Ben, sadece türbeye giden yolun tabelasını gördüm, araçla yanından geçerken.

Nallıhan'dan yola devam ettiğimizde saat on ikiydi. Yaklaşık 1300 metre rakımda araçtan indik, hazırlıklarımızı tamamlayıp, tırmanışa başladık. Hava günlük güneşlik, hava sıcaklığı 18 santigrat dereceyi gösteriyordu. Mart başında yürümek için ideal bir hava, bize eşlik ediyordu.Hava bizden yanaydı. :)


Zirveye beş kala. 

Tepeye çıktığımızda, manzaranın güzelliği nefesimi kesti. Sanki nefes alsam, gördüğüm güzel bir rüyadan uyanacaktım. Yerler  çiğdemlerle kaplı sarı bir halı, gökyüzü mavi bir atlas ve güneş tam tepemizde parlamakta. Bir taraftan esen deli rüzgarın uğultusu, diğer tarafta göz alabildiğine uzanan dağlar silsilesi; yeşilin bin bir tonunu barındıran...Rehberimizin "öğle yemeği molası" diye seslenmesiyle rüyadan uyandım ve nefes aldım. Alelacele sandviçimden bir iki ısırık aldım, ikram edilen çayımı içtim ve vurdum kendimi taşlıklardan oluşan bayır aşağı. Biliyordum ki, nadide çiçekler kuytularda saklanır, kaya diplerinde yaşam bulur. Yanılmamıştım. Endemik Ankara Çiğdemleri ve hemen yanı başlarında sayıları onu geçmeyen, şimdiye kadar hiç görmediğim beyaz dağ laleleri. Onları gördüğüm anda hissettiğim şuydu; yeni bir endemik tür keşfetmiş olabilirdim. Neden olmasın? Doğru yer ve zamanda bulunmakla ilgili bir durumdu bu keşifler. Ve ben, doğru zamanda doğru yerdeydim, öyle doğdu içime. Heyecanımı tahmin edemezsiniz. Dikkatli bakmasam, fark edemezdim, çok  miniktiler çünkü. Bildiğim lalelere benzemeyen bu özel çiçeği, eve döndüğümde araştırdım ve onllarla ilgili tek bir kare fotoğrafa, bilgiye rastlamadım internette. Dolayısıyla, çektiğim fotoğrafları göndererek, ilgili yerlere bildirimde bulunacağım. İlgilenen olur mu, emin değilim doğrusu.  Endemik tür olsun ya da olmasın bu beyaz laleleri gördüğümdeki heyecanım, mutluluğum bana yetti. Hepsinin tek tek  fotoğrafını çektim; kıyamadım birinin eksik kalmasına. Ancak şimdilik fotoğrafları paylaşmayacağım; emeğe saygı olmadığını bildiğimden. Beyaz dağ lalem, endemik olarak tescillenirse eğer, ben ve o gün birlikte yürüdüğüm yol arkadaşlarım bitki literatürüne geçmiş olacağız. Bu benim için en büyük ödül ve torunlarıma bırakacağım en değerli miras  olacaktır...


Parkurda gördüğüm tek sümbül buydu.

Çiçekleri seyrederken, rüzgar da hızını artırmıştı. Sanki esen  deli rüzgar, Sabahattin Ali'nin dizelerini fısıldıyordu kulağıma, dinledim:
...............
Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asil şey seni buldum kainatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin. *
...............

O anda, rüzgar bana özgürlüğü anlatıyordu sanki, hem de sarı çiğdem desenli halının üstünde otururken. Bu sarı çiğdemler özeldi, diğer çiğdemlerden farklıydı. Farkı, endemik olmasındandı. Uzman değilim ama ilgi alanım olduğu için biliyordum ve onları tanıyordum. Size de tanıtmak isterim. :)





Ankara Çiğdemi
Ankara ve çevresinde yetişen ve her yıl Şubat, Mart ve Nisan aylarında çiçek açan ilkbaharın müjdecisi sarı kır çiçeklerinin önemli bir özelliği var. Ankara Çiğdemi bitki literatüründe Ankara adıyla anılıyor. Aslında en ünlüleri Safran(Crocus sativus) olmak üzere çiğdem, birçok ilimizde yetişiyor ve onların bir kısmı da yetiştikleri illerin adıyla anılıyor(Abant Çiğdemi, Adana Çiğdemi, Kapadokya Çiğdemi, Hakkari Çiğdemi v.b.) ve onlar da yetiştikleri yerlerin adını uluslararası literatüre taşımışlar. Tıpkı; Latince adı Crocus Ancyrensis olan Ankara Çiğdemi gibi.(Crocus: Çiğdem, Ancyrensis: Ankaralı)

Ankara Çiğdemi endemik bir bitki olup -Botanik dilindeki anlamıyla- sadece belirli bölgelerde ve ender olarak görülebilen bir bitki türüdür. Ankara çiğdemi mevsimine denk gelmek kaydıyla  Ankara çevresindeki yüksek yaylalarda görülebiliyor. 

