4 Nisan 2018 Çarşamba




DARÜŞŞİFA /BİMARHANE
Sabuncuoğlu Tıp Ve Cerrahi Tarihi Müzesi
AMASYA


Bimarhanenin taç kapısı

Bimar kelime anlamı itibarı ile "hasta" demektir. Bimarhane ya da darüşşifa denilen binalar, Selçuklu ve Osmanlı döneminde hastaları iyileştirme amacıyla inşa edilmiş yapılardır.

Amasya'da bulunan Bimarhane, 1308 - 1309 yıllarında İlhanlı Hükümdarı Sultan Mehmet Olcaytu ve eşi İlduz Hatun adına yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı, açık avlulu, eyvanlı kenarlarda tonoz örtülü mekanları bulunan tipik Selçuklu Medrese planına sahiptir. Tıp Medresesi olarak kullanılan eserin taç kapısı, dönemin taş işlemeciliğini yansıtan giriş detaylarının güzelliği ile ünlüdür.

Darüşşifa'da tıp eğitimi yapılırken aynı zamanda hastalar tedavi edilmiş, daha sonra akıl ve ruh hastalarının musiki ile tedavi edildiği tıp merkezine dönüşmüştür. Müze haline getirildiği 2011 yılına kadar (1999-2011) "Belediye Konservatuvarı" olarak hizmet vermiştir.









Şerefeddin Sabuncuoğlu (1385 - 1470?) Kimdir?

Ortaçağ Türk-İslam Tıbbının ve Antik Tıbbın son önemli temsilcilerinden olan Şerefeddin Sabuncuoğlu Amasya'da doğdu (1385). Hekimler yetiştiren bir aileye mensuptur.

On yedi yaşından itibaren Amasya Darüşşifası'nda çalışmaya başladı. Usta çırak usulü ile ve okuduğu kitaplarla kendini yetiştirdi. Amasya Darüşşifası'nda on dört yıl hekim olarak çalıştı. Bundan eserlerinde övgüyle bahseder.

Çok iyi Arapça, Farsça ve Rumca biliyordu. Son eseri olan Mücerreb-Name'yi 83 yaşında yazdığına göre 1468'den sonra (1470) ölmüş olmalıdır. Mezarı kayıptır.

Şerefeddin Sabuncuoğlu hepsi Amasya'da yazılan ve Türk ve Dünya Tıbbı için çok önemli olan üç eser ve iki otograf bırakmıştır:
1. Akrabadin çevirisi (1444)
2. Cerrahiyetü'l Haniyye (1465)
3. Mücerreb-Name (1468)

Ayrıca iyi bir hattat ve entelektüel olan Sabuncuoğlu'nun bilinen iki Cerrahiyetü'l Haniyye nüshası dışında, Amasyalı ünlü şair Halimi'nin Farsça "Gülşen-i Diba" adlı tıbbi manzum eseri ile öğrencisi Muhyiddin Mehi'nin "Müfid" adlı tıbbi manzum eseri de otografları arasındadır.

Amasya'ya giderseniz, Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi'ni mutlaka geziniz. Ortaçağ tıbbında kullanılan cerrahi  aletleri ve orijinal el yazımı tıp kitaplarını görebilirsiniz. Ben en çok, bimarhanenin musiki ile tedavi edilen bölümünü sevdim. Yere oturup, kulaklarıma gelen hoş nağmeleri dinledim bir süre. İnsanlık tarihi boyunca müziğin iyileştirici gücüne inanan ve bu inancını sözlere döken filozofların, düşünürlerin duvarlarda asılı  sözlerini düşündüm.  İşte o sözlerden seçtiklerim:

"Biliniz ki filozoflar (hikmet sahipleri) müziği oyun ve eğlence için değil, kişiye fayda vermek, ruhi lezzetler sağlamak, insanın psikolojisini rahatlatmak, kuru mizaçları nemlendirmek (sıkıntıyı gidermek), fizyolojiyi dengelemek ve kanın akışını düzenlemek için ortaya koymuşlardır. Bu ilmi inkar edenler ise müziği sadece meyhanelerde ve sokaklarda dinleyip ilkelerini, anlamlarını ve ortaya konuş sebebini kavramadan bu ilmin (müziğin) sadece oyun ve eğlence için olduğunu zannederek dinen haram kılmışlardır."
Eflatun




"Musiki sanatının cevheri ruhanidir ve tesiri ruh ve kalp üzerinedir."
Hızır B. Abdullah(XV. yy.)


"Merhum ve mağfur Beyazid Veli...
Vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve defi sevda olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende biri neyzen, biri kemani, biri musikari, biri santuri, biri udi olup, haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı verirler..."
Evliya Çelebi Seyahatnamesi


Ayrıca, tenlere göre, vakitlere göre, hastalıklara göre ve burçlara göre makamlar da sıralanmış tek tek. Çok ilginçti.






Not: Bilgiler, tarafımdan  müzeden alınmıştır ve fotoğraflar bana aittir.



27 Mart 2018 Salı




MAHKEME AĞACI


bitkiler.co'dan alındı.

