15 Aralık 2018 Cumartesi




SADAKO VE KAĞITTAN BİN TURNA KUŞU EFSANESİ


Sadako Sasaki

Bilindiği üzere II. Dünya Savaşı'nın son aşamasında Amerika Birleşik Devletleri Japonya'ya iki atom bombası attı:  Kod adı Little Boy olan uranyum tipi atom bombasını 6 Ağustos 1945'te Hiroşima'ya, üç gün sonra 9 Ağustos 1945'te kod adı Fat Man olan plütonyum bombasını da Nagasaki'ye attı. Bu iki atom bombası, hedeflerini tamamen imha etti, onbinlerce ölü ve yüzbinlerce yaralı bıraktı ardından. 

Hiroşima'ya atom bombası atıldığında, Sadako Sasaki  henüz bir yaşında bir bebekmiş.  Bomba, Hiroşima'daki evlerinin bir mil uzağında patladığı için yaralanmamış. Ancak Sadako on bir yaşına geldiğinde birdenbire hastalanmış. Doktorlar, Sadako'ya "atom bombası hastalığı" adı verilen kan kanseri(lösemi) teşhisi koymuşlar.

Hastanedeki doktorlar, çaresizce küçük kızın ölümü için gün sayarlarken Sadako yüzünde gülücüklerle hastane koridorlarında koşup oynuyormuş. Hastanede en sevdiği kişi ise seksen yaşlarında kendisi gibi kanser olan yaşlı bir kadınmış.

Yaşlı kadın ölmeden hemen önce yanında bulunan Sadako'ya "Benim için çok geç ama, bizim inanışımıza göre; eğer bir kişi kağıttan 1000 tane turna kuşu yaparsa, her istediği kabul olur. Ben yapamadım ama sen yap ve kurtul" demiş ve son nefesini vermiş.

Bunun üzerine Sadako hastalığını cesaretle karşılayıp, kağıt turnaları katlamaya koyulmuş. Turnalar tüm dünyada uçabilsinler diye de her bir turnanın kanatlarına "huzur"  diye yazmış.

Bu hazin öykü önce yerel, sonra da uluslararası basında yer almış. Dünyanın dört bir yanından insanlar Sadako'ya kağıttan turna kuşu göndermeye başlamışlar. 25 Ekim 1955 günü Sadako son saatlerini 644. kuşu yaparak geçirmiş.

Hemşireler ve hastabakıcılar postadan gelen yüzlerce origami kuşu ile odasına girmişler. Fakat Sadako yüzünde hafif bir gülümseme ile çoktan hayata veda etmiş. Postacılar aylarca kağıttan turna kuşu taşımışlar hastaneye. Sadako'nun arkadaşları da eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla birlikte gömmüşler.

Sayısı milyonlara ulaşan turna kuşları, bu gün Japonya'da bir müzede sergileniyor.

O günden bu yana turna kuşu barışın ve nükleer silahsızlanmanın simgesi olur. Arkadaşları Sadako'nun ve atom bombasından ölen bütün çocukların anısına bir anıt diktirebilmek için ülkenin dört bir yanından para toplarlar. Ve toplanan paralarla yapılan anıt, 1958'de Sadako Sasaki anısına Hiroşima'da Barış Park'ında törenle açılır. 




Ayrıca Sadako'nun ABD'de Seatle Barış Park'ında da bir heykeli bulunmakta.

Her yıl  Barış Günü olan 6 Ağustos'ta dünyanın dört bir yanından çocuklar yaptıkları kağıttan binlerce turna kuşunu Sadako'nun Hiroşima'daki anıtına gönderirler.

Nazım Hikmet Sadako'nun hikayesinden çok etkilenmiş ve 1956'da kaleme aldığı "Kız Çocuğu" şiirini onun için yazmış. Nazım Hikmet şiirinde Sadako Sasaki'nin yedi yaşında olduğunu yazmış; ses uyumuna uysun diye. Oysa Sadako öldüğünde on bir yaşındaymış. Nazım'ın "Kız Çocuğu" şiiri, savaş karşıtı bir mesaj olarak büyük başarı kazanmış ve bir çok sanatçı tarafından bestelenmiştir.

İşte o bestelerden birini dinlemek için linki tıklayınız:

Joan Baez
https://www.youtube.com/watch?v=G3I4OnAuZIo





Not: Sadako Sasaki'nin kısa yaşamı ABD'li yazar Eleanor Coerr'in 1977 yılında yazdığı "Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu" kitabı ile tüm dünya tarafından tanınır.


Kaynaklar
-- Osman Balcıgil - İpek Sabahlık, s: 366 (Destek Yayınları)

--1000kitap.com

Görseller, Google görsellerden alınmıştır.





13 Aralık 2018 Perşembe




FARK YARATAN ÜNLÜLERİN ÖLDÜKTEN SONRA ÇALINAN ORGANLARI

Onlar için ünlü olup da sıradan insanlar gibi yaşamak zorken, öldükten sonra da sıradan insanlar gibi mezarlarında sükun içinde  yatmalarına izin verilmemiş; insanoğlunun merakı, onlar gibi olabilme isteği veya bencilliği yüzünden. Ya organları çalınmış ya da cesetleri mezardan çıkarılmış, başka yerlere götürülmüş.

Bizim buralarda ; "Ölüden şeytan bile vazgeçmiş" derler. Şeytanın bile vazgeçtiği ölüden, insanlar neden vazgeçmiyorlar ki, diye düşünmedim değil; Milan Kundera'nın "Kimlik" romanını okurken. Kundera, "Aşk"ı irdelediği bu romanında aynı zamanda  kimlik sorununu da  işlemiş. Sayfalarda ilerledikçe  yazarın, Haydn ve Einstein'in ölümüne ilişkin yazdıkları, ilgimi çekmişti. Satırların altını çizip, "araştır" diye not düşmüştüm. İşte altını çizmiş olduğum o satırlar:

"Haydn'ın ölüsü daha soğumadan başını bedeninden ayırmışlar; kaçık mı kaçık bir bilgin, beynini çıkarıp, müzik dehasının nerede yer aldığını saptasın diye! 
Ya Einstein'in başına gelen? Vasiyetini titizlikle yazarak, öldükten sonra kendisini yakmalarını istemiş. Bu isteğini yerine getirmişler, ne var ki ona yürekten bağlı, özverili çömezi, ustasının bakışlarını üstünde duyumsamadan yaşamaya katlanamayacağını düşünmüş. Yakılmadan önce, cesedin gözlerini çıkararak alkol dolu bir şişenin içine koymuş, böylelikle, kendisi de ölünceye kadar ustasının ona bakmasını sağlamış."

Öldükten sonra, Einstein'in beyninin incelenmek üzere cesedinden çıkarıldığı çok yazılıp çizilmişti ancak gözlerinin çıkarıldığını ilk kez okumuştum. Keza Haydn'ın başının kesildiğini de. Hem Mozart'ı hem de Beethoven'i etkilemiş olan ve "Baba Haydn" olarak da tanınan Avusturyalı ünlü besteci Joseph Haydn'dan söz ediyorum.