Ankara Çiğdemi gibi sarı renkli olan ve aradaki farkı anlamak için uzman olmak gereken çiğdem ailesinin sarı renkli başka bir türü (Crocus Flavus) daha bulunuyor. Ankara Çiğdemi daha çok altın sarısı rengiyle tanınıyor ve ayrıca yaprakları diğerine göre daha ince. 1000-1600 metre yüksekliklerdeki yaylalarda yetişen Ankara Çiğdemi'nin boyu 10-12 cm civarında. Ankara Çiğdemi serin havaları ve daha az güneş alan yerleri seviyor. Karların erimesiyle açan çiçekler, havaların ısınmasıyla kırlara veda ediyor. Tek tek yetişebildikleri gibi mavi, beyaz, mor çiğdemlerle birlikte küçük gruplar halinde veya geniş düzlükleri kaplamış şekilde çok sayıda bir arada da görülebiliyorlar.**

Ben şanslıydım, bu endemik türü küçük gruplar halinde gördüğüm için. :)




Öğle molasından sonra, dağ sırtlarından ve orman içinden yürümeye devam ettik. Orman sahasının çok geniş olduğunu belirtmeliyim. Bu ormanların bir kısmı iyi korunmuştu  ama yer yer bozulmuş orman içinden de geçtik. Ormanda çam, ardıç ve meşe türleri çoğunluktaydı. Özellikle ardıç ağaçlarının kokusunu çok sevdiğimden, ardıçların arasından geçerken koku duyumu tetikte tuttum ve mis gibi ardıç kokusunu içime çekip depoladım. :) Rahatlıkla diyebilirim ki orman, dört  duyuma da hitap etti(tabii ki bir şey tatmadım, henüz tadılacak orman meyveleri çıkmamıştı, bu nedenle bir duyu eksik kaldı). İğne yapraklı ağaçlar sona erdiğinde, meşe ormanı başladı. Henüz yeşermemiş bir meşenin en üst dalında bir kuş avazı çıktığı kadar ötüyordu. Göğsü turuncu renkte olan bu güzel sesli minik kuşun şarkısını dinledik, iki arkadaşımla birlikte. Kuş sesini dinlemek uğruna gruptan hayli geride kaldık.


Kuşu gördünüz mü?

Aşağıya indikçe,  taşlı-topraklı kupkuru bayırların sarıya boyandığını gördüm. Arada bile olsa yeşil  yoktu, görünen sadece gri ve sarıydı. Bayıra yaklaştığımda ise yine ilk kez gördüğüm sarı papatyalarla karşılaştım. Onların içinde beyaz renge yer yoktu, taç yaprakları da diğer papatyalardan  farklıydı. Galiba, ben bu papatyaları daha çok sevdim; yaşam bulmak için kolayına kaçmamışlar, zoru seçmişlerdi çünkü.









Beypazarı-Nallıhan arası kara yolu oldukça bozuktu. Buna sevindim. Çünkü ilçe çevresi yükseklerde hala bakirliğini koruyordu. Yol yapılırsa, piknikçilerin ve mangal severlerin akınına uğrayacağı aşikar. Sonrasını biliyorsunuz. Bu güzellikleri korumamız şart, bizden sonraki kuşakların da görmeye hakları var. Biz, Türk vatandaşı olarak onlara bu güzellikleri miras  bırakmakla yükümlüyüzç Ayrıca,  vatanımızın doğal güzelliklerini ve tarihi eserlerini koruyup kollamak da vatandaşlık görevimizdir...

Akşama doğru, 12 kilometrelik parkurun sonuna geldik. Nallıhan'a 20 kilometre uzaklıkta bulunan Döğmeci Köyü'ne indik. Bir köy çeşmesi başında bizi bekleyen aracımıza binmeden önce çay-kahve içip dinlendik ve Ankara'ya doğru uzun yolculuğumuza başladık. 

Not:
Edebiyatımıza birçok eser kazandırmış olan, öykü, roman, tiyatro ve deneme yazarı Adalet Ağaoğlu  Nallıhanlıdır. Sekiz yıl önce, Nallıhan ilçe merkezini gezdiğimde, hiçbir sokak, cadde veya parka Adalet Ağaoğlu adının verilmediğini üzülerek görmüştüm.Durum değişti mi bilmiyorum, çünkü ilçeyi gezmedik. Avrupa'da olsaydı, yazarın adı bile o ilçenin turizm merkezi olması için yeterli olurdu. Başka sözüm yok! 

Bitmesini hiç istemediğim parkurlardan biriydi. Doğada güzel ve keyifli bir gün geçirmemize aracılık eden rehberimiz Aytekin Gültekin'e bu özel parkuru keşfettiği, bize de keşfetme imkanı sağladığı için çok teşekkürler. Ayrıca Dilek Gültekin ve Hakan Aydın'a ve yürüyüşe katılan tüm "Yol Arkadaşları"ma teşekkürler. 

BONUS:
İpek Yolu ile yazıma başlamıştım, Japon müzisyen Kitaro'nun İpek yolu müziğiyle sonlandırayım. Müziği dinlerken, kervanın çan seslerini duyabilirsiniz. Kitaro'nun tüm bestelerini severek dinlerim. Bu müziği sevdiyseniz eğer Kitaro'nun  Caravansaray(Kervansaray)ını da dinlemenizi önerebilirim. Keyifli dinlemeler. :)




* Sabahattin Ali, Rüzgar adlı şiirinden(Sabahattin Ali-Bütün Şiirleri. Hazırlayan:Atilla Özkırımlı. YKY Yayınları)

**Timur Özkan'ın Ankara Çiğdemi kitabından alınmıştır.







9 Mart 2019 Cumartesi



MUTLU AŞK YOKTUR


(Louis, Elsa Triolet ile )

"Ölmek daha kolaydır sevmekten" diye bağıran bu dizeyi ve "Mutlu Aşk Yoktur" şiirini bilmeyen var mıdır? Sanırım yoktur. Çünkü, bir zamanlar genç olan kadın/erkek, mürekkep yalamış herkes, sevdiğinin kulağına fısıldamak için Louis Aragon'un karısı Elsa'ya yazdığı bu aşk şiirlerini bir kez de olsa okumuştur.

Fransız şair, deneme ve roman yazarı Louis Aragon'u yazmak istiyorum bugün ve de karısına bitip tükenmeyen aşkını.  

-Louis Aragon, 3 Ekim 1897'de Paris'te doğdu. Annesi ve babası Louis doğduğunda ayrıydı. Annesi, kendisini Louis'e ablası olarak tanıtmıştı. Çünkü, annenin de yaşı küçüktü. 