Mahkeme ağacını tanıyor musunuz ya da bu ağacın adını duydunuz mu hiç? Ben, tanıyormuşum, biliyormuşum da adına "mahkeme" ağacı  denildiğinden haberim yokmuş meğer. "Miş"li geçmiş zaman kullanıyorum, çünkü şimdi bunun farkına varıyorum. Ankara'nın Kızılcahamam ilçesine on yedi kilometre uzaklıkta olan Mahkeme Ağacin Köyü'ne gitmeseydim eğer bu ağaca ilişkin bilgiyi asla edinemeyecektim. Boşuna değil, çok gezen ve okuyanlara şu sorunun sorulması: "Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" diye. Hem bir gezgin hem de çok okuyan biri olarak bu soruya cevap verebilmem zor ama orta bir yol olarak ikisi de diyebilirim. :)

Köyün adı ilgimi çekince bir araştırma yaptım ve araştırma sonucu öğrendim ki köye adını veren ağaç, ıhlamur ağacıymış. Her ne kadar on dört kilometrelik yürüyüş süresince tek bir ıhlamur ağacına rastlamadıysam da. Ihlamur ağacı, aynı zamanda Mahkeme ağacı olarak da bilinirmiş. Şöyle ki; Orta Avrupa'da çokça bulunan ıhlamur ağaçlarının altı(bol yapraklı ve uzun boylu ağaç olduğundan gölgesi geniştir), aynı zamanda köylülerin toplandığı, sorunların tartışılıp çözümler üretildiği bir alanmış. Mayıs ayı başında yapılan dans festivalleri de yine ıhlamur ağaçlarının altında yapılırmış. Hatta köy mahkemeleri de ıhlamur ağacının gölgesinde kurulurmuş. Bu yüzden ıhlamur, "mahkeme ağacı" ya da "mahkeme ıhlamuru" olarak da bilinirmiş. 

Çocukluğumdan beri çok sevdiğim ağaçlardan biridir ıhlamur ağacı. Orman içinde kendiliğinden yetişir, boyu otuz metreye kadar uzayabilir, baharda açan çiçekleri mis gibi kokar. Ağaca tırmanmayı öğrendiğimden itibaren, ormana gidip çok ıhlamur toplamışlığım vardır. Yaprakları kalp şekinde olan, çiçeğinden yapılan çayı soğuk algınlığına iyi gelen bu muhteşem ağacı, zihnimde "mahkeme" ile özdeşleştiremedim bir türlü. Çiçeği, yaprakları ve kabuğu ile şifa dağıtan ıhlamur, benim gözümde nazenin bir ağaç türüdür çünkü...Ihlamur adını duyup, içine  ferahlık gelmeyen biri var mıdır acaba?

İşte pazar günü orman içi yollarında yürüdüğüm Mahkeme ağacin köyünü ziyaret etmem, bilmediğim bir bilgiye ulaşmamı sağladı. Bana göre; gezmek, yürümek, öğrenmektir. Merak etmezseniz öğrenemezsiniz, öğrenmezseniz düşünmezsiniz ve düşünmezseniz insan olamazsınız! Öyle ya biz insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellik düşünme yeteneğimiz değil midir? Tabii ki "Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor. Ne yazık ki" diyen Freud'un sözünü de hatırlatarak...

Mahkeme ağacin köyünün ismi ile ilgili bir diğer rivayet ise, Osmanlı'nın son sayımlarında köyde bir kadı olduğu için bu adın verildiği yönünde. Başkente yakın mesafede bulunan bu güzel köy, Bizans döneminden kalan kaya kiliseleri, Abacı peribacaları ve balıkçıl kuşlarının göç yolu üzerinde olması nedeniyle bir doğa, tarih ve jeoloji cenneti. Köyün kuzeyindeki yamaçta, M.S. 7-8. yy'a ait (Bizans Dönemi) devasa bir kayaya oyulmuş yerleşim yeri ve kaya kiliseleri yer alıyor. Bölgenin jeolojik yapısı nedeniyle burada bulunan küflü kayaların oymaya müsait olması, kaya kilisesi yapılmasına sebep olmuş. Çevredeki peribacalarını andıran volkanik jeositler(Abacı peribacaları) mutlaka görülmesi gereken oluşumlar. Peribacalarının bulunduğu alan adeta Kapadokya'nın minik bir maketi gibi. Fotoğraflara bakınca, bana hak vereceksiniz. :)

Bir köyün adı, tanıdığım, bildiğim bir ağacın başka bir yüzünü gösterdi bana. "Gezmek, yaşayarak, görerek öğrenmektir" sözünü doğrularcasına. Ben bir gezginim ve Goethe'nin söylediği gibi; "Bir yere varmak için değil, keşfetmek için seyahat ederim." Bu arada kendimi de keşfederim; bilmediğim bir yönümü yani... 











Bu güzel ve pitoresk rotada yürümemizi sağlayan ankarahiking rehber ve yöneticilerine, ayrıca rustik alandaki anlarımızı videoya kaydederek ölümsüzleştiren Doğan Ali Yıldız'a teşekkürler.








SANATTAN KOPUŞ


İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi önündeki heykel (twitter.com)



Güzel bir dizeyle yüreği kandırmadan, bu müthiş zevki tatmadan ölüp giden ne kadar çok insan var bu dünyada. Hele zenginler ve daha da zenginleşmek için uğraşanlar!

Eğer iyi oturtulmuş bir dizeyle kanatlanıp uçmuyorsan, eğer edebiyatın, müziğin, resmin büyülü evreniyle kendinden geçmiyorsan; onca para pul, iktidar neye yarar ki! Belki sadece sıkıntıdan kurtulmaya...Çünkü sanatsız geçen bir hayat, yavan, anlamsız, tekdüze. Dünya giderek sanattan kopuyor. Türkiye'de durum daha da korkunç. Televizyonun karşısına geçmiş milyonlarca insan, kendilerine sunulan ucuz mavalları yutarak yaşamaya çalışıyor. Oysa her akşam yerel komedi seyrederek vakit öldürenlerin anne babaları müthiş masallar biliyorlardı. Bazen bir türkü mırıldanırlardı. Kök boyayla boyanmış kilimin içe işleyen nakışlarındaki hüneri sezebilirlerdi.

Şimdi varsa yoksa güzel diye sunulan çirkin kadınlar ile kalas gibi erkeklerin arasındaki vıcık vıcık ilişkileri merak edip, yavan, tatsız ve kokuşan bir yaşamın eteğine yapışmak.

Gülten Akın ne demişti: "Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya!" Kimsenin vakti yok! Çünkü herkes hem kendisini hem karşısındakini aşağılayan bir hırgürün coşkusuna kapılmış. Geri kalan zamanda da toplumun yeni kahramanlarını seyrediyor. Daha bir kuşak önce çocukların örnek almaması için uğraşılan, olumsuzluk örneği olarak gösterilen ilkel tipleri!

