20 Ocak 2016 Çarşamba




DİLLERİN KÖKENİ, GÜLMEK VE AĞLAMAK ÜZERİNE

Sizi bilmem ama ben yürürken düşünürüm. Viyana'daki rutin yürüyüşlerimden birinde, arkamda kahkaha atan, gülüşerek birbirlerine takılan kişilerin gülme seslerini duyunca(arkama bakmadan) bir yabancı memlekette dilini bilmediğimiz insanlar arasında ortak noktamız ne olabilir sorusu takıldı kafama. Cevabım hazırdı; kahkaha atmak veya gülmek. Gülmek eylemi, dünyanın neresinde olursanız olun sevinci, mutluluğu, memnuniyeti ifade eder. Ve daha da önemlisi gülme eylemin aynılığı. Gülmenin ses şiddeti değişse de yüze verdiği şekil  değişmiyor yani gülerken dişler gözüküyor, yanaklar geriliyor, gözler küçülüyor vs.

Gülmeyi düşünüp ağlamayı düşünmemek olur mu? Olmaz.  Bir söz okumuştum, kime ait  olduğunu hatırlayamadım ama güzeldi: "Gözlerinin rengi, biçimi ne kadar farklı olursa olsun gözyaşlarının rengi aynıdır." diye. Gülmeye uyarlarsam; "Ağızlarının rengi, biçimi ne kadar farklı olursa olsun gülmenin sesi aynıdır." İşte yürürken duyduğum gülmenin sesi her yerde aynıydı. Dünya insanlarının vaz geçmek isteseler de vaz geçemeyecekleri ortak payda olan gülmek ve ağlamak ikilisi insana özgü bir davranış çünkü. Tam da bunları düşünürken köpeğini yürüyüşe çıkaran biri geçti yanımdan ve köpek önünde yürüyen kargaya doğru bir hamle yapıp havladı. Havlama sesiyle birlikte benim düşüncelerimin yönü de değişti. Bu kez, dünyanın dört bir yanında bulunan tüm köpekler aynı şekilde havlıyorlar, neden diye düşünmeye başladım. Hatta düşünce sınırlarımı genişletip kediler aynı şekilde miyavlıyor, tavuklar aynı şekilde gıdaklıyor, horozlar, aynı cinsten olan kuşlar aynı şekilde ötüyor, aslanlar aynı şekilde kükrüyor, balinalar aynı şekilde ses çıkarıyor, sürüngen davranışları, sesleri aynı. Örnekler çoğaltılabilir elbette ama hayvanlara ilişkin davranış ve seslerde değişiklik olmaz. Ha, istisnalar varsa da bunlar kaideyi bozmaz..


Yorulunca dinlenmek için oturduğum taşın üstünde düşünmeye devam ettim. Çevremdeki insanların farklı diller konuşmasına kulak vererek. Tam o anda, insanlar neden hayvanlar  gibi değil sorusu geldi aklıma. Yanlış anlaşılmasın! Kendime sorduğum soru şundan kaynaklı: Peru' da yaşayan bir köpek, Moğolistan' da yaşayan bir köpekle yan yana geldiğinde havlayarak anlaşabilir pekala. İnsanların dili neden ayrı, anlaşmalarını sağlayacak yegane araç olan dili? Dünyanın oluşumundan sonra, insanoğlunun dünya üzerindeki varlığının bilindiği dönemlerde dilleri aynı mıydı? Aynıysa, ne zaman ve niçin farklılaştı? Dilin farklılaşmasının ardındaki nedenler neydi? Hayvanlarda (geçmişten günümüze) neden böyle bir farklılaşma olmadı? Sorular, sorular... Sorular olunca cevapları arayıp bulmak gerekir. Ben de öyle yaptım. Aklıma takılan sorularla ilgili ufak bir araştırma yaptım. Tabii eve gelip, dinlendikten sonra.

İşte araştırma sonucunda bulduğum, "Dillerin Çeşitliliği ve Dillerin Kökeni Nereden Geliyor? sorusunun cevabı:

"Sözel iletişim ve dil insanoğlunun en tanımlayıcı ve ayırıcı özelliklerinden biri. Dünya üzerinde konuşulan yaklaşık 7000 dilin kökeni insanoğlunun ortaya çıktığı yer olan Afrika ile bir şekilde kesiştiği düşünülüyor. Konuşulan dünya dilleri günümüzde birbirlerine pek de benzemiyor. Gittiğiniz ülkelerde neden burada bu dil konuşuluyor diye sormak hiç aklınıza gelir mi? Doğal olarak Fransa' da Fransızca, İtalya' da İtalyanca, Çin' de Çince, İngiltere' de İngilizce konuşulur diye düşünürüz.

Ancak günümüzden yaklaşık birkaç bin yıl öncesine kadar o ülkelerde o diller konuşulmuyordu. Peki ne oldu da bu kadar çok dil oluştu? Bütün bu diller nereden geldi, nasıl ortaya çıktı? Nasıl oldu da tek bir insan türü iletişim kurmak ve konuşmak için birbirinden bu kadar farklı diller kullanmayı seçti?

