27 Ağustos 2024 Salı




GÖLBAŞI TULUMTAŞ MAĞARASI



Ankara ili Gölbaşı ilçesine bağlı İncek, Hacılar ve Tulumtaş köyleri arasında  bulunan Tulumtaş Mağarası, yatay bir mağara olarak kollarıyla beraber yaklaşık 265 metre gezilebilir uzunluğa sahip. Mağara 467 metrekare yapı alanında kafe, hediyelik eşya, sinevizyon olanaklarıyla ziyaretçilere hizmet veriyor.

Tulumtaş Mağarası 1992 yılında çevre yolu yapılırken keşfedilmiş. Mağara içi ve çevresi düzenlendikten sonra 2022 yılında ziyaretçilere açılmış.

Beş milyon yaşında olan mağara, yaşayan bir mağara olarak değerlendiriliyor. Çünkü hala oluşumlar devam ediyor. Mağara içinde peri bacaları tipinde oluşumlar da görülüyor. Mağaranın astım hastaları için iyi geldiği söyleniyor. Ankara'da iseniz mutlaka görmelisiniz bu mağarayı... 









Not: Videolar ve fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



12 Ağustos 2024 Pazartesi

 


ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇILIĞINDAN PADİŞAH BAĞIMLILIĞINA BİR NAMIK KEMAL PORTRESİ




Hıfzı Topuz'un "Vatanı Sattık Bir Pula / Namık Kemal'in Romanı" adlı kitabını okuyorum. Ünlü vatan şairimizin mektuplarından ve dostlarının anılarından yola çıkan yazar, Namık Kemal'in biyografisini yazmış. Kitabı okudukça vatan şairini daha yakından tanıma fırsatı buldum. Ve hakkında birçok şeyi bilmediğimi fark ettim. İşte Namık Kemal'in yaşamından kısa bir özeti okumanıza sunuyorum.

21 Aralık 1840'da Tekirdağ'da doğan bebeğe, doğumundan birkaç gün sonra babasının götürdüğü bir derviş tarafından Mehemmed Kemal adı verildi. Beş yaşına geldiğinde, dedesi Abdüllatif Paşa'nın evine gelen ünlü şair Eşref Paşa, çocuğun adını hiç beğenmedi ve bu ele avuca sığmaz çocuğa yeni bir ad buldu: Namık Kemal. 

Dedesi Abdüllatif Paşa Sofya Mutasarrıfı iken bu deli dolu gencin kadınlara olan ilgisini fark ederek Namık Kemal'i genç yaşta evlendirmeye karar verir. Uygun bir aday olarak da Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi'nin on iki yaşındaki kızı Nesime'yi seçer ve torununu evlendirir. Bu evlilikten Namık Kemal'in kızı Feride ve oğlu Ali Ekrem dünyaya gelir.

Namık Kemal 21 yaşına girdiğinde dedesinin dostlarının yardımıyla Tercüme Odası'nda işe başlar. Tasvir-i Efkar gazetesini çıkaran Şinasi ile tanışınca Tercüme Odası'ndaki işinden ayrılır ve Şinasi'nin yanında gazeteciliğe başlar. Gazetede yayımlanan yazılarını beğenenlerin başında Veliaht Murat Efendi geliyordu. Sonraki günlerde Namık Kemal, Veliaht Murat Efendi ile yakın dostluk kurarlar.

Mısır Hidivi'nin kardeşi Mustafa Fazıl Paşa'nın maddi yardımlarıyla Padişah Abdülaziz'in baskıcı yönetimine karşı özgürlük mücadelesi vermek üzere başta Namık Kemal olmak üzere Ziya Paşa, Ali Suavi, Agah Efendi, Mehmet, Reşat ve Nuri beyler yurt dışına kaçarlar. Ve Paris'te "Yeni Osmanlılar Cemiyetini" kurarlar. Yayımladıkları Hürriyet gazetesini gizli yollardan İstanbul'a ulaştırırlar.

1870 yılında Almanlar Paris'i işgal ettiğinde Yeni Osmanlılar Cemiyeti dağılmıştı. Bunun üzerine Namık Kemal, yurt dışında mücadelesini sürdüremeyeceğini anlayınca İstanbul'a döner.  

Bağdat Valiliği'nden istifa eden Mithat Paşa, Padişah Abdülaziz ile görüştükten sonra sadrazamlığa getirilir. Namık Kemal'in İstanbul'da kalmasını istemeyen Mithat Paşa (Kendisinin Yeni Osmanlılarla ilişkisi varmış gibi bir algı yaratılmasın diye) Namık Kemal'in daha önce atandığı Gelibolu Mutasarrıflığı görevine başlamasını sağlar. Namık Kemal, Gelibolu'da halk tarafından sevgi ve saygıyla karşılanır ve görevine başlar.

Padişah Abdülaziz, görülen kuduz vakası nedeniyle Namık Kemal'i Gelibolu Mutasarrıflığı görevinden alır.  Namık Kemal de 23 Aralık 1872'de İstanbul'a döner.. Namık Kemal'in Gelibolu Mutasarrıflığı  üç ay sürmüştü. Tıpkı Mithat Paşa'nın sadrazamlığının üç ay sürmesi gibi.

İstanbul'a döndükten dört ay sonra Namık Kemal "Vatan yahut Silistre" oyunu nedeniyle Magosa'ya sürgüne gönderilir. Oyun; 1853 yılında Osmanlılarla Rusya arasında çıkan Kırım Savaşı sırasında Silistre'nin düşman tarafından kuşatılmasını, gönüllü olarak cepheye giden İslam Bey ile Zekiye'nin vatan sevgisini anlatır. Güllü Agop'un Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelediği (20 Mart 1873 günü) oyun bittikten sonra yer yerinden oynar. Halk sokaklara dökülür. "Yaşasın vatan! Yaşasın Millet! Yaşasın Namık Kemal!" nidaları sokakları inletir. Bu arada elli-altmış kişilik bir grup da "Allah muradımızı versin! Muradımızı isteriz!" çığlıklarıyla İbret gazetesine doğru yürür. Hükümet telaşa düşer. Halkın istediği Murat, Veliaht Murat Efendi'ydi. Oysa oyunda Murat Efendi'nin hiç adı geçmiyordu.  Öncelikle İbret gazetesi kapatılır ve Namık Kemal tutuklanır. 10 Nisan 1873 tarihinde yayınlanan bir fermanla Namık Kemal Kıbrıs'a sürgüne gönderilir.

Namık Kemal Magosa'da zor şartlar altında üç yıl geçirdi. 1876 yılında Padişah Abdülaziz tahttan indirildi. Veliaht Şehzade V. Murad tahta çıkınca Namık Kemal de İstanbul'a döndü. Fakat V. Murad'ın padişahlığı 93 gün sürdü. Geçirdiği ruhi bunalımlar sonucunda tahttan indirildi ve yerine Anayasa'yı kabul edeceğini söyleyen Abdülhamid tahta geçti.

Abdülhamid'in şehzadeliği sırasında araları iyi olmayan Namık Kemal'in yaşamı, Abdülhamid'in tahta çıkmasıyla  birlikte değişti. Tabii ki özgürlük düşünceleri de.  Hatta, Namık Kemal İstanbul'da bulunduğu sıralarda Abdülhamid'in ölen kızı Behice Sultan için padişahın isteği üzerine bir şiir yazmıştı. Hacı Arif Bey tarafından bestelenen bu şiirin adı "Olmaz ilaç sine-i sad pareme / Çare bulunmaz bilirim yareme" idi.    