Bu ortamı yaratanlar niye böyle davranıyorlar bilmiyorum. Neden iyinin yerine kötüyü, erdemin yerine cıvıklığı, namusun yerine namussuzluğu, kalitenin yerine kalitesizliği, merhametin yerine gaddarlığı, gelişmişliğin yerine ilkelliği geçirmeye uğraşıyorlar? Bu topluma bu kadar mı düşman bunlar?

Zülfü Livaneli - Orta Zekalılar Cenneti, (s: 116-117) den birebir alıntıdır.

Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. Bu nedenle bir yazı yazmak istedim. Blog yazılarıma göz gezdirince kültür, sanat konularında epeyce yazdığımı fark ettim ve bugün bir değişiklik yapayım istedim. Zülfü Livaneli'nin çok severek okuduğum denemelerinden biri olan "Sanattan Kopuş"  yazısını aktarmaya karar verdim; kitabı satın alamayanlar da yararlansın diye.

Sayfanın başında bulunan heykel, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin önünde bulunuyormuş. Heykelin ilginç hikayesi, yukarıda adı geçen kitapta yer alıyor(Bir Heykelin Başına Gelenler - s: 125-126). Hikayeyi okuyunca şaşırmadım desem yeridir; güzel ülkemde, "böyle sanatın içine tüküreyim" diyenlerden"bu heykel açık saçık, insanları tahrik ediyor" diyenlere, dahası "plastik sanatları" günah olarak nitelendirenlere varan bir toplumsal yelpazenin olduğunun farkındalığından olsa gerek.

Heykelin başına gelenler, amiyane bir tabirle, "pişmiş tavuğun başına gelmemiş." Merak edenler için kısaca aktarayım, detaylar için ise Livaneli'nin kitabını alıp okumalısınız:

"İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin girişinde bulunan ve 1983'te İran rejiminden kaçan bir heykeltraş tarafından yapılan 'Düşünen adam' heykelinin adı, bir sağa, bir sola çekilmesinden dolayı 'Karl Humeyni' olarak kaldı. Bir yarışmada ödül bile kazanan heykelin başına gelenleri duyan heykeltraş Ahad Hüseyni, yaşadığı Paris'ten okul yönetimine bir mektup göndererek, UNESCO'nun düşüncelerini benimsemekte ve bu doğrultuda çalışmakta olduğunu söyledi.

1983'te kurulan fakültenin dekanı olan Vakur Varsan'a, okul inşaatında çalışan işçiler, 'Okulun kapısında zavallı bir adam yatıyor. Okulda kalsa olur mu?' dediler. Bunun üzerine kapıda yatan adamı odasına çağıran Dekan Varsan, bu kişinin İran'daki siyasal karışıklıktan kaçan ünlü heykeltraş Ahad Hüseyni olduğunu öğrendi. Hüseyni kendisini okulda ağırlayan dekana minnettarlığını ifade etmek için bir heykel yapmak istediğini söyledi ve 1983 yılında heykeli tamamladı. Heykel bir süre sonra değişik adlar almaya başladı. Sağcılar, heykeli bir solcunun yaptığını ileri sürerek, Karl Marx'tan esinlendiğini savundu ve adını Karl koydu. Solcular ise heykeli sağcı birinin Humeyni'den esinlenerek yaptığını düşündü. 1990'lı yıllara gelindiğinde ise ağabey ve ablalarının taktıkları isimleri birleştiren öğrenciler hem sağı hem de solu temsil ettiğini düşünerek heykelin adını 'Karl Humeyni' koydu."
(milliyet.com.tr - Elvan Ezber - İstanbul)







20 Mart 2018 Salı




NECİB MAHFUZ KİMDİR?
(D:11 Aralık 1911 - Ö:30 Ağustos 2006)

Fotoğraf: İdefix

Genellikle, yazarları tanıtırken ......... kimdir diye başlık atmam; tanınıp bilindiğini düşünürüm zira. Necib Mahfuz'u tanıtırken bu başlığı atma ihtiyacı hissettim; yazarın ülkemizde pek tanınmadığını düşündüğümden olsa gerek. Mahfuz'un eserleriyle tanışmam, benim gibi kitap tutkunu olan kardeşimin önermesiyle gerçekleşti, yıllar önce. "Oku, çok seveceksin" demişti, öyle de oldu. Mahfuz'un eserlerini okudukça, böylesine büyük bir yazarı tanımanın gururunu yaşadım içten içe, kardeşime binlerce kez teşekkür ederek.

Yazarın okuduğum ilk kitapları "Kahire Üçlemesi"ydi; 1. kitap; Saray Gezisi, 2. kitap; Şevk Sarayı, 3. kitap; Şeker Sokağı. Bu üç kitap, Birinci Dünya Savaşı'ndan, 1952'ye kadar bir ailenin üç kuşağını anlatırken, aynı zamanda İngiliz işgali altındaki Mısır'ın sosyo-ekonomik durumunu da gözler önüne serer. Bağımsızlığa giden yolda yürüyen Mısır'ın modernleşme sürecine tanıklık edersiniz adeta. Çünkü yazarın bir nehir akıcılığıyla kullandığı dili sizi alıp götürür tarihin tozlu yollarına ve tarihe tanıklık etmekten başka seçeneğiniz kalmaz. Üçlemenin yazıldıktan 52 yıl sonra Türkçeye çevrildiğini düşünürsek, yazımın başlığı daha bir anlam kazanır sanırım. Yazarın dilimize çevrilen Midak Sokağı, Zamanın Hükmü, Aşk Zamanı ve Binbir Geceden Sonra romanlarını da okudum. Okudukça gördüm ki  Mahfuz, şehrin sokaklarını ve o sokaklarda yaşayan sıradan insanları tanıtıyor ve bu sıradanlıkların çok üstünde büyük olayları, hem de tarih yazdıran ve değiştiren olayları anlatıyor. Yani okuduğum romanların çoğunda  sokaklar mekan, sıradan insanlar da  kahramandı. İşte tam bu yönüyle Necib Mahfuz'u Mısır'ın Yaşar Kemal'i olarak düşünürüm; İnce Memedi hatırlayarak. Oysa, Mahfuz, edebiyat çevrelerinde "Ortadoğu'nun Balzac"ı olarak tanınır. Ayrıca, 1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi olan  yazar, Nobel ödülü kazanan ilk Müslüman ve tek Arap yazardır.