J. Haydn(1732-1809)

A. Einstein(1879-1955)

İki yıl gecikmeli de olsa konuyla ilgili araştırma yaptım. Araştırma sonucunda gördüm ki, organları çalınan birçok ünlü vardı. Saçlar, beyin, kalbin çalınması bir yana, çalınan organlar arasında sol göğüs(meme), penis ve üç parmak gibi ilginç organların yer alması çok şaşırttı beni.

Beethoven'in Saçları




Ludwig van Beethoven'in omuzlarına dökülen dalgalı saçları vardı.1827'de Viyana'da öldüğünde, o tarihte henüz 15 yaşında bir piyanist olan Frdinand Hiller, Beethoven'in saçlarından bir tutamını kesip, bazı saç tellerini de koparıp, maun bir kutunun ortasına oydurduğu camdan özel bir haznede yıllarca sakladı (Beethoven'in saçlarından hatıra örnekleri alan sadece Hiller değildir. Gömülürken, bir aslan yelesini andıran saçlarından neredeyse hiçbir şey kalmamıştı). Hiller maun kutuyu Avrupa'nın dört bir yanında verdiği konserlere hep yanında götürdü. 1883'te, oğlu Paul Hiller'e emanet etti. O da arkasına "Bu saçlar, Beethoven öldükten bir gün sonra, 27 Mart 1827'de babam Dr. Ferdinand v. Hiller tarafından kesilmiş ve bana 1 Mayıs 1883'te doğum günü hediyesi olarak verilmiştir" diye yazdı.*

Einstein'in Beyni Bira Soğutucusunda

20. yüzyılın en önemli fizikçilerinden Albert Einstein 17 Nisan 1955 akşamı göğüs ağrısı şikayeti ile Princeton Hastanesi'ne yatırıldı. 76 yaşındaydı.Ertesi sabah, karın boşluğundaki en büyük atardamarın yırtılmasından(abdominal aort anevrizması) kaybedildi. Cesedine dokunulmaması ve yakılarak küllerinin denize serpilmesini vasiyet etmişti. Bu isteği kısmen yerine getirildi. Gerçi cenazesi yakıldı ve külleri savruldu ama, daha önce hastanenin patoloğu Thomas Harvey, dehasının sırrını çözmek istedi ve otopsisini yaptı. Bu işlemin izinsiz olması bir yana, beyni çıkartıp sakladığını da kimseler bilmiyordu. Otopsinin yapıldığı hemen ortaya çıktı elbette. Ama oğlu Arthur, "Einstein'in beyni bizim evde" diyerek, durumu sınıf öğretmenine söylemeseydi, beynin çalındığı ortaya çıkmayabilirdi. Harvey sadece beyni almakla yetinmedi. Gözlerini de çıkarttı ve Einstein'in göz doktoru Henry Abrams'a teslim etti. Halen New York'ta bir kasada durmaktalar.

Dr. Harvey, bütün ısrarlara rağmen beyni teslim etmeyince hastaneden kovuldu. Philadelphia'ya taşındı. Bir laboratuvar'da gerekli ön işlemlerden sonra beyni 240 kadar parçaya ayırdı, iki kavanoza dağıttı, üzerlerine formalin doldurdu. Önce bir tahta kutuya, kutuyu da bira soğutucusunun alt rafına yerleştirdi. Zaman zaman gazeteciler araştırma sonuçlarını sordular. O da bir yıl içinde yayınlayacağını söyleyip durdu.Böylece otuz yıl geçti.**

Bu araştırmanın sonucunu merak ediyorsanız eğer (* ve **) linki tıklayınız:
http://www.hurriyet.com.tr/beethoven-in-saclari-einstein-in-beyni-ve-baska-onemli-seyler-4836367

Yukarıda okuduğunuz üzere Kundera, "Kimlik"te Einstein'in gözlerini çıkartan kişinin onun çömezi olduğunu ve ustasının  gözlerinin kendisini izlemeden yaşayamayacağını düşündüğü için bunu yaptığını yazmıştı. Sevil Atasoy'un yazısında ise, Einstein'in beynini ve gözlerini çıkartan kişinin hastanenin pataloğu Thomas Harvey olduğu yazılı. Hangisi doğru veya değil bilmiyorum. Ama doğru olan şey, izinsiz ve vasiyetine aykırı olarak Einstein'in organlarının çalındığı olgusudur, ki yaşarken rahat yüzü göremeyen dahiye, ölümünde de rahat verilmemiştir.



8 Aralık 2018 Cumartesi





SUAT DERVİŞ: BAŞI EĞİLMEZ KADIN



Fosforlu Cevriye türküsünü duymayanınız var mı? Hani "karakolda ayna var" diye başlayan türküyü. Yoktur herhalde. İşte bu türküden esinlenilerek yazılan romanın adı çok bilinir de, bu hikayeyi kaleme alan yazarın adı pek bilinmez. Oysa bu romanın yazarı Suat Derviş, hayata kafa tutan, mücadeleci, zorluklar karşısında asla yılmayan, baş eğmeyen, ne pahasına olursa olsun doğru bildiği yoldan şaşmayan cesur bir kadındır ve bir kadın olarak güzel yurdumuzda "ilk"leri başarmıştır. Suat Derviş hakkında yazılan iki biyografi kitabını okuduğumda kendisine olan hayranlığım bir kez daha arttı diyebilirim. 

Suat Derviş: Aristokrat bir Osmanlı ailesinin kızı, Osmanlı Devleti'nin son, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk yıllarının önemli kadın gazetecilerinden ve yazarlarından biri. Nazım Hikmet'in çocukluk arkadaşı ve ilk aşkı, sonrasında sırdaşı ve dava arkadaşı olan Suat Derviş'i Nazım'ın onun için yazdığı "Gölgesi" başlıklı şiiri  çok güzel anlatmaktadır. Nazım, bu şiirini ona ithaf ettiğinde Suat Derviş henüz on altı yaşındadır. İşte o şiir:

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Ya bu kadın delidir
Yahut ben çıldırmışım.
(...)
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur uzanan gölgesini çiğnedim.

Suat Derviş'in aşkına karşılık vermemesi üzerine de Nazım Hikmet "Bence Sen de Herkes Gibisin" başlıklı şiirini yayımlamıştı. Şiirin son dörtlüğü şöyleydi:

"Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin..." 


Nazım Hikmet ve Suat Derviş

Ağzında altından kaşıkla doğan ama bir hastahane köşesinde son nefesini yoksulluk içinde veren bu güzel ve özel kadının hayat hikayesini merak ediyorsunuzdur sanırım. Onun hayat hikayesini okumak, aynı zamanda yakın tarihe yapılacak kısa bir yolculuk olacak; kah sevindiren kah üzen... Öyleyse başlayalım.

Suat Derviş, Osmanlı'nın ünlü paşası Müşir Mehmet Emin Derviş Paşa'nın torunu olarak hayata merhaba dedi. Derviş Paşa, Osmanlı'da çağdaş kimya derslerini başlatmış ve Usul-i Kimya adıyla Osmanlı'da ilk ders kitabını da yazmıştı. Derviş Paşa öldüğünde, oğlu İsmail Derviş(Suat'ın babası), devletin desteğiyle Avrupa'ya gitmiş ve Fransa'nın Lyon kentinde tıp okumuştur. 1890'ların sonunda yurda döndüğünde o artık kadın-doğum uzmanı bir doktordur. Daha sonraları müderris olan İsmail Derviş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Profesörlük unvanını alacaktır. Suat'ın annesi Hesna Hanım ise, Mabeyinci Kamil Bey ile saraylı Perensaz Hanım'ın küçük kızıdır.