Abdülhamid tahta çıktıktan bir süre sonra, Namık Kemal'i Şurayı Devlet Danıştay üyeliğine getirdi. Birkaç ay sonra da Namık Kemal ile Ziya Paşa'yı yeni anayasanın hazırlanması için oluşturulan komisyon üyeliğine atadı. Bu görevlerin yanı sıra Padişah Namık Kemal'i Asakir-i Milliye ve Tercüme Cemiyeti üyeliğine de atadı.

Ziya Paşa ile birlikte hazırladıkları anayasayı onaylamayan Padişah Abdülhamid  Namık Kemal'i 1877'de Midilli'ye sürgüne gönderdi. Ziya Paşa'da Adana Valiliğine atandı. Böylece padişaha muhalif oldukları düşünülen kişiler İstanbul'dan uzaklaştırılmış oluyordu. 

Üç yıl Midilli'de sürgün hayatı yaşayan Namık Kemal, Mahmut Nedim Paşa'nın sadrazam olmasından sonra Midilli Mutasarrıflığına atandı. Namık Kemal mutasarrıflığa atandığını öğrenir öğrenmez 27 Aralık 1879'da padişaha bir teşekkür mektubu yazdı. "Saadetlü Efendim Hazretleri" diye başlayan bu mektubunda Namık Kemal, Abdülhamid'in lütufkarlığını belirttikten sonra ona sadakatinin ve bu bağlılığının sonuna dek devam edeceğini de vurguluyordu, diye yazan Hıfzı Topuz, şöyle bir yorumda bulunuyor: "Namık Kemal'in yaşamında yeni bir dönem başlıyordu: Özgürlük değil, bağımlılık dönemi. Kemal artık eskisi gibi başkaldıran, saltanata meydan okuyan değil, durulmuş, Abdülhamid'e bağlanmış, iktidarın güvenini kazanmış, sorumlu bir devlet adamı olmuştu. Oysa onun mutasarrıflığa atanması belki de Avrupa'ya kaçmasını önlemek içindi. (s.201)

Beş yıla yakın yaptığı Midilli Mutasarrıflığı döneminde Namık Kemal, Abdülhamid'e on mektup yollayarak kendisine sadakatini bildirdi. İşi o kadar ileri seviyeye vardırdı ki kızı Feride'yi evlendirmek için padişahtan izin istedi. Padişah izin verince de Feride'yi Rıfat Bey'le evlendirdi. Yeni Osmanlılar Cemiyetindeki arkadaşları Namık Kemal'in böylesi dönüşünü (özgürlükten yana değil, padişahtan yana olmasını) sert bir dille eleştirdiler.

Namık Kemal'in Midilli adasında düzeni ve adaleti sağlamak için yaptığı düzenlemelerden rahatsız olan bazı çevreler kendisini saraya şikayet eden telgraflar çektiler. Bunun üzerine Namık Kemal Rodos Mutasarrıflığına atandı. Rodos'u pek sevmeyen Namık Kemal bir süre sonra, Sakız'a atandı. Sakız adasına gittiğinde hastaydı. 2 Aralık 1888'de hayata gözlerini yumdu. Cenazesi oradaki caminin haziresine gömüldü. Padişah Abdülhamid'in Namık Kemal'e son hediyesi ise, oğlu Ali Ekrem'i Mabeyin Katipliğine ataması oldu.

Namık Kemal'in yakın arkadaşı Ebu Ziya Tevfik, şairin Gelibolu'da Bolayır'a gömülmek istediği vasiyetini biliyordu. Hemen Mabeyin Başkatipliğine başvurarak mezarın Bolayır'a naklini istedi. Cenaze ertesi gün gemiyle Bolayır'a taşındı. Ve Gelibolu Fatihi Süleyman Şah'ın mezarının yanına gömüldü. Padişahın emriyle oraya yapılan türbenin Projesini ise henüz yirmi yaşında olan Tevfik Fikret çizdi.

"48 yıllık hayatının 18 yılı sürgünlerle geçen vatan şairinin son dokuz yılı devlet hizmetinde geçti. Düzenden yana oldu, padişaha övgü dolu mektuplar yolladı. Devleti kurtarmaya çalışan üst düzeyde bir kahraman konumundaydı" diye yazar Hıfzı Topuz kitabının başında. Sanki bu paragraf, Vatan Şairinin hayatının özeti gibidir.


21 Temmuz 2024 Pazar

 



AFRİKA ZAMBAĞI



Agapanthus /Şefkat Çiçeği, Mavi Teber, Afrika Zambağı), Latince anlamının karşılığı Aşk Çiçeği olan altı ile on türü bulunan Güney Afrika bitkisidir. Alliaceae familyasından ya da Agapanthaceae familyasından kabul edilir.







Fotoğrafların tümü tarafımdan Temmuz 2023'te Trabzon'da çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!


25 Haziran 2024 Salı

 



JAPONLAR HAKKINDA AZ BİLİNEN GERÇEKLER



Japonya hakkında bildiğimizi zannettiğimiz çoğu şeyin gerçekle uzaktan yakından alakası olmadığını, "TARİHİN GİZEMİ" adlı kitabı okuduktan sonra öğrendim. Öğrendiklerimi de sizinle paylaşmak isterim. :)

- Suşi çiğ balık değil, sirkeli pirinç ile yapılan her yemeğe verilen isimdir. Sashimi, yani ince ince dilimlenmiş çiğ balık (ya da ara sıra çiğ et) içerebilir de içermeyebilir de.

- Sake pirinç şarabı değil, daha keyif verici bir içkidir. Daha ziyade sert bir biraya benzer.

- Japonya'da hiç kimse, Avrupa'da uydurulup yanlış kullanılmaya başlayana dek Ninja diye bir kelime duymamıştır.

- "Ninja" ilk kez Ian Fleming'in yazdığı İnsan İki Kere Yaşar (1964) romanında kullanıldı. "Nin" (gizli) ve "ja" (insan) demek olan bu tabir, İngilizce konuşan Batılıların icadıydı. 

- Japon sözcüğü Çin menşeili, yani Çinlilerin Japonlar için kullandığı bir tabirdir. Oysa eski zamanlardan beri yerli halkın adı Nippon ya da Nihon olmuştur ve "güneşin doğduğu yer" anlamına gelir. "Japon" sözcüğüyse birçoğu için ekmek anlamına gelir.

- Siyah giyimli katil imajı da oyuncuların sahne değişimi sırasında sahneyi terk etmedikleri geleneksel kabuki tiyatrosunda doğmuştu. O zamanlar sahne görevlileri oyun esnasında sahnede gerekli değişiklikleri yapar fakat seyirciye hikayede yer almadıklarını belirtmek için hep siyah giyinirlerdi. Dolayısıyla eğer hikayede olaya diğer oyunculara görünmeden dahil olacak bir katil de varsa o da görünmez olduğu intibasını vermek için siyah giyinirdi. Ne yazık ki Batılılar bunu anlamadan Japonların kiralık katillerinin her zaman siyah giyindiğini sanarak Japonlarla ilgili filmlerinde katillere siyah giyindirmişlerdir.

- Batıda geyşalar beyaz yüzlü, kat kat giyinen, zarif ve pahalı seks işçisi kadınlar olarak bilinirdi. Bu algının baştan aşağı yanlış olması, Japonya'da bunun cahillik ve hakaret olarak kabul edilmesi bir yana, aslında geyşalar eskiden erkekti ve hala da bir kısmı öyledir.

- Geçmişleri 13. yüzyılın başlarına dek uzanan geyşanın kelime anlamı sanatta becerikli, sanat ustası demek olup geyşalık mertebesine ulaşabilmek için beş yıl ücretsiz çalışmak zorundaydılar. 18. yüzyıla dek geyşaların tümü erkekti. Geyşalar çay evleri gibi yerlerde toplanan gruplara müzik yapmak, şiir okumak ve açık seçik fıkralar anlatmak üzere tutuluyorlardı. Kadın ya da erkek herhangi bir geyşanın bir konukla para karşılığı yatmasını beklemek, Batı'da ünlü bir opera divasının özel ve prestijli bir gösteride para karşılığı biriyle yatmasını beklemek gibi bir şeydir.

- Bir geyşanın marka değeri ciddi bir makyaj rutinine bağlıdır. Yüzlerini beyaza boyamak için pirinç unu ile yapılmış fondöten kullanırlar. Beyaz maske, uguisu no fun yani bülbül kakasıyla çıkıyordu. 

- Çırak geyşalara "Maiko" deniyor.


Kaynak: Graeme Donald - TARİHİN GİZEMİ, Geçmişteki Efsanelerin Ardındaki Hakikatler. Çeviri: S.Emre Bekman.


11 Haziran 2024 Salı

 


PEYOTE KAKTÜSÜNÜ TOPLAMAK İÇİN YAPILAN UZUN HAC YOLCULUĞU




Değişik coğrafyalarda farklı dinlerde yürüyerek yapılan uzun hac yolculuklarını okurken binlerce yıldır devam eden bir hac yolculuğu ilgimi çekti. Çünkü bu hac  yolculuğu peyote denilen bir kaktüsü toplamak için gidiş-dönüş 800 kilometrelik bir yolu yürümeyi gerektiriyordu. Bu bitkinin özelliği neydi ki, bunca yol yürünüyordu ve  kaktüsü toplamak için dini ayinler yapılıyordu? 

Peyote kaktüsü hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra, bu bitki için yapılan hac yolculuğuna değineceğim. Lophophora williamsii veya peyote, meskalin ve benzeri psikoaktif alkaloidleri içeren küçük ve dikensiz bir kaktüs türü. Peyote Nahuatl veya Aztek dilindeki peyötl kelimesinden türetilmiş İspanyolca bir kelimedir ve "parıltılı" anlamına gelir. Peyote Meksika'ya ve Güneybatı Teksas'a özgüdür. (Vikipedi)

Meksika yerlileri kanıtlara göre 5.000 yıldır dini törenlerde ve çeşitli fiziksel hastalıkların tedavisinde içeriğinde meskalin bulunan peyote kaktüsünü kullanmışlardır. Hac yolculuğu bir kozmik yeniden doğuş ütopyası da barındırır diye yazan Frederic Gros, şöyle anlatır peyote hac yolculuğunu: "Bu ütopya, Meksika'daki Huichol halkının gerçekleştirdiği büyük peyoto yürüyüşü için bilhassa geçerlidir. Sierra Madre sıradağlarında yaşayan bu topluluk her yıl küçük gruplar halinde, halüsinatif etkilere sahip şifalı bir kaktüs olan peyotenin yetiştiği Potosi Çölü'ne kadar dört yüz küsur kilometrelik taşlı yolları yürüyerek kateder. Sonra topladıkları tomurcukları söğüt sepetlere doldurup şarkılar söyleyerek eve dönerler.

"Bu hac yolculuğunun amacı, peyotenin yetiştiği Wirikuta'ya (Atalar Diyarı) ulaşmaktır. Geçmişten bugüne bu gelenek hiç bozulmamıştır. Bütün anlatıları, tüm korunma ve kurtuluş dualarını bilen şaman kafileye kılavuzluk eder. Hacılar Wirikuta'da üç gün geçirir; söğüt sepetleri dolana kadar kutsal bitkiden toplar, akşamları biraz peyote yer ve gece geç saate kadar ayakta kalırlar. Dördüncü gün eve dönüş yolculuğu başlar. Huicholler bu yolculuğa kendilerine şifa veren, onları canlandıran bir kaktüsü toplamanın yanı sıra dünyanın dönmeye devam etmesini sağlamak için çıkar. Peyote Ateş Tanrı'yı temsil eder; Mısır ve Geyik'le birlikte kutsal üçlüyü oluşturur. Huicholler için atalarının yapmış olduğu ilk hac yolculuğunu tekrarlamak kozmik dengeyi korumak ve evrensel sürekliliği kesin kılmanın bir yoludur. Dünyanın dönmeye devam etmesi için gereklidir yürümek. Hem kişisel hem de kozmik bir yeniden doğuş mitidir." 

(Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi. Kolektif.kitap, 23. Baskı.)

Peyote kaktüsünün içinde bulunan meskalin maddesi halüsinojen olduğundan ve uyuşturucu etkisi yaptığından yasaklanmıştır. ABD'de meskalin ürünlerinin kullanımı yasa dışı olmasına rağmen, peyote, Kuzey Amerika Yerli Amerikan Kilise'sinde bir ayin olarak kabul edilmektedir. Peyote dini törenlerde kullanıldığında, 1994 Amerikan Kızılderili Dini Özgürlük Yasası ( AIRFA) uyarınca kontrollü bir uyuşturucu olarak sınıflandırılmasından muaftır.


Görsel: pixabay


29 Mayıs 2024 Çarşamba

 



OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA BELKİ DE HÜKÜMDARLIĞI EN HAK ETMİŞ ŞEHZADELERDEN BİRİ CEM SULTAN MIYDI?




İlkokuldan itibaren tarih derslerinde Cem Sultan, kardeşi II. Bayezid'in padişahlığına karşı baş kaldıran, isyan eden bir şehzade olarak anlatıldı, okutuldu. Bunun yanı sıra,  Cem Sultan'ın Rodos'taki Sen Jan Şövalyeleri'ne sığınması Osmanlı'ya ve de İslamiyet'e ihanet olarak öğretildi. Peki, bu anlatılanlar gerçek miydi? Gerçek ise, anlatılanların ne kadarı doğruydu?

Yazılarımı takip edenler tarih okumanın benim için bir tutku olduğunu bilirler. Bu bağlamda Cem Sultan'ın hayatını anlatan kitabı okuyup bitirdiğimde, Fatih'in bu her yönüyle kendini yetiştirmiş, ilim, irfan sahibi şehzadesi Cem Sultan'a büyük bir haksızlık yapıldığının farkına vardım.. Ve "ezber bozmak" adına, kitaptan okuduklarımın özetini sizlerle paylaşmak istedim.

CEM SULTAN KİMDİR?

Fatih Sultan Mehmet ve Çiçek Hatun'un oğlu olan Cem Sultan, 22 Aralık 1459'da Edirne Sarayı'nda dünyaya geldi. Cem Sultan doğduğunda Fatih Sultan Mehmet'in  İstanbul'u fethinin üzerinden altı yıl geçmişti ve Fatih padişahtı. Fatih'in diğer oğlu Bayezid ise Cem'den on yaş büyüktü ve Fatih'in şehzadeliğinde doğmuştu. Bu ayrıntı çok önemli, çünkü Fatih'in ölümünden sonra taht kavgası tam da bu yüzden çıkacaktır. Şöyle ki: "Padişah Fatih Sultan Mehmet'in emriyle Veziriazam Karamani Mehmet Paşa'nın bizzat kendisinin hazırladığı Kanunname-i Ali Osman'da şehzadelere yazılacak elkap numunesi gösterilirken yalnız küçük Şehzade Cem'in adı zikredilmişti." Bundan cesaret alan Cem Sultan: "Bayezid, babamızın şehzadeliği sırasında doğmuştur. Biz ise, padişahlığı sırasında dünyaya geldik. Tahtın varisi bizden başkası olamaz. Kanunnamede adımız da yazılıdır," diyordu. Ve tahta oturmanın kendi hakkı olduğunu söylüyordu.

Cem Sultan 10 yaşına kadar sarayda o yılların ünlü hocalarından ders alarak öğrenim gördü. 10 yaşındayken Kastamonu Sancak Beyliği görevine atanarak saraydan ayrıldı. Şehzadeler sancağa çıktıklarında annelerinin de beraber gitmesi gelenektendi. Çiçek Hatun'da oğlu Cem'le birlikte Kastamonu'ya gitti.

Fatih Sultan Mehmet, uzun süredir Doğu'da sorunlar çıkaran Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ı dize getirmek için sefere çıktı. Yıl 1473'tü. Yanına oğulları Bayezid ve Mustafa'yı da aldı. Küçük oğlu Cem'i ise Edirne Sarayı'nda kaymakam olarak bıraktı. Şehzade Cem'e kaymakamlık ettiği sürece lalaları yol göstereceklerdi.

Uzun Hasan Bey, Trabzon Rum İmparatorluğu üzerinde hak iddia ederek İmparator IV. Yuannis'in kızı Katerina'nın kocası olmak sıfatıyla Trabzon'u istemişti. Fatih'in cevabı ise kesindi. "Bundan sonra elçimiz ok, lafımız kılıçtır" diye. Osmanlı Ordusu, Üsküdar'dan harekete geçtiğinin üzerinden iki ay geçmişti ama ordudan bir haber yoktu. Uzun Hasan'ın İstanbul'da bulunan casusları bu fırsattan yararlanarak, Osmanlı ordusunun bozulduğuna, padişah ve iki şehzadenin de  (Rum Eyaleti Valisi Şehzade Bayezid ve Karaman Valisi Şehzade Mustafa) savaş meydanında kaldıklarına dair türlü dedikodular yaymışlardı. Dedikodular Edirne Sarayı'na ulaştığında Şehzade Cem Sultan, iki lalasına ne yapması gerektiğini sorar. Lalaları ve maiyeti devletin başsız kalmaması için size biat edilmesi münasip olur cevabını verirler ve Cem Sultan'a biat ederler. Kısa bir süre sonra İstanbul'a zafername gelir. Fatih Sultan Mehmet 11 Ağustos 1473'te yapılan Otlukbeli Savaşı'nda Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ı büyük bir yenilgiye uğratıp zafer kazanmıştır. Zaferin ardından, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'a döner.

Şehzade Cem yaptığı hatayı anlamıştı ve babasından çekiniyordu. Fatih Sultan Mehmet, oğlu Şehzade Cem'e kızmamış, şehzadeyi yönlendiren ve ona akıl veren iki lalasını; Süleyman Çelebi ve Nasuh Çelebi'yi idam ettirmişti.

1474 yılında Fatih'in çok sevdiği oğlu Karaman Valisi Şehzade Mustafa genç yaşında ölmüştü. Şehzade Mustafa alim, divan sahibi, şair ve aynı zamanda çok iyi bir silahşordu. Otlukbeli Savaşı'nda  gösterdiği cesaret ve kahramanlık ile ordunun sevgisini kazanmıştı. En sevgili oğlunun genç yaşta ölümü Fatih'i  çok sarsmıştı. Cem Sultan, Şehzade Mustafa'nın ölümüyle boşalan Karaman Valiliğine atandı. Bu sırada Cem 16 yaşındaydı.

Amasya Valisi Şehzade Bayezid, ise zevk-u safaya kendisini fazlaca kaptırmış, maiyetinde bulunan bazı kişilerin teşvikiyle afyon ve berş (keten yaprağı ile yapılmış afyon şurubu macunu) kullanmaya başlamıştı. Sonunda büyük şehzadenin bu hali padişah babasının kulağına kadar gitmişti. Üzülen padişah şehzadenin lalasına  hükmü şerif yollayarak, şehzadenin derhal bu kötü alışkanlıklarından vazgeçirilmesini, teşvik edenlerin de şiddetle cezalandırılmasını emretmişti. Lala da gereğini yapmıştı. Bayezid, kötü alışkanlıklarından kurtulmuş, kendisini ibadete adamıştı.

3 Mayıs 1481'de Fatih Sultan Mehmet'in ölümü üzerine yeni padişahı belirlemek için Amasya'da bulunan Şehzade Bayezid'e ve Konya'da bulunan Şehzade Cem'e haberciler gönderildi. Veziriazam Karamani Mehmet Paşa, Şehzade Cem taraftarıydı ve sultanın ölümünü bir süreliğine gizlemeye çalışmışsa da bunu başaramamıştı. Durumu öğrenen ve kızan yeniçeriler ayaklanıp Veziriazam Karamani Mehmed Paşa'yı öldürdüler. Şehzade Bayezid'in İstanbul'da bulunan oğlu Korkut'u saltanat naibi ilan ederek onu tahta çıkardılar. Çünkü Şehzade Bayezid'in Amasya'dan gelmesi zaman alacaktı. İstanbul'a daha yakın olan Karaman'a gönderilen haberci, Bayezid taraftarlarınca yolda yakalanıp öldürülünce Şehzade Cem, babasının ölümünü dört gün sonra öğrenebildi. Bu süre zarfında Şehzade Bayezid, İstanbul'a gelmiş ve devlet idaresini eline almıştır. Cülus töreni yapılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet yaşarken, tahsil ve terbiyeleri ile bizzat alakadar olmak üzere, Şehzade Bayezid'in sekiz yaşındaki oğlu Korkut ve Şehzade Cem'in henüz bebek olan oğlu Oğuz Han'ı İstanbul Sarayı'na getirtmişti. Padişahın amacı, oğullarının durumuna göre torunlarını rehine olarak elinde tutmaktı. İşte bu nedenle Şehzade Korkut'u, Fatih ölünce  saltanat naibi olarak ilan etmişlerdi.

Cem Sultan, babasının Kanunname'sine koydurttuğu "Her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola karındaşlarını nizam-ı alem için katletmek münasiptir. Ekser ulema dahi bunu tecviz etmişlerdir..." hükmü gereği öldürüleceğinden emin olduğundan, Konya civarında topladığı askerlerle eski başkenti ele geçirip padişahlığını ilan etmek için Bursa'ya doğru harekete geçti.

Cem Sultan ordusuyla 27 Mayıs 1481'de İnegöl önlerine geldi. Sultan II. Bayezid'in Ayas Paşa komutasındaki ordusu ile yapılan muharebeyi Cem Sultan kazandı. Bursa'ya giren Cem Sultan padişahlığını ilan etti. Kendi adına hutbe okutarak para bastırdı ve ferman yayınladı. Bu saltanatı ancak 20 gün sürdü. Cem Sultan, II.  Bayezid'e  arabulucular gönderip ağabeyi ile anlaşmaya çalıştı. Gönderdiği arabulucuların içinde Bursa'da yaşayan büyük halası Selçuk Sultan da vardı. Sultan Bayezid'den isteği; kendisinin Anadolu'da, Sultan Bayezid'in de Rumeli'de padişah olması ve Osmanlı topraklarının eşit olarak paylaşılması idi.  Sultan Bayezid bu isteğine bir Arap atasözü ile cevap verdi; " La erhame beyn mülük (Hükümdarlar arasında merhamet olmaz)." Cem bu cevabı beklemiyordu.

Bundan sonra, Sultan II. Bayezid ordusuyla birlikte Yenişehir'e geldi. İki ordu savaştı. Yenişehir Savaşı'nı kaybeden Cem Sultan eskiden valiliğini yaptığı Konya'ya geldi. Fakat Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun takibi nedeniyle yanına ailesini de alıp canını kurtarmak için Memluk Sultanı Kayıtbay'ın izni ve dostluk göstermesi ile önce Halep'e, sonra Şam'a en sonunda da Kahire'ye gitti. Kayıtbay, Cem Sultanı Kahire'de sultanlara yakışır bir törenle karşıladı.

Cem Sultan ve ailesinin ve de maiyetinin tüm masrafları Sultan Kayıtbay tarafından karşılanıyordu. Fakat Kayıtbay, Cem Sultan'ın beklediği askeri desteği vermedi. Cem, Kahire'de bulunduğu sırada hacca gitti, hacca giden ilk Osmanoğlu'dur.

Hac dönüşü elçilerini Padişah Bayezid'e gönderip sulh yolunu aradı; "Talebimiz meşrudur, mülkten hisse isteriz dedi." Vaktiyle yazdığı iki beyti Padişah'a bizzat takdim etmesini istedi Defterdar Ahmet Bey'den. Hacılığını bir iftihar olarak ileri sürdüğü bu manzumede şöyle diyordu Cem Sultan:

Sen bister-i gülde yatasun şevk ile handan

Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne?

Bu saltanat-ı dünye ola adle mukarin

Hacc-ül Haremeyn anı taleb kılsa sebeb ne?

II. Bayezid'in bu manzumeye karşılık verdiği cevabını ise elçisi Cem Sultan'a takdim etti. Padişahın cevabı şöyleydi:

Çün ruz-ı ezel kısmet olurmuş bize devlet

Takdire rıza vermeyesin böyle sebeb ne?

Hacc-ül Haremeyn olduğuna razı olaydın

Bu saltanat-ı dünyeviye bunca talep ne?

Cevabı okuyan Cem, padişahın elçileriyle haber göndererek bu uğurda mücadeleden vazgeçmeyeceğini bildirdi. Cem Sultan bu cevabı verirken Karamanlı Kasım Bey'e ve onun toplayacağı askere de güveniyordu. Karamanoğullarının toprakları Osmanlıların eline geçmişti ve Kasım Bey, topraklarını geri almak heves ve isteğindeydi. Bu nedenle Cem Sultanla birlik olmuşlardı. 27 Mayıs 1482'de Konya'yı kuşatan Cem Sultan, II.Bayezid'in büyük bir ordu ile üstlerine geldiğini öğrenince kuşatmayı kaldırdı ve Ankara'ya gitti. Buradan tekrar Kahire'ye gitmek istese de (annesi, eşi ve çocukları oradaydı) tüm yolların tutulduğunu öğrendi. II.Bayezid, bu defa Cem Sultan'a tüm masraflarının karşılanması şartıyla Kudüs'te ikamet etmesini teklif etti. Ancak Cem Sultan bu teklifi reddetti.

Başta Karamanoğlu Kasım Bey olmak üzere, maiyetinde bulunan bazı kimseler Cem Sultan'a saltanat mücadelesine devam etmesi tavsiyesinde bulundular. Bu sırada ağabeyi Sultan Bayezid'den bir mektup aldı. Mektupta, padişahlıktan vazgeçtiği takdirde kendisine bir milyon akçe ödeneceği yazıyordu. Ama Cem Sultan Rumeli'ye geçmeye ve mücadelesini oradan sürdürmeye karar vermişti. Rumeli'ye geçmek için de Rodos Şövalyeleri'nden yardım alacaktı.

Rodos Sen Jan Şövalyelerinin başı Pierre d'Aubusson Cem Sultan'ın kendisine gönderdiği elçilerle görüşerek Cem Sultan ve maiyetinin Rodos'a gelmelerini kabul etti ve karşılıklı akit imzaladılar. Bu akde göre; Şövalyeler Cem Sultan'a yardım edecekler, karşılığında Cem Sultan tahta geçince Rodos'tan alınan adalar geri verilecek, sürekli bir barış olacaktı. 30 Temmuz 1482'de şövalyelerin gönderdiği gemiyle adaya çıkan Cem Sultan ve maiyeti görülmedik bir şekilde büyük törenlerle karşılandı.

Pierre d'Aubusson Cem Sultanı törenlerle karşılayıp, bir dediğini iki etmezken, bir taraftan da Avrupa Kralları ve Papa'ya da mektuplar göndererek Cem'in Rodos'ta olduğunu, durumdan istifade ederek bir haçlı ordusu hazırlanmasını ve Türklerin Avrupa'dan çıkarılmasını teklif etmekteydi. Bu kıymetli rehinenin Fransa'da korunması gerektiğini de müzakere ediyorlardı. Bir süre Rodos'ta misafir edilen Cem Sultan, daha sonra Fransa'nın Nice şehrine gönderildi. 

Cem Sultan'ın Fransa'dan başka bir ülkenin eline geçmesini Osmanlı Devleti için sakıncalı gören Padişah II. Bayezid, Fransa'ya bir elçi göndererek Cem Sultan'ın Fransa'da tutulmasını istedi. Ancak yeniden yapılan bir anlaşma ile Cem Sultan'ın Papa VIII. Innocentius'a teslim edilmesine karar verildi. Cem Sultan'ın Fransa macerası 6,5 yıl sürdü. Cem yine yollara düştü; Marsilya'dan Toulon'a, oradan da 14 Mart 1489 günü Roma'ya gelerek Papa ile görüştü.

Papa'nın amacı, Cem Sultan'ı kullanarak Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlemekti. Ancak bu isteğinde başarılı olamayınca, Cem Sultan'a Hristiyan olması teklifinde bulundu. Cem Sultan bu teklifi reddetti. 

Cem Sultan, Roma'da yaklaşık 6 yıl kaldı. Başta Macaristan Kralı olmak üzere Memluklu Sultanı ve diğerlerinin Cem Sultan'la ilgili talepleri Papa'yı çok zor durumda bıraktı. Fransa Kralı VIII. Charles'in ısrarlı talepleri üzerine, Cem Sultan Fransa'ya gönderilmek üzere Napoli'ye doğru yola çıkarıldı. Ancak Cem yolda fenalaştı. Muhtemelen yola çıkmadan önce Papa tarafından zehirlendiği söylenmektedir(kesin kanıt yok). Uygulanan tüm tedavi yöntemleri sonuç vermeyince şehzade, "Ailesinin Mısır'dan İstanbul'a getirilip gözetilmesi, kendisine hizmet edenlerin memnun edilmesi ve ölüsünün mutlaka Osmanlı ülkesine getirilmesi" şeklindeki vasiyetini yazdırdı.

Cem Sultan 14 yıl esir hayatı yaşadıktan sonra 25 Şubat 1495 yılında vefat etti. Sultan II. Bayezid, kardeşi Cem Sultan'ın ölümünü haber alınca, Osmanlı ülkesinde Cem için gaip namazı kıldırmış, üç gün matem tutturmuş ve yüz bin akçe sadaka dağıtmıştır. Şehzade'nin tahnit edilmiş cesedi, uzun müddet Napoli'de kaldıktan sonra, 1499'da (ölümünden dört yıl sonra) Türkiye'ye getirilmiş ve Bursa'da Muradiye'de büyük kardeşi Şehzade Sultan Mustafa'nın yanına gömülmüştür. 

Bu yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynak kitap:

Feridun Fazıl Tülbentçi, CEM SULTAN. İNKILAP. 2008


Okuduğum bu kitap Cem Sultan'ın ölümüyle sona eriyor. Ancak ben, Kahire'de kalan annesi, eşi ve çocuklarına, dahası dedesi Fatih Sultan Mehmet tarafından henüz bebekken saraya rehin alınan Cem Sultan'ın oğlu Oğuz Han'a ne olduğunu merak edip araştırdım. Merak nedenlerimden biri de Cem Sultan'ın vasiyetinin yerine getirilip getirilmediği konusuydu. İşte İnternet'te yaptığım araştırma sonuçları:

- Cem Sultan'ın annesi Çiçek Hatun, Mısır'da 1495 yılında vebadan ölmüş.

- Cem Sultan'ın oğlu Oğuz Han, daha üç yaşındayken, babası Fransa'ya götürüldüğü zaman 1482'de amcası II.Bayezid tarafından boğdurulması emredilmişse de zehirlenerek öldürülmüş.

- Cem Sultan'ın diğer oğlu Murad, Rodos'ta kalmış ve vaftiz edilip Hristiyan olmuş. Yıllar sonra, Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos'u kuşatması sırasında, Murad ve oğlu şövalyelerin yanında durmuşlar. Rodos Osmanlı kuvvetlerince ele geçirildiğinde kalede bulunan herkes kaleyi serbestçe terk ettiği halde, Cem'in oğlu Murad ve ve torunu yakalanmış, fetih tamamlandıktan sonra Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle boğularak öldürülmüşler.


23 Mayıs 2024 Perşembe

 


MEZOPOTAMYA'NIN İNCİLERİ (4)

SİBERNETİK BİLİMİNİN BABASI EL CEZERİ KİMDİR? 

CİZRE VE HASANKEYF GEZİMDEN NOTLAR





Dicle Nehri ve Cizre'den görünüm.

GAP gezimizin dördüncü gününde, Cizre piyangodan çıktı gibi oldu. İyi de oldu. Daha önce hikayesini okuduğum Mem-ü Zin'in mezarı buradaydı. Ayrıca, Sibernetik biliminin babası sayılan El Cezeri de burada doğmuş, burada ölmüş ve mezarı da Cizre'de idi. İki mezarı da ziyaret etmek istiyordum.  Adeta dileğim gerçekleşti. Mardin'den dört saatlik otobüs yolculuğuyla, gece yarısı vardığımız Cizre'de Dedeman Otel'de konakladık. Ertesi sabah erkenden kalkıp çevreyi tanımak için görevlilerle sohbet ettim. Sağolsunlar tüm sorularımı cevaplandırıp çevreyi tanıttılar. Karşımda Gabar ve Cudi dağları vardı. Dağlar öyle yakında idiler ki, uzatsam ellerimi dokunacakmışım gibi geldi bana. Gabar ve Cudi dağlarının bulunduğu taraf çorak bir arazi görünümündeydi.. Bu dağların arkası Irak topraklarıymış. Otelin Dicle Nehri'ne bakan bölümlerinden ise Suriye sınırı görülüyordu. Otelin hemen yanından Dicle Nehri masmavi sularıyla sakince akıyordu. Hiç böylesine deniz mavisi akan nehir görmemiştim. Hırçın Fırat'ın boz bulanık, çamurlu akan suyuna hiç benzemiyordu. Fırat Nehri dağları, çetin vadileri aşarak aktığı için yaz-kış suyu çamurlu akarmış. Nehrin bu sert mizacına atfen, bölgede erkek çocuklarına Fırat adı verilirmiş. Durgun ve dingin akan Dicle adı ise doğan kız çocuklarına verilirmiş. Anlayacağınız üzere, nehirlerin bile erkeği, dişisi varmış. Varmış ki bu iki nehir için aşk hikayesi yazmış ve söylemişler. Hikayeye göre, Fırat ve Dicle birbirlerine deli gibi aşık olmuşlar ama bir türlü kavuşamamışlar. Ta ki ülkemiz topraklarından çıkıp Basra Körfezine dökülmeden önce birleşip Şattülarap (Ervend Rüd) adını alıncaya dek. Burada kavuşmaları nedeniyle artık sakinleşmişler ve dingin bir şekilde denize doğru 193 kilometre yol almışlar. Fırat ve Dicle'nin aşkına tanıklık eden Mezopotamya ovası da, orada kurulmuş olan tüm uygarlıklara bereketli topraklarını sunmuş, sunmaya devam etmektedir. Anadolu'nun kadim toprakları nice kavuşamayan aşıklara yurt olmuş ve bunlardan nice efsaneler, hikayeler çıkmış. 

Cizre

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Şırnak iline bağlı olan Cizre, Nuh (A.S) ve oğulları tarafından tufan sonrası kurulmuş. Nuh Peygamberin türbesinin Cizre'de olması, Cizre surlarının gemi şeklinde oluşu ve Guti, Babil, Asur tabletlerinde de tufan olayından bahsedilmesi bunu kanıtlamaktaymış.

Nuh peygamberden Gutilere kadar olan zaman diliminde, Cizre tarihi hakkında bilgi ve belge bulunmamaktaymış. Cizre, M.Ö 4.000 yılından itibaren Gerzubakarta adıyla Guti devletinin egemenliğine girmiş. Sonrasında sırasıyla; Babil, Arap, Asur, Medler, Perslerin hakimiyetine giren Cizre, 750 tarihinde Abbasilerin egemenliğini tanımış. 1258 yılında Moğol hükümdarı Hülagü Han'ın egemenliğine giren Cizre, 1260 yılından itibaren Cizre Beyliği olmuş. Bu döneme Mirekler Devri de denir. Mem-ü Zin olayı Cizre Beyliği döneminde gerçekleşmiştir. 1627 yılına kadar hüküm süren Cizre Beyliği, bu tarihten itibaren Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına girmiş, önceleri Diyarbakır Sancak Beyliğine, daha sonra da Musul'a bağlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Fransızlar tarafından işgal edilen Cizre, Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir ilçesi olmuştur.




Artuklular Döneminde dünya çapında bir bilim insanı yetiştiren Cizre'nin bu ünlü simasını tanıtmak isterim. Bilim insanının adı El Cezeri’dir.

EL CEZERİ KİMDİR?

Bugün vazgeçemediğimiz ihtiyaçlarımızdan biri olan bilgisayarın temelleri bundan 900 yıl önce Cizre'de atıldı. Cizre'nin yetiştirdiği bu büyük bilim insanı El Cezire idi.  Yaşamı hakkında kendi yazdığı kitabının önsözünde yazdıklarından başka bir bilgi bulunmamaktadır. 1136 - 1208 yılları arasında yaşadığı bilinmektedir.

Yaptığı buluşlarla sibernetiğin kurucusu, bilgisayarın babası unvanını kazanan; su saatleri, su robotları, otomatik termos gibi ilk robot çalışmalarını gerçekleştirdi.

El Cezeri, adından da anlaşılacağı üzere 1136'da Cizre/Diyarbakır'da doğdu. Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgeye o zamanlar "Cezire" deniliyormuş. Kendi yazdığına göre El Cezeri 1181-1206 yılları arasında Artuklu hanedanının himayesinde bulunmuş. Artukoğulları'nın sarayında 32 yıl Reis-ül Amal (başmühendislik) görevinde bulunmuş. 

Yaptığı kendi kendine hareket eden robotu çok beğenen Artuklu hükümdarı Mahmud bin Mehmed, buluşlarını bir kitap haline getirmesini istemiş. Bunun üzerine El Cezeri, 50'den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma imkanlarını çizimlerle anlattığı "Kitab-ı Hiyel (Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap)" adlı en önemli eserini kaleme almış.

"Mühendislik tarihinde El Cezeri'nin bu çalışmasının önemini göz ardı etmek imkansızdır. Eser bizlere tasarım notları, üretim ve makinelerin monte edilmesine dair servet değerinde bilgiler sunuyor." - İngiliz mühendis Donald Hill (Cezeri'nin Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap isimli eseri üzerine.)

En önemli çalışmalarından birini sibernetik alanında yapmış ve bu çalışmalarından dolayı "sibernetik biliminin babası" unvanını almıştır. El Cezeri'nin bilim dünyasında çığır açan eseri Kitab-ı Hiyel, o güne kadar tasarladığı sibernetik ve elektronik sistemle ilgili robotları ve makineleri anlatmaktadır. Arapça kaleme alınan Kitab-ı Hiyel'in beşi Türkiye'de olmak üzere on beş kopyası bulunmaktadır. El Cezeri eserde yer alan bütün şekilleri bizzat çizmiş, renklendirmiş ve yaldızlamış.

Orijinali günümüze ulaşmayan Kitab-ı Hiyel'in, bilinen on beş kopyasından onu Avrupa'nın farklı müzelerinde, beşi de Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerindedir.

El Cezeri, Leonardo Da Vinci'den 150 yıl önce yaşamış ve mekaniği ondan daha iyi kullanmıştır.  

Elektrik kullanmadan, sadece su ve mekanik parçalarla çalışan makineler yapmış ve günlük hayata geçirmiştir. İTÜ Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü, Cezeri'nin kitabındaki şekillerin aslına sadık kalarak, tavus kuşu su saatini yapmayı başardı. *

Bu büyük bilim insanı Cizre'de doğmuş, Diyarbakır'da yaşamış ve Cizre'de vefat etmiştir. Mezarı Cizre'deki Nuh Peygamber Camisinin avlusunda bulunmaktadır. Cizre'ye kadar gidip mezarını ziyaret edemediğim için üzgünüm. Grupta bu büyük bilim insanını tanıyanların olduğunu sanmıyorum. Bu kanıya, mezara gidelim dediğimde destek bulamadığım için vardım.

Görsel: El Cezeri'nin mezarı. (https://www.aa.com.tr/tr/kultur/cizredeki-hazreti-nuh-peygamber-ve-ismail-ebul-iz-el-cezeri-turbeleri-restore-edilecek/2726489)

Cizre'de sabah kahvaltısından sonra yola çıktık. Hedefimiz Nemrut Dağı'na çıkmaktı. Yolda rehberimizin aldığı habere göre Nemrut Dağı'na kar yağmıştı ve Valilik çıkışları durdurmuştu. Tarihe not düşmek adına o günkü haberi paylaşmak isterim.


Kar yağışı nedeniyle Nemrut Dağı'na tırmanamayınca Hasankeyf ve ardından Diyarbakır'a gitmeye karar verildi. Çok güzel oldu. Önceleri ABD filmlerinde gördüğüm petrol kuyularını, Cizre-Batman karayolu üstünde görmüş oldum. Bildiğiniz gibi Batman'da bulunan Raman Dağı'ndan petrol çıkarılıyor. 1935 yılında kurulan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü'nün (MTA) amacı, ülkenin yeraltı kaynaklarını araştırmak ve keşfetmekti. MTA 'nın Raman Dağı eteklerinde yaptığı sondaj çalışması neticesinde 20 Nisan 1940 yılında Türkiye'nin ilk petrol kuyusu açıldı. Raman-1 adı verilen bu ilk petrol kuyusu, günde 100 varil petrol üreterek üretime geçti. Bir süre sonra bu kuyu terkedildi. 1946 yılında başka kuyular açıldı. Batman'ın çeşitli yerlerinde açılan ve petrol çıkarılan kuyuların sayısı 471 tanedir.

Petrol kuyularını izleye izleye nihayet Hasankeyf'e vardık. Raman Dağının güney eteklerinde, Dicle nehrinin iki yakasına kurulmuş olan Hasankeyf'i gördüğümde sanki ayrı bir dünyadaymışım gibi hissettim. Bunun nedeni sanırım tarihinin 12.000 yıl öncesine dayandığını bilmem ve orada bunu duyumsamamdı. Beş binden fazla mağara olduğu söylenen (bu mağaralardan üç bini Ilısu Barajı suları altında kalmış) mağaralar şehrinde adeta bir zaman yolculuğu yaptım.

Önceleri adı Hısnıkef (Hısnı, kale, Kef de kaya demekmiş) olan bu güzel yer, sonraları Hasankeyf olarak anılmaya başlanmış. 

Hasankeyf Tarihi
Bu mağaralar şehrinin kimler tarafından ne zaman oyulduğu bilinmemektedir. Yapılan arkeolojik araştırmalara göre Hasankeyf ve çevresindeki buluntular (süs eşyaları, hayvan figürleri, resimler ve taş aletler) baz alınarak yörenin yaklaşık  11.000 yıl önce kurulduğu söylenmektedir. Dicle'nin ilk uygarlığı olan Hurri kabilelerinden sonra buraya Mitanninler, Asurlular, Urartular, İskitler, Medler ve Persler hakim olmuşlardır. Bölge bir süre de Büyük İskender'in yönetiminde kalmıştır. Daha sonra Roma İmparatorluğu'nun yönetimine giren Hasankeyf, Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Bizans egemenliğine girmiştir. İslamiyet'in yayılmasından sonra Halife Hz. Ömer'in Mezopotamya'yı fethetmesinden sonra sırasıyla Hamdani, Abbasi ve Mervanilerin hakimiyetine giren Hasankeyf sonraları Selçuklu ve  Artukluların topraklarına katılmıştır. 14. ve 15. yüzyıllarda Akkoyunlu ve Safevilerin etkisinde kalmış, 1517'de ise Osmanlı topraklarına katılmıştır.  










Zeynel Bey Türbesi

Türbe, 1462 ile 1482 yılları arasında Hasankeyf'e hakim olan Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan'ın Otlukbeli Savaşı'nda ölen oğlu Zeynel Bey için yaptırılmıştır. Türkistan yöresi anıt mezarlarının etkisi görülen Zeynel Bey Türbesi, dıştan silindirik, içeriden sekizgen plandadır. Gövde yüzeyinde turkuaz renkli tuğla çinilerden oluşan kufi hatlı Arapça yazı ile Allah, Muhammed, Ali ve Ahmed yazılıdır. 2017 yılında Batman'daki Zeynel Bey Türbesi, Hasankeyf Yeni Kültürel Park Alanı'na taşınmış. Ilısu Baraj Gölü alanında bulunan 550 yıllık Zeynel Bey Türbesi, Türkiye'de ilk defa uygulanan proje ile iki kilometre taşınarak, baraj gölü sularının altında kalmasından kurtarıldı. 











Süleyman Koç Minaresi

Sultan Süleyman Koç Minaresi de üç parça halinde taşınarak Hasankeyf Yeni Kültürel Park Alanı'na taşındı. Minare kaidesindeki kitabeye göre, külliye birimleri Eyyubi Sultanı Süleyman tarafından 1407 yılında yaptırılmıştır. Cami, medrese, imaret, çeşme, han ve türbelerden oluşmaktadır. Külliyenin doğu ucundaki türbede 1432 yılında Sultan Süleyman'ın mezarı bulunmaktadır.





Hasankeyf'ten sonra Diyarbakır'a doğru yola koyulduk. Akşam olmak üzereyken Diyarbakır'a vardık. Akşam yemeğini burada yedikten sonra, Ankara'ya hareket ettik. Sabah saatlerinde Ankara'ya vardık, unutulmayacak anılarla birlikte...

Ne zaman güzel ülkemin kültürel zenginliklerine tanık olsam ve eşi benzeri bulunmaz tarihi yerlerini gezip, geçmişe yolculuk yapsam, İbn Battuta'nın şu sözünü hatırlarım: "Yolculuk; önce seni sözsüz bırakır sonra da iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştürür." 
Yolculuk boyunca sözsüz kaldığımı biliyorum ama iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştüm mü? Bilmiyorum. Bunun cevabı sizlerde!


Not: Cizre'de görülecek yerlerden biri de güzel bir aşk hikayesinin kahramanları olan Mem ü Zin'in mezarlarının bulunduğu türbedir. Bir önceki yazımda Ahmedi Hani'nin kaleme aldığı bu aşk hikayesini yazmıştım. Arzu edenler okumak için linki tıklayabilirler: https://sahriye.blogspot.com/2024/05/ahmed-i-hani-ve-mem-u-zin-sevdiklerime.html


* El Cezeri'nin hayatı ve buluşlarıyla ilgili kaynak: tarihi değiştiren bilginler / POPÜLER TARİH, ALİ ÇİMEN. TİMAŞ 5. Baskı, s: 89-95.


21 Mayıs 2024 Salı

 




AHMED-İ HANİ VE MEM Ü ZİN




Sevdiklerime bir hediye almam gerektiğinde, kitap alırım genellikle. Çok sevdiğim biriyse hediye vereceğim kişi, yazarından imzalı bir kitabı armağan ederim kendisine. Çünkü bana böyle bir armağan verildiğinde çok mutlu olurum. Özel olmayan bir gün, çok özel bir kitap armağan edildi bana, arasanız da bulamayacağınız cinsten. Adı: Mem ü Zin. Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını. 2010 yılında yapılan ilk baskısından.




Kitap, pek tanınmayan Kürt Şair Ahmed-i Hani'nin Mem ü Zin mesnevisinin, İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesinde bulunan bir el yazması nüshasından yararlanılarak hazırlanmış. Metin oluşturulurken Rodenko'nun yayınıyla mukayese de yapılmış. "Türkiye'de ve yurt dışında bulunan kütüphanelerde pek çok yazma nüshası bulunan 'Mem ü Zin', 1968 yılında yeni harflerle Türkçeye çevrilerek yayımlandığında yasakçı zihniyetin bir sonucu olarak uzun süre yargılanmıştır. İnsanlığın eriştiği ortak akıl ve yetkinlik, artık tarihe mal olmuş yapıtların yargılanmasının, evrensel ve çoğulcu demokrasi ve uygar bir birliktelik bilincine uymadığını göstermektedir." *

Kadim medeniyetlerin beşiği Anadolu toprakları, zengin kültür ve sanat değerlerinin yaratılmasına ortam hazırlamış bereketli topraklardır. Uzun yıllar aynı kaderi paylaşmış çeşitli Anadolu halkı birlikte yaşamış ve bu birliktelikten farklı kültür ürünleri doğmuştur. Bu ürünler, soframızın, folklorumuzun, müziğimizin, yaşam tarzımızın zenginliğine, çok renkliliğine neden olmuştur. Bu zenginlik, bireysel değil toplumsaldır ve buna hepimiz sevinmeliyiz. Dünyada kaç ülke bizim kadar kültürel zenginliğe sahiptir ki? 

İşte, zenginliğimize zenginlik katmış Kürtçe şiirler yazmış ama asıl şöhretini, eski bir halk hikayesi olan Meme Alan'ı, Mem ü Zin adıyla yeniden yazdığı mesnevisiyle yakalamış olan  Ahmed-i Hani'nin Mem ü Zin'in hikayesi. 

Mem ü Zin

Ahmed-i Hani, Mem ü Zin adlı mesnevisini yazmaya, kırk yaşında, 1690 yılında başlamış ve 5 yıl sonra, 1695'te tamamlamıştır. Mem ü Zin 2659 beyitlik bir mesnevidir ve aruz vezniyle yazılmıştır.Mesnevi 60 bölümden oluşmaktadır. Başta münacaat bulunmakta, bunu Na't ve Miraciyye takip etmektedir (1-118. beyitler arası). Bundan sonra, Kürt topluluklarının özelliklerinin anlatıldığı beyitler yer almaktadır (118-234. beyitler arası). 235 ile 285. beyitler arasında, şair kitabı yazış sebebini anlatmaktadır. Mesnevinin 286 ile 361. beyitleri arasında, kitabıyla ilgili bilgiler veren ve tevazu gösterip özür dileyen şair, 362. beyitinde hikayeye başlar ve 2376. beyte kadar olayı anlatır. Mesnevinin geri kalan kısmında Hatime yer alır ve bunu dua beyitleri ile beraber hikayeden çıkarılan hikmetlerin işlendiği beyitler takip eder.

Hikaye

Hikaye, Botan Beyi Emir Zeyneddin'in iki kızı üzerine kurgulanmıştır. Bu kızlardan Siti, hikayenin başında Tacdin ile evlenir. Kardeşi Zin, Mem adlı genci sevmekte; Mem de onu sevmektedir. Bu  aşktan haberdar olan Bey'in aklını Bekir(Beko) adlı bir adamı çeler ve Mem ile Zin'in kavuşmasına engel olur. Mem, Bey tarafından zindana atılır. Bir yıl kadar hapis yatar ve bu hapislik süresinde, ruhi olgunluğa ulaşır ve bir süre sonra da ölür. Mem defnedildikten sonra, Zin onun mezarına kapanır ve o da ölür. Bu arada Tacdin, Bekir'i öldürmüştür. İki aşık aynı mezara yan yana gömülür; Bekir de ayak uçlarına gömülür. İki aşık birbirlerine cennette kavuşur; Bekir de, cennet köşkünde onların bekçisidir.


Mem ü Zin'in mezarı / Cizre (Arkadaki mezar ise Bekir'e ait)






 Mem ü Zin'e Dair Notlar

Mem ü Zin, kurgu olarak başka kültürlerden etkilenmemiş bir hikayedir. Bu haliyle hikaye özgün bir nitelik arz etmektedir.

- Mem ü Zin metnini, M. B. Rodenko, 1962 yılında Moskova'da eski harflerle ve Rusça tercümesi ile beraber yayımlamıştır. Rodenko, bu yayınında Rusya'daki kütüphanelerde bulunan 9 yazmasının tenkitli metnini yapmıştır.

- Ahmed-i Hani, bu mesnevisinde, sadece bir aşk hikayesi anlatmayı amaçlamamıştır. O, bir aşk hikayesini bahane ederek ruh yücelmesini anlattığını çeşitli beyitlerinde dile getirmiştir.

- Mem ü Zin, nazım türü ve şekli, kurgulanış ve konuyu ele alış biçimiyle ve ayrıca içerik olarak klasik Şark edebiyatının eserlerinin ortak özelliğini taşıyan, çift kahramanlı bir aşk hikayesi üzerine kurulmuş bir metindir.

-Mem ü Zin'in filmi de yapılmış. Ben filmi izlemedim ama  Mazlum Çimen'in hazırlamış olduğu film müziğini çok beğendim. Arzu ederseniz aşağıdaki linki tıklayarak müziği dinleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=INJ94rs-jJM 



Kaynak
Mem ü Zin - Ahmed-i Hani. T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI (Kültür Eserleri Dizisi - 479)
Hazırlayan: Namık Açıkgöz

Ertuğrul Günay, Kültür ve Turizm Bakanı (Kitap Önsöz'ünden)

Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!