Biraz olsun ilginizi çekebildiysem eğer, Necib Mahfuz'u tanıtabilirim şimdi.

Hakkında *

Mısırlı romancı, öykü ve senaryo yazarı Necib Mahfuz, varlıklı bir ailenin en küçük çocuğuydu. Kahire Üniversitesi'nde felsefe eğitimi gördü. 1971'de Kültür Bakanlığı müsteşarlığından emekli olarak el-Ahram gazetesinde yazmaya başladı. 

Genç yaşta edebiyata ilgi duyan Mahfuz, İngiliz ve Fransız yazarlarının yapıtlarını okudu. Dergilerde yayımlanan öyküleri ve tarihsel romanlarından sonra 1947'de Zukakü'l Midak (Sokaktakiler, 1989) adlı romanıyla Mısır'ın tanınan yazarları arasına girdi. Beyne'l Kasreyn (İki Saray Arasında), Kasrü'ş Şevk (Özlem Sarayı) ve es-Sükkeriye adlı romanlarından oluşan Sülassiye adlı anıtsal üçlemesinde toplumsal sorunları başarıyla işledi. Önemli teknik yeniliklerin yer aldığı bu yapıtlardaki Kahire betimlemeleri Dickens'in Londra betimlemeleriyle karşılaştırıldı.

1959'dan sonra simgeciliğe yönelen Mahfuz Evladü Haratina (Semtimizin Çocukları) ile İslam geleneğinin kalesi el-Ezher Üniversitesi'nin sert eleştirilerine uğradı ve yasaklanan kitabını Lübnan'da bastırmak zorunda kaldı. El-Liss ve'l Kilab (1961, Hırsız ve Köpekler), Sersera Fevka el-Nil(1966, Nil'de Gevezelikler) ve Miramar (1967, Miramar) adlı kitaplarında toplumsal sorunları ele aldı. 1952'de Nasır'ı iktidara getiren askeri darbeye karşı çıktı. Enver Sedat'ın İsrail'le yaptığı barış anlaşmasını destekledi. Kırka yakın romandan başka yedi öykü kitabı ve otuzu aşkın senaryosu ve birkaç oyunu bulunmaktadır. Mahfuz'un zaman zaman yasaklanan kitapları pek çok dile çevrilmiştir.

*  Necib Mahfuz -  Binbir Geceden Sonra (Oğlak Yayınları)





17 Mart 2018 Cumartesi




CİNSEL TERCİHİ NEDENİYLE İNTİHAR ETMESİ İSTENEN VE DE ETTİRİLEN BÜYÜK BİR BESTECİ: PYOTR İLYİÇ ÇAYKOVSKİ



Klasik Batı Müziğini dinlemeyi seven biri olarak, Rus bestecilerin eserlerini dinlerken daha bir keyif alırım. Onların müziği kulaklarıma ulaştığında zihnim, Doğu-Batı sentezini oluşturan bir kaleydoskop olur ve müzik bitene kadar dünyaya  çiçek dürbünüyle bakarım adeta. 

Rus bestecilerin en başına koyduğum isim ise Çaykovski'dir. Çünkü on altılı yaşlarda longplay'den (LP) dinlediğim o dünyaca ünlü "Kuğu Gölü", "Fındıkkıran" ve "Uyuyan Güzel" bale müziğinin bir gün balesini  izleyebilme hayaliyle yanıp tutuşurdum o zamanlar. İnsan bir şeyi gönülden isterse, gerçekleşirmiş gerçekten de. Yıllar sonra, Kuğu Gölü Balesi'ni, hem de Bolşoy Bale Topluluğu'nun bir gösterisiyle izledim Viyana'da. Fındıkkıran ve Uyuyan Güzel'i ise birçok kez izledim Ankara'da. Yetmedi, 2011'de vizyona giren ABD yapımı, Darren Aronofsky'in yönettiği Siyah Kuğu (Black Swan) filmini izleyen ilk seyircilerdendim ve Natalie Portman'ın oyunculuğunu çok beğenmiştim.


Çaykovski'nin eserlerine olan hayranlığımı belirttiğime göre, ünlü bestecinin hayat hikayesine kısa bir göz atmaya ne dersiniz?

Pyotr İlyiç Çaykovski'nin Hayatı *

Çaykovski 7 Mayıs 1840'da Ural dağlarında bir maden kenti olan Votkinsk'te doğar. Babasının ikinci evliliğinden olan, 6 çocuktan ikincisidir. Babası, Çaykovski'nin müzik yeteneğini çok küçük yaşlarında fark etmişse de,nevrotik eğilimli bir çocuk olduğundan, bu yeteneğini doğrudan desteklemez.

Çaykovski 1850'de Petersburg'daki Hukuk Okulu'na yazılır. Hiçbir ilgisi olmamasına rağmen babasının zoruyla bu bölümü bitirmek zorunda kalır.

Henüz 14 yaşındayken aşırı bağlı olduğu annesini koleradan kaybeder. Hali hazırda hassas bir çocuk olan Çaykovski, derin bir depresyon dönemine girer. Bu acılı dönemde kısa bir vals besteler. Son derece içine kapanık biri olan Çaykovski, aynı zamanda toplum baskısından çekinen gizli bir eşcinseldir.