İnsan dilinin kökeni ve dilsel çeşitliliğin nasıl oluştuğu hala belirsizliğini koruyan konular. İnsanlığın ve dünyanın yaratılış ve oluşum hikayelerinin yanı sıra dilsel çeşitliliğin hikayesi de birçok efsaneye konu olmuş. Bunlardan en bilineni Babil Kulesi Efsanesi. Babil Kulesi, dünyanın birçok bölgesinde yerel efsanelerde sözü edilen, Tanrı' ya ulaşmak için inşa edilmiş bir kule. Efsaneye göre tanrı kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine kızar ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller. Çok yaygın bir diğer efsaneye göre de tanrıların gazabına uğrayan dünyada meydana gelen büyük sel felaketi sonucunda hayatta kalabilenlerin her biri farklı bir dil konuşur, böylece farklı diller ve kültürler oluşur.

İnsan dilinin kökeni dilbilimciler arasında uzun yıllardır kapsamlı olarak tartışılan bir konu. Uzmanlara göre modern insanların ataları Afrika' dan diğer kıtalara göç etmeye başladıklarında daha az kullanılan sesleri de arkalarında bırakmışlar. Birbirini takip eden her göç ile kullanılan ses dağarcığı da giderek küçülmüş. Yapılan bir çalışmada, analiz edilen 504 dil arasında en fazla ses birimi çeşitliliği gösteren dillerin Afrika kökenli, en az ses birimi çeşitliliği gösteren dillerin ise Güney Amerika ve Okyanusya kökenli olduğu tesbit edilmiş.

Günümüzde insan dilinin bağımsız olarak kaç defa değişim gösterdiği tam olarak bilinmiyor.  Var olan yaklaşık 7000 dil, 32 dil ailesi arasında paylaştırılmış. Dünyada bu kadar çok ve çeşitli dil olması gerçekten büyüleyici ve sadece insanoğluna has bir durum. Biyolojik türlerin yaşam alanı koşullarına uyum sağlaması gibi dil de aynı şekilde o dili konuşanların ihtiyaçlarına hizmet etmek için değişebiliyor. Yapılan birçok çalışma en fazla ekvator kuşağında ve tropikal kuşakta görülen dilsel çeşitliliğin, biyolojik çeşitliliğin bir yansıması olduğunu gösteriyor. Dünya üzerinde konuşulan yaklaşık 7000 dilin %60' ı tropikal orman kuşaklarında yer alıyor. Bu kuşaklardan biri Afrika' da, diğeri ise Asya' nın güneyinin karşısındaki tropikal bölgede. Dilsel çeşitliliğin en zengin olduğu yer ise Papua Yeni Gine. Yaklaşık 7 milyon insanın yaşadığı ülkede 830 farklı dil konuşuluyor. Nüfusu 160 milyon olan Nijerya' da ise 521 farklı dil konuşuluyor.

Dilsel çeşitliliği etkileyen bir başka faktör de genlerimizle ilgili olabilir. Yapılan yeni bir çalışmaya göre, özellikle Çin' de, Güney-Doğu Asya' da ve Afrika' daki Büyük Sahra' nın alt kısmındaki bölgede yaşayan ve konuşmalarında daha çok vurgu ve ses tonu sistemini kullanan insanlarda beyin gelişimini etkileyen iki genin farklı varyantlarının bulunduğu belirtiliyor. Çalışmalar henüz çok yeni, gelişmeleri izlemek heyecanlı olacak."

 Düşününce, soru, soruyu doğurur. Soru varsa cevap aranmalı, cevabı bulmak için araştırma yapmalı. Yani sorular cevapsız kalmamalı. Düşünmenin tadına varan bir kişi, düşünmeden duramaz... 

Viyana'da sıradan bir günden geriye kalanlar. :)


KAYNAKLAR: 

--- Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı: 531, Şubat 2012, Özlem Kılıç Ekici' nin Dillerin Çeşitliliği yazısı, s: 46

--- dunyalilar.org (Dillerin Kökeni Nereden Geliyor?) 




 




18 Ocak 2016 Pazartesi




FELSEFE YAPMAK


"İnsan ilk kez toprağı kazıp içine tohum ektiğinde, medeniyet başladı. İnsan toprağa ektiği tohumlarda güneşin sevgisini gördüğünde, din başladı. İnsan güneşi, bir şükran ilahisiyle yücelttiğinde, sanat başladı. İnsan toprağın ürününü yiyip sindirdiğinde, felsefe başladı."

Halil CİBRAN



Şimdi sormak gerekir; Karnı aç olan biri felsefe yapabilir mi?


Veya Karın tokluğu için yaşanan bir yerde, insan ilkeli düşünce üretimi yapabilir mi?




HALİL CİBRAN

Halil Cibran, Lübnan asıllı ABD' li ressam, şair ve filozof. Cibran, 1883 yılında Lübnan' da doğdu. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran, aynı zamanda başarılı bir ressam idi. (Vikipedi)

Doğum: 6 Ocak 1883, Bsham, Lübnan

Ölüm: 10 Nisan 1931, New York, ABD





Görsel:
Artist: Alfred Basha
Work: Illustration






13 Ocak 2016 Çarşamba




IVAN PETROVITCH PAVLOV (1849-1936)

(İlahiyat öğrencisiyken bilime merak sardı; köpeklerin dilini çözdü, "Fizyolojinin Prensi" oldu.)


Günlük yaşantımda beni kızdıran bir olaya, üzerinde düşünmeden verdiğim bir tepkiden sonra kendi kendime söylediğim "Pavlov' un Köpekleri gibi!" benzetmesini yapmasaydım, bugün bu yazıyı okuyor olmayacaktınız. Hangimiz kullanmayız ki bu benzetmeyi? Evde, sokakta, okulda, iş yerinde duyduğumuz "Pavlov' un Köpekleri gibi! "benzetmesinin mucidi Pavlov, bilim tarihine "şartlı refleks" olarak geçen kuramı bulmuştu.  Çağrışım ve öğrenme alanında yaptığı çalışmalarla çığır açmıştı. 