Suat Derviş, Küçük Çamlıca'da bulunan konakta 10 Ağustos 1901'de doğdu.Küçük kıza Hatice Suat adını koydular. Hatice, erken doğan kız; Suat ise mutluluk anlamında...Ailenin, ikinci kızına (Ablası Hamiyet, üç yaşındaydı, Suat doğduğunda) daha çok erkek adı olarak bilinen Suat ismini koyması, muhtemelen  ikinci bebeğin erkek olmasını istemesindendi. 

Ailesi dahil, herkes tarafından Suat diye çağrılmasına rağmen, resmi evraklarda adı Hatice Saadet olarak geçecekti Suat Derviş'in.

Yazın Çamlıca'da, kışın Moda'da geçen özgür ve neşeli çocukluk yıllarından sonra Hamiyet ve Suat, evde özel hocalardan eğitim aldılar, Fransızca öğrendiler. Okuma tutkusu Suat'ın hayatına erken yaşta girmiş, bu tutkuya bir süre sonra da yazma tutkusu eklenmişti.

Suat Derviş'in  on altı yaşındayken yazdığı "Hezeyan" başlıklı  şiirinin Nazım Hikmet tarafından kendisinden izin alınmadan Alemdar gazetesinde yayımlatmasıyla yazarlığa ilk adımını atmış oldu.(Suat Derviş'in "Hezeyan adlı ilk şiiri Alemdar gazetesinde 1918 yılında yayımlandı).

İlk şiirinin yayımlanmasından sonra Suat, Babıali'den yükselen mürekkep ve kağıt kokusunu sevdi. Babasına ait Remington daktilo makinesiyle, durmadan yazmaya başladı. Sonra içine sinen yazı, şiir ve öykülerini çantasına atıyor, haftada birkaç kez Babıali'nin yolunu tutuyordu. O aralar ablası Hamiyet de Telefon İdaresi'nde çalışmaya başlamış, Osmanlı'nın çalışan ilk kadınlarından biri olmuştu ablası.

Suat'ın en büyük zevkiydi ablasıyla Kadıköy'den şehir hatları vapuruna binerek çay eşliğinde Eminönü'ne gitmek. İşte bu gidiş gelişlerde genç bir adam dikkatini çekti Suat'ın. Gazetede fotoğrafını görünce de bu genç adamın kim olduğunu öğrendi. Bu genç adam, Türk İdman Cemiyetleri İttifakı'nın kurucularından, güreşçi Seyfi Cenap Bey'di. Tanışmaları ve flört etmeye başlamaları fazla zaman almadı. Seyfi Cenap Bey Almanya'dan yeni dönmüştü ve Ticaret Odası'nda katiplik yapıyordu. Güreşiyordu ve ava gitmeyi çok seviyordu. 

Suat Derviş ve Seyfi Cenap Bey evlendiler ve Derviş ailesinin konağında yaşamaya başladılar. Evliliklerinin ilk gününden itibaren Suat çalışmaya devam etti ve ilk romanını bitirdi.

Çiçeği burnunda yazar ilk romanı "Kara Kitap"ı Garabet Matbaası'na götürdü, bastırmak için. Kitabı basılacaktır. Alemdar gazetesi'nin genç editörü Yusuf Ziya Ortaç'tan da romanın tanıtımı için destek sözü almıştır Suat.

Alemdar gazetesi, Kara Kitap adlı romanıyla ses getiren Suat'ı, 19 Ekim'de Ankara Hükümeti'ni temsilen İstanbul'a görüşmelerde bulunmak için gelecek olan Refet Paşa ile "özel bir röportaj" yapmak üzere görevlendirdi. Refet Paşa'yla  röportaj yapmayı başaran Suat Derviş, bu röportajla gazeteciliğe de başlamış oldu.Böylelikle, ülkenin ilk kadın gazetecilerinden biri olarak rüştünü ispatlamış oluyordu. Henüz on dokuz yaşındaydı genç gazeteci. Bu arada Suat Derviş  eşi Seyfi Cenap'tan boşandı.

Kara Kitap'tan sonra yayımladığı ikinci romanı "Ne Bir Ses Ne Bir Nefes"le de büyük ses getirdi Suat. Henüz yirmi bir yaşındaydı ama ülke çapında gazetecilik ve yazarlıkla uğraşıp da adını duymayan kimse kalmamıştı.

11 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan kentinde başlamış olan görüşmeleri yerinde izlemek üzere, çok iyi derecede Fransızca ve Almanca konuşan Suat'ı gazetesi Lozan'a gönderdi.

"Suat, Lozan heyetini hummalı bir çalışma içinde görünce, davulun sesinin sadece uzaktan iyi geldiğini bir kez daha idrak etti.
Ülkenin yeni kurmayları, kanla, irfanla kurdukları genç Türkiye Cumhuriyeti'nin tezlerini, tıpkı cephede olduğu gibi burada da ölümüne savunuyorlardı. 
İsmet İnönü başkanlığında çalışmalarını sürdüren heyetin her bireyi, yapılacak her yanlışın, vatanı uğruna savaşırken şehit düşmüş kardeşlerine ihanet olacağının farkındaydı. Hepsi, sırtlarında taşıdıkları bu büyük sorumluluğun bilinciyle uğraşıp didiniyordu.
Bütün bu gördüklerini, gazetesi için kaleme aldığı yazıda da gayet iyi dile getirmişti Suat."*

Suat Lozan'dan döndükten sonra aşk romanları yazarı, gazeteci ve çevirmen Selami İzzet'le ikinci evliliğini yaptı. İlkinde olduğu gibi bu evlilikte de damat, Derviş ailesinin konağına taşındı. 

İkdam gazetesi, basın dünyasında bir ilki başlatmak istiyordu.  Suat Derviş'e bir kadın sayfası hazırlama teklifi götürüldü. Teklifi kabul eden Suat tarafından yayıma hazırlanan İkdam'ın kadın sayfası çok beğenildi, büyük sükse yaptı. Genç gazeteci mesleğinde hızla ilerlerken ikinci evliliği de sona erdi. Selami İzett'en boşandı.

Boşandıktan sonra, babası tarafından ablası Hamiyet'le birlikte konservatuvarda eğitim almak üzere Berlin'e gönderildi. Ablasının sesi güzel, kendisi de piyanoda gayet başarılıydı. İki kardeşin Berlin hayatı hızlı başladı; önceden kiralanmış eve yerleştiler, okula kayıtlarını yaptırdılar. Suat piyano çalmayı seviyorsa da asıl sevdiği ve yapmak istediği işten, yazmaktan uzak kalıyor olduğu için huzursuzdu. 

Ablasının desteğiyle ve cesaretlendirmesiyle önceden yazmış olduğu hikaye ve gazete yazılarını alarak Almanya'nın basın yayın hayatında önemli bir kuruluş olan Ullstein'in editörüne gitti, görüştü. Artık, yazılarını, öykülerini "Suzet Doli" imzasıyla Almanca olarak yayımlayacaktı. Suat editöre şöyle demişti:" Almanya'da daha kolay kabul görmemi sağlayacaksa, müstear(takma) isim kullanabilirim."
Bir süre sonra da, babasından gizlice konservatuvardan ayrılıp Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. 