-Yalnız bir çocukluk döneminden sonra Louis okula başladı. Başarılı bir öğrenciydi ve 1908'de Saint-Piere Lisesi'ne girdi. Liseyi bitirdikten sonra, annesinin isteği üzerine 1914'te Tıp Fakültesi'ne kaydoldu. Ancak okulu tamamlayamadı. Çünkü Louis, Tıp Fakültesi'nin üçüncü yılının sonunda askere çağrıldı.

-I. Dünya Savaşı sürüyordu ve Louis, orduya katılmalıydı. Askere gitti ve ikinci dereceden doktor olarak görev aldı. Savaş sonrasında askerdeki başarısından dolayı madalya aldı.

-Askerde kendisi gibi Tıp öğrencisi olan Andre Breton; ayrıca Paul Eluard ve Philippe Soupault ile tanıştı. Terhis olduktan sonra Tıp Fakültesi'ne geri döndü. 1921'de okulu bıraktı ve kütüphaneci olarak çalışmaya başladı.

-Tristan Tzara'nın öncülük ettiği Dadaizm akımının etkisindeki ilk şiirleri 1918'de "Nord-Sud" dergisinde yayımlandı. Etkisinde olduğu akımın görüşlerine göre, toplum kurallarına, savaşa ve geleneklere, hatta şiirin o güne dek süregelmiş kurallarına  karşı olduklarını da belirtiyor; hatta ve hatta bunu anlamsızlığa dek dayandırıyorlardı.

-Louis, 1920'de çıkardığı ilk şiir kitabına "Le fen de joie" (Kıvanç Ateşi) adını vermişti. Bir yıl sonra da "Anicent on le panorama" adını verdiği romanını yayımladı. 

-1924'te Dadaizm'den sıyrıldı ve gerçeküstücülüğü savunmaya başladı. 1925'te yayımladığı "Le paysan de Paris" (Parisli Köylü), bu akımın baş yapıtlarından biri kabul edildi.

-Louis ve arkadaşları komünist partiye üye olmuştu. Ve Louis'in aklını başından alan bir sevgilisi vardı: Nancy Cunard. Ancak, Nancy, Louis'i bir caz piyanisti için terk etmişti. Bunun üzerine Louis, aşırı dozda ilaç içerek intihara kalkışmış ama başaramamıştı.


(Louis Aragon, Nancy Cunard, Taylor Gordon)

-Louis, 1928'de Rus yazar Elsa Triolet ile tanıştı. Artık hayatı boyunca onun için şiirler yazacaktı. Aşk, bundan böyle her koşulda Elsa demekti. Aynı yıl evlendiler. Ve birlikte Sovyetler Birliği'ne gidip bir yıl orada yaşadılar.

-1932'de Louis, Breton'dan ve Gerçeküstücülük'ten tamamen kopmuştu. Bir yandan da Fransız Komünist Partisi'nin yayın organında çalışmaya başladı. Bir sonraki yılda artık Sovyetler Birliği Yazarlar Kongresi'ndeydi.

-1939'da çıktığı New York gezisinden döndüğü sırada yeniden askere alındı. II. Dünya Savaşı başlamıştı. Louis cepheye gitti. Almanlara esir düşmüştü ama ellerinden kurtulmayı başardı. Savaş sonrasında Louis, ikinci kez savaş madalyası aldı.

-Savaş sırasında, şiirleriyle aşkı da bir efsaneye dönüşmüştü. Direnişe farklı bir kimlikle gittiği Güney Fransa'da gizlice basılıp dağıtılan şiirleri ile aşkı ölümsüzleşti.

-Louis, savaştan sonra Paris'e döndü. 1950'de Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesiydi ve 1968 Mayıs olaylarında öğrencilerin gösteri ve toplantılarında konuşmalar yapıyordu.

-1969'da Goncourt Akademisi'ne girdi. Ancak bu kısa sürdü. 1970'de kaybettiği eşi, politika dostu, her şeyi olan Elsa'nın ölümüyle sarsıldı.




-Elsa, 16 Haziran 1970'de kalp krizi geçirip hayata veda etti. Birlikte yaşamları süresince Louis ve Elsa, aşkta mutlu aşkın temsilcileriydi. 42 yıl evli kaldılar ve Louis şiirlerini Elsa için yazmıştı.Yani şiirler gerçekti.

Karısının ölümünden sonra Louis, onun çekmecelerinden birinde içinde isimler olan bir liste bulur. Listede,  aşık olduğu kadının seviştiği erkeklerin isimleri yazmaktadır. Bu darbeyle yıkılır Aragon. Hesap sorabileceği, "Niye yaptın," diyebileceği Elsa'sı yoktur artık. 

Bulduğu liste, aşkına gölge düşürmüş müdür Louis'in ya da keşke yaşasaydı da hesap sorsaydım diye düşünmüş müdür, bilemeyiz elbette. Ama ölene kadar, Elsa'nın, bunu neden yaptığını  merak etmiş, içi içini yemiştir sanırım.

Elsa'nın adıyla ölümsüzleşmiş aşk şiirleri yazan Aragon'un acısının ve kederinin ne kadar büyük olduğunu anlayabiliriz.  Elsa'nın ihanetini öğrendikten sonra  belli ki çok acı çekmiş; "neden" diye sorabileceği kadın yok karşısında çünkü. Ve bu sorunun muhtemel cevaplarını düşünmek bile insanın canını fena halde yakar. Aragon'un da canı yanmış ki, işe dış görünümünü değiştirmekle başlamış. Koyu renkli, onu fazlasıyla ciddi gösteren takımlarını atıp, gösterişli kıyafetlere yönelmiş. Sarı çizmeler, kovboyları andıran şapkalar, göz alıcı trençkotlar giymeye başlamış, saçlarını uzatmış. Cinsel tercihlerinin dahi değiştiğini gösterir kaynakların varlığından söz ediliyor.