21 yaşına geldiğinde içindeki müzik tutkusuna dur diyemez ve Saint - Petersburg Müzik Akademisi'nde eğitim görmeye başlar. Daha sonra Moskova Konservatuvarı'nda müzik öğretmenliğine başlayan sanatçı, burada çalıştığı süre boyunca birçok büyük esere imza atar.

Eşcinsel eğiliminin dedikoduya yol açmasını önlemek için 1877'de bir öğrencisiyle evlenir. Dokuz hafta süren evliliği, çevresi tarafından büyük bir hata olarak nitelendirilir. Bunun sonucunda Çaykovski, başarısız bir intihar girişiminde bulunur. " Çaykovski, cinsel tercihinin hemcinslerinden yana olduğunu genç yaşlarında fark etmiş, korkunç paniğe kapılmış, bunalımlara girmiş, 'hastalığını' iyileştirir umuduyla evlenmiş, çok büyük bir hata yaptığını evliliğinin ilk gününde anlayarak yeise kapılmış ve son çare olarak kendini Moskova Nehri'nin buz gibi sularına atarak öldürmeye kalkışmıştı. Ama öldürmeyen Allah öldürmüyordu. Bunun üzerine karısı Antonina'dan ayrılmaya karar veren Çaykovski, belki de ilk kez kendisiyle ilgili gerçekleri kabul etmek zorunda kalmıştı.

Yaşamındaki en önemli ve tek kadın olan Madam Nadezhda von Meck ile ise hiç karşılaşmamış; bütünüyle mektuplarla sürdürülen bu platonik aşk, besteciyi hem madden, hem manen hayata bağlamıştı. Her ikisi de karşı cinsle ilişkiye girme fikrinden tiksinti duyuyorlardı. Aralarında fiziksel yakınlıktan çok daha yakın bir duygusal ve düşünsel bağ geliştirmişlerdi mektup ağıyla. İlişkileri on dört yıl sürdü." **

Çaykovski, on dört yıl boyunca  Nadezhda von Meck'ten aldığı maddi destek sayesinde birçok beste yapar.

Çaykovski'nin Ölümü **

Çaykovski, 6 Kasım 1893'te öldü. Resmi tarihe göre ölüm nedeni kolera. Ancak 1978'de ortaya çıkan bir belgeye göre besteci intihar etmiş ya da ettirilmiş. Resmi tarih, Çaykovski'nin homoseksüel olduğunu hep örtbas etmeyi seçmişti. Ne var ki, gerçekleri ilelebet saklamak mümkün değildi. Nitekim 1978 yılında Sovyet araştırmacısı Alexandra Orlova bestecinin ölümü çevresinde oluşan esrar perdesini araladığında, ölüm olayının ciddi skandal boyutlarında geliştiğini ve toplumun değer yargılarının acımasız bağnazlığıyla ölüm fermanına dönüştüğünü gördük.

Bestecinin son yıllarında artan ününe karşılık, iç huzursuzluğu da artıyor ve derinleşiyordu. Çarın emriyle yılda 3 bin ruble emeklilik maaşı alıyordu ve Maça Kızı operasının kazandığı büyük zafer sonrasında Fındıkkıran bale süiti sipariş edilmişti.

Amerika'daki orkestra şefliği turnesinde hem halk hem de basın tarafından göklere çıkarılmıştı. Ölümünden bir yıl önce çıktığı Avrupa turnesinde de Çaykovski, 1892 yılında hem Fransız Akademisi'nin üyeliğine seçilmiş, hem de Cambridge Üniversitesi'nden Onur Doktorası almıştı. 

1893 yılının Ekim ayında bir Rus aristokratı, Çar'ın özel kalemine Çaykovski'yi yeğeniyle ilişki kurmakla suçlayan bir mektup bırakıyordu. Çar'ın özel kalem müdürü Nikolay Yakobi, konuyu Çaykovski'nin de mezun olduğu hukuk fakültesinin onur kuruluna getirdi. Büyük bir skandalın patlak vermesinden korkan kurul üyeleri Çaykovski'yi çağırıp beş saat süreyle sorguya çektiler ve sorgulama sonunda bestecinin hem kendi onurunu, hem de okulun onurunu kurtarmak için intihar etmesinin doğru olacağı kararına vardılar. Besteci bu olaydan iki gün sonra fenalaşıyor ve 6 Kasım 1893'te yaşama veda ediyordu.

Çaykovski, St. Petersburg'da Alexander Nevsky Mezarlığı'na gömüldü. 18 Kasım'da Altıncı Senfoni'si yeniden çalındığından, senfoninin karamsar ve sürekli ölümü çağrıştıran havası, dinleyenlerde bestecinin bilerek ölüme gittiği duygusunu güçlendirdi.







Kaynaklar:

https://listelist.com/caykovski-hayati/ 
** Filiz Ali - Müzisyen Portreleri, YKY, (s: 248-250)

21 Şubat 2018 Çarşamba




Bir küçük kara parçasından denizler hakimiyetine
HOLLANDA SÖMÜRGE İMPARATORLUĞU
(1600-1800)


Endonezya Prensi Dipo Negoro'nun Hollanda Generali De Kokck'a teslim oluşu - Nicolaas Pieneman'ın tablosu

Bugünün dünyasını anlamak için düne bakmak gerekir. Daha doğrusu, bugünü dünden hazırlarız, yarını da bugünden. Bu tespit yalnızca insanlar için  değil, devletler için de geçerlidir.  Özellikle coğrafi keşiflerin başladığı 16.yüzyıl ve sonrasında deniz gücünü elinde bulunduran ülkeler, tarihi şekillendiren sömürge imparatorluklarını dünyanın en ücra köşesine kadar genişletmişler ve yaşadığımız yüzyılın "siyasi coğrafyasını" oluşturmuşlardır.