Pavlov' un şartlı refleks üzerine yaptığı çalışmaları sadece tıp alanında değil, reklamcılık sektöründe de, tüketicileri daha çok alış veriş yapma yönünde kışkırtmak/teşvik etmek için sıklıkla kullanılıyor.

Çağdaş psikolojinin pek çok alanında etkisi hissedilen Pavlov, fizyoloji ve psikoloji alanındaki çalışmaları ile psikofizyoloji ve deneysel psikolojiyi de derinden etkiledi.



Rus fizyolog, psikolog ve fizikçi Hekim


Şartlı refleks kuramını bulan adamın hikayesi de ilginç. Bir göz atmaya ne dersiniz? 

Rusya' nın bir taşra kasabasında köy papazının 11. çocuğu olarak dünyaya gelen Pavlov, 7 yaşında geçirdiği kazada kafasına önemli bir darba alınca, 11 yaşına kadar okula gidemedi. Babası teoloji eğitimi almasını planladığı Pavlov' un parlak zekasını fark edince fikrini değiştirdi ve onun bilim adamı olması gerektiğine karar verdi. Bu yüzden 1860' ta  papazlığa hazırlanma niyetiyle başladığı teoloji okulundan ayrıldı. Zaten kendisi de, henüz çocuk yaşlarda gittiği kasaba okulunda, Darwin' in teorileri ile tanıştığında, ilahiyat eğitiminin kendisine göre olmadığına karar vermişti. Bu aşamadan sonra Pavlov' un hayatının yönü tamamen değişecekti.

Eğitimini, yaşadığı kasabada tamamladıktan sonra Petersburg Üniversitesi Doğa Bilimleri Fakültesi' nde Tıp okuyan Pavlov, hiçbir zaman gerçek anlamıyla hekimlik yapmadı. Tek amacı bilimsel çalışmalarını sürdürebileceği bir laboratuvar açmaktı. Bir süre sonra, özel bir klinikle birlikte küçük çaplı bir laboratuvar kurdu ve çalışmalarına burada devam etti.

Pavlov' un hem çocukluk yıllarında, hem de eğitim ve çalışma hayatı boyunca belirleyici olan faktör, yoksulluk oldu. Çok zor şartlarda ve kısıtlı imkanlarla çalıştı. Uzun bir süre asistan bile tutmadan çalışan bilim adamı, yaptığı deneyler ses getirdikten sonra Petersburg Askeri Akademisi' ne profesör olarak atanabildi. Yoksul, ancak her güçlüğün üstesinden gelebilecek kadar inançlı olan Pavlov' un en büyük yardımcısı eşi Sara oldu. Onu, günlük hayatın rutinlerinden ve sorumluluklarından kurtarırken, bir anlamda gözü kulağı haline geldi. Bir apartman dairesi tutacak kadar maddi bir gelire sahip olmayan Pavlov, geceleri laboratuvarındaki bir yatakta uyurken, karısı akrabalarının yanında kalıyordu!
Pavlov' un işsiz-güçsüz, eğitimsiz bir insanmışçasına, hayatı boyunca yaşadığı maddi sorunlardan haberdar olan öğrencileri, konferansları karşılığında ona bir miktar para bile vermişti. Fakat Pavlov' un gözü bilimsel çalışmalardan başka bir şeyi görmediğinden bu parayı da laboratuvarında kullandığı hayvanları için harcamayı tercih etti.





Akademide ders verdiği yıllarda maaş tarihini unutan profesöre, parasını alması gerektiğini sürekli karısı Sara hatırlatırdı. "O kendisine bir takım elbise alma konusunda bile güvenilmeyecek birisidir." diyen Sara, eşinin normal hayatın akışından kopukluğunu böyle dile getiriyordu. Neredeyse bir keşiş gibi yaşıyordu, bile denilebilir. Bununla ilgili bir başka anekdota göreyse, 73 yaşındayken laboratuvarına gitmek için bir tramvaya binmiş ve tramvay durmadan inmeye çalıştığı için düşüp bacağını kırmıştı. O sırada trende bulunan ve olaya şahit olan bir yolcu "Burada çok zeki ama ayağını kırmadan tramvaydan  nasıl ineceğini bilemeyen bir adam var." ifadelerini kullanacaktı. Hayatın diğer alanlarında beceriksiz görünen ve günlük hayata adapte olamayan bilim adamı, konu kendi işine geldiğinde son derece hassas davranıyordu. Anlatılanlara göre, 1917 Rus İhtilali' nin yapıldığı gün, yollardaki askerlerden, onların kontrollerinden ve ortalığa dökülen kalabalıktan dolayı, işine bir saat geciken asistanı kendisinden sıkı bir azar işitir. Kızgınlığı karşısında, "İhtilal yüzünden geciktim." diyen asistanı, hocasını yine sakinleştiremez ve Pavlov' dan, "Bir bilim adamının, ölüm dışında ihtilal veya herhangi bir olay dolayısıyla çalışmalarını bir saat bile geciktirmeye hakkı yoktur!" cevabını alır.





Ünlü bilim adamı laboratuvarda uykusuz geçen yılların karşılığını almaya başlamıştı. "Sindirim Bezleri Üzerine Çalışma" adlı yapıtıyla 1904' te Tıp ve Fizyoloji alanında Nobel Ödülü' nü aldı. Nobel alan ilk Rus bilim adamı olan Pavlov' un, akut deneye karşı kronik deneyi kullanması, metodolojide önemli bir aşama olarak kabul edildi.