Belki de ihanetin acısını ve Elsa'nın kaybının kederini bu şekilde atlatmaya çalışmıştır. Kim bilir...

-Elsa'nın ölümünün üzerinden 12 yıl geçtikten sonra, Louis Aragon, 24 Aralık 1982'de hayata veda etti. Belki Elsa'ya öfkeliydi; ama yine de uzağına gidemedi. İki aşık özel bir yasayla, yan yana gömüldü.

Her ne kadar "Mutlu Aşk Yoktur" dese de şair, aşkın sembolü olmuş, ölümde bile ayrılmayan  bu ikiliyi, Louis'in bir şiiriyle sevgiyle anıyorum...

-Yalnız insan merdivendir
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan
- Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir
- Yalnız insan yok ki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan
-Yalnız insan kayıp mektup
Adresi mi yanlış nedir
Sevgiler der fırlatılır
Kimbilir kim tarafından




Kaynak:
- www.ensonhaber.com 
(Aragon'un biyografisi bu web sitesinden tarafımdan derlenmiştir ve fotoğraflar aynı siteden alınmıştır.)





2 Mart 2019 Cumartesi



GÜMÜŞ SİKKE ÜZERİNDE YAŞATILAN AŞK
Gürcü Hatun




Tarihe geçmiş aşklara "büyük aşk" deniyor; bu aşkları yaşayan kişiler "büyük" oldukları için herhalde.  Eğer aşık olan bir kral, kraliçe, prens, prenses, imparator, imparatoriçe, padişah ya da sultan ise bunların aşkı da büyük oluyor.  Çünkü sosyal gerçekler fiziksel gerçeklerden daha önemlidir. Büyük aşklar sadece yönetenler için değil dünyaca ünlü ressam, yazar, şair, heykeltraş, besteci veya müzisyenler için de geçerli. Sıradan insanların aşkları da kendileri gibi sıradan olur varsayımından yola çıkarsak, ünlü olmayan birinin aşkını kim, niçin merak etsin ki? 

Tabii aşklar büyük olunca, aşkını ifade etme biçimi de görkemli ve azametli olmalı; duyan, gören herkes bu aşka imrenmeli, saygı duymalı. Öyleki, devlet yıkıldıktan, faniler dünya değiştirdikten ve zamanın üstünden yüzyıllar geçtikten sonra da "bu büyük aşk" anılmalı ve insanların zihinlerinde yaşamalı. Kısacası, bu büyük aşka ölümsüzlük gömleği giydirmeli. Ama nasıl? Kimi aşkı uğruna Tac Mahal gibi anıt mezar yaptırmış, kimi sevdiği şarkıcı ölünce adını yaşatmak için Japonya'da  John Lennon Müzesi açmış, kimi Kral VIII. Edward gibi aşık olduğu kadınla evlenebilmek için tahttan inmiş, kimi  Paris gibi aşkından  vazgeçmemek adına  savaşa neden olmuş.

Ama öyle biri var ki, aşkı uğruna gelenekleri, dini yasakları bir kenara bırakmış. Ulemanın karşı çıkmasına ve yönetimi altındaki halkın ne diyeceğine aldırmaksızın o güne dek hiçbir Türk ve İslam Sultanı'nın yapmadığını yapmış. Aşık olduğu kadının yüzünü gümüş sikkeye bastırmış. Üstelik kadının kendisini hiç sevmediğini bildiği halde.




Bu sultanın kim olduğunu merak ettiniz değil mi? İlk kez okuduğum bu bilgiye ulaştığımda böylesine cesur, aşık sultanı takdir ettim ama kitabı bitirdiğimde, sultanla ilgili aklımda birçok soru vardı? Üzerinde en çok düşündüğüm sorulardan biri şu oldu; 1243 yılında Kösedağ'da Moğollarla yapılan savaşta, sultan mağlup olacağını anladığında, savaş meydanından arkasına bakmadan kaçmasaydı, ölene kadar çarpışsaydı tarihin seyri nasıl olurdu? Ve Anadolu Selçuklu Devleti, tarih sahnesindeki yerini uzun süre muhafaza edebilir miydi? Elbette, bu soruların cevabını veremeyiz. Çünkü tarihi olaylar o günün şartlarına, yer ve zamanına, neden ve sonuç ilişkisine göre incelenir. Olayların objektif olarak değerlendirilmeleri de şarttır.

İşte merak ettiğinizi tahmin ettiğim bu sultanın adı, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'dir. Veziri Saadettin Köpek tarafından zehirlenerek öldürülen Anadolu Selçuklu Devleti'nin ünlü sultanı Alaaddin Keykubat'ın oğlu Gıyaseddin. Babası ölünce tahta çıkan Gıyaseddin , zalimliğiyle ünlü Gürcü Kraliçesi Rusudan'ın kızı Prenses Tamara ile genç yaşında evlendirilir. Bu evlilik siyasi olsa da Gıyaseddin karısını görür görmez ona aşık olur. Tamara çok güzeldir ama onun tek aşkı Tanrı'ya olan aşkıdır. Dünyevi meselelerle ilgilenmez. Ülkesinden gelirken kendi papazlarını da yanında getirmiştir. Çünkü kayınpederi Alaaddin Keykubat ölmeden önce Tamara'nın annesi Rusudan'a söz vermiştir;kızı Ortodoks Hristiyan inancını özgürce yaşayacaktır ve dinini değiştirmesi için kendisine  baskı yapılmayacaktır. Tabii babası tarafından verilen bu söz, Sultan Gıyaseddin'in karısı Tamara'ya  karşı sevgisi, aşkı azalana kadar geçerli olacaktır.