Hollanda ile ülkemiz arasında bugünlerde yaşanan diplomatik gerilim nedeniyle, Hollanda'nın sömürge geçmişini ve günümüz dünyasına etkilerini anlayabilmek için Hollanda Sömürge İmparatorluğunu yazmaya karar verdim. Çünkü Hollandalıların sömürgeciliği, diğer sömürgeci devletlerden farklıydı: Felemenk genişlemesi, askeri bir fetih hareketi değildi. Başlıca amacı ticariydi. Yani Hollandalılar, sömürgecilikte silahtan ziyade ticari zekalarını kullandı. Bir anlamda, sömürgeler elde etmede kurnazca davrandılar diyebiliriz.

İşte bugününü, dünden hazırlayan devletlerden biri Hollanda Sömürge İmparatorluğu'ydu. İspanyolların ve Portekizlilerin doğudaki sömürgelerinden getirip Avrupa pazarlarına dağıtmada uzmanlaştıkları karlı egzotik mallardan mahrum kalan Hollandalılar, "Madem mallar bize gelmiyor, o halde biz mallara gideriz!" diyerek yola koyuldu. Haritalarında işaretli rota, bu malların üretildiği toprakları; Doğu Hind'deki Baharat Adaları'nı gösteriyordu. İyi de Hollandalıları sert kuzey denizi rüzgarlarına karşı yelken açmaya, maceraya ve bilinmezlere yol almaya iten neydi?

Hollanda'nın Kısa Tarihi

Hollanda, 1550'li yıllara kadar Avrupa'nın kuzeyinde küçük bir ticaret ülkesiydi. Toprakları İspanyollar, Avusturyalılar ve Burgonyalıların hakimiyeti altındaydı. Ama bu durum çok uzun sürmeyecekti. Hakim güçlerle aralarındaki mezhep farklılığından dolayı, William van Oranje önderliğinde ayaklanan Hollandalılar, özellikle ülkenin kıyı şeridinde İspanyol donanmasına zor anlar yaşattı. Kısa zamanda yedi ayrı Flaman bölgesi bir araya gelerek ve İspanyolların o dönemdeki baş düşmanı İngiltere'yi de yanlarına alarak kıran kırana bir dizi deniz savaşına girişti. Yıllara yayılan bu deniz savaşları sonunda Hollandalılar 1648'de İspanyolları topraklarından çıkardılar ve dünyanın sayılı deniz güçlerinden biri olarak uluslararası sahnede yerlerini aldılar.

"Peyniri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri ve Holştayn inekleri ile meşhur Hollanda'ya Osmanlılar, Felemenk (Flaman Ülkesi) derdi. Flamanlar bir Cermen kavmidir. Avrupalılar ise, Alçak Ülkeler (Fl. Nederland, İng. Netherlands, Alm. Niederlande, Fr. Pays-Bas) diye anar. Zira ülkenin büyük kısmı deniz seviyesinden aşağıdadır. Kanallar ülkesidir. Fransız işgalinde kanal kapaklarını açarak işgalcileri suya boğmuş ve vatanlarını kurtarmışlardır. Deniz kıyısına yapılan setler sayesinde çok toprak kazanılmıştır. Eskiden Aşağı Lotharingia denen ülkeye  XI. asırda Hollanda kontu hakim olunca, Hollanda tabiri ortaya çıktı." *

Kuzey Avrupa'nın bu denizci milleti, coğrafi keşifler çağına rastlayan bağımsızlık sürecinde denizciliğe sarıldı ve bunu sadece düşmanı ülkeden kovmak için değil, aynı zamanda dönemin diğer egemen güçleri gibi, dünyanın bilinmeyen zenginliklerinden pay kapmak amacıyla da kullandı.

İlk Felemenk seferi ünlü Hollandalı kaşif ve denizci Cornelis de Houtman tarafından 1595-1597'de gerçekleştirilir. Deniz sevdalısı maceraperest bu adam, Lizbon'da adeta casusluk yaparak elde ettiği haritaları kullanarak yola çıkar ve Java Adası'na ulaşır. Bu ilk seferin ardından kurulan irili ufaklı donanmalarla doğudan batıya zenginlik akacak ve Hollanda ile Doğu Hind arasındaki baharat rotası vızır vızır işleyecektir.


Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'nin gemisi.

Hollandalıların bu uzak diyarlara geliş amacı ticaret yapmak olduğundan bölgenin egemen güçleri olan Portekizlilerle askeri kapışmalardan kaçınılarak, bunun yerine uzaktaki adaların prensleriyle ticaret antlaşmaları imzalanıyor, hedefteki ülkelerin liman şehirlerinde ticaret ofisi kuruluyor, bazen de küçük bir birlik, oraları denetlemesi için bölgede bırakılıyordu. Böylelikle olası bir işgal operasyonunun astronomik maliyetinden kaçınılıyordu. Felemenkler geniş ve hantal İspanyol ve Portekiz donanmalarının arasından, genellikle silah kullanarak değil, mali güçleri, yön bulma ve denizcilik teknolojisindeki üstünlükleri ve ticari zekaları sayesinde sıyrılıyorlardı.

Kendi ordusu olan şirket: VOC

Onyedinci yüzyılın ilk yıllarında başlayan bu ticari atılım, sadece Hollandalılar ile diğer "yelkenli sömürgeciler" arasında değil, aynı zamanda Felemenkler arasında da rekabet doğurmuştu. 1602'de Hollandalı devlet adamı Johan van Oldenbarnevelt, birbiriyle çekişen Hollandalı tüccarları bir çatı altında toplayarak, İngilizlerin 1600'de yaptıklarına benzer şekilde, Hollanda East India Şirketi'ni (VOC) kurdu. Bu şirket Felemenk devletinin kendisine verdiği büyük yetkiyle, Amerika'nın batı sahillerinden Afrika'nın doğu kıyılarına kadar uzanan bölgede büyük bir otonomi kazandı. Antlaşmalar imzalayabiliyor, asker yetiştirip barındırıyor ve kurduğu ordu sayesinde, ticari açıdan uygun gördüğü topraklarda hakimiyet kuruyordu. Özetle, Hollandalılar ticaret yaparken silahlı gücü de el altında tutarak bu alanda belki de bir ilki gerçekleştiriyor, VOC ile sömürgecilikte "profesyonelleşmenin" temellerini atıyorlardı.