Suat'ın yazdığı "Sultan'ın Karıları" adlı öyküsü Ullstein'de yayımlandı ve beğenildi. Suat yazadursun, ablası Hamiyet Danimarkalı mühendis Vigo ile evlenip Kopenhag'a gitti. O artık, Berlin'de yalnızdır. Bu yalnızlığı uzun sürmez. Hastalanan babasını tedavi ettirmek üzere Berlin'e getirdi. Babasına refakat etmek için annesi Hesna Hanım ve kardeşi Ruhi'yi de. Ancak Derviş Paşa'nın oğlu İsmail Bey, 3 Mart 1932 günü kanserden öldü. Parasızlıktan Prof. Dr. İsmail Derviş Bey, Berlin'deki Müslüman mezarlığına bir zavallı gibi gömüldü. Yanında bulunan annesi ve on dokuz yaşındaki erkek kardeşi Ruhi'yle birlikte okulunu bitiremeden yurda döndü Suat. Bundan sonra ailenin geçimini kendisi sağlamak zorundaydı.

Suat yurda döndükten sonra Ankara, İstanbul gazetelerinde yazıları yayımlandı, romanları tefrika edildi. Sabiha ve Zekeriya Sertel'in yönettiği Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1936 yılında Son Posta gazetesinde çalışırken, gazetesi adına Montreux Konferansı'nı (Lozan'da çözülememiş olan Boğazlar sorununu çözmek üzere toplanan konferans) izlemeye gitmesi Suat Derviş'e "Yurt dışına giden ilk kadın gazeteci" unvanını getirdi.

Ablası Hamiyet'le yaşıt olan, kendisinin de çocukluk arkadaşı  gazeteci Nizamettin Nazif'le üçüncü evliliğini yaptı Suat Derviş. Henüz yirmi dokuz yaşındadır. Nizamettin Nazif, arkadaşları arasında "Deli Nizamettin" diye anılır; uçarı, ele avuca sığmaz, aklına ne gelirse söylediği ve yaptığı için. İlk başlarda Nizamettin'in bu "deli"liği hoşuna gider Suat'ın.

Suat, 1936 yılında Tan gazetesinde çalışmaya başlar. Gazetede sokak röportajları yapar, kadın sorunlarına değinir ve dış siyasetle ilgili haberler yapar. Tan gazetesinde çalışırken Sovyetler Birliği'ne yaptığı bir gezi, Suat Derviş'in düşünce dünyasını derinden etkiler. Yurda döndüğünde Tan'da yayımladığı röportaj dizisi büyük tepki alır ve kendisi "Kızıl Komünist" olarak damgalanır. Tepkiler çığ gibi büyüyünce, Tan gazetesinden ayrılmak zorunda kalır. Gezinin yapıldığı 1937 yılında tefrika edilen "Bu Roman Olan Şeylerin Romanı"  Suat'ın siyasi görüşündeki değişimi yansıtır.

Nizamettin Nazif'le olan evliliği de uzun sürmez Suat'ın. Deli, bir motto haline getirdiği "Nizam'ın olduğu yerde intizam olmaz!" cümlesinin hakkını vermiş, Suat'la ve eviyle neredeyse hiç ilgilenmemişti. Oysa Suat, evlenince Nizamettin'in durulacağını sanmış, yanılmıştı. Suat evi terkeder ve boşanırlar. Artık annesi Hesna Hanım ve kardeşi Ruhi ile birlikte Şişli'de küçük bir apartman dairesinde yaşayacaktır.

1939 yılında dünya hızla büyük bir savaşa doğru sürüklenirken Hakkı Tarık Us'un önerisiyle Suat Derviş,  Ziraat Vekili'nin Moskova'daki bir ziraat sergisini ziyaretine eşlik etmek üzere ikinci kez Moskova'ya gider. Moskova'da defterler dolusu notlar alır ama o sıralar basına sansür uygulandığı için gazetede istediğini yazamaz. Ama çok sonra bu notlarını kitap olarak bastıracaktır.

II. Dünya Savaşı ortalığı kasıp kavururken, İstanbul'da esen rüzgarlardan hoşnut olmayan birkaç aydın bir araya gelip bir edebiyat dergisi çıkartmaya karar verdiler. Bu aydınların arasında Suat ve Neriman Hikmet Öztekin de vardı. Her ikisi de tıpkı öteki aydınlar gibi, savaşa karşı en iyi barışla, edebiyatla karşı durulacağını düşünüyorlardı. Çıkacak derginin adı "Yeni Edebiyat" olacaktı. Savaş yanlısı olanlar, Nazizme ve Faşizme övgü düzenler hariç, herkese, özellikle de genç kalemlere açık olacaktı derginin kapıları.

Dergi toplantılarına katılanlar arasında, yazılarını müstear(takma) isimle yazacağını söyleyen, herkesin "Reşat Ağabey" diye saygı gösterdiği bir katılımcı vardı. Adı; Reşat Fuat Baraner'di. Reşat Fuat, Mustafa Kemal Atatürk'ün teyzesinin oğluydu ve bu yakınlığını saklı tutuyordu. Herkesin iktidardakilerle araya bir yakın koyarak daha iyi imkanlar sağlamaya çalıştığı günlerde, Reşat Fuat tersine, Gazi'nin teyzesinin oğlu olduğunu söylemekten yanlış anlaşılma korkusuyla endişe duymuştu.

Reşat Fuat, Berlin'de kimya mühendisliği okumuş, sonra Moskova'ya gidip Lenin Akademis'ini bitirmiş ve 1924'te yurda dönmüştü. Başından üç evlilik geçmiş olan Suat, Reşat Fuat'tan etkilenmişti. O da Suat'tan etkilenmişti. 

Suat Derviş ve Reşat Fuat çok vakit geçirmeden evlendiler.  Yıl 1941'di. Suat bu kez sahiden çok sevecekti kocasını. Kocası, kendisi için değil de yoksul, çaresiz insanlar için yaşayan, tam anlamıyla feda edilmiş bir hayata sahipti çünkü. Ancak bir sorun vardı; Reşat Fuat, Türkiye Komünist Partisi'nin(TKP) genel sekreteriydi ve onun nerede, kiminle, ne yaptığının bilinmesi eşyanın tabiatına aykırıydı.

Zaman içinde, mesleğiyle ilgili, Yeni Edebiyat dergisinden kaynaklanan bir sıkıntısı daha olacaktı Suat Derviş'in. Türkiye Komünist Partisi genel sekreteri olduğu için yeraltında faaliyet gösteren Reşat Fuat Baraner'in yazdığı bir kısım yazıyı da sahiplenmek zorunda kalacak, eşinin "bir amaç doğrultusunda" yazdığı yazılara kendi imzasını koymaktan çekinmeyecekti.

Doğal olarak, altına girdiği bu sorumluluğun Suat açısından ağır sonuçları olacaktı. Suat Derviş farkında olarak ya da olmayarak, "Yeni Edebiyat"ta edindiği bu "yeni kimlik"le, hayli zor bir hayata doğru yelken açmıştı.