Tamara, sultanın tebaası tarafından sevilince "Sultan Tamar" olarak  değil, "Gürcistanlı sultan" manasında "Gürcü Sultan" olarak anılmaya başlamış. Karısının böyle anılması hoşuna giden sultan, birlikteliğini mühürlemek için Gürcü Sultan'ın yüzünü tasvir eden bir sikke darp ettirmeye karar vermiş.

Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, bu kararını bildirmek üzere divanı toplamış. Divan üyeleri sultanın kararına karşı çıkmışlar, şu gerekçelerle;
-Öncelikle adetlerimize aykırıdır.
-Sizin gücünüz ve hakimiyetinizi temsilen Hanım Sultan'ın bir eşya üzerinde tasvir edilmesi düşmanlarınız tarafından bir zayıflık göstergesi olarak algılanabilir.
-Yüce dinimiz insan tasvirini yasaklamıştır.

Divandan istediği sonucu alamayan sultan, divan üyelerinin ve sadık kullarının darp ettireceği sikkeye karşı dirençlerini kırmak için akıllıca bir yol bulur; paranın bir yüzüne Acem hükümdarları tarafından kullanılan bir motif koydurtacaktır. Bu motif, bir aslan figürü ve arkasında insan yüzlü güneş olacaktır. Çünkü "Arslan ve Güneş yani Şir ve Hurşit motifi Fars şairi Nizami'nin anlattığı gibi İran Hanedanı Hüsrev'in hanımı Şirin'e olan aşkını temsil eder."

Gümüş sikke bastırılır ve piyasaya sürülür. Paranın bir yüzünde arslan ve arkasında güneş figürü vardır ve güneşin yüzü Gürcü Sultan'ın yüzünün tasviridir. Diğer yüzünde ise "İnananların emiri, El-Müstansir Billah" yazmaktadır. Ve kimse de karşı çıkmamıştır bastırılan sikkeye.

İşte hikaye böyle. Aradan sekiz yüz yıl geçmesine rağmen, toprağın derinliklerinden çıkarılan bu gümüş sikke(dirhem) Sultan II.Gıyaseddin Keyhüsrev'in karısı Gürcü Sultan'a olan aşkını anlatıyor ve hatırlatıyor bizlere. O bir sultandı ama öncelikle insandı ve insana dair her şey onun için de geçerliydi...



Notlar: 
-Okuduğum kitapta, tarihimizde Anadolu Selçuklu Devleti olarak anılan devletin adı, Rum Selçuklu Devleti olarak geçmektedir. Bu konu, tarihçileri ilgilendirmektedir.

-1237 ile 1246 yılları arasında hükümdarlık yapan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, yavru iken alıp beslediği ve çok sevdiği aslanı tarafından Alanya Kalesi'nde parçalanarak öldürülmüştür. Sultanın ölümünün ardından Gürcü Sultan, Mevlana'nın müritlerinden olan ve dönemin güçlü komutanı Muineddin Süleyman ile evlenmiştir. 

-Karısı Gürcü Sultan, Sultan Gıyaseddin'in isteği üzerine dinini değiştirip Müslüman olmuştur. Ancak kocasından uzak olmak ve dinin baskısından kurtulabilmek için Konya'da bulunan Mevlana ile tanışmış, onun en yakın müritlerinden biri olmuştur.

-Mevlananın ölümünden sonra, Gürcü Sultan tarafından yaptırılan Mevlana Türbesi (Kubbe-i Hadra) yeşil türbesiyle birlikte , günümüzde de ziyaretçilere açıktır.




Kaynak Kitap:
GÜRCÜ HATUN, Gisele Durero-Köseoğlu.(Çeviren:Burçak Targaç, GİTA, 440 sayfa)

Görseller Google'dan alınmıştır.



26 Şubat 2019 Salı




AKKAYA, SORGUN VE KURT YAYLALARI'NDA DOĞA YÜRÜYÜŞÜ VE KARDELENLER




Uzun zamandır doğa yürüyüşü yapıyorum ve  ülkemin nadide güzelliklerini sizlere tanıtmak için bu yürüyüşlerimi kaleme alıyorum. Yazarken zorlandığım yan ise, gezi-yürüyüş yazılarımın kendini tekrar etmesinden yana olan çekincemdir. Çünkü, yurdum coğrafyasında her bir yerin ayrı büyüsü, farklı çekiciliği, değişik renkleri ve tatları vardır. Kanımca, tüm bu özellikleri aynı sözcüklerle ve benzer hislerle anlatmak,  gezdiğim, gördüğüm yerlerin güzelliklerine haksızlık olur.  Çekincem bundandır işte.

Okumakta olduğunuz  yazımdaki duygularımın ana kaynağı  pek sevdiğim ve soğuk kış günlerinde bir an önce görmeyi hayal ettiğim dirençli, güneşi görebilmek uğruna ölümü göze alan kardelenlerdir. Onlar kar altında büyük bir özlemle güneşe kavuşabilmek için sabırla beklerler. Henüz karlar erimeden, bir an önce sevgilisine kavuşabilmek ümidiyle  karları delip başlarını çıkarırlar yeryüzüne. Mahcupturlar, utangaçtırlar, ki başları hep toprağa dönüktür de kafalarını çevirip güneşe bakamazlar. Belki de güneşe bakmaya kıyamazlar ya da onun parlaklığından etkilenip çabuk solacaklarını hissederler. Bilemiyorum ama bildiğim şu ki; yapılan son araştırmalarda bitkilerin de duygularının olabileceğinin kanıtlandığıdır.

Bir yürüyüş grubunun sayfasında 24 Şubat 2019 Pazar günü yapılacak doğa yürüyüşünde, kardelenleri görebilme şansının olabileceğini okuyunca, bu rotada yürümeye karar verdim. Yürüyüş sonunda da iyi ki yürümüşüm dedim. Güçlü oldukları kadar nahif olan kardelenlerin ömürleri çok kısadır çünkü ve her yerde açmazlar. Onlar yüksek yerlerin, dağ yamaçlarının çocuklarıdır.