Nobel' i almasına rağmen Pavlov' un bilim dünyası tarafından tanınmasına neden olan başka bir şeydi: Köpekler üzerine yaptığı deneyler. Hatta bu nedenle Türkçeye bile bir deyim kazandırmıştır. Birine "Pavlov' un köpekleri gibi..." dendiği zaman, bunun ne anlamına geldiğini herkes çok iyi bilir!

"Düşünmeden, yani otomatik olarak yaptığımız davranışlar ve gösterdiğimiz tepkiler acaba öğrenilebilir mi?" sorusunu kendisine soran bilim adamı, bu sorunun cevabını köpekler üzerine yaptığı deneylerde aradı. Ve şartlı refleks kuramını buldu. ( Bu deneyi burada yazarsam yazı  uzayacak ve okunma oranı düşecektir. :) Bu nedenle toplumsal konularda sıklıkla kullandığımız "Öğrenilmiş Çaresizlik" le devam edip, yazımı sonlandıracağım.

Aslen psikolojik olan, ancak toplumsal konularda sıklıkla kullanılan "öğrenilmiş çaresizlik kuramı" Pavlov' a aittir ve deneyin bir parçasıdır. Şöyle ki:

"İnsan veya bir canlı ne yaparsa yapsın durumu değiştiremeyeceğini öğrenirse, bütün olumsuz durumlar karşısında pasif kalmayı tercih eder. Öğrenilmiş çaresizlikte kanaati tamamlamak ya da cezadan kaçınmak için davranış göstermeye karşı isteksizlik, pasiflik, korku, depresyon ortaya çıkar."

Ölüm döşeğinde bile bilim merakı vardı.Hastalandığında kendi hastalığını inceleyecek kadar bilim tutkunu olan Rus bilim adamı, zatürreden yatağa düştüğünde, bir doktor çağırarak şunları söylemişti: "Beynim iyi çalışmıyor, saplantılı duygular ve istemsiz hareketler ortaya çıkıyor; kangren yerleşiyor olabilir." Doktoru ile bu belirtilerin anlamını tartıştıktan sonra uyudu. Uyandığında eşini son kez dünya gözüyle gördü, ardından vefat etti.


Kaynak: Ali Çimen - Tarihi Değiştiren Bilginler (Popüler Tarih)





10 Ocak 2016 Pazar










VİYANA KRALİYET ORKESTRASI
(WIENER ROYAL ORCHESTER)


Bu akşam, kızımla birlikte izlediğimiz Viyana Kraliyet Orkestrası' nın konseriyle bir hayalimi gerçekleştirmiş oldum. Şairin dediği gibi, "İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşarmış."
Gerçekleştirmek için önce hayal etmek gerek değil mi? Bir diğer hayalim, Moskova Bolşoy Balesi' ni izlemekti ama tek gecelik gösteri için Viyana' ya gelen Belarus  Bolşoy Balesi' nin  sergileyeceği Kuğu Gölü Balesi' ni izlemekle yetineceğim artık. (14 Ocak' ta Viyana Şehir Evi' nde. -Wiener Stadt Halle)

Klasik Müzik Konserini izlediğimiz salonun bulunduğu Endüstri Evi'ni  (The House of Industry), Mimar Karl König tasarlamış. Ve binanın tasarımında 17. yüzyıl eski Roma Klasizminden etkilenmiş. Bina, Viyana' nın ünlü caddelerinden  Ring Strasse üzerinde bulunmakta. Endüstri Evi, Viyana' da en son dönem yapılan taş binalardan biridir. Eski Yunan Tanrısı Hephaestus, zanaat, demircilik, yontuculuk, taş işçiliği, metalürji, volkan ve ateş tanrısı olup Zeus ile Hera' nın oğludur. Hephaestus, endüstrinin sembolü olarak kabul edildiği için Karl König' in tasarladığı bu bina Endüstri Evi olarak adlandırılmış. 1906-1909 yılları arasında tamamlanan bina 25 Mart 1911' de İmparator Franz Joseph tarafından açılmış. Salonda bulunan heykeller sonradan konulmuş.

Ülkemde pek de alışık olmadığım bir şekilde konser tam saatinde başladı ve 200 kişilik salonun tümü dolu olduğu halde salonda çıt çıkmıyordu. Mozart' ın Figaro' nun Düğünü ile başlayan konser geleneğe uygun olarak J. Strauss' un Mavi Tuna' sı ile (Blaun Donau) sona erdi. Mozart' ın Türk Marş' ı çalarken bayağı coşmuşum; kızım öyle söyledi. En çok J.Strauss' un Auf der Jagd, op 373 (avda) eseri çalınırken yapılan mizanseni beğendim. Sempatik tavırlarıyla maestronun avcı kıyafetiyle salona girmesi, çellistin dürbünle bakarak avı işaret etmesi ve piyanistin de tüfekle kocaman bir ördeği havada vurması ile balkondan  önümüze düşen peluş oyuncak ördeği unutamam. Yine Strauss' un Vergnügungszug Polka, op 281 (Ballett) eseri icra edilirken balerinle baletin bir tren istasyonunda geçen mizanseni de güzeldi. Ve Strauss' un Wiener Blut düetinde  artık salondaki herkes kendinden geçmişti.

İki saat sonra konser bittiğinde yağmurlu bir havada Karlzsplatz' da gezmek ve kahve içmek benim için rüya gibiydi. İşte rüyadan arta kalanlar.