1590'lardan bu yana İspanyolların pastasına ortak olmaya çalışan Felemenkler, Batı Hindi'nde de rakiplere karşı planlı programlı bir askeri yapılanmaya gitmiş ama mümkün oldukça çatışmadan kaçınmış, işleri ve sorunları ticaret diliyle çözmeye çalışmıştı.

İber Yarımadası'nın limanları kendilerine kapatılmış olan Felemenkler, ünlü yiyecekleri haring (bir tür çiğ balık) için Windward Adaları'ndaki tuz kaynaklarına, Brezilya ve  Guyana ile ticaret yapabilecekleri mekanlara ve kürk için de Kuzey Amerika'nın doğu kıyılarına yöneldiler. 1620'lerde çok sayıda özel girişim, Hollanda Batı Hind Şirketi (GWC) etrafında toplanmıştı. 

Hollandalılar, işgal ettikleri Brezilya topraklarında sıkıntılar yaşamaya başlayınca, fethedilen yerler Portekiz'e geri verildi. Felemenk özel girişimcilerinin faaliyetleriyse 1621'de GWC çatısı altında birleşmiş ve New Netherlands (Yeni Hollanda) adında, merkezi Manhattan adasındaki New Amsterdam (ki sonradan günümüzün New York'una dönüşecektir) olan bir Felemenk kolonisi kurulmuştu. 1664'te İngilizlerin kontrolüne geçene kadar New York, Hollandalılara aitti.

Felemenklerin ticari gücü, 18. yüzyıldan itibaren yavaşlamaya ve İngilizlerin gölgesinde kalmaya başladı. 1780-1784 yılları arasındaki Dördüncü Felemenk-Anglo Savaşı'nda Felemenkler büyük kayıplar verdi ve sömürgelerini İngilizlere devretmek zorunda kaldılar.

Belçika'nın Doğuşu

1815 Viyana Kongresi'nden sonra İngilizler, ele geçirdikleri kolonileri geri vermeye niyetlendiler; ancak daha sonradan, o dönemdeki baş düşmanları Fransa'ya karşı tampon bölge olması amacıyla, İngiltere'ye bağlı yeni ve daha geniş bir Hollanda Krallığı oluşturmaya karar verdiler. Güney Hollanda eyaletleri de bu krallığa dahil edildi. Böylelikle krallığın sınırları iki katına çıkarılmış olan Hollanda Kralı I. Willem, Seylan da dahil olmak üzere Hindistan'daki iş hanları, Cape eyaletleri ve Batı Afrika'daki sömürgeleri İngiltere'ye devretmeye razı oldu. Buna itiraz eden Güney eyaletleri, bir süre sonra ayaklanarak bağımsızlıklarını ilan etti. Böylelikle tarih sahnesine "Belçika" adında yeni bir devlet çıkmış oldu. Bu yeni durum, Doğu ve Batı Hind adalarıyla Surinam'ın Felemenklerin elinde kalmasını sağlayacaktı.

II. Dünya Savaşı sırasında Japonlar, 1942'de Hollanda Doğu Hindi'ni istila etti ve Hollandalı sömürgeciler, Japonlar tarafından çalışma ve toplama kamplarına hapsedildi.

II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Japonya'ya atılan atom bombalarıyla işgal gücü devre dışı kalınca, Endonezya bağımsızlığını ilan etti. Doğudaki kolonilerinden zorla çıkartılan Hollanda, batıdakilerle bağlarını kendisi gevşetti ve onları içişlerinde serbest bırakan bir yasa çıkardı. Bir süre sonra Surinam bağımsızlığını ilan etti. Karayipler'deki diğer koloniler, Hollanda Birleşik Krallığı'nın yüksek otonomiye sahip bir parçası olarak kalmaya karar verdi.

Hollandalıların denizler üzerindeki hakimiyetlerine dayalı imparatorlukları, macera heyecanı, keşif merakı ve ekonomik güdülerle başlamış, kısa zamanda dünyanın dört bir yanına yayılmış, ama denizlerdeki diğer rakipleri İspanyollar ya da Portekizlilerinki gibi bir haçlı imparatorluğu olmamıştı.

Hollandalılar, İngiliz, İspanyol ve Portekizlilerin paylaştığı dünya kaynakları pastasından kendilerine düştüğüne inandıkları payı kapmaya çalıştılar. Dünyanın tüm dengelerini değiştiren II. Dünya Savaşı'ndan sonra, diğer Avrupalı emperyalist güçler gibi sömürgelerini terk etmek zorunda kaldılar. Geride çok kültürlü bir toplum, Brezilya'dan Japon Denizi'ne, Endonezya'dan Güney Afrika'ya uzanan tarihi bağlar ve sömürgeci bir geçmiş bıraktılar. Sömürgeleri gitti, denizcilikleri baki kaldı. Avrupa'nın en büyük, dünyanınsa ikinci büyük limanı olan Rotterdam'ın Hollanda'da olduğunu düşünürsek...



BONUS:
1- 1585- 1702 yılları arasındaki dönem Hollanda'da "Altın Çağ" olarak adlandırılır. Bu dönemde Hollanda bilim, ticaret ve sanat dallarında dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olmuştu. Hollandalı ünlü ressamlar Rembrant ve Rubens de Altın Çağ'ın parlak isimleridir.

2- Hollanda İmparatorluğu, köleliği 1864'e kadar sürdürdü. Bu süre içinde 600 bin Ganalı köle olarak kullanıldı. 1650'de Hollanda, Avrupa'daki köle ticaretinin merkeziydi.