Yürüyeceğimiz rota, Ankara'nın Çamlıdere ilçesiyle, Bolu'nun Kıbrısçık ilçeleri sınırında(bitişik ekosistem geçiş zonu) yer alan Akkaya, Sorgun ve Kurt Yaylaları'ydı.

Yürüyüşe Akkaya Köyü'nden başladık. Başladığımız nokta, tipik Orta Anadolu bozkırıydı. Unutmadan yazayım; bozkır deyip geçmemek gerek, bozkırlar ekosistem bakımından dağlık ve ormanlık alanlardan çok daha zengindir.

Yaylalara doğru yükselmeye başlayınca, durdum ve etrafı seyrettim. Karlar  erimiş boz renkli toprak belirginleşmişti. Gözlerim ufuk çizgisinde, aklımda "Bekir Büyükarkın'ın Bozkırda Sabah- Kurtuluş Savaşımızın Romanı"ndaki satırları: ".......Bitmiyordu ki savaşın yapıldığı yerler. İnönüler, Uşaklar, Afyonlar, Aydınlar...Hep dolaşıyorduk, binlerce kilometre...Geride ise Ankara vardı. Ankara bir bozkırdı. Orada, Kalaba'da bir adam Ayaş sırtlarından gelen tüfek seslerini dinleye dinleye yalnızlığın buruk acısını, iradenin çırpınışını tadıyordu." 
Duygulandım. Bir zaman sonra, düşüncelerimden sıyrılıp kafamı kaldırdığımda grup bir hayli yol katetmişti ve onlara yetişebilmek için hızlandım.





Rakım arttıkça, belli etmek istedikleri duygulara göre renk değiştiren bukalemunlar gibi bozkır da renk değiştirmeye başladı. Boz renk yavaş yavaş yeşile dönüşüyordu. Ve  Akkaya Yaylası'na vardık. Yaylada kar yoktu ama eriyen kar sularıyla coşan bir dere vardı. Üstelik  soğuk akan kar suları nedeniyle, derenin suyu buz mavisi rengindeydi. Öylesine güzeldi ki, mavinin tonu, hiçbir ressam bu rengi yakalayamaz paletinde diye düşündüm. En yetenekli ressam doğadır çünkü; insanlık tarihinden öncesinde de böyleydi, sonrasında da böyle olacaktır. İnsan, ancak doğayı taklit edebilir; en yaratıcı eserler bile röprodüksiyondur. Özgün olan doğanın kendisidir...






Dere boyunca ilerlerken karşıma çıkan minik bir kardelenle tanıştım. Bu mevsimde gördüğüm ilk kardelendi. Sevincimi, mutluluğumu tahmin edemezsiniz. O anda benim için zaman durmuştu sanki; ne betonlaşmış yayla evlerini gördü gözüm, ne de başka bir şeyi. Doğanın bize sunduğu ender güzelliğe odaklanmış, onu seyrediyordum doyasıya. Kulağımda ise Can Yücel'in sesi:

"Kardelene sormuşlar; Bütün çiçekler sıradan yerlerde açıp insanlara yakın dururken, sen neden yüksek dağlarda açarsın?
Kardelen şöyle cevap vermiş:
Gülü seven dikenini, menekşeyi seven rengini, beni seven ölümü göze alır!"
Başka söze gerek var mı?






Rehberimizin "haydi gidiyoruz" uyarısıyla kendime geldim ve  yol boyunca pembe, sarı, mor çiğdemler eşliğinde yürüyüşe devam ettim.. Hem sonbaharda hem de ilkbaharda açan bu çiçekler baharın müjdecisidirler, mevsimin "ilk" veya "son" olduğuna aldırmazlar. Çünkü kendini beğenmiş, mağrur çiçeklerdir onlar. Her çiçekten ala olduğunu düşünür, yiğit başına bela olurlar. Ve Aşık Veysel'in dizelerinden gururla biz ölümlülere seslenirler; "Benden ala çiçek var mı?" diye. Bu kendini beğenmişliğe, şişkin egoya karşın, insanın "evet, var" diyesi geliyor ama öylesine güzeller ki, insan bu güzelliği kırmak istemiyor ve susuyor...










Küçük bir dere kıyısında öğle molası verdikten sonra, Kurt Yaylası'na doğru tırmanmaya devam ettik. Tırmandıkça,  yürüyüşümüz kar yürüyüşüne dönüştü. Kar sert ve bozulmuş  olduğundan yürümek de zordu haliyle. Yayladaki minik göletlerin  buzu çözülmemişti henüz. Üstelik hava günlük güneşlik olduğu halde. Yaylanın çevresi çam ve köknar ağaçlarıyla çevriliydi ve göz alabildiğine yeşillik uzanıyordu. Hava açık ve güneşli, gökyüzü masmaviydi.  Beyaz, yeşil ve mavi triosu ahenkli bir müzikti sanki. Bu müziği duydum ama dans etmedim, müziği duymayanlar  deli sanmasınlar diye!




Kurt Yaylası, yer ve doğal güzellik bakımından gördüğüm güzel yaylalardan biriydi. Ancak, tipik yayla evleri (ahşap veya taştan olan ve orman dokusuna uygun o eski evler) yerine rengarenk boyanmış üç dört katlı beton binaları görünce sukutu hayale uğradım. Muhtemelen bu beton yığınları kaçak olarak inşa edilmişti, hala inşaatı devam eden binalar vardı çünkü. İnşaatçılar pek de haksız sayılmazlar!!  Yurdum toprakları kapanın elinde kalıyor adeta; öyle ya da böyle imar affı çıkıyor, bedavadan dağda villa sahibi olunuyor. Maalesef gerçek bu, güzel ülkemde ve çok üzücü...