8 Ocak 2016 Cuma




MICHELANGELO, MEDICI  HANEDANI, BOTTICELLI, WAGNER, KANARYA ADALARI, HİPOKAMPUSA DAİR BİLGİLER



 ---Hipokampus, Poseidon' un arabasını çeken hayvandı, yarı at, yarı solucandı. Beynin şakak bölgesindeki bir bölüm bu adla anılır. Orada hafıza bilgileri kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya dönüştürülür. 
(Ferdinand von Schirach- Suç)
 
tr.wordpress.com' dan alınmıştır.

---Fas' ın batısında İspanya' ya bağlı, Atlas Okyanusu'nda  yer alan takımadalar, Kanarya Adaları' nın isminin köpeklerden geldiğini biliyor musunuz? Aslında kuşlar adaya değil, ada kanarya kuşlarına(bu kuşlar adanın yerlileriydi)  ismini vermiştir. Bu takımada adını, en büyük adasında bulunan hem vahşi hem de evcil çok sayıdaki köpekten dolayı, Romalılar tarafından verilen "Köpek Adası" isminden (İnsula Canaria) almıştır.



 
 trthaber.com' dan alınmıştır.


---Michelangelo, Dante için; "Yeryüzüne ondan büyük bir adam gelmemiştir." demiş. "Sistine Şapeli ve Davut Heykeli" yle tanıdığımız Michelangelo usta bir ressam ve heykeltıraş olmanın yanı sıra , yaklaşık 300 şiir yazmış mükemmel bir şairdi. Dante adındaki şiirini, korkutucu cehennem tasvirleriyle Son Hüküm' e ilham veren Dante' ye ithaf etmişti.
(Dan Brown- Cehennem)



David by Michelangelo, www.wga.hu' dan alınmıştır.


---Mediciler 15,16, 17. yüzyıllarda Floransa siyasetini elinde tutan ünlü bir hanedandı. İsim, Floransa' da tek başına bir sembol haline gelmişti. Avrupada' ki en büyük finans kurumunu çıkaran Medici Hanedanı, akıl almaz bir servet ve nüfuz sahibi olmuştu. Modern bankalar bugün bile Medicilerin icat ettiği muhasebe yöntemini kullanıyorlar: Çift girişli borç-alacak sistemi. Bununla birlikte Medicilerin en büyük mirası finans veya politika değil, sanattı. Sanat dünyasının gördüğü belki de en savurgan patron olan Mediciler, Rönesans' ı gerçek anlamda tetikleyen cömert bir sipariş akışı sağlamışlardı. Medicilerin patronluğunda sipariş alan ünlüler listesi Vinci' den Galileo' ya ve Botticelli' ye kadar uzanıyordu. Botticelli' nin ünlü "Venüs' ün Doğuşu" tablosu, kuzenine yatağının başına asacağı, cinsel açıdan tahrik edici bir düğün hediyesi vermek isteyen Lorenzo de Medici' nin siparişiyle yapılmıştı. Lorenzo de Medici, genç bir delikanlıyken Michelangelo' yu himayesi altına almıştı. Ve Medicilerin insanlığa en büyük hediyesi olarak anılır Michelangelo.
(Dan Brown- Cehennem) 


 
 Venüs' ün Doğuşu, Botticelli  -  www.google.com' dan alınmıştır.


---Botticelli' nin Dante portresinde, Dante' nin başlığına, ustalığın sembolü olan defne yapraklı taç eklemiş - Şiir sanatında ustalığı temsil ediyor. Antik Yunan' dan alınan geleneksel sembol, günümüzde bile şiir ödülü ve Nobel kazananları onurlandırmak için kullanılıyor.


Botticelli' nin La Mappa dell' Inferno' su aslında tarihin en çok bilinen eserlerinden biri haline gelen, 14. yüzyılda yazılmış bir edebi eseri canlandırıyordu. Bugüne dek yankılanan korkunç bir cehennem görüntüsü. Dante' nin Cehennem'i.
(Dan Brown - Cehennem)

 
 
 https://www.youtube.com/watch?v=DFDQSHWp9pI



 Casino di Venezia, eskiden,saray olarak kullanılan, Rönesans stilindeki bu muhteşem yapı, bugün kumarhane olarak işletilmektedir. Burası besteci Richard Wagner' in 1883' te "Parsifal Operası" nı besteledikten kısa bir süre sonra kalp krizi geçirip öldüğü yerdir.




 Casino Di Venezia  - commons.wikimedia.org' dan alınmıştır.





4 Ocak 2016 Pazartesi



SAKURA
Yeniden Doğuşun Simgesi
 




Mevsim ilkbahar değil, sakurayı yazmak da nereden geldi aklıma derseniz, sakuraya yüklenen birçok anlamın yanında benim en çok sevdiğim, sakuranın yeniden doğuşun simgesi olmasıdır, ki yeni yılın bu ilk günlerinde ruhen yenilenmeye, yeniden doğmaya olan gereksinimden, derim. Her insanın buna ihtiyacı vardır değil mi? 

Japon kiraz çiçeği sakura, yeniden doğuşun simgesidir. Sakuranın rengi pembedir, bu renk Uzakdoğu ' da ilkbaharın, doğanın uyanışının, hayatın başlangıcının işaretidir. Beş yapraktan oluşan bu çiçek en önemli beş dileği - şansı, bolluğu, uzun ömrü, sevinci ve barışı- sembolize ediyor.