Türkiye'de toplumsal gerçekçi akımın ilk yayın organlarından sayılan "Yeni Edebiyat" dergisi 15 Ekim 1940-15 Kasım 1941 arasında yirmi altı sayı yayımlandı.

Suat Derviş, ikinci kez gittiği Moskova'da tuttuğu notları 1944'te "Niçin Sovyetler Birliği'nin Hayranıyım?" adıyla  yayımlar. Bundan sonra gazeteci olarak hiçbir yerde iş bulamaz. Takma isimlerle yazılar yazmaya başlar. Aynı yıl TKP soruşturmaları çerçevesinde eşi Reşat Fuat Baraner'le birlikte tutuklanır. Sorgu sırasında sekiz aylık hamiledir Suat ve bebeğini düşürür. Reşat Fuat'ı sakladığı ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ne katıldığı gerekçesiyle yargılanır ve sekiz ay tutuklu kalır.

Hapisten çıktıktan sonra geçim sıkıntısı çeken yazar, geçimini sağlamak için ingilizce, Almanca, İtalyanca çeviriler ve editörlük yapar.

1945'te çok partili hayata geçilirken, sivil toplum örgütlerinin kurulması yönünde bazı kararlar alınmıştı. Kocasının isteği üzerine Suat Derviş, Yeni Edebiyat dergisini kurdukları günden bu yana birlikte çalıştığı arkadaşı Neriman Hikmet'le birlikte Türkiye'nin ilk basın sendikasını kurdular.

Eşinin 1951'de, tekrar tutuklanması üzerine, kendisinin de tekrar tutuklanma olasılığına karşı ülkeden ayrılarak ablası Hamiyet'le birlikte Paris'e yerleşti. Yerleşme işi tamamlandıktan sonra Suat, yazılarını ve "Zeynep İçin"  romanını da (Bu romanı, Fransızca olarak yeniden yazdığında adını Ankara Mahpusu koymuştu)  yanına alarak Europe dergisinin yolunu tuttu. Editörle görüştükten sonra Fransızca yazdığı "Turgut" öyküsünü ve Ankara Mahpus'unu  bıraktı editörün masasına. Editörün cevabı; "Değerlendireceğim" olmuştu.

Europe'un yayımlandığı gün öyküsünün basıldığını görünce çok sevindi Suat. Tam otuz altı yıldır yazıyordu. Bu kez Paris'te Suat Derwish adıyla Fransızların kalbini kazanmıştı.

Avrupa'da çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanmaya başlar. 1957'de "Le Prisonnier d'Ankara adıyla yayımlanan Ankara Mahpusu, on sekiz dile çevrilir ve o kadar beğenilir ki eleştirmenler tarafından Ivo Andriç'in Drina Köprüsü'nden bile daha iyi bulunur.



Suat Derviş, eşi Reşat Fuat Baraner'in hapisten çıkmasından sonra  1963 yılında yurda döner. Takma adlarla roman ve hikayeler yazmaya devam eder. Paris'e gitmeden önce kafasında şekillendirdiği "Fosforlu Cevriye" romanını tamamlar. Öğrenci ayaklanmalarının olduğu 1968 yılında May Yayıncılık tarafından Ankara Mahpusu ile birlikte yayımlanır. Fosforlu Cevriye romanı, Türk Edebiyatı'nda bir sokak kadınının hayatını konu edinen ilk eserlerdendir.
Suat, Cevriye'nin aşık olduğu esrarengiz adamı, kocası Reşat Fuat'ı model olarak alarak yazmıştı. 

Reşat Fuat, hapisten çıktıktan sonra hayatını çevirmen olarak kazanmaya karar vermişti. Arkadaşı Behice Boran'ın kocası Nevzat Hatko'nun tercüme bürosunda çalışmaya başlamıştı ama yorgun ve hastaydı. Daha fazla dayanamadı ve Reşat Fuat 12 Ağustos 1968 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Feriköy Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Hasta olan eşine sezdirmese de şeker hastalığı iyice ilerlemişti Suat'ın. Öyleki gözlerinden biri neredeyse  hiç görmüyordu. Eşinin ölümünden sonra hastalığı ilerledi, yazamıyordu, okuyamıyordu. Yine de ayakta durması, ablasıyla kendisini geçindirmesi gerekiyordu.

Yayınevlerinden alacakları vardı ama zamanında ödeme yapmıyorlardı. Bunun üzerine alacaklarını tahsil etmek için küçük mektuplar yazdı. Bu mektuplardan biri, Fosforlu Cevriye'nin senaryosundan kalan yüz elli lirayla ilgiliydi. Film şirketinin sahibinden, yüz elli lirasını ya da en azından bir kısmını ödemesini rica ediyordu Suat. 

Ünlü Derviş Paşa'nın torunu, Profesör Doktor İsmail Derviş ve saraylı Hesna Hanım'ın kızı, küçücük bir paranın peşindeydi. Üstelik bu paraları rahatlıkla kazanmıştı zamanında Suat. Hem Türkiye'de, hem Almanya'da, hem de Fransa'da.

Ablası Hamiyet'i de kaybettikten sonra Suat'ın sağlığı iyice bozuldu. Özellikle gözleriyle başı dertteydi. Ameliyat olması gerekiyordu. Kitapları SSCB'nin her yerinde okunan bir yazar olmasının sağladığı imkanı değerlendirdi ve Moskova'ya gitti ameliyat olmak için. Ameliyatı başarılı geçmedi. Daha iyi görmek şöyle dursun, ağrımaya da başlamıştı gözleri.

Moskova'dan Bulgaristan'a geçti. Sofya'da Bulgar Yazarlar Birliği tarafından ağırlandı. Daha önce Bulgaristan'da yayımlanan Fosforlu Cevriye romanının telif hakkını aldı. Trenle İstanbul'a döndü. 

Gözleri artık görmüyordu, bu nedenle de yazamıyordu. Ev kirasını ödeyemeyince evden çıktı. İstiklal Caddesi'nde bulunan Suriye Pasajı'nda bir izbe kiraladı. Burası bir evden ziyade bir sığınaktı onun için.

Bir gece yarısı sığınağa uğrayan İsmet Kür(Yazar Pınar Kür'ün annesi) ve Celal Sılay tarafından hastaneye kaldırılır Suat Derviş. Durumu ağırdır. 23 Temmuz 1972 günü, Kasımpaşa Askeri Deniz Hastanesi'nde hayata gözlerini yumar. Ölmeden önce son isteği, annesi Hesna Hanım'ın yıllar önce kendisine aldığı ve çok sevdiği, asla yanından ayırmadığı ipek sabahlığın üstüne örtülmesi olur. 

Suat'ın cenazesi, otuz kadar dostunun katılımıyla Feriköy Mezarlığı'na defnedildi. İpek sabahlığa ne olduğu bilinmiyor.

Devrimci ve mücadeleci bir yaşamın hazin sonudur onunkisi. Yüreği kırgın, parasızdır ama son nefesine kadar asla pes etmemiş, kimseye boyun eğmemiştir. Suat Derviş, bu cesur kadın, eseri "Fosforlu Cevriye" den daha fazla tanınmayı ve bilinmeyi hak ediyor. Hakkını teslim etmek gerek.
Ruhu şad olsun... 