Neyse ki, yaylada başı boş koşturan yılkı atlarını uzaktan da olsa gördüm de bir anlığına bu olumsuz düşüncelerden sıyrıldım. Doğada görmek istemediğim tek hayvandır yılkı atı. Neden mi? Bana, insanların ne kadar vefasız ve pragmatist olduklarını hatırlattığından. Bazı yörelerde, bir zamanlar işlerine yarayan bu atları yaşlandıkları ve işe yaramaz duruma geldikleri için onları beslememek ve onlara verecekleri  yemden tasarruf etmek adına, kışın dağa salıverirler. Eğer atlar kışı geçirip ilkbahara sağ çıkarlarsa sahibi tarafından tekrar alınıp bakılıyor. Ancak bu yaşlı atların çoğu soğuğa ve açlığa dayanamayıp yaşamını yitiriyor. Sahipleri tarafından tekrar alınmayan ve sağ kalan atlar ise dağda yabanileşiyorlar. Ve genellikle 10-12 attan oluşan gruplar halinde dolaşıyorlar. Yaşlı atların bu acıklı öyküsü, Abbas Sayar'ın "Yılkı Atı" kitabında anlatılmaktadır.
Yaylada gördüğüm grup halinde koşturan yılkı atları öylesine ürkek ve hızlıydılar ki, fotoğraflarını çekmem mümkün olmadı. Ama rehberimiz çekmişti. 


Yılkı Atları.
Fotoğraf: Halil Yiğit(çekim mesafesi; yaklaşık 800 metre)


Yılkı atlarını ve Kurt Yaylası'nı geride bırakarak karda  yürümeye devam ettik. Hava aniden değişti ve yağmur çiselemeye başladı. Çiseleyen yağmur altında yürürken, otlamakta olan koyun sürüsünün çıngırak sesleri de bize tempo tutuyordu. Bir süre bu tempoyla yürüdük. Ve nihayet Sorgun Yaylasına vardık. Burada bulunan göletin kıyısında biraz dinlendikten sonra, Ankara'ya doğru yola koyulduk. 




Parkur çok güzeldi. Eminim Nisan ayında açan yayla çiçekleriyle birlikte çok daha güzel olacaktır. Tekrar gitmek isteyeceğim parkurlardan biri. 14 kilometrelik parkur sona erdiğinde, hiç yorgunluk hissetmedim; gördüğüm güzellikler, bu güzelliklerden aldığım haz ve mutluluğum yorgunluğuma ağır basmıştı çünkü. Doğa bana mutluluk sunmuştu ve ben de onu seve seve kabul etmiştim. Tıpkı, Dostoyevski'nin dediği gibi:
"İnsan daima başına gelen felaketleri sayar, sevinçleri değil. Eğer saysaydı, evrenin kendisine yeterince mutluluk sunmuş olduğunu anlardı."

Note:
I dedicate the first snowdrops and crocuses of the spring to my dear friends; Beatriz Martinez from Uruguay, Gabriela Irimescu from Romania and Lea De Taranto Gündüz from Florida. Thank you so much for translating and reading my blog posts. I love you... Greetings from Turkey. 



Bize, bu güzel parkuru görme ve yürüme imkanı sağlayan rehberlerimiz Halil Yiğit ve Hasan İlhan'a  teşekkürler.

BONUS: Üçü bir arada. Her zaman denk gelmez. Doğanın hayran olunası bir güzelliği daha...



Ufacık bir not:
Kardelenler için kullandığım "nahif" sözcüğü, anlam olarak  doğru yazılmıştır. Genellikle "naif" olarak kullanılır, ki iki sözcüğün anlamları çok farklıdır. İnanmıyorsanız, TDK Sözlüğüne bakabilirsiniz. :)





21 Şubat 2019 Perşembe




 ALEV DAĞI'NIN ÜZÜMLERİYLE ÜNLÜ TURFAN'DAN KARAPINAR ÇÖLÜ'NE KUŞ BAKIŞI

Bilmek için merak etmek, merak ettiğini öğrenmek için soru sormak, sorunun cevabını bulabilmek için de düşünmek, araştırmak ve kitap okumak  şarttır. Benim  bıkmayan, usanmayan araştırmacı yanım boş durmayı sevmiyor nedense. Yine, kafamı meşgul eden bir konuyu araştırdım ve değişik bilgilere ulaştım, uzak diyarlara yolculuk yaptım. Bu yolculuklarım ne keyiflidir bir bilseniz. Yeni yerler keşfetmenin heyecanını, yeni bilgiler öğrenmenin hazzını nasıl anlatabilirim ki, anlatmaya  kelimeler kifayetsiz kalır...

İlk cemrenin havaya düştüğü bu günlerde ilkbaharın ayak seslerini duyuyorum hafiften. İlkbahar yalnızca doğanın uyanışının değil, kış mevsimi süresince  yediğimiz kış sebze ve meyvelerinden kurtulacağımız günlerin de habercisidir. Gerçi, günümüzde paranız varsa dört mevsimde de istediğiniz meyve ve sebzeyi satın alabilirsiniz. Yani, mor sümbüllü bağınız olmasa da, zemheri ayında gül bulabilirsiniz. :)

Özleyenler dört gözle beklerler, turfanda sebze ve meyvelerin manav reyonlarında yer almasını. Hep kullanırız da turfanda kelimesini, bu kelimenin etimolojisini bilir miyiz? Kelimenin kökenini öğrendiğimde çok şaşırdım, bakalım yazımla sizi de şaşırtmayı başarabilecek  miyim? :) 

Turfanda sebze ve meyve, seracılık faaliyetleri olarak yapılan tarımdan elde edilen sebze ve meyvedir. Sebze ve meyve tarımı için önemli olan sıcaklık, nem ve basınç özelliklerinin kontrol altında tutulmasıdır, ki işte seralar bu fiziksel özelliklerin belirlenmesi ve kontrol altında tutulmasına yarar.