Japonya' da her yıl meteoroloji sakuraların açacağı günü bütün ülkeye önceden ilan eder ve sakuraların açması tüm halkın canı gönülden katıldığı coşku dolu bir bayram havasıyla ve festivallerle kutlanır. Bu köklü bir gelenektir. Japon milleti, her baharın yeni, güzel oluşumlar getireceğine inanır, yeni yıla coşkuyla başlar ve bu hissi yıl boyu kaybetmemeye özen gösterir.


İlkbahar bu ülke için yeni başlangıcın, yeni umutların sembolüdür. Aynı zamanda hayatı düzenleyen bir yanı da vardır bu çiçeklerin. Japonya' da iş yaşamı ve okulların eğitim programı ilkbaharda başlar. Yeni bir işe başlamaktan evlilik tarihini belirlemeye kadar, insan hayatında dönüm noktası olabilecek her türlü önemli olay, sakuraların açılma günlerine göre düzenlenir.


Sakura açınca pirinç ekimi başlar. Yani sakura pirinç tohumu ekimi için komut veren, zamanlayıcı ve müjdeleyici bir habercidir. Pirinç, çiftçiler için sadece en önemli gıda değil, aynı zamanda bolluğun da sembolüdür.

Sakura çiçeğinin ömrü bir ila iki hafta sürer. En güzel ve en olgun oldukları dönemde, solmadan, kurumadan bir anda dallarından dökülen sakura çiçekleri, Japonlara ölümün birdenbire gelebileceğini hatırlatır. Japonlar hayatın en coşkulu ve en keyifli anında bile, bir anda yaşamın sona erebileceğini  ve aniden bu çiçekler gibi dallarında kopabileceklerini düşünürler. 

Sakuranın her bir Japon' un kalbinde özel bir yeri vardır. Japonlar sakuralar çiçeklendiğinde atalarının ruhlarıyla temasa geçebileceklerine inanırlar. Atalarıyla konuşmak istediklerinde kiraz ağacının altında dinlenmeye çekilir ve hatırlamak, öğrenmek istediklerini hayallere dalarak anlamaya çalışırlar. Her ilkbaharda sakurayla buluştuklarında hayatın geçici olduğunu bir kez daha anlayıp, olumsuz duygularından, düşüncelerinden, davranışlarından arınmaya çalışırlar. Japonlar sakuraları özenle yetiştirip koruyarak yaşlılara, aile ve soylarının geleneklerine saygıyla davranmayı öğrenirler.

Ayrıca, sakura dişiliğin, tazeliğin, gençliğin, güzelliğin, masumiyetin ve soyun devamlılığının, yani kadının da geleneksel simgesidir.


Sakuralar çiçeklendiğinde ağaçların altında el ele tutuşarak yürüyen çiftleri görürsünüz. Erkek kadının elini tutarken sakuralardan ilham alarak, kadının güzelliğini, tazeliğini, zarafetini aynı zamanda kırılganlığını tam olarak hisseder. Japon öğretilerinde insanı oluşturan dört unsur, beden, beyin, kalp ve ruh şeklinde sıralanır. Kadın ve erkeğin doğasında bu dört unsurdan erkekte beyin ve ruhun, kadında ise beden ve kalbin daha önde olduğu anlatılır. Beden diğer üç unsuru da içinde barındırarak soyun devamını da sağladığı için kadının yeri daha özel ve önemlidir. Erkek kadını korumalıdır. Sakura çiçeklerini izleyen bir erkek, kadının zarafeti ve tazeliğinin yanında kırılganlığını da bir kez daha hisseder ve bundan ilham alır. Kadını yücelttiğinde kendisini de yüceltmiş olacağını bilir.

(Kabuljan Murzaev, SAKURA) 

Bir kültür ve bir çiçek, ancak bu kadar uyumlu olabilir. Sakuraya yüklenen anlamlar, aslında  hayatı anlatıyor. Başka hangi çiçeğe böylesi anlamlar yüklenmiştir ki? Tek bir anlam ifade eden çiçeklerden bahsetmiyorum. Hayatın bütün yükünü sırtlayan bir çiçek daha var mı? Onu soruyorum. 



















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.




1 Ocak 2016 Cuma




LAPLACE' IN ŞEYTANI


Başlığa bakıp şeytandan söz edeceğim yanılgısına düşmeyin. Laplace' ın Şeytanı aslında bir teorinin adı, olasılık teorisinin. Son yıllarda popüler kitapların bazılarında kullanılan bu teori, bilim insanı Pierre Simon Laplace' ın "Hiçbir şey imkansız değildir. Ama belirli şeyler olasılık dışıdır, ya da olasılıksızdır." tezine dayanmakta olup, o öldükten sonra bilim adamlarınca bu teoriye Laplace' ın Şeytanı deyişi her şeyi bilebilen, geçmişi ve gelecekte olabilecekleri bilebilecek bir varlığı tanımlamak için kullanıldı. Bu Tanrı gibi veya onun gibi  bir şey. (Adam Fawer, Olasılıksız, s: 261- 262)
Okuduğum  son kitap olan "Tanrı' nın Formülü" nün kurgusunun da bu teoriye dayalı olduğunu görünce, sade bir okur olarak dilim döndüğünce anlaşılır bir şekilde teoriyi yazmaya karar verdim. Laplace' ın, Napolyon Bonaparte' ın geometri hocası olduğunu belirtmek isterim, ki Napolyon'un savaş stratejisi ve taktiklerindeki başarısında, hocasının etkisinin olduğunu düşünmek sanırım yanlış olmaz.

İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?(Bunu daha önce yazmıştım.) Özgürsek, ne ölçüde özgürüz? Özgür değilsek, kararlarımızı neye göre veriyoruz? Özgür gibi görünüp, farkında bile olmadığımız birçok etken tarafından şartlandırıldığımızı fark ediyor muyuz? Özgür irade mi, yoksa sadece bir illüzyon mu?Acaba her şey önceden belirlenmiş de, biz mi farkında değiliz. İşte bilim insanları tüm bu soruların cevaplarını araştırmışlar, araştırmaya da devam ediyorlar. Araştırma sonuçlarına geçmeden önce  belirlenimcilik (Determinizm) hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. 

"Biz insanlar evrenin belli gerçeklerini ölçebilecek becerilere sahip değiliz. Yani olaylar her ne kadar rastgele görünse de, tamamen fiziksel gerçeklerle koşullandırılmışlardır ve böyle belirlenirler.

Böyle düşünenlerin akımına Determinizm denir. Deterministler hiçbir şeyin belirsiz olmadığına inanırlar; her şey önceki bir sebebin sonucu olarak ortaya çıkar ama biz bu sebebin ne olduğunu bilemeyiz. Şansa değil, tahmin edilebilir gerçeklere yani olasılıklara inanırlar." (Adam Fawer, Olasılıksız)
Yani Laplace göre, evrenin bugünkü durumu, önceki durumunun bir sonucu ve bundan sonraki durumunun ise bir nedenidir. 
Deterministlere göre, insan ahlaki eylemde bulunurken özgür değildir. Çünkü, toplumsal, ahlaksal, hukuksal ve de psikolojik etkenlerin etkisi altında kalarak karar verirler ve bu bir seçim değildir. Dolayısıyla zorunlu olarak yaptıkları davranışların sorumluluğunu da taşımazlar. Çünkü özgür iradeleriyle karar vermemişlerdir.

"Belirlenimciliğin ilk savunucusu Yunan Filozof Leukippus' tur. O hiçbir şeyin tesadüfen olmadığına ve her şeyin bir nedeni olduğuna inanmıştı. Platon ve Aristoteles' de tam tersini düşünmüş ve özgür iradeye de yer vermişlerdi. Kilisenin de kabul ettiği görüş. Nihayetinde bu onların yararınaydı! Eğer insanların özgür iradesi varsa dünyada olan kötülüklerden artık Tanrı mesul tutulamazdı. Özgür iradeye sahip olduğumuz görüşü yıllarca hüküm sürdü, ta ki Newton ve bilimdeki gelişmeler ışığında belirlenimciliğe geri dönülene kadar. On dokuzuncu yüzyılın başlarında en önemli matematikçilerden biri olan Pierre-Simon Laplace evrenin temel kanunlara itaat ettiğini gözlemledi. Ona göre bizler eğer bu kanunları ile evrendeki her cismin ve parçacığın konumunu, hızını ve doğrultusunu bilirsek onun geçmiş ve geleceğini bilebiliriz; ama ancak bu elementler önceden tayin edilmiş ise. Bu da 'Laplace' ın şeytanı' olarak adlandırıldı: her şey önceden belirlenmiştir.

Einstein bu bakış açısını kabul etti ve izafiyet teorisini de evrenin belirlenmiş olduğu varsayımının üzerine kurdu. Kuantum teorisi ortaya çıkınca mesele biraz karıştı; çünkü kuantum belirlenmiş olmayan atomik bir dünyadan bahsediyordu. Heisenberg 1927' de kuantum belirlenmezciliğini ortaya koydu ve bir mikro parçacığın konum ve hızının aynı anda bilinmesinin mümkün olmadığını ispatladı. Bu da onun belirsizlik ilkesinin ortaya çıkmasına... Büyük nesneler belirlenimci, küçük nesneler ise belirlenmezci hareket eder." (Jose Rodrigues Dos Santos - Tanrı' nın Formülü, s: 260)

İki teori arasındaki çelişkileri uzlaştırmak için bilim adamları diğerlerine ek olarak, izafiyet ve kuantum teorilerini birleştirecek ortak bir teori geliştirmeye ve evrenin belirlenmiş olup olmadığını anlamaya çalışmaktadırlar.Bu teorinin adı; Her şey teorisidir."Fiziğin günümüzdeki en büyük hayali bu. Bilim adamları, diğerlerine ek olarak, izafiyet ve kuantum teorilerini birleştirecek ortak bir teori geliştirmeye ve evrenin  belirlenmiş olup olmadığını anlamaya çalışıyorlar. Yine de bir şeyi unutmamakta fayda var; Belirsizlik ilkesi bir parçacığın kesin davranış şeklinin tespit edilmesinin gözlemcinin varlığı nedeniyle imkansız olduğunu söyler. Belirsizlik ilkesi, ki doğrudur, saçmalık denen bir dizi şeyin yolunu açmıştır. Bazı fizikçilerin parçacığın nerede olacağına ancak gözlemcinin bulunduğu yere göre karar verdiğini söylemesi gibi. Eğer bir elektronu kutuya koyarsam ve kutuyu ikiye bölersem elektron aynı anda iki tarafta birden var olur görüşüyle ilgilidir. Ancak birisi kutuyu açtığında elektron hangi tarafta olacağına karar verir.