Kaynaklar:

* Osman Balcıgil- İpek Sabahlık Bir Suat Derviş Romanı, Destek Yayınları, 431 sayfa.

** Liz Behmoaras- Suat Derviş Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Doğan Kitap, 364 sayfa. (Kitabın sonunda Suat Derviş ve ailesine ait fotoğraflar yer almaktadır.)






14 Kasım 2018 Çarşamba




SONBAHAR DÜŞÜNCELERİ

Sonbahar geldi yağmurla beraber
Boynu bükük duruyor kasımpatı
Ölümü düşündürür oldu geceler
Yaz güneşinde bıraktık hayatı
İnsan böyle de mahzun olurmuş meğer
Ansızın silindi renk saltanatı
Yaz güneşinde bıraktık hayatı

Ufuk yaslı, bahçeler kırık dökük
Geceler uzun, geceler korkulu
Ümitler savrulmada köpük köpük
Zamanı unutuyor insanoğlu
Dünya dediğimiz ne kadar küçük
Toprak endişeli, gökler buğulu
Zamanı unutuyor insanoğlu

Çiğ yağıyor, çiğ yağıyor camlara
Dualarla ağlamakta gökyüzü
Çıldırtıyor insanı bu manzara
Bu mevsim törpülüyor ömrümüzü
Selam gözü yaşlı hazin akşamlara
Artık düşünemez olduk gündüzü
Bu mevsim törpülüyor ömrümüzü

Belli değil nasıl yaşadığımız
Boşuna dönüyor yel değirmeni
Düşünceler yorgun, hayaller yalnız
Bu mevsim bu mevsim ağlatır beni
Mum aleviyle söndü varlığımız
Şu hava bambaşka, şu koku yeni
Bu mevsim bu mevsim ağlatır beni

Nereye güzel kırlangıç nereye
Ölümlerden ölüm beğenmeye mi
Gel, sonsuza açılan pencereye
Birlikte dolaşalım şu alemi
Ve bir daha dönmeyelim geriye
Kırlangıcım, beni de götür e mi
Birlikte dolaşalım şu alemi

Sevinci gül yaprağında bıraktık
Badem dalında kaldı gençliğimiz
Aynaya korkulu gözlerle baktık
Şimdi ömrün lezzetinde değiliz
Yeter ki bitsin şu uzun karanlık
Yeter ki sükunet bulsun şu deniz
Şimdi ömrün lezzetinde değiliz

Bir endişe var kalbin vuruşunda
Yere serildi alev gölgeler
Hayalin erişilmez yokuşunda
Sürüdü zamanı o dev gölgeler
Neden bu yas dağların duruşunda
Neden böyle perişan düşünceler
Sürüdü zamanı o dev gölgeler

Binbir üzüntüyle ettik sabahı
Haber yolladık ümitsiz güneşe
 Alıştık geceye, sevdik siyahı
Veda kalplerimizde yanan ateşe
Leylak dalında unuttuk günahı
Aşkı beraber götürdü menekşe
Veda kalplerimizde yanan ateşe

Bir keman çalınmada dokunaklı
Bir kema çalınmada hazin hazin
Nur yüzlü gelinler siyah duvaklı
Lezzeti kalmadı gençliğimizin
Toprağın altında bir alem saklı
Beklediği var şu hırçın denizin
Lezzeti kalmadı gençliğimizin

Kervansaray uzaklarda, yol uzun
Bütün kuvvetiyle esiyor rüzgar
Manası küçüldü artık sonsuzun
Bu mevsim, bu mevsim ilk ve sonbahar
Anladık geldiğini sonumuzun
Birbiri ardından çözüldü yıllar
Bu mevsim, bu mevsim ilk ve sonbahar

Ümit Yaşar Oğuzcan
Acılar Denizi, Özgür Yayın Dağıtım-7. Baskı, Ağustos 1992, s:38-40 


 

2 Kasım 2018 Cuma




TÜKETİCİDE DİDEROT ETKİSİ

Denis Diderot(1713-1784, Fransa)

Günümüzde bir tüketim çılgınlığı almış başını gidiyor; buna bir son vermek veya bu çılgınlığı dizginlemek gerekiyor ama nasıl? Elbette kolay olmayacak tüketim çılgınlığını dizginlemek. Çünkü, tonlarca para yatırılan reklam kampanyaları, TV'lerde yayınlanan subliminal reklam videoları(ki bu videolar bazı ülkelerde yasaklanmıştır), arkadaş,eş,dost tavsiyeleri, kafamızı her kaldırdığımızda adeta gözümüze sokulan, kentin sokak ve caddelerine asılan dev bilboardlar tüketimde dengeyi sağlamamızı zorlaştıracaktır. Ben bunlardan etkilenmiyorum diyen biri de bir süre sonra etkilendiğini kendi kendine itiraf edecektir, kendimden biliyorum çünkü. 

Yeni bir ev aldığımızda, o evle bütünlüğü sağlamak için yeni eşyalar alırız veya bir elbise aldığımızda ona uygun ayakkabı, aksesuar alırız, ki bütünlük bozulmasın, kıyafetlerimizde bir ahenk olsun. İşte bu bütünlüğün olması gerektiğini kendisinde yaptığı gözlem ve deneyimle fark eden ve bunu yazıya döken ilk düşünür Diderot' oldu."Diderot Bütünlüğü" olarak da adlandırılan bu kavram, insanın yaşamındaki yeni bir eşyanın varlığının  nasıl daha çok ve yeni eşyalara yönelttiğini açıklamaya çalışıyor. Peki, Diderot'nun kendi adıyla anılacak bütünlüğü fark etmesi nasıl oldu dersiniz? 

18. yüzyıl Aydınlanma Çağı düşünürlerinden Fransız yazar ve düşünür Denis Diderot'nun borç içinde olduğunu duyan Rus Çariçesi Büyük Katerina(Çariçe, Diderot ve Voltair'le mektuplaşıyordu) Diderot'nun kütüphanesini satın alıp 25 yıllık maaşını da peşin ödeyerek onu zor durumdan kurtarır. Maddi durumu düzelen Diderot'ya bir arkadaşı çok şık bir kadife sabahlık(robdöşambr) hediye eder. Giydiği yeni sabahlığın verdiği keyifle çalışma masasına oturan Diderot bu eski masanın yeni ve gösterişli sabahlığa hiç uymadığını fark eder. Aldığı yüklü miktar paranın verdiği rahatlıkla yeni bir çalışma masası alır. Ancak bu kez yerdeki eski halı sabahlığına ve masasına yakışmamaktadır. Yeni bir halı alır. Bu şekilde eski resimlerini, koltuğunu, duvar halısını, sandalyelerini derken evindeki her şeyi tamamen yeniler. Sonunda bütün parası biter ve yine borçlanır. Ancak o zaman aklı başına gelir ve kendisini nasıl bir tüketim çılgınlığına kaptırdığını anlattığı "Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık" adlı bir yazı yazar. Diderot yazısında şöyle der: "Eski sabahlığımın efendisi idim, yeni sabahlığımın kölesi oldum."