Turfanda kelimesi, Çin'in Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki Turfan vilayetinin adından gelmektedir. Çöl tanımına uygun kurak bir iklime sahip olan Turfan, binlerce kilometreden taşınan Tanrı Dağları'nın sularıyla bereketli topraklardan oluşan bir havzaya dönüştürülmüş. 

İçinde Han, Uygur, Hui, Moğol gibi birçok etnik unsuru barındıran Turfan kenti, başkent Urumçi'ye iki saat uzaklıkta ve 600 binlik nüfusuyla canlı bir tarım merkezi.

"Urumçi'nin doğusunda olan ve çok sıcak olmasından ötürü halk arasında 'Ateş Bölgesi' olarak adlandırılan Turfan, tarihi ve kültürel değerleriyle de yerli ve yabancı turistlerin bölgedeki ziyaret noktaları arasında bulunuyor."


gezialemi.com

Deniz seviyesinin altında olan Turfan şehri, su kaynakları bulunmayan ve iklimi son derece kurak olan bir bölgede bulunmasına rağmen iki bin yıldır tarım merkezi olarak çevresinin meyve ve sebze ihtiyacını karşılamaktadır. Peki, bunu nasıl başarmışlar? Çölün aşırı sıcağında su buharlaşmasın diye bugün bir mühendislik harikası sayılan yeraltı su tünelleriyle. Bölgedeki su sıkıntısından ötürü 2 bin yıl önce, Tanrı Dağları'ndan Turfan yönünde toplam uzunluğu 5 bin 272 kilometre olan yeraltı su kanalları inşa edilmesinin ardından bölge, cenneti andıran güzel manzaralara sahip olmuş. 




Turfan'ın su ihtiyacının yüzde 30'u hala bu yeraltı kuyuları olan Karez kanallarından sağlanıyor. Tarihte kuyu kanalları olarak adlandırılan ve Çinliler tarafından 'Yeraltındaki Büyük Kanal' olarak nitelendirilen Karez kanalları, yöre insanlarının Tanrı Dağları'nda eriyen kar sularının yeraltına sızmasından oluşan sudan yararlanması için inşa edilen bir sulama projesi. 

Tanrı Dağları'ndan yüzyıllardır bölge halkına hizmet veren yeraltı kanalları 1,5 metre yükseklikte, 60-70 cm genişlikte yapılmış ve günde 858 metreküp su taşıyor. Ancak bugün bu oran, neredeyse üçte bir oranında düşmüş durumda.

Yüzlerce kanalın bulunduğu bölgede halen bağcılık faaliyetinin yanı sıra akademik zirai çalışmalar da yapılıyor.

Yıl boyunca neredeyse hiç yağış almayan Turfan'ın iki bin yıllık su kanallarıyla sulanan ünlü üzüm bağları, vilayetin en büyük gelir kaynağı.


Turfan üzümü

Turfan'da hayatın her safhasında üzüm çok önemli. Onlarca çeşit üzümün yetiştirildiği vilayette üzümden, hem şarap yapılıyor hem de taze ve kurutulmuş olarak piyasaya sunuluyor. Üzümlerin sofralık özellikleri ağır basıyor, çünkü ince kabuklu ve çok lezzetli.

Çinliler tarafından  Hou Yan Şan olarak adlandırılan Alev Dağı arasındaki yeşilliklerle kaplı 'Üzüm Vadisi'nde' on bin Uygur aile  üretim yapıyor.

Türkçeleşmiş bir kelime olan turfandanın(TDK Sözlük ve İmla Kılavuzu'nda yer almakta) etimolojisini araştırırken taa Çin'e gittim ve Karez kanallarının "Ateş Bölgesi"ni cennete çevirdiğini öğrendim. Tüm bunları okurken ister istemez, Türkiye'nin ilk ve tek çölü olan Konya/Karapınar Çölü geldi aklıma ve üzüldüm. Çünkü Uygurlar 2 bin yıl önce çölü vahaya çevirmişler, biz ise vahayı yok edip, cenneti çöle çevirmişiz.  Karapınar Çölüne 7 Nisan 2018'de gittim, gördüm ve yazdım. Okumak isterseniz, linki tıklayınız:

https://sahriye.blogspot.com/2018/04/gez-konyayi-gor-karapinar-colunu.html

Karapınar'daki Kumul

Ve bugün Karapınar Çölü'nde uygulanan "damla sulama teknolojisi" susuzluk ve çölleşme ile mücadele eden İsrail'den örnek alınmış. Çölde vaha yaratan İsrail, dış ülkelere yılda 1,5 milyar dolar değerinde tarımsal ürün ihraç ediyor. Peki, İsrail bunu nasıl başarmış? İsrail'in sınırlı su kaynakları ve yağışlardaki bölgesel eşitsizlikler akıllı su yönetimini zorunlu kılmış. Son altmış yılda akıllı su yönetimi sayesinde tarımsal üretim 12 katına çıkarken, su tüketimi neredeyse sabit tutulmuş. Tarımsal sulamada çığır açan damla sulama teknolojisi sayesinde, bir yandan klasik sulamada görülen su israfının önüne geçilirken, diğer yandan tarımsal üretim verimliliği arttırılmış. 

Damla sulama yöntemiyle Karapınar'ı çölleşmeden kurtarıp kurtaramayacağımızı zaman gösterecek. Sizce çölü yeniden vahaya çevirmeyi  başarabilir miyiz? Damlaya damlaya göl olur mu dersiniz?





Yararlandığım Kaynaklar:
Anadolu Ajansı.
www.genelturktarihi.net
www.ulusaltarim.com

Görseller, internet üzerinden derlenmiştir (Karapınar kumulu hariç).