Tabii ki Einstein ve diğer fizikçiler buna güldüler. Bu fikrin ne kadar komik olduğunu göstermek için bazı örnekler kullandılar, ki bunların içinde en ünlüsü Schrödinger' in kedisidir. Schrödinger eğer bir parçacık aynı anda iki yerde birden bulunuyorsa o zaman bir kedinin de aynı anda hem canlı hem de ölü olacağını söylemişti, ki bu saçmalıktı. (Tanrı' nın Formülü, s:260-61)

Belirsizlik ilkesi maddenin belirlenimci davrandığını asla bilemeyeceğimizi söyler çünkü ne zaman denenmeye kalkılsa gözlemci devreye girecek ve bizi bunu ispat etmekten mahrum bırakacaktır, diye düşünen bilim insanları bunun semantik bir sorun olarak görülmediğini ve "belirlenmez" ile "belirlenemez" sözcüklerini karıştırdıklarını anlayamadıklarını söylerler. Ama sorunun asıl noktasının bu olmadığını, asıl olanın "Bizlerin geçmiş ve geleceği bilme ihtimalimizi elimizden alan belirsizlik ilkesinin aynı zamanda evrendeki bu inceliği de ortaya çıkarmasıdır. Sanki evren bize tarihin, zamanın en başından beri belirlenmiş olduğunu ama bizim bunu asla ispatlayamayacağımızı, asla emin olamayacağımızı söylüyor gibi. İşte incelik burada gizli. Bizler belirsizlik ilkesiyle her şeyin belirlenmiş olduğunu görsek de gerçek, belirlenemezdir. Evren sırrını işte böyle ustalıkla saklamaktadır." (Tanrı' nın Formülü, s:263)

Yani, Einstein' in söylediği gibi; "Rab mahirdir ama zalim değildir. Doğa sırlarını sinsiliğinden değil, özündeki yüceliğinden dolayı saklar."
Evren akıl almaz derecede karmaşık olduğu için sırlarını saklayabiliyor.

Sadece kuantumun tayin edilemez olduğunu düşünenler bu alanda yapılan yeni keşiflerin her şeyi değiştirdiğini gördüler. 1961' de Edward Lorenz adında bir meteorolog bilgisayar başına geçip uzun vadeli hava tahmin raporlarını test etmeye başladığında özel bir aralığı daha dikkatli incelemeye karar verdi. Ve detaylı inceleme sonucunda Lorenz kaosu keşfetti.
"Kaos teorisi mevcut matematik modeller içerisinde en dikkat çekici olanıdır ve evrendeki pek çok davranışın açıklanmasına yardımcı olur. Kaotik sistemin temel fikrini formüle etmek kolaydır: Başlangıçtaki küçücük farklılıklar sonuçta büyük değişimler yaratır: Küçük sebep, büyük sonuç. En ünlü örnek kelebek etkisidir.  Coimbra' da bir kelebek kanat çırpsa kendi çevresindeki havanın basıncını çok az değiştirir. Bu minik değişiklik hava molekülleri üzerinde domino etkisine neden olur, Kuzey Amerika' da fırtınaya yol açacak boyutlarda. Buna kelebek etkisi denir. Şimdi de dünya üzerindeki bütün kelebeklerin, bütün hayvanların, hareket eden ve nefes alan her şeyin etkisini düşünün. Sonuçta ne olur? "Öngörülemezlik."

Kaos her yerdedir. Öngörülebilir gibi davrandığı zannedilen güneş sistemi bile aslında kaotik bir sistemdir. Bunun farkına varamıyoruz çünkü bizim şahit olduğumuz hareketler çok yavaştır ama güneş sistemi de kaotiktir." (Tanrı' nın Formülü, s: 266-269)

Ve sonuç olarak, şunu yazmak istiyorum, ki sanırım siz de buna katılacaksınız; "Evrenin sırları her zaman bir esrar perdesinin ardında olacaktır." 

Çünkü: "Belirsizlik ilkesi, kaotik sistemler ve eksiklik teoremleri evrenin akıl almaz inceliklerini ortaya koyuyor. Tüm kozmos matematiğe dayalıdır. Evrenin temel kanunları matematik denklemleri ve formülleriyle açıklanır, fizik kanunları bilgiyi işlemek için kullanılan algoritmalardır ve evrenin sırrı matematiğin dilinde kodlanmıştır. Her şey, her şeyle ilişkilidir, öyle görünmese bile. Ama bu kodu matematik bile tam olarak çözemez. Tüm özelliklerin içerisinde en gizemli olanı budur: evrenin nihai gerçeği saklayış şekli. Her şey belirlenimcidir ama aynı zamanda belirlenemezdir. Matematik evrenin dilidir ama şüphelerden oluşan bir gölgenin ötesinde onu ispatlamanın imkanı yoktur. Ne zaman bir şeyin sonuna varmayı başarsak garip bir sır perdesi gizemin son kısmını görmemizi engeller. İşte yaratıcının imzasını gizlediği yer burasıdır. Her şey öyle bir incelikle tasarlanmıştır ki, en derin sırların açığa çıkarılması mümkün değildir." (a.g.e. s: 274)

Beni oldukça uğraştıran yazılarımdan biri oldu. Farklı zamanlarda okuduğum iki kitabın ortak noktalarını bulup, yazmak, hatta yeniden okumak için hayli emek harcadım ve belirlenimcilik ilkesi, belirlenmezlik ilkesi, Kaos teorisi ve öngörülmezliği anlaşılır bir şekilde yazmaya çalıştım. Bu uzun yazımı okuduğunuz için sizlere çok teşekkür ediyorum...


Kaynaklar:
-Adam Fawer, Olasılıksız.

-Jose Rodrigues Dos Santos, Tanrı' nın Formülü.