Bilinçli bir alışveriş düşüncesiyle ve ihtiyaca binaen yapılmayan ve ihtiyaç olmadığı halde alınan şeyleri açıklayan bu tüketim sarmalından bahseden ilk kişi olduğu için anlattığı bu kavrama "Diderot Etkisi" denmektedir. 

"Diderot'nun yaşadığı ve sonrasında yazıya döktüğü bu gözlem, kültürel antropoloji ile tüketici davranışlarının etkileşimi üzerinde çok önemli çalışmalar yapan McCracken'e ilham vermiş ve günümüzdeki tüketim olgusunun önemli bir boyutuna açıklamalar getirmesine neden olmuştur. McCracken'in "Diderot Etkisi" olarak adlandırdığı ve tanımladığı durum; bir kültürel tutarlılığı, uyumu birey ile onun tüketim ürünleri arasında  sağlamaya yönelik teşvik eden bir güçtür. Kısaca birbirleriyle kültürel olarak uyumlu, birbirini tanımlayan, bütünleyen bir grup tüketim ürününün etkileşimi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında, Diderot'nun deneyimi hiç şüphesiz kültürel olarak etkilenmiş ve teşvik edilmiş biçimde duyularımızın, parçaları bütünleştirerek bir bütün olarak algılamasını ifade eden "gestalt" durum ile bağlantılı. Gestalt teorisi, bir yandan parçaların bütünü oluşturduğunu, öte yandan  da bütünün parçaların toplamından çok daha fazla olduğunu söyler. Bu söylemle, edinilen robdöşambr bütünün bir parçasıdır, ancak çalışma odası bütün olarak görüldüğünde hem robdöşambrı hem de diğer unsurları kapsayan ; bireyin bütünleşme ve bütünleştirme çabası harcayacağı geniş bir alanı temsil eder." * 

Diderot, yukarıda söz konusu olan makalesini yazdığında, etkisinin yüzyıllar süreceğini biliyordu muhakkak ama günümüzde ürünlerin ve hizmetlerin tüketilmesinde sosyal ve kültürel anlamların öne çıkacağını ve dünyalıların tüketimi bir çılgınlığa vardıracağını öngöremezdi sanırım.

Bizim kültürümüzde çok güzel atasözleri vardır. İşte bunlardan biri olan "Ayağını yorganına göre uzat" sözünü hatırlayıp "Diderot Etkisi"ni azaltabilir miyiz? Ya da şöyle diyebilir miyiz? "Ben eşyaların değil, eşyalar benim kölem olsun!"


Not: Denis Diderot, toplumu eğitmek ve geliştirmek için tasarlanan ünlü Ansiklopedi'nin baş editörüydü.


*www.thebrandage.com                                                 


2 Ekim 2018 Salı




HİPPİLER VE "AŞKIN YAZI"NDAN GERİYE KALAN

Bir kitap, bilgi dünyasına açılan kapının altın anahtarıdır. Kapıyı açmak  için anahtarı bir kez çevirmek yeterlidir. Kapıyı ardına kadar açmak isterseniz itelemeniz gerekir..Bilgi dünyasını çok merak ettiğimden ben her zaman kapıyı ardına kadar açarım. Gördüklerim çok şaşırtıcıdır; bilmediklerim, bildiklerimden çok çok fazladır, okyanusta bir kum tanesi gibi.

Filiz Ali'nin "Yok Bi'şey, Acımadı ki..." adlı kitabında hippi bir arkadaşıyla yaşadıklarını okumasaydım eğer, bu yazıyı yazmamış olacaktım. 

Kimdi bu "beatnik"ler ve ardılı olan hippiler? Ne zaman, nasıl ve niçin ortaya çıkmışlardı, amaçları neydi? Bir zamanlar yerküreye yayılan en belirgin etkilerinden biri olan nükleer silahlara, savaşlara, ırkçılığa, çevre kirliliğine ve sömürüye karşı oluşturdukları ciddi bilinç ve aktivizmle büyük sermayedarları korkutup sindiren "hippiler" unutulacak mıydı?Hayır. Onlar unutulmamalıydı. 1950-60'lı yıllara damgalarını vurmuş  ve bir tarih yazmışlardı çünkü. Şimdi o tarihe kısaca göz atıp onları tanıyalım mı?

Her şey 1950'li yıllarda New York'un en sıradışı semti olan Greenwich Village'da başlar.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, ABD'nin önde gelen şehirlerinin yanı başında kırlık ve ormanlık yerlerde"suburb" adı verilen üst-orta sınıf banliyölerin oluştuğu yıllar. İşte Jack Kerouac'ın çetesindeki birçok isim, bu "suburb"lere yerleşen konformist ve muhafazakar ailelerin çocukları.

Manevi boyutundan sıyrılmış ve hayatı, iş-kariyer-suburb üçgenine mahkum eden kapitalist muhafazakarlığın ruhlarında yarattığı derin boşlukla arayışına başlayan bu kuşak, Amerika'nın taşrasına doğru yola çıktılar. Kerouac, 1947, 1949 ve 1950 yıllarında yaptığı yolculukları 1951 yılında kaleme aldı, üç haftada bitirdi. Yazılışından sekiz yıl sonra okuyucuyla buluşan "On the Road" yirminci yüzyılın en çok okunan yol kitaplarından biri oldu.




Kerouac ve arkadaşları, 1950'lerin başından itibaren, Beat Kuşağı" diye anılacak kültürel hareketin çekirdeğini oluşturdular. Ve konformist Amerikan hayat tarzına başkaldırdılar.

20'li yaşlarındaki bu grup, 1950'lerin ortasında bir süreliğine San Francisco'ya taşınınca, hem kendileri hem de San Francisco tarihin en büyük "alt kültür" hareketlerinin birinin odağına dönüştü. San Franciscolu gazeteci, Herb Caen, o günlerde uzaya fırlatılan Sovyet uydusu Sputnik'ten esinlenerek bu Beatçileri "Beatnik" diye adlandırdı.Herkes "Beatniklerden" bahsediyordu artık...

1960'lara gelindiğinde Beatnik kuşağı yerini, bu alt kültürün belirgin özelliklerini çok daha ileri götürecek yeni bir kuşağa bırakacaktı; Hippiler...




Alışılmışın dışında giyinen, alışılmışın dışında bir müzik dinleyen, alışılmışın dışında bir kültür geliştiren bu kuşağın ilk temsilcileri, ABD'nin iki ucunda kümelenmeye başladılar. En doğudaki New York'un "Village" semti ve en batıdaki San Francisco'nun "Haight Ashbury" bölgesi.

Bu ucuz, arka mahalleler bir anda ünlendi ve ABD'nin her yerinden gençler buraya gelip bu çevreye katıldı. 1966 Haziran ayında bu mahallelerde 15 bin hippi yaşıyordu.

Amansız bir arayışın pençesine düşmüş bu hepsi birbirinden zeki, muhalif ve içten insanlar, sadece coğrafyanın yollarına değil, çocukluğumuzdan itibaren "alıştırıldığımız" sosyal yaşamın ötesine de yolculuğa hazırdılar. Kapitalizmden kaçarken Budizme iyice yönelmeye başladıkları dönemdir bu aynı zamanda.

