30 Mart 2016 Çarşamba







YAĞMUR TANELERİ


Damla düştü toprağa cemre misali

En büyüleyici pırıltısıyla dün akşam,

Mis gibi kokusuyla büyüleyen etrafı

Eksikliğini hissettiğimiz ama söyleyemediğimiz,

Tek tek ama beraberce kardeşçesine

Göl gibi derler ya işte öyle durgun ve sessiz

Üzüntülerini paylaşırlar sevinçleri paylaştıkları gibi,

Lisanlarıyla sevgiden bahsederler hep

Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu,

Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri.


Murathan Mungan

Photo: Leonard Misonne


19 Mart 2016 Cumartesi





KARLSRUHE MÜZESİNDE BULUNAN YENİÇERİ KIYAFETLERİNİN ÖYKÜSÜ


Yıllar önce Almanya seyahatim sırasında  Karlsruhe' ye de gittik. Birkaç büyük şehir dışında neredeyse tüm Almanya' yı dolaştık. Mevsim kış olduğu için Karlsruhe' ye vardığımızda kendimi Antalya' da gibi hissetmiştim. Çünkü günlük güneşlik bir hava, soğuğa aldırmamızı engelliyordu. Belki de bu nedenle Karlsruhe' yi çok sevdim. Bu güzel şehrin Almanya için önemi "Almanya Federal Anayasa Mahkemesi" nin burada bulunmasıydı. Mahkeme binası gösterişten uzak, üç katlı sıradan bir binaydı. Gördüğümde şaşırmıştım. 

Sonra şehirdeki müzeye gittik ve müzede sergilenen  yeniçeri kıyafetlerini ve Osmanlıya ait savaş araç ve gereçlerini görünce, merak ettim, yetkililere sordum, yetinmedim araştırdım ve ilginç bir hikayeyle karşılaştım. İşte nereden nereye dedirten o hikaye:

19. yüzyılda Almanya' nın Mülhaim şehrinden geçen Ren Nehri' nin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında Fransızlar yaşıyorlardı.

Fransızlar, her sene nehrin Almanlara ait olan  karşı kıyısına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı. O sıralar, birliğini sağlayamayan güçsüz Almanlar ise, buna fazla ses çıkaramıyorlardı. Bir şey olunca çareyi, durumu Osmanlı Sultanına yazıp, imdat istemekte buluyorlardı. İşte Fransızların bu tutumunu Osmanlı Sultanına bildirmek için yazdıkları mektupta şöyle demekteydiler:

"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adını veren imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Mahsulümüzü bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah, asker göndermeyi gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi yeterli bulur ve cevabi bir mektupla içi beyaz elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:

"Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçeri elbiselerini görmeleri kafidir. Çuval içindeki Osmanlı askeri elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin yakın yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kafidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetlerini kapışırlar. Hasat vakti Mülhaim' lilerden büyük bir grup yeniçeri kıyafetinde , nehir kıyısında dolaşmaya başlar.

Ertesi gün gelen haber, Almanların sevinç çığlıklarına sebep olur: Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kesimlere doğru kaçmışlardır.

Bu olay, Mülhaim' lilerin gönüllerinde taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini de Mülhaim' e bağlı Karlsruhe Müzesi' ne koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde karnaval düzenleyip hadiseyi karnaval olarak kutlarlar.



Öykü: Cevdet Kılıç - Bilgelik Hikayeleri, (insankitap - 26. Baskı)







14 Mart 2016 Pazartesi




TERÖRÜN ÇİRKİN YÜZÜ







İçim öfke dolu ve öfkemin nedenini biliyorum. "Öfkeyle kalkan zararla oturur", atasözümüzü hatırlayarak, dün akşam yazmayı düşündüğüm yazımı bugüne erteledim. Çünkü duygularım karmakarışıktı ve onları kontrol etmekte zorlanıyordum. Böyle durumlarda insan iyi ve doğru düşünemez, stres altındadır çünkü.

Hayatta kaldığınız, ölümün kıyısından döndüğünüz için sevindiğinizde, bundan utanç duyduğunuz  oldu mu hiç sizin? Benim oldu; dün akşam. Oysa, yaşadığın için sevinmek ne kadar insani bir duygu olarak gözüküyor değil mi? İşte bu insani duygularımızı elimizden almaya çalışıyorlar, bizi korkulara mahkum ederek. Kimler mi? Her ne uğruna, hangi amaç için yapılmış olursa olsun masum insanları gözü dönmüşçesine katledenler ve onları destekleyip azmettirenlerden bahsediyorum. Biliyorsunuz elbette kimler olduğunu. Lanet olsun onlara...

13 Mart 2016 Pazar gününü unutamayacağım. Bu tarih "Yaşamın Kıyısında" gezinip durduğumu hatırlatacak bana bundan böyle. O gün, günlük güneşlik bir Ankara sabahına uyandım erkenden. Sevinçliydim, çünkü yakın olmasına rağmen bir türlü gidemediğim Abdüsselam Dağı' na tırmanacaktık. Oldukça dik bir tırmanış ve yine dik ve çarşaklı bir yamaçtan iniş gerektiren zorlu bir yürüyüş bizi bekliyordu. Sorunsuz bir şekilde yürüyüşümüzü tamamlayıp, geç Roma ve Bizans döneminde yerleşke olarak kullanılan mağarayı gezdikten sonra eve dönüş için otobüsümüze bindik. Yorgun ama mutluyduk. Fenerbahçe-Kayserispor maçını izlemek isteyenler geç kalmamak adına sürekli saati sorduklarından Kızılay' a vardığımızda saatin 18.35 olduğunu hatırlıyorum. Yani patlamadan sadece 10 dakika önce. 10 dakika, yaşam-ölüm  arasında ne kadar da kısa bir süreymiş. Dakika hatta saniyelerin insan hayatındaki  öneminin bir kez daha farkına vardım, patlamayı duyduğum an. Donup kaldım öylece; orada olmadığım için rahat bir soluk almaktan utanırken, orada bulunanlar için derin bir üzüntü duydum. O gün Üniversiteye Giriş Sınavı da vardı ve düşündüm ki otobüs durağında bekleyenlerin çoğu gençlerdi. Daha hayatlarının başlangıcında olan gençler..Baharı göremeden geçip gittiler.Ne büyük  acı...

Sıradan başlayan bir gün, kötü emelli, insanlık düşmanı kişi ya da kişilerce sıra dışı hatta olağanüstü bir güne dönüştürülebiliyor. Bu durum sadece ülkemizde gerçekleşmiyor, küreselleşen terör her yerde, ummadığınız anlarda karşınıza çıkabiliyor. Amacı insanlara korku yaymak, sindirmek ve devlete olan  güvenlerini sarsmak. Terörün çirkin yüzünü görmek istemiyoruz artık. Terör saldırısında ölen ve yaralananların yanında vahşete tanık olup da sağ kalanların psikolojisini de düşünmek zorunda değil miyiz? : Onların normal hayatlarına nasıl devam edeceğini. Bunun gözardı edildiğini düşünüyorum  çoğu kez.

Terör belasından kurtulmak için ne yapabiliriz? Sizin düşüncelerinizi bilemem elbette ama kendi düşüncelerimi yazabilirim. Terörün bir insanlık suçu olduğuna inanan biri olarak terörle mücadelede en önemli şeyin elbirliğiyle onun karşısında durmak olduğuna inanıyorum. Çünkü terörle mücadele "partilerüstü" olmayı gerektiriyor.. Şu veya bu kişiyi, kurumu suçlayarak hiç kimse teröre kurban giden masum insanların vebalinden kurtulamaz. Terör belası ülkem için yeni değil, tam 36 yıldır insanlarımızın canını yakıp duruyor. Bir farkla ki, terör artık sivil halka yönelmiş durumda.

Anayasamıza göre devlet, vatandaşlarının  can ve mal güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bu görevin yerine getirilmesi, hukukumuzda KUSURSUZ SORUMLULUK bağlamında tanımlanmıştır. Açıkçası, Devletin hiçbir özrü, bahanesi ve gerekçesi dikkate alınmadan tüm vatandaşların can ve mal güvenliği sağlanacaktır. Devlet öncelikle bunun için vardır. Peki "devlet" nedir veya kimdir? Kavramsal ve terimsel tanımlamalardan kaçınarak halkın gözüyle bakmak gerekirse devlet, hükümettir, yani iktidarda olandır. Peki gerçekte öyle midir? Devletin esas kurucu unsuru, siyasal iktidar olarak adlandırılsa da siyasi literatürde devlet ile hükümet aynı değildir. Devlet hükümetten daha geniştir ve hükümet devletin bir parçasıdır. Bu açıklamayı neden yaptım? Eskiden, Mutlak monarşiyle yönetilen Fransa' da Kral  XIV. Louis; "Devlet benim" ( L' Etat, C' est moi.) derken bir gerçeği dile getirmiş aslında. Parlamenter sistemde ise devlet bir kişi veya kurum değildir. Devlet; yasamadır, yürütmedir, yargıdır. Bunun için bu üç unsur kuvvetler olarak tanımlanıp demokrasi ile yönetilen ülkelerde "Kuvvetler Ayrılığı" nın önemine binaen korunması Anayasa ile güvence altına alınmıştır. Sözü uzatmadan demek istiyorum ki; Ey siyasi parti başkanları! Akşam TV' de yayınlanan yazılı açıklamalarınızı izledim. Rusya Devlet Başkanı Putin' inkini de. O da sizin gibi acımızı paylaşıyor ve terörü kınıyordu. Sizler Putin' den daha fazlasını yapmalısınız. Bunu beklemek bizim hakkımız. Ayrıca Siz, Mecliste bizi (milletimizi) temsil eden, milletin oylarıyla seçilmiş 550 Milletvekili ya sizler terörü önlemek için ne yapıyorsunuz, birbirinizi eleştirmekten başka. Partinizin ideolojisine bağlı olarak hareket edebilirsiniz ama terör karşısında tek yumruk olmalısınız. Terörle mücadele ideolojilerin de üstünde olmalı. Artık, ateş düştüğü yeri yakmıyor, her yeri yakıyor, farkında değil misiniz yoksa? Siyasi iktidarın yanlış dış politikaları sonucu terör eylemlerinin arttığını düşünüyorsanız eğer şunu hatırlatmak isterim: Yanlış yanlışı doğurmamalı. Çünkü iki yanlış bir doğru etmez. İşte bu nedenle terör saldırısında ölen her bir masum canın kaybından sadece iktidarı suçlayarak kendinizi soyutlayamazsınız, hepiniz sorumlusunuz...


Sessizliğimize aldanmayın, sessiz çığlıklarımızı duyun istiyorum,  Rumi' nin dediği gibi:
" Toprak gibi sessiz olduğum an, Bil ki; Şimşek gibi gökte gürlüyor FERYADIM."

Dünkü saldırıda hayatını kaybedenlere Allah' tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine sabır, yaralılara acil şifalar diliyorum.



Fotoğraf: hurriyet.com.tr









10 Mart 2016 Perşembe




 OKULLARA GİRİŞİ YASAKLANMIŞ  BİR HALK HİKAYESİ: KEREM İLE ASLI





1976 yılında, Kerem ile Aslı hikayesini anlatan kitaplar toplatılmış ve okullara girişi yasaklanmış. Şimdi diyeceksiniz ki bir halk hikayesi neden yasaklansın? Haklısınız. 
Livaneli' nin 44 yıllık dostu olan Yaşar Kemal' in ölümünün ardından,ünlü yazarı anlatan yarı inceleme, yarı anılardan oluşan "Gözüyle Kartal Avlayan Yazar" kitabında yazdığı satırları okuyunca, ne yalan söyleyeyim çok şaşırdım ben de. Adı üstünde; halk hikayesi. Anadolu' da doğup büyüyüp de Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin hikayelerini dinlemeyen, duymayan var mıdır? Sanırım yoktur.  Halk Hikayeleri (ki ben çok severim) halkın arasından çıkan aşıklar (halk ozanları) tarafından şiirlerle, sazlı-sözlü anlatılır ve  bize, dönemin sosyal hayatı, kültürel yapısı ve inançları hakkında bilgi verirler.  

" Halk hikayeleri İslami dönemde oluşmuş edebi eserlerdir. Bu hikayelerde Müslüman halkın sosyal hayatının, kültürel yapısının ve inanışlarının izlerini görmek mümkündür. 'Kerem ile Aslı' hikayesinde Kerem, Müslüman; aşık olduğu kişi keşişin kızıdır. Hikaye boyunca bu dini farklılıktan kaynaklanan çatışmayı görmekteyiz. Kerem' in Hak aşığı olması, keramet (olağanüstülük) göstermesi de hikayedeki dini anlayışı yansıtır. Hikayede geçen 'şah', 'bey' gibi kavramlar dönemin siyasi yapısını yansıtır. Kerem' in elinde sazıyla diyar diyar gezip şiirler söylemesi ise dönemin sanat anlayışını yansıtır. Bilindiği gibi saz şairleri sazlarıyla gezer ve şiirler söylerler. Ayrıca bu dünyada kavuşamayan aşıkların diğer dünyada kavuşacaklarına dair halk inanışını da bu hikayede görmekteyiz." (www.edebiyatogretmeni.org)

Livaneli' nin kitabında okuduğum satırlara gelince;  yazar, 1976 yılında  Kerem ile Aslı' ya uygulanan baskıya Yaşar Kemal' in tepkisini hatırlatarak, yazısından alıntılama yapmış. Bu yazıyı okuduğumda, Kerem ile Aslı' nın yasaklanma nedenini de anlamış oldum. İşte Yaşar Kemal'in yazısından bir bölüm: 

"Milli Eğitim Bakanlığı son kitap toplatmalarında dünya klasikleri yanında bir Türk Halk Klasiğini de okullardan kaldırmış da, yasaklamış da...Bu Türk Klasiği Kerem ile Aslıdır. (....) Düşündüm, taşındım sonunda buldum dedim ya...
Şöyle ki: Kerem ile Aslı kökü çok eskilere, belki de on dördüncü yüzyıla varan bir aşk hikayesidir. (...)  İşte bu çok eski aşk hikayesinin konusunu düşündüm birden...  Konusu, konusu derken... Kerem, bir Keşişin kızına aşık olur. Keşiştir, bu aşka hiç gelmez. Keşişin kızı da Kerem' e yanar ki yanar... Kerem' in arpa tarlası gibi yanar, der halk ozanları. (....) Durun, anladınız ya, gene de söyleyeyim. Aslı, bir Keşişin kızı... Türk oğlu, bir gavurun kızı ardına böylesine düşer de nasıl böyle yanar da kül olur. Ve böylesi, ırkçılık dışı bir aşk hikayesi bizim okullarımıza sokulamaz. Yedi göbekten bu yana temiz kalmış kanımıza böyle mendebur bir hikaye karıştırılamaz. Bu hikaye bozmuştur kanımızı. Şu Anadolu' da bu yüzden, bu hikayenin etkisi yüzünden böyle karmakarış olmuşuzdur. Temiz, tertemiz ırkımızı bozan, soylu Türk gençlerini keşiş kızları ardına düşüren böylesi ahlaksız, ırksız hikayelerdir. 

Bir şey daha var, Keremle Aslının macerası din ayrımına indirilmiş, tarih boyunca halkımızın indirdiği bir şamardır. Halkımızın öfkesi, protestosudur...


Kerem, Anadolunun kadim hikayesidir. Kökeni yüzde yüz Anadolulu, bellibaşlı hikayedir. Çünkü ancak Anadoludaki karışımdan dolayı böylesine bir protesto halktan yükselebilirdi. Anadoludaki ırk karmaşası, din karmaşasından dolayı..."

Livaneli - Gözüyle Kartal Avlayan Yazar. (s: 23-24)

Kitaplar arasında, iyi-kötü, eski-yeni, şöyle-böyle diye bir ayrım yapmadığım içindir, ki kitap okuyandan zarar gelmeyeceğine inanıyorum. Bu nedenle  kitapların toplatılmasını, yasaklanmasını anlamakta zorlanıyorum. Çünkü ünlü yazar ve çevirmen Sabahattin Eyüboğlu' nun sözüne katılıyorum:


"En kötü kitabı yazan bile, kitap yasaklayandan daha saygılı ve daha az zararlıdır insanlığa."






7 Mart 2016 Pazartesi




 DÜZCE/KAYNAŞLI TOPUK YAYLASI 




Foto: Nedim Yılmaz



Yine bir Pazar sabahı, erkenden yola çıktık. Bu kez rotamız, daha önce yürümediğimiz Düzce ili, Kaynaşlı ilçesi sınırları içinde kalan Çamlıpınar Göleti ve Topuk Yaylasıydı. Üç saatlik bir yolculuktan sonra vardığımız Çamlıpınar Göleti ve çevresi büyüleyici güzellikteydi. Köy Muhtarı ve doğaseverlerin bizler için hazırlamış olduğu, tamamen organik ürünlerden oluşan nefis köy kahvaltısına başlamadan önce çevrenin fotoğraflarını çektim ve o güzelliği  doya doya seyrettim.

Kahvaltıdan sonra, muhtarın rehberliğinde, Topuk Yaylası' na ulaşmak için 8 kilometrelik tırmanışımız başladı. Yürüyüşümüz tamamen orman dokusu içinde, böğürtlen çalılıklarıyla kaplı orman içi patikalarda devam etti. Toprağın yeni yeni uyanışına tanıklık ederek, kuytu köşelerde açan yabani siklamenlere dokunarak, gün ışığı alan yerlerde sere serpe uzanmış gibi duran beyaz ve pembe renkli çiçekleriyle "ben de varım" diyen çuha çiçeklerinin arasından kuş cıvıltıları eşliğinde yürüdüm. Doğanın renkleri arasında kuş sesleriyle yürümek ve yaşadığını hissetmek; bundan daha büyük mutluluk olabilir mi?

Sarıçam, köknar, kayın ve gürgen ağaçlarından oluşan ormanın kuzey taraflarında karların erimediği, eriyen kar sularından  oluşan dereciklerin ise şırıl şırıl aktığı yol boyunca nefes molası verdiğimiz anlarda ormanı dinlemek kadar insana huzur veren başka bir şey bilmiyorum. Havanın günlük güneşlik olması nedeniyle tırmanırken hayli terledik ve çobanların mola yerlerinde oturup dinlendikten sonra buz gibi kaynaklardan(pınar) su içerek nihayetinde Topuk Yaylası' na vardık. 

Yayla hakkında biraz bilgi vermeliyim. Düzce İli, Kaynaşlı İlçesi Bıçkıyanı Köyü Mevkiinde bulunan Topuk Yaylası ve Göleti Düzce' ye 35 km mesafededir. Rakımı 1300 m. olan yayladan; Abant Gölü, Odayeri Yaylası, Sinekli Yaylası ve Samandere Şelalesine ulaşım mümkündür.
Yaylada bulunan Yayla Göleti ortamla bütünlük arz ederek buraya olan ilgiyi artırmaktadır. Dağdan çıkan kaynak sularıyla beslenen gölette; Aynalı sazan, Kadıncık ve Hollanda Sarısı gibi balık türleri yaşamakta olup gölette sportif amaçlı olta balıkçılığı yapmak da mümkündür. Göletin kıyısını turlarken(göl çevresi: 2,5 km.) oltalarıyla balık avlamaya çalışanlara "rastgele" demeyi de unutmadım. :)

Topuk Yaylası, Fenerbahçe Kulübü' nün tesislerinin olduğu, ünlü bir yayla. Tesisler var denilince "Eyvah, dedim, bu güzellikler mahvolmuştur." Ancak yaylaya vardığımda yanıldığımı anladım. Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından 27.05.2010 tarihinde temelleri atılan Fenerbahçe Spor Kulübü Topuk Yaylası Tesisleri 01.07.2011 tarihinde hizmete açılmıştır. 8091 metrekarelik inşaat alanı ile tamamı doğal ahşap malzemeden yapılan tesisin kullanım alanı, üzeri açık spor alanları ve bunlara bağlı ek tesislerle birlikte 8 bin 605 metrekareyi bulmaktadır. Yaylada gençlik kampları ve izcilik kampları da yapılmakta olup, her yıl geleneksel olarak Kaynaşlı Kaymakamlığı ve Kaynaşlı MYO tarafından doğa yürüyüşleri düzenlenmektedir.(Tesis girişindeki tabelada öyle yazıyor.)

Tesisler bütünüyle doğa ile uyumlu ve doğaya zarar vermeden inşa edilmiş. Bunu görünce Fenerbahçe Kulübü' nü alkışlamak geldi içimden.. Yanlış ve kötü şeyleri eleştirmeyi çok severiz de güzel ve iyi olan şeyleri takdir etmekten yoksunuz sanki... Hele bir spor fanatiği isek.. Yakınlarım bilirler; futbol ve futbolcular ilgi alanım dışındadır ve maç izlemem, takım tutmam. Ama Fenerbahçe' nin çevreye olan duyarlılığı ve doğayı koruma çabasına  saygı duyduğumu belirtmeliyim. En azından tesisisin çevre ve doğa bilincinin oluşmasında farkındalık yarattığını düşünüyorum. Çünkü başta muhtar olmak üzere köylülerin doğa sevgisi ve çevreyi koruma çabaları takdire şayandı...

Dedim ya, futbol ilgi alanım dışında. Eve döndüğümde internette Fenerbahçe Kulübü' yle ilgili araştırma yaptım ve gördüm ki çevre bilincini geliştirmek amacıyla daha önce bir proje başlatmış. İşte kulübün resmi sayfasından edindiğim bilgi: "Fenerbahçe Uluslararası Spor Kompleksi Ülker Sports Arena, Ataşehir Belediyesi ve ÇEVKO işbirliği ve kulübümüzün katkılarıyla; çevre bilincini basketbol sevgisi ile pekiştirmek amacıyla 2012-2013 sezonunda başlatılan "Yeşil Pota Temiz Doğa" projesi 4. yılında...Proje 4. yılında geri dönüşümlü atıkları toplayarak, doğanın korunmasına katkıda bulunan öğrencilere ve çevre dostlarına farklı sürprizler sunuyor."
Böylesi bir çaba kutlanır ancak. Ne diyeyim? Darısı diğer spor külüplerinin başına.


Bu keyifli yürüyüş ve güzel rota için Ankara Hiking' e ve bize rehberlik yapan Bıçkıyanı Köyü muhtarına çok  teşekkürler...



Not: Fotoğraf çekiminde iyi olmasam da, çektiklerim yaylanın güzellikleri hakkında fikir verebilir  sanırım. :)







Çamlıpınar Göleti



Çamlıpınar Göleti




























Foto: Selçuk Tekin



2 Mart 2016 Çarşamba




"SAHTEKAR SANATÇI"

(Han Van Meegeren, Nazileri Dolandıran Vermeer Taklitçisi)





Hollandalı Han Van Meegeren, gelmiş geçmiş en büyük resim sahtekarı olabilecek bir sanatçıymış. Ve Meegeren' in kendi eserleri sanat çevrelerinde pek fazla ilgi görmezken, sahtelerini yaptığı tabloları ona milyonlar kazandırmış.

Resim sanatıyla ilgilenenler, ressamlar, büyük galeri sahipleri, tarihçiler, koleksiyonerler Han Van Meegeren ismini biliyorlardır. Bense kendisiyle, kitap rafları arasında duran bir ansiklopedinin ismi sayesinde tanıştım: Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi. İsim ilginç değil mi? Merak bu ya ansiklopediyi karıştırırken  şu başlık ilgimi çekti: Han Van Meegeren, Nazileri Dolandıran Vermeer Taklitçisi" 

Yalancılar ve Sahtekarlar Ansiklopedisi' nde Meegeren' le ilgili okuduklarım şaşırtıcıydı. Sahte tabloların asıllarından ayırdedilebilmelerinin güçlüğünü okumuştum ama bu tabloları yapanların kimlikleri hakkında bir bilgiye sahip değildim.. Kaldı ki bu sahte tabloları yapanlardan kaçı Nazileri, hem de Göring' i dolandıracak  kadar cesur olabilirdi ? Kimdi bu Han Van Meegeren? 

Han Van Meegeren 1889 yılında Hollanda' da  doğdu. (Ö:1947) Hollanda' da geçen çocukluk döneminde resme karşı büyük bir tutkusunun olduğunu anlayan Ortaokuldaki resim öğretmeni Bartus Koteling, onu 17. yüzyıl Hollandalı ressamlarla tanıştırmış ve Han' a eski teknikleri öğretmişti. Babası onun resim yeteneğini desteklemeyince Han' da 1907 yılında Teknoloji Enstitüsü' nde mimarlık okuma bahanesiyle  Vermeer' in anavatanı Delft' kaçtı. 1911 yılı Meegeren için önemli bir yıl oldu: İlk eşiyle bu yıl tanıştı, ilk çocuğu bu yıl doğdu ve yaptığı kilise resmiyle Teknoloji Enstitüsü' nden bir altın madalya kazandı. Mimarlık fakültesini bıraktı. Madalya kazanan kilise resmini sattı ve resimle ilgilenen ikinci bir potansiyel alıcı için aynı resmin bir kopyasını daha yaptı. 

Han Van Meegeren derecesini Hague' deki Kraliyet Sanat Akademi' sinden 1914' te aldı ve 1916 ile 1922 yıllarında başarılı sergiler düzenledi.Otuzlarının ortasına geldiğinde artık gelecek vaat eden bir genç sanatçı olmadığını, sanat kariyerinin çıkmaza girdiğini fark etti. O sene ilk iki sahtekarlığını gerçekleştirdi: Frans Hals' a ait The Laughing Cavalier ve The Happy Smoker eserlerinin kopyalarını yaptı. İlk işini müzayede de 50.000 gulden karşılığında sattı ancak birkaç ay sonra teknik bazı detaylar yüzünden sahte olduğu anlaşıldı. Meegeren, bu işlerde nasıl yakalanmadan iş yapılacağını bu tecrübesiyle öğrendi. Bir başka sanat sahtekarı olan restoratör Theo van Vjinbergen ile İngiltere' de epey vakit geçirdikten sonra 1932 yılında Cote d' Azur' e taşındı. Meegeren taşınmadan önce altın madenini bulmuştu: Johannes Vermeer (1631-1675) sahteleri yapmak. 1932 ve 1945 yılları arasında Van Meegeren, Vermeer' e ait 11 resim üretti. En büyük Vermeer sahtekarlığını 1937' de piyasaya düşen The Disciples at Emmaus ile yaptı. Sebebi de şuydu: Bir süre önce ortaya çıkan Christ in the House of Martha and Mary tablosunun Vermeer' in hayatının bilinmeyen bir dönemine ait olduğunun anlaşılmasından sonra Hollandalı sanat uzmanı Abraham Bredius Vermeer' in bazı başka dini temalı resimlerinin olabileceğini öngörmüştü. İşte bu öngörü Van Meegeren için bulunmaz fırsat oldu. 






Sigara tiryakisi olan Van Meegeren kazandığı servetle lüks hayata iyice alıştı ve bir zaman sonra alkol, morfin ve gece hayatının esiri oldu. Bu durum sonraki sahte eserlerinin kalitesini olumsuz etkiledi. Sanatseverlerin o dönemdeki milliyetçi duyguları muhakeme becerilerini olumsuz etkilediğinden yaptığı kalitesiz Vermeer eserleri bile hala bir şekilde alıcı bulabiliyordu. 1940' ların başında hakim olan hava şuydu: Değersiz de olsa bir Vermeer tablosunun Hollanda' da kalması Almanya' ya kaptırılmasından iyiydi. Dahası Van Meegeren' in sahte resimlerinin orjinal resimlere oranı arttıkça, yeni sahte resimler mevcut koleksiyonla tutarlı görünerek kolaylıkla "gerçek" olarak nitelendirilebilir hale gelmişti - ne de olsa gerçekten de aynı elden çıkıyordu hepsi.






Avrupa' nın savaş belasını atlatmasının ardından Nazi mareşali Hermann Göring' in koleksiyonunda bir Vermeer bulundu. Christ and the Adulteress adlı bu eserin izi sürülünce 29 Mayıs 1945' te düşmanla işbirliği yapma şüphesiyle tutuklanan Van Meegeren' e ulaşıldı. 12 Haziran' da, tutuklu olduğu sürece alkol ve uyuşturucuya hasret kalan Van Meegeren muhtemelen bu yoksunluk nedeniyle "düşmanla işbirliği yapmakla suçlanamayacağını, çünkü bulunan Vermeer eserinin sahte olduğunu" itiraf etti.Bir anda Nazi' leri dolandırmayı başaran bir halk kahramanına dönüşen Van Meegeren' in aslında Nazi düşmanı olduğu filan yoktu. Hatta en iyi arkadaşlarından biri Hollanda SS'i üyesi olan şair Martien Beversluis olmakla beraber Van Meegeren tarafından yazılan Teekeningen adını verdiği faşist sembolizmiyle dolu kitapta Beversluis' ten metinler vardı. Kitabın ne kadar faşizm içerdiği Adolf Hitler' in özel kütüphanesinde bir adet bu kitaptan yer almasından anlaşılabilir; ama daha da kötüsü kitabın önünde el yazısıyla şöyle yazıyordu: Çok sevgili Führer' ime en derin saygılarımla- Han Van Meegeren (Morris,2009).






Adli makamlar vasat bir ressamın bir Vermeer resmi yapabileceğine inanmadılar. Bunun üzerine Van Meegeren eğer doğru malzemeler verilirse (bazı boyalar, Bols Genever marka içki ve yeteri kadar morfin) polis kontrolü altında bir resim yapabileceğini öne sürdü. Yetkililer meydan okumayı kabul etti ve böylece ortaya on ikinci ve son Van Meegeren Vermeer tablosu çıktı: Young Christ Teaching in the Temple.








Meegeren' in foyası ortaya çıkınca birkaç alıcı parasını geri almaya uğraştı ama çakal ressam servetini sağlama almıştı. 1945' te 67 eve sahip olan Meegeren' in Hollanda Laren' deki evinin bahçesinde kutu kutu para yaktığı dedikoduları dolaşıyordu. Meegeren daha sonra sahte resimler yoluyla 7.167.000 gulden kazandığını, bunun 5.460.000 guldenini tahsil edebildiğini itiraf edecekti. Servetinin büyük bir kısmını ileride boşanacağı ikinci eşi Jo Oerlemans' a aktarmıştı. 1945 yılında hiçbir varlığı olmadığı gerekçesiyle iflasını ilan etti.






1946 yılında uzmanlardan oluşan bir komisyon şüphelendikleri Vermeer eserlerini inceledi ve 1947' deki duruşmaya bir rapor sundu. Komisyona göre en az 9 eser teknik nedenlerden ötürü Vermeer' e ait değil gibi görünüyordu.





Van Meegeren duruşması sırasında Mahkeme başkanı Mr. Boll' a bir sahtekarın iç dünyasıyla ilgili önemli bilgiler vermişti:

BOLL: Tüm bu sahte eserleri şahsınızın ürettiğini hala kabul ediyor musunuz?
VAN MEEGEREN: Evet sayın başkan.
BOLL: Ve hepsini yüksek fiyatlarla sattınız öyle mi?
VAN MEEGEREN: Başka bir seçeneğim yoktu. Eğer düşük fiyata satmaya kalksaydım sahte olduklarını bizzat kendim ilan etmiş olurdum. (Kreuger, 2004)

Van Meegeren bir kısmını çoktan gözaltında geçirdiği bir yıllık hapis cezasına çarptırıldı. Vücudu çok yıprandığından ve kısmi felç geçirdiğinden 26 Kasım 1947' de hapishaneye götürülmeden evvel Amsterdam' daki Valerius Kliniği' ne sevk edildi. Burada geçirdiği ilk, hayatının son ayında eski eşi Jo ve uzun metres listesinin son üyesi Cootje Henning tarafından ziyaret edildi. 29 Aralık' ta kalp krizi geçirdi ve bir gün sonra hayata gözlerini yumdu.

Kaynak: YALANCILAR VE SAHTEKARLAR ansiklopedisi, Roelf Bolt (2. BASKI)

Blogumda yer alan tüm resimler aşağıda verdiğim link' ten alınmıştır. Resimlerin daha fazlasıni linki tıklayarak görebilirsiniz.

http://www.artcrimeillustrated.com/2015/02/the-man-who-made-vermeers-by-jonathan.html






24 Şubat 2016 Çarşamba



HACI BEKTAŞ VELİ
"Dili, dini, rengi ne olursa olsun; iyiler iyidir."





Düşünüyorum da; değerlerimizi ayrıştırdık, böldük, parçaladık ve nihayetinde onları yitirmeye başladık. Böylece barış içinde yaşamanın sevincini de unuttuk. Sorabilirsiniz "değer" dediğiniz nedir ki, kaybolduğunda barış' ı yok edebilsin?  Değer; bir toplumda benimsenmiş ve yaşatılmakta olan her türlü duyuş, düşünüş, davranış, kural ve kıymettir. Tüm bunların toplamı bir toplumun kültürünü oluşturur, ki her bir toplumun kendine özgü değerleri olduğundan farklı kültürleri de olması kaçınılmazdır. Toplumların  kendiliğinin ayırt edici özelliği işte budur, yani kültürleridir.

Anadolu kültürünün  farklılıkları, aslında bizim zenginliğimizdir. Ve kültür yaşadıkça, yaşatıldıkça bu zenginliklerimiz  kaybolmaz. Belki, değerler "çağın ruhu" na göre değişebilir, dönüşebilir ama aslı kendini korur. Çünkü bizi biz yapan ögelerden biridir, değerlerimiz. İşte Anadolu kültürünün kıymