13 Temmuz 2016 Çarşamba




CUMHURİYET 'İN BAŞKENTİNİ TAÇLANDIRAN MİMAR: CLEMENS HOLZMEİSTER





Başkentimizin güzel havasının yanında,  caddelerinin genişliğini, Cumhuriyet' in ilk yıllarından kalan mimarisini, özellikle TBMM, Bakanlıklar civarının mimarisini çok beğenmişimdir. Hele Kızılay Meydanı' nda bulunan "Güven Anıtı" adı gibi güven vermiştir bana , geleceğe yönelik olarak. Anıtın etrafında bulunan banklardan birinde oturup güvercinleri izlemek, fıskiyelerden fışkıran su sesini dinlemek ve anıta bakarken içinin umutla dolması ne muhteşem bir duygudur. Güven ve umut ikilisi insanın yaşamda kaybetmek istemeyeceği altın anahtarları değil midir?

TBMM ile Güven Anıtı' nın mimarının Clemens Holzmeister olduğunu biliyordum; merak ettiğimden araştırmıştım. Hatta, 7 Mayıs 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde şöyle bir haber vardı: "TBMM, 'Devlet Mahallesi Mimarı' olarak da anılan kendi mimarı Prof. Clemens Holzmeister' e 74 yıl sonra vefa borcunu ödeyecek. İktidar ve muhalefet tarafından ortaklaşa benimsenen Prof. Holzmeister' in anıt heykelinin dikilmesi kararının ardından harekete geçildi, anıtın dikileceği alanda hazırlık başlatıldı. 24. dönemin ilk aylarında açılışı yapılması beklenen anıt heykel, meclis bahçesinde bulunan havuzun yanında yer alacak." Heykelin açılışının yapılıp yapılmadığı hakkında bilgim yok. Ancak, 2008 yılında Çankaya' daki bir caddeye Clemens Holzmeister adının Büyükşehir Belediye Meclisi kararıyla verildiğini biliyorum.  İşte Salzburg gezisinde şehrin içinde  bulunan mezarlıkta mezarları bulunan ünlü kişilerin arasında Clemens Holzmeister' in de yatmakta olduğunu öğrendiğimde, memleketimden çook uzakta başkentimi düşündüm ve başkentimizi mimarisiyle taçlandıran bu değerli mimarı saygıyla anmadan geçemedim. Belki birileri okur, belki tanımayanlar vardır diye kısaca bu ünlü mimarı ve eserlerini tanıtmak istedim. Bunu yaparken, Atatürk' ün sanata ve sanatçıya verdiği önemin, değerin ve ileri görüşlülüğünün bir kez daha altını çizmek istedim ayrıca.

Avusturya' lı mimar ve tasarımcı olan Clemens Holzmeister, 27 Mart 1886' da Tirol' de Fulpmes kentinde (Avusturya) doğdu. Babası Johann Holzmeister kahve ticaretiyle uğraşıyordu. Ailenin bir önceki kuşağı Avusturya' daki kötü ekonomik koşullardan dolayı Brezilya' ya yerleşmişti. Kahve işi Brezilya' dan onlara kalan bir işkoluydu. Clemens Holzmeister, Avusturyalı aktris olan Judith Holzmeister' ın (Doğum Tarihi: 14 Şubat 1920) babasıdır.

1906-1913 yılları arasında Viyana Teknik Üniversitesi' nde Mimarlık eğitimini tamamladı, 1919' da Roma döneminden başlayarak kilise yapımını inceleyen tezi ile doktor ünvanını aldı. Avusturyalı tasarımcı, Avusturya Akademisi mezunu Prof. Clemens Holzmeister, yaşamı boyunca Ankara' da bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi dahil olmak üzere 673 projeyi gerçekleştirmiştir.

1919-1924 yılları arasındaİnnsbruck' ta Devlet Yapı Sanat Okulu' nda öğretim görevliliğinin yanı sıra kilise yapıları gerçekleştirdi ve Unterberger' de ideal tasarımlar sergisini açtı. Viyana Krematoryumu' nda görevlendirilen Holzmeister, 1924 yılı başlarında tamamladığı bu yapıyla Avusturya' da tanınmaya başladı. Yine aynı yıl Viyana Güzel Sanatlar Akademisi' nde öğretim üyesi ve yönetici olarak göreve başladı. 1933-1937 yılları arasında aynı kurumun rektörlüğünü üstlendi.

1924' te Viyana' da bir toplu konut uygulaması gerçekleştiren Holzmeister 1926' dan 1938' e değin sürecek olan Salzburg Festspielhaus' un yenileme çalışmalarını başlattı. 1928-1933 arasında Viyana' daki akademik çalışmalarının yanısıra Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi' nde de dersler verdi. Almanya' daki bu akademik çalışmaları sırasında 1929' da daha sonra Hitler rejimince yıktırılan ve mekan açısından dönemin en etkileyici yapılarından biri sayılan Schlageter Anıtı' nı gerçekleştirdi. Almanya va Avusturya' da birçok yapı inşa eden Holzmeister, Hitler rejiminin baskıları nedeni ile 1933' te Düsseldorf' taki akademik görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

Holzmeister, yeni TBMM binasının yapımı için 11 Ocak 1937' de çıkarılan bir yasa ile açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi uluslararası mimari proje yarışmasının birincilik ödülünü Atatürk' ten aldığı sırada ve 1938 yılında Avusturya' nın Hitler tarafından işgali nedeniyle ülkesine dönmeyip Türkiye' de yaşamayı tercih etti. Viyana' dan ayrılarak İstanbul' a yerleşti. Holzmeister, bu dönem içinde 1940-1949 yılları arasında (İTÜ) İstanbul Teknik Üniversitesi' nin Mimarlık Fakültesinde profesör olarak görev yaptı, mimarlık dersleri verdi.


Prof. Dr. Clemens Holzmeister' in TBMM binasının proje işleri ile ilgili olarak görevlendirildiğine dair Cumhurbaşkanı Atatürk' ün de imzası olan 21 Mayıs 1938 tarihli kararname. ( Cumhuriyet Müzesi)

Daha önceleri 1927-1938 yılları arasında Viyana' daki bürosunda tasarladığı projeleri gerçekleştirmek için Ankara' ya gelen Holzmeister, Türkiye' nin yeni biçimlenen başkentinde çok sayıda kamu yapısı tasarlayıp gerçekleştirme olanağı buldu.


TBMM binası

Atatürk' ün ölümünden sonra açılan Anıtkabir proje yarışmasında da Holzmeister yer alacaktı. Ama tepkiler üzerine yarışmaya Türk mimarlar da davet edildi.Ve biraz da bu baskının sonucu olsa gerek Emin Onat ve Orhan Arda' nın projesi birincilik kazandı.

Aynı yıllarda, Brezilya' ya giderek; Belo Horizonte Katedrali' ni ve Rio' da Prafektur' u tasarladı. 1951' de Graz Teknik Yüksekokulu'nda şeref doktoru unvanını, 1953' te Avusturya Devlet Mimarlık Büyük Ödülü' nü aldı ve 1950' de Viyana Güzel Sanatlar Akademisi' ndeki görevine yeniden getirildi. 1954-1957 yılları arasında bu kurumda yeniden rektörlük yaptı. 1956-1960 arasında Salzburg' daki Festspielhaus' un 1926' dan beri devam eden yenileme ve geliştirme çalışmalarını tamamlayan Holzmeister, 1961' de akademiden emekli olup ve Salzburg' da çalışmalarına devam etti.

Holzmeister 1947 yılına kadar İstanbul' da sonrasında ise Ankara' da bulundu.1954 yılında ise Viyana' ya geri döndü. 

Çok az sayıda mimarın elde edebileceği bir ayrıcalık olan yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin yönetim merkezinin, en önemli binalarının tasarlanması görevi, Holzmeister'i o yılların en önemli ve en güçlü mimarı konumuna getirdi. Holzmeister, bu kamu yapılarını genç Türk devletinin gücünü ve kararlı kalıcılığını göstermek için; anıtsal klasikçiliğin yanısıra modern mimarlık anlayışı ile tasarlayıp uyguladı.

Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister, iki dünya savaşı arasındaki yıllarda tasarladığı anıtlar, kiliseler, tiyatro yapıları ve opera sahneleriyle ünlendi.Kayda geçmiş 700'e yakın projesini hayata geçirdiği ülkeler arasında en başta Avusturya, Almanya ve Türkiye geliyor. Clemens Holzmeister, Türkiye' de cumhuriyetin kurulduğu yıllarda yönetimin "resmi mimarı" olarak tanındı. 1927-37 yılları arasında gerçekleştirdiği ilk 15 eseri için bakanlıklar bölgesini oluşturan binalar yer alıyor.

Holzmeister 1978' de son olarak Ankara' yı ziyaret edip 1963' te tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının genişletilmesi çalışmalarına katıldı.

Holzmeister 12 Haziran 1983 yılında Hallein-Salzburg, Avusturya' da 97 yaşında vefat etti.