3- Hollanda kraliyet ailesinin simgesi olan turuncu renk, ülkenin kurucu babası Willem Van Oranje'nin İngilizcede portakal manasına gelen Orange kelimesini çağrıştıran soyadından gelir. Ülke bayrağı kırmızı, beyaz ve mavi olsa da turuncu, halk tarafından da benimsenmiş ve ulusal sembol olarak kabul edilmiştir.


Kaynaklar:

* www.ekrembugraekinci.com
** Ali Çimen - tarihi değiştiren imparatorluklar, Popüler Tarih (s: 347-363)

Görseller, ekrembugraekinci.com'dan alınmıştır.


15 Şubat 2018 Perşembe




HAFIZASI EN İYİ HAYVAN HANGİSİDİR?


Derler ki; "Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür." Yani "İnsan hafızasının eksikliği(hastalığı) unutkanlığıdır" ve "Unutkanlık insan halidir" anlamında kullanılan bir sözdür bu. Hafızanın yalnız insana özgü olduğunu düşünürüz. Oysa, son yıllarda yapılan araştırmalar gösterdi ki hayvanların da hafızaları varmış; insanlarınki kadar gelişmiş olmasa da. Hafızası en iyi hayvan hangisidir peki? Denizaslanıymış. Şaşırdınız değil mi? Hafızası güçlü olan kişiler için söylenen  "fil hafızalı" sözü geçmişte kaldı. Artık "denizaslanı hafızalı" deme zamanı. :) Şöyle ki:

İnsan dışındaki canlılar içinde en iyi hafızaya sahip olan hayvan denizaslanıdır. Makak maymunu ve şempanze de dahil olmak üzere diğer pek çok memelinin etkileyici uzun süreli hafızaları vardır, ancak denizaslanlarının hafızası hepsininkinden üstündür. 2000 yılında California'da Rio isimli dişi bir denizaslanı harfler ve sayılardan oluşan karmaşık bir gösteri numarasını --hem de öğrendikten tam on yıl sonra -- hatırlayarak hayvan hafızası rekorunu kırmıştır. Seksenli yılların ortasında resus maymunları için tasarladığım hafıza modeline (Vorta ve Rheaume, 1986) garip bir biçimde benzeyen bir model kullanan deniz biyologları (Kastak ve Schusterman, 2001), denizaslanlarına belirli jest ve mimik işaretlerini nesnelerle (beysbol sopaları, toplar, halkalar, vs.), niteleyicilerle (büyük, küçük, siyah, beyaz, vs.) ve eylemlerle (bir şeyi alıp getirmek, kuyrukla dokunmak, paletle dokunmak, vs.) ilişkilendirmeyi öğrettiler. Örneğin, en basit 'tek nesneli' eğitimde KÜÇÜK/SİYAH/HALKA/KUYRUKLA/DOKUN işaretlerinin verilmesiyle denizaslanı havuzdaki diğer nesneleri pas geçerek küçük siyah halkaya kuyruğuyla dokunurdu. *

Ayrıca yapılan çalışmalar, denizaslanlarının mantıklı düşünme yeteneğine sahip olduklarını göstermiştir. Deniz biyologları, denizaslanlarına kendi oluşturdukları yapay işaret dilini öğretirken komut ve hareketleri çok kolay bir şekilde öğrendiklerini keşfettiler. Bu hayvanlar, mantıklarını kullanarak karar verme yeteneklerine sahipler. Örneğin; a=b ve b=c ise a=c şeklinde çıkarımlar yapabilmektedirler. **

Biz insanları hayvanlardan ayıran özellikler olan bilişsel, duygusal ve algısal yeteneklerimizin en farkında olan canlı türü  olmamız, dünyada tek olduğumuz anlamına gelmez. Çünkü bu özelliklere sahip tek canlı türü değiliz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, hemen hemen her hayvan bu yetilerden bir kısmına sahiptir. 



Kaynak:
* Jeffrey Moore, Sinestezya - Dr. Vorta'nın Notu, s:201)
** onedio.com




2 Şubat 2018 Cuma




 MAHMUTBEY CAMİİ / KASABA KÖYÜ /KASTAMONU



Mahmutbey Camii, Kastamonu ilinin kuzeybatısında, kente 18 kilometre uzaklıkta Daday ilçesi yolu üzerindeki Kasaba Köyü'nde  yer alır. 

1366 yılında Candaroğulları Beyliği hükümdarı Emir Mahmut Bey tarafından Cuma Camii olarak yaptırılmıştır. Dış duvarları moloz taştan yapılan caminin içi tamamen ahşap olup yalnızca mihrap kısmında alçı kullanılmıştır.

Caminin ahşap çatısı bindirme tekniğinde yapılmış ve hiç metal çivi ve herhangi bir aksam kullanılmamasıyla Türkiye'deki ender örneklerden biridir.

Caminin göz alıcı ve en önemli öğelerinden biri de Ankaralı Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan kapısıdır. Türkiye'de çok az örneği bulunan bu kapının orijinali güvenlik nedeniyle Kastamonu Etnografya Müzesi Liva Paşa Konağında bulunurken, orijinali yerine Kastamonu'nun en eski ahşap oymacılık ustalarından Hikmet Değirmencioğlu tarafından yapılan benzeri yerleştirilmiştir.

Cami içindeki tüm ahşap yüzeyler kökboyasıyla kalem işi süslenmiş ve tüm bu süslemeler hala orijinal haliyle durmaktadır. 

UNESCO Dünya Miras Merkezince yapılan değerlendirme sonucunda Kasaba Köyü Mahmutbey Camii Dünya Mirası Geçici Listesi'ne girmeye hak kazanmıştır. *




Minare orijinal değildir.

Caminin kapısı
















Fotoğraflar: by........Gülden KAYA (Teşekkürler arkadaşım; bu eşsiz camiyi gezerken, hem yanımda olup mimari bilginle beni aydınlattığın hem de bu güzel fotoğraflar için.)

* kastamonukultur.gov.tr