Tek istedikleri, parçası olmaya zorlandıkları ve sahtelik üzerine kurulu sosyal düzenden, çocukluklarından itibaren anne babalarından, çevrelerinden edindikleri kimliklerinden özgürleşmekti. Ancak bu "arınma" yolunda çok fena bir kılavuzun pençesine düştüler; kimyasal maddeler.

Yeryüzünde çok ciddi bir politik ve kültürel açılım yapabilecek hareket, birkaç yılda uyuştu ya da "uyuşturuldu". Uyuşturulma olasılığından da bahsediyorum çünkü bazı komplo teorilerine göre, hippiler "derin devlet tarafından uyuşturucuya gömülerek pasifize edildiler."

Bugün bile yaşayan birçok kıdemli hippi o günlerdeki bu kontrolsüz gidişatlarını izahta güçlük çekiyor. Kapitalist düzenin banal tutuculuğuna isyan edip özgürleşmeye çıktıkları yolda kimyasalın köleleri haline gelmelerini esefle üzüntüyle anıyorlar.

Tabii ki "Hippilik" bu trajediden ibaret bir yaşam biçimi ve isyan değildi. Bugün bile hala onları konuşuyorsak, sosyal ve politik mücadeleleri, kıyafetleri, barışçılıklarıyla çok önemli izler bırakmalarındandır.

Hippiler, 1970'li yıllarda dünyaya açıldılar. Rengarenk desenlerle boyadıkları vosvos minübüsleri ile ülke ülke, şehir şehir aylak aylak dolaştılar. Ulaştıkları şehirlerden biri de İstanbul'du.Yıllarca  Sultan Ahmet'i mesken tutan Hippilere, uzun saçları, bakımsızlıkları nedeniyle halkımız "bitliler" adlandırmasını layık görecekti. 

Hippiler, özellikle Vietnam Savaşı'na karşı ciddi bir direnç gösterdiler. Budizm etkisiyle birçoğu vejetaryen oldu. Organik tarımı ve doğal yiyecekleri savundular. 

Gezegenimizin insanlar tarafından korkunç şekilde kirletildiğine ilk dikkat çeken Hippi hareketi oldu. Kullan-at-tüket kültürüne karşı, geri dönüşüm kavramını modern hayatın içine onlar soktu. Bebek mamalarının son derece popüler olduğu dönemde, bebeklerin anne sütüyle beslenmesi gerektiğini bir tek onlar savundular. Ama o dönemin modern toplumu fabrikaların ürettiği her şeye adeta tapan bir karakterdeydi.

Beatles'ın sekizinci albümü olan "Sgt. Pepper's Lonely Club Band"ın raflarda yerini aldığı 1 Haziran 1967 günü başlayan yaza "Summer of Love(Aşkın Yazı)" deniyor. Hippiliğin, arka sokaklardan kent meydanlarına çıktığı yazdır bu. Haight Ashbury'e 100 bin Hippi toplandı o yaz. Diğer on binlercesi de New York'tan Chicago'ya, Roma'dan Londra'ya her yerde meydanlarda boy gösterdi.

Şair Alen Ginsberg, 1965'te yazdığı bir yazıda, savaşlara karşı eylemlerin bir çiçek fırtınasına dönmesi gerektiğini ve herkesin çiçek taşıyarak, karşılarına çıkacak polise, askere, politikacıya çiçek uzatmasını savundu.Buna "flower power(çiçek gücü)" dedi. California Ü niversitesi'nin Berkeley kampüsünde başlayan bu gelenek Hippi hareketin sembolü haline geldi. Bundan dolayı "flower child(çiçek çocuk)" adıyla da anılmaya başladılar. Saçlarına birer toka gibi çiçek taktılar. 

Savaş karşıtı gösterilerinde çiçeklerle süsledikleri binlerce balonu gökyüzüne bıraktılar. Abble Hoffman'ın organizasyonuyla karşı çıktıkları Vietnam Savaşı'nda ölen gariban Amerikan askerlerini anmak için Çiçek Tümenleri kurarak şehirlerde çiçeklerle "resmi geçit" törenleri yaptılar.

Silahlı Güçler Bayramını, Çiçek Gücü Bayramı olarak kutlamaya başladılar. Bayramdaki askeri geçit törenlerine karşı Central Park'ta alternatif barış yürüyüşü yaptılar.

21 Ekim 1967 günü Washington DC'de toplanan 100 bin Hippiden 30 bin kadarı gruptan ayrılarak Pentagon'a yürüdü. Binlerce askerin kurduğu barikatla karşılaşan grup, askerlerin tüfeklerinin namlularına çiçek koyarak, Hippiliğin sembolü olan fotoğrafların doğmasına neden oldu. Dağılmaları çağrısına sivil itaatsizlik gösteren grup zor kullanılarak dağıtıldı. 647 kişi tutuklandı. Güvenlik görevlileri gösteri alanında 10 bin çiçek topladı.




Hippilerden Michael Lang ve Artie Kornfeld ile para kazanmaktan başka dertleri olmayan yatırımcılar John Roberts ve Joel Rosenman, New York'un hemen kuzeyindeki catskills dağının eteğindeki Woodstocks kasabası yakınlarında Max Yasgur'a ait boş arazide üç gün sürecek bir konser organizasyonu yaptılar.

Bu konserde kimler çıkmadı ki üç gün üç gece boyunca açık kalan sahneye...Jimi Hendeix, Joe Cocker, Santana, Grateful Dead, Joan Baez, Arlo Guthrie, Janis Joplin, Jefferson Airplane ve daha onlarca grup ve sanatçı. Bob Dylan hastalandığı için gelemedi. Beatles, son anda bilinmeyen bir sebeple katılmaktan vazgeçti. The Doors ve Led Zepplin de son anda konser alanına gelmeyenler arasındaydı.

Abbie Hoffman, 1970'li yıllarda şiddet olaylarına karışıp tutuklandığında kim olduğunu soran hakime, "Woodstock milletindenim" yanıtı verecekti. Aşkın Yazı, Woodstock'ta zirveye çıktı. Ve sonra da yerini Hippi güzüne bıraktı.Hippi yıldızlar art arda genç yaşta ölmeye, çiçekler solmaya, kültürün bünyesinden onlarca şiddet hareketi çıkmaya başladı. Hippilerin bir kısmı şehirleri, modern yaşamı terkederek Vermont, Maine gibi ücra eyaletlere gidip köylerde, kurdukları çiftliklerde tarım yaparak yaşamaya başladı.

Kerouac, Woodstock'tan yaklaşık iki ay sonra 47 yaşında öldü. Vicdanın ozanı Allen Ginsberg 1997 yılında 71 yaşında öldü. Abbe Hoffman 1989 yılında öldü. Bob Dylan hala Hippi türküleri söylemeye devam ediyor. Beatles'tan hayatta birtek Paul Mc Chartny kaldı. ABD'nin her yerinde birinci ağızdan Woodstock maceralarını dinleyebileceğiniz onbinlerce ihtiyar Hippi hala hayatta...**



Kaynaklar:

* Filiz Ali - Yok Bi'şey, Acımadı ki...YKY, s:158
** http://amerikabulteni.com/2017/08/14/hippiler-ve-askin-yazindan-geriye-kalan/  Cemal Tunçdemir'in yazısından kısaltarak derledim. Yazının tam metnine linkten ulaşabilirsiniz.