Ödül Aldığı Yarışmalar:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Binası, 1. Ödül, 1938

Projelerinden bazıları:

Milli Savunma Bakanlığı Binası (1927-30)

Milli Eğitim Bakanlığı Binası (1929-34)

Güven Anıtı (1931-36)

Çankaya T.C. Cumhurbaşkanlığı Köşkü (Pembe Köşk) (1931-32) (Anton Hanak ve Josef Thorak ile)

Ulus Merkez Bankası Binası (1931-33)

İçişleri Bakanlığı Binası (1932-34) ve arkasında yer alan Vilayet Meydanı (1933-35)

Yargıtay (İktisat ve Ziraat Vekaleti) Binası (1930-34)

Bayındırlık Bakanlığı (Nafia Vekaleti) Binası (1931-34)

Ulus Emlak Kredi (Emlak ve Eytam) Bankası Binası 81933-34)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Binalar Topluluğu (1938-63)

Avusturya Büyükelçiliği (1936)

Ankara Harp Okulu Binası (1930-35)

Ankara Orduevi Binası (1930-35)

Genel Kurmay Başkanlığı Binası  (Erkan-ı Harbiye Binası) (1930)

Holzmeister' in Ankara' daki önemli eserleridir.

KAYNAK: www.biyografi.net.tr

    

       




7 Temmuz 2016 Perşembe




KEŞİFLERİN BABASI: HARİTACI HENRY





Coğrafi keşifler, ticaret yapan Avrupalıların yeni yollar arama zorunluluğundan kaynaklan. Çünkü İstanbul' un fethiyle birlikte İpek Yolu' nun ve Baharat Yolu' nun kontrolü Müslümanların  eline geçmişti. Bu yolların tamamının Osmanlı denetimine girmesi ve birkaç el değiştiren malların pahalıya mal olması, Doğu ile ticaret yapan Avrupalıları yeni yollar aramaya sevketmiştir. Birçok nedeni olsa da coğrafi keşiflerin asıl nedeni ekonomikti. Doğu ülkelerinin zenginliği göz kamaştırıyordu. Avrupalılar buralara  gitmek ve zengin olmak için yeni yollar aramalıydılar. Bu yolların bulunması ise açık denizlere ve okyanuslara açılmaktan geçiyordu. Öncelikle merak ve keşif amaçlarıyla başlayan açık denize açılma istekleri XV. yüzyılın ikinci yarısında ekonomik amaçlara yönelmiştir. Coğrafi keşifler sonucu Avrupa' da önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişiklikleri merak edip okuduğumdan coğrafi keşiflere, neden ve sonuçlarına  özel  bir ilgi duymuşumdur hep.

Vasco De Gama, Magellan, Kristof Kolomb ve Bartolomeu Dias' ı mürekkep yalamış herkes tanır. Peki Prens Henry' nin adını kaç kişi duydu? Ya da şöyle sorayım;  Haritacı Henry adını, denizciler ve haritacıların dışında duyan var mı? Ben duymamıştım ta ki Ai Çimen' in "Tarihi Değiştiren İmparatorluklar" kitabını okuyana dek. Yazıyı uzatmamak için, kitaptan kısa notları aktarmakla yetineceğim:

"Denizaşırı sömürgeler dönemini başlatan coğrafi keşiflerde en büyük pay, Portekiz Kraliyet ailesinin maceraperest prensi Henry' e aittir. 'Haritacı' lakabıyla tanınan Henry, denizaşırı seferleri başlatmış, bunun sonucunda Atlantik Okyanusun' ndaki Madeira Adaları 1419' da, Azor Adaları da 1427' de keşfedilerek tarihin ilk denizaşırı sömürgeleri oldu. Henry' den önce denizciler, devasa deniz canavarlarına yem olmaktan ya da dünyanın 'kenarlarından' aşağı düşmekten (dünyanın dümdüz olduğuna inanıyorlardı) korktukları için sadece kıyıları takip ediyorlardı."

Portekiz ve İspanya' nın okyanuslara açılarak başlattığı keşifler çağı, Avrupa' da bin yıldır süren dengeyi değiştirmişti. Bu ikilinin başı çektiği denizaşırı maceralara kısa zamanda Atlas Okyanusu' na kıyısı bulunan Hollanda, Fransa ve İngiltere de katıldı ve bu beşli, dünya zenginliklerini asırlar boyunca kontrol ederek, bugün Batı ile Doğu arasındaki gelişmişlik farkının mimarları oldular."

"Portekiz ve İspanya' nın başlattığı bu süreç, tartışmasız bir şekilde 'sömürge paylaşım' ve onu izleyen 'dünya' savaşlarının tetiğini çekti ve bugün içinde yaşadığımız dünyanın siyasi, dini, kültürel ve coğrafi çerçevesini çizdi." 

Prens Henry, hiçbir yer keşfetmedi, hatta hiçbir uzun sefere katılmadı ama o , keşiflerin babasıydı. 1394' te Kral Joao I' in dördüncü oğlu olarak Porto' da doğdu. Henüz 20' li yaşlarını sürerken saraydan elini eteğini çekip kendisine verilen Algarve Eyaleti' ndeki, Sagres' e yerleşti. Hiç evlenmedi, saraydaki yerini almadı, kendini ve bütün mal varlığını keşiflere adadı. Sagres' te Avrupa' nın ilk denizcilik okulunu açtı. Henry' nin okulunda matematikçiler, haritacılar, astronomlar, kaptanlar (master  mariners) öğrenciler ve eski seyahatlerin jurnalleri toplandılar. Gelen Portekizli, İspanyol, İtalyan, Yahudi ve Arap denizciler Prens' e, daha iyi haritalar, daha gelişmiş navigasyon aletleri (pusula, astrolabe, cuadrant gibi) ve daha detaylı astronomi tabloları yaratmasında yardımcı oldular. (www.yachtturkiye.com)

Prens Henry' nin maceraperestliği ve cesaretinin başlattığı bu süreç, kendisi bilmese de, bugün içinde yaşadığımız dünyanın tablosuna attığı ilk fırça darbeleriydi. Sonrakiler de bu tabloyu tamamladılar. Tabloda ağırlıklı kullanılan renk kırmızıydı ne yazık ki...


Keşifler Anıtı - Lizbon (en önde bulunan kişi Prens Henry)






Ek Bilgi, meraklısına: Çin' den başlayan İpek Yolu, Hazar Denizi' nde iki kola ayrılıyor, kuzey kolu Kırım limanlarında son bulurken güney kolu Karadeniz kıyılarından İstanbul' a ulaşıyordu.

Baharat Yolu ise Hindistan' dan başlıyor ve kuzeyde Suriye limanlarında, güneyde ise İskenderiye' de son buluyordu.



  
Fotoğraflar: Prens Henry - tr.wikipwdia.org
                     Üstteki üç fotoğraf - www.yachtturkiye.com




1 Temmuz 2016 Cuma




LOU ANDREAS- SALOME
(Nietzsche, Rilke ve Reé' nin aşık oldukları  kadın) 



Lou Andreas-Salome with Rainer Maria Rilke (2. von links) in the arbour of Villa Lutz, 1897



Lou Andreas Salome, 12 Şubat 1861 yılında St. Petersburg' da doğdu. Babası bir Rus generaldi. Louise, Lou' nun gerçek adı. Salome ailesi, başta baba Gustave Salome olmak üzere önce Louise' in Rusçadaki söylenişiyle Lyoyla' yı kullanmışlar, zaman içinde Lyoyla Lou' ya dönüşmüş.

Salome, o yıllarda yasa, kural dinlemeyen, başına buyruk bir kadın olarak büyüdü. Zürih' te teoloji, felsefe ve sanat tarihi okudu.Ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle 21 yaşındayken, annesi onu Roma' ya götürdü. Malwida von Meysenbug annesinin çok iyi arkadaşıydı ve onun Roma' daki evine yerleştiler.

Malwida, yazar Paul Rée' nin de çok iyi arkadaşıydı. Rée, Malwida' yı Roma' daki evine ziyarete geldiğinde Lou' yla tanıştı ve ondan çok etkilendi. İlişkileri kısa sürede tek taraflı bir aşka dönüştü. Rée ona evlenme teklif etti, ama Lou arkadaş kalmayı tercih etti. Buna rağmen aynı evde kalmaya başladılar. Çünkü Lou, Rusya' ya dönmek istemedi. 

1882 yılının Mayıs ayında tanıştığı Nietzsche' nin aklını başından aldı. Nietzsche' ye çok büyük acılar çektiren ve çok da ilham veren bu tek taraflı aşk hikayesi, Irvin Yalom'un "Nietzsche Ağladığında" ve Lance Olsen' in "Nietzsche' nin Öpücükleri" adlı romanlarına konu oldu. Nietzsche' nin evlilik teklifini geri çeviren, Alman şair Rilke' nin ömür boyu unutamadığı aşkı ve Freud' un çok açıkça hayranlık duyduğu Lou Salome, özgüvenli , özgür ve sıradışı  bir kadındır. Sigmund Freud onu şöyle tarif eder: "Korkunç bir zeka...Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi."
(cnnturk.com/kultur-sanat)

"İlginç olan, bütün dillerde Lou' ya pek çok sayfa ayrılmasına rağmen erkeklere karşı bu tutumu, aydınlığa kavuşmayan karanlık bir nokta olarak kaldı. Françoise Giroud," Lou, Özgür Bir Kadın' ın Öyküsü" nde, onun hastalıklı iffet duygusunu açıklayabilecek bir sav ileri sürüyor. Lou aşk ziyafetlerinin oburu olarak, ömrünün sonuna kadar bu açığı fazlasıyla kapattı, hem de hep kendisinden oldukça genç erkeklerle.
Lou Andreas-Salome, bir yazar; yaşadığı Almanya' da çok saygın bir psikanalist..
Avrupa' nın ilk özgür kadınlarından biri.. Kalemi ona maddi bağımsızlık ve sosyal konum sağladı. Ama asıl başyapıtı, bizzat kendisiydi."
(Arka kapak yazısı' ndan. Françoise Giroud, Lou,Özgür Bir Kadın' ın Öyküsü -  İmge Kitabevi Yayınları)

Viyana' da, Sigmund  Freud' un , Berggasse 19 No' lu Evi' ndeki duvarları süsleyen Lou Salome' nin ünlü iki  fotoğrafını gördüm ve telefonuma kaydettim. Aşağıda yer alan fotoğrafta; Lou von Salome, Paul Rée ve Friedrich Nietzsche görülmekte (Yıl, 1882). Fotoğrafı incelerken bir yandan da  düşündüm; neredeyse çağdaşı tüm düşünürleri kendisine aşık edip, peşinden koşturan, hatta ünlü iki düşünürü  at gibi kırbaçlayarak at arabasını bile  çektiren  Lou Salome gibi başka bir kadın daha var mıdır dünyada? Bilmiyorum.








24 Haziran 2016 Cuma




YENİ SÖMÜRGECİLİK AÇISINDAN GIDA EMPERYALİZMİ
(Zeytinyağlı Yiyemem Aman Türküsü' nün Öyküsü)


Bursa yöresine ait bu türkü, 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan' dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir. Bu güzel türkünün  acı gerçeği pek bilinmez; neşeli havasıyla oynanır, zıplanır düğünlerde, eğlence yerlerinde. Benim de çok sevdiğim bir türküdür. Oysa bu türkü,  Marshall Yardımı' nın bir parçası olarak hazırlatılmış ısmarlama bir türküdür, ki plan birazda bu türkünün popülaritesi sayesinde başarılı olmuştur güzel  ülkemde. Yeni ve orta jenerasyon bilmez sanırım Marshall Planını. O nedenle kısaca bahsetmeliyim bu plandan ve yardım adı altında yapılan "Gıda Emperyalizmi" nin maskeli yüzünden. Maskenin altındakileri görmek için maskeyi düşürmek gerek. Bunu da ancak okuyarak, araştırarak yapabiliriz değil mi?

Marshall Planı II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948 - 1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye' nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD' den ekonomik kalkınma yardımı almıştır.
Şimdi diyeceksiniz ki, ne güzel bir yardım, ne var bunda? Görünüşte öyle ama dedim ya maskenin altındakini görmediğimiz sürece. Şimdi de maskenin altındakilere bakalım isterseniz. ABD, geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshall yardımının koşullarından biri Türkiye' nin ABD' den mısırözü yağı almasıdır. Yine aynı dönemde yüzbinlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır. Buna koşul olarak Türkiye' de ilk margarin fabrikası kurulur. Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı "ısınırsa kanser yapar" gibi yalanlar uydurmaktan geri kalınmaz. Halbuki zeytinyağı halk arasındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.

Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi "Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman..." diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır. 

Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda, bir kaşık yağa bile muhtaç hale getirilir. Basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır.

Kaynak: Osman Nuri Koçtürk - Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi (Ziraat Mühendisleri Odası Yeniden Basım, Ekim 2009)






20 Haziran 2016 Pazartesi





HALLSTATT :  ÇİNLİLERİN KOPYASINI YAPTIKLARI BİR MASAL KÖYÜ



by...........Discover Austria






Bir ülkeyi sadece başkentini gezerek tanıyamazsınız. Çünkü adı üstünde "başkent". Ülke buradan yönetildiğine göre, ele güne karşı bakımlı, iyi görünümlü, temiz olmak zorunda. Başkent bir ülkenin bir nevi  "misafir odasıdır" benim düşünceme göre. İşte böyle düşünerek Avusturya'yı daha iyi tanıyabilmek adına düştüm yollara. Varacağım yer adı dillerden düşmeyen küçücük bir köyolan Hallstatt'tı.

Viyana' nın serin ama yumuşak havasını içime çekerek erkenden Westbahn'a gittim. Yolculuğumu trenle yapacaktım ve burada trenler dakik hareket ettiğinden kaçırmamam gerekti. Westbahn özel bir şirkete ait olduğundan trenin içi gayet lüks ve temizdi. Aslında  hızlı olması nedeniyle tercih etmiştim ama rahat olması da işime geldi. Çünkü  ilk durak Salzburg ' du ve Viyana-Salzburg arası hızlı trenle 2,5 saat sürüyordu. Süreleri yazmamın nedeni; seyahat bloglarından okuduğum süreleri hesaplayarak yola çıktım, ne yazık ki doğru süreler verilmediğinden  dönüşte trenleri hep kaçırdım. Ve Avrupa' da son dakika biletlerinin  oldukça pahalı olduğunu biliyordum. 2,5 saat sonra Salzburg Merkez Tren İstasyonundaydım. Buradan Attnang-Puchheim' a giden trene bindim. Bu tren devlet treniydi. Her yerde olduğu gibi devlete ait olan şeyler nasılsa öyleydi. Avrupa' da olması bu durumu değiştirmiyordu. Tren hareket etmeden önce yolcu profilini incelemeye başladım. Tren Bavyera' ya gidiyordu ve Bavyera denilince aklıma ilk gelenler  sayısız pitoresk köyler, tarım ve hayvancılıktı. Dolayısıyla burada yaşayan çiftçileri gözlemle şansım da olacaktı, en azından trendekileri. Yanılmadım; kılık, kıyafet, hal ve tavırlarından hemen tanıyorsunuz onları. Dikkatimi çeken ise ayaklarındaki trekking botlarıydı. Salzburg-Attnang-Puchheim arası Bir saat kırk dakika sürdü. Salzburg' dan ayrılıp Bavyera' ya doğru yol aldıkça manzaranın güzelliği karşısında adeta büyülendim. Trenin bir sağına bir soluna koşturup fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Hava günlük güneşlikti ve her yer pırıl pırıl gözüküyordu. Tren ilerledikçe ve Alp Dağları görünmeye başladığında  manzara bana çok tanıdık geldi. Sanki Ayder Yaylası' na gidiyordum. Ahşap köy evleri bile Doğu Karadeniz' in geleneksel mimarisini andırıyordu. Avusturya Alpleri ülkede batıdan doğuya doğru üç sıra halinde uzanırlar. Tren doğal olarak iki sıra halinde uzanan dağların arasından yol alıyordu. Karadeniz yaylalarından farklı olarak burada dağlar arasında bulunan düzlüklerin geniş olmasıydı. Bu nedenle yerleşim bu düzlüklerde yapılmış. Doğu Karadeniz' de ise düz bir yer bulmak mümkün olmadığından dağ yamaçlarına kondurulmuştur evler genellikle. Orta Avrupa' da ben,  bulutların çok güzel ve farklı kombinasyonlar yaptığını gördüm. Sanki gökyüzü daha mavi, bulutlar daha beyazdı. Bir de çayırların yeşiliyle ağaçların yeşilini ekleyince buna, manzarayı seyretmek doyumsuz diyebilirim. Yol boyunca kendimi rüyada gibi hissettim, uyanınca bitecek bir rüya. Bu bölge Avusturya' nın göller bölgesi olarak anıldığından yol boyunca gördüğüm göllerin güzelliğini de eklemeliyim. Göl, dağ ve yelkenlilerin oluşturduğu manzarayı hayal edin yalnızca. Hayali bile huzur dolduruyor insanın içine değil mi?
İşte trenden çektiğim kareler:























Tren yavaş olduğu ve ara istasyonlarda durduğu için bir buçuk saati aşkın bir süre sonra Atnang-Pucheim' e vardık ve Hallstatt' a gitmek için Stainach- Irdining yönüne giden trene bindik. Harika manzaraları seyrede seyrede 1,5 saat süren yolculuktan sonra Hallstatt göründü. Ama bir sürpriz de bizi bekliyordu; günlük güneşlik hava istasyona vardığımızda yağmura dönüştü. Alp Dağları' nın ortasında masmavi bir göl. Dağ havası kendini gösterdi ve soğuğu hissettirmeye başladı. Olsun, manzara her şeye değerdi. Alpler genellikle kayak yapmak isteyenlerce tercih edildiğinden nedense hayalimde hep çıplak dağlar vardı ve yol boyunca dağların bütünüyle ormanlarla kaplı olduğunu (hem de devasa boylarıyla ladin ormanı) gördüğümde şaşırdım. Orman üst  sınırının bu kadar yüksek olduğunu tahmin etmiyordum. Biliyordum ki, ormanların yetişebildiği en yüksek sınır olan bu sınır, yükselti, enlem, bakı ve hakim rüzgar gibi faktörlere bağlı olarak her yerde farklılık gösterir.Ve burada dağlar yemyeşil...(Avusturya' nın %47'si ormanlarla kaplı ve doğayı çok iyi koruyorlar.)

Tren istasyonundan köye motorla 5 dakikada vardık. Motordan uzaktaki köy harika görünüyordu. Daha köye adımımı atar atmaz bir masalın içine daldım sanki. Ben o anda bir masal kahramanıydım ama hangisi? Cevap vermeyeyim. En iyisi köy hakkında bilgi vermekle yetineyim.
Hallstatt, Avusturya' nın Yukarı" Avusturya bölümünde bulunan Hallstatter Gölü' nün güney-batı kıyısında  yer alan şirin mi şirin bir köy. Köy öylesine güzel ki, Çinliler dayanamayıp Hallstat' ın kopyasını kendi ülkelerinde inşa etmişler. İşte bu nedenle Hallstatt'ı  benzersiz kılan da dünyada tamamı kopya edilmiş ilk ve tek yerleşim yeri olması. (Çinlilerin taklitteki başarıları malum. Beni düşündüren Avusturyalıların bu kopyalama-köy ile ilgili ne yaptıkları, hukuki bir yola başvurup vurmadıkları oldu.) Orijinal Hallstatt köyünün her detayı, Guangdong Eyaleti' nin Huizhou şehri yakınlarında bire bir kopyalanmış ve 2012 yılında sahte Hallstatt ziyaretçilere açılmış. Sanırım bu durum,  Hallstatt' taki  ziyaretçilerin üçte ikisinin Uzak Doğu' lu olmasını açıklıyor. Yani anlayacağınız köy küçük ama adı çok büyük.:) 














2001 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımına göre köyün nüfusu 946' ymış. Tarihi, kültürel ve doğal güzellikleri harmanlayan Hallstatt, UNESCO Dünya Kültürel Mirası Listesi' nde yer alıyor. Hallstatt, tarih öncesi çağlardan beri süre gelen tuz üretimi ile Dünya tarihinin en eski tuz madenine sahip bir köy . Dünyanın bilinen ilk tuz madeni olmasının yanı sıra, "dünyadaki ilk boru hattı" da Hallstatt' ta inşa edilmiş. 1595 yılında 13.000 ağaç oyularak inşa edilen bu boru hattı aracılığıyla, çıkarılan tuz 40 kilometre uzaklıktaki Ebensee' ye aktarılmış. Köy meydanının yukarısından hareket eden finikülerle dağa çıkıp tuz madeni gezilebiliyor. Ben, dağ havasını soluyarak göl kenarındaki bir kafede manzaranın tadını çıkarmayı tercih ettim. Köyde tuz taşıyan işçi heykeli de var. Ayrıca Kültür Mirası Müzesi görülmesi gereken yerlerden biri. Hallstatt' ın 7000 yıllık tarihini sergileyen müzede bölgeyle ilgili geniş bilgi edinebilirsiniz. Hallstatt, M.Ö. 12. yüzyıldan, M.Ö. 6-8. yüzyıllara kadar neredeyse bütün Avrupa' yı etkisi altına alan Kelt (Celt) kültürüne de adını veriyor. Hallstatt Kültürü olarak adı geçen bu kültür, Batı ve Doğu Hallstatt alanları olarak adlandırılan farklı coğrafi bölgelere ayrılıyor. ( Bu bölge, neredeyse bugünkü Avrupa Birliği sınırlarını kapsıyor.) Müzede yer alan Hallstatt' taki en eski arkeolojik buluntulardan biri  ise, Keltlere ait olduğu tahmin edilen ve M.Ö. 5500 tarihine kadar ulaşan bir ayakkabı.









Market Square (Market Meydanı), köyün ortasında bulunmakta ve tarihi 14. yüzyıla dayanmakta. Meydanın tam ortasında Holy Trinity (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) Sütunu bulunmakta ve meydanın çevresi cafe, restoran, hediyelik eşya satan mağazalar ve birkaç otel ile çevrili. Meydandan yukarıya baktığınızda yükseklerde adeta ormanla bütünleşmiş rengarenk köy evlerinden gözlerinizi alamıyorsunuz. Japonlar kıskanmasın ama evlerin balkonlarındaki çiçek düzenlemeleri de takdire şayan doğrusu.



















Hallstatt fotoğraflarının belirgin simgesi olan Hallstatt Protestan Kilisesi' nin yapımı 18. yüzyıla dayanıyor ve yapımı 5 yıl sürmüş. Benim gezip görmeyi istemediğim tek yer Beinhaus denilen "Kemik Evi" oldu. Adı bile insana korku salıyor. Hallstatt' ın doğası dağ ve orman örtüsünden ibaret olduğundan toprak sınırlı. Öyleki ölüleri gömecek yer bulmak bile sorun olunca ölüler geçici olarak gömülmeye başlanmış. 10-15 yıl sonra kemikler mezardan çıkarılıyor, kafataslarına ölen kişinin adı, mesleği, ölüm tarihi yazılarak özel bir biçimde dekore ediliyor ve bu Kemik Evi' nde sergileniyormuş. Onların yerlerine de ölenler gömülüyormuş. Aldığım bilgiye göre, Katolik Kilisesi ölülerin yakılmasını onayladıktan sonra bu uygulamaya son verilmiş. Şimdi anlayabildiniz mi Kemik Evi' ni gezmeme nedenimi. 

Köyün tamamını bir-bir buçuk saatte gezebiliyorsunuz. Ondan sonra keyfinize göre ya göl kenarındaki cafelerden birinde manzara eşliğinde kahvenizi yudumlayabilir, ya elektrikli botlarla göl turu yapabilir, ya da köyün üst kısmına tırmanıp yukarıdan muhteşem manzarayı seyrederken aynı zamanda  güzel kareler yakalayabilirsiniz. İsterseniz de gölde yüzen  kuğuları ve ördekleri besleyebilirsiniz.

Avusturyalılar doğayı koruma konusunda son derece hassaslar ve doğaya müdahale etmiyorlar, doğayı kendi haline bırakıyorlar. Araştırmama göre, Avusturya, Avrupa' da doğasını en iyi  koruyan  ülkelerin başında geliyor. Ülkenin toplam alanının %24' ü doğal koruma altında.  Böyle olunca da turizm, özellikle dağ ve doğa turizmi çok gelişmiş. Alplerin 2150 metreye kadar olan yükseklerinde mevcut olan ormanların büyük bir kısmının özel şahıslara ait olduğunu öğrendiğimde ormanlarımızı koruyabilmek için bizde mi böyle yapsak diye düşünmedim değil.

Güzel olan her şeyin bir sonu vardır, zaman çok çabuk geçmişti. Gök gürültülü sağnak yağış şiddetlenmişti, dağlara sis çökmüştü ve akşam olmuştu. Gönlüm hiç istemese de Hallstatt' tan ayrılma vakti gelmişti. Motora binip tren istasyonuna vardık. İstasyonda treni beklerken, buraya kim bilir bir daha ne zaman gelirim diyerek gelen trene atlayıp son durağa gitmeye karar verdim. Son durak; Stainach-Irdining' ti. Bir saate yakın bir süre sonunda istasyonda indiğimde, çevrede in- cin top oynuyordu. Şöyle bir gezineyim derken, elimi atsam yakalayacakmışım kadar yakın bir mesafede duran, üzeri karlar ve buzlarla kaplı kocaman bir dağ kütlesi karşımda duruyordu ve dağ çıplaktı. Yağmurun şiddeti ve akşamın alaca  karanlığının etkisiyle olsa gerek biraz ürktüm. Trenin hareketine daha iki saat vardı ve hava çok soğuktu. İstasyonun kaloriferleri yanan iç kısmında dinlenerek geçirmeye karar verdim bu süreyi. Çünkü burası tuz madeninin dağıtımının yapılması için yapılmış eski bir istasyonmuş. Yani sadece bir istasyon köyü. Benim içinse, hayalimdeki çıplak, karlı, buzlu Alpler'i gerçeğe dönüştüren özel bir yer oldu.

Yolcu yolunda gerek diyerek atladım gelen trene ve  kızımla birlikte yaşadığım Viyana'ya  geri döndüm. Zihnim, ruhum, bedenim tazelenmiş, içim yaşama sevinci dolu olarak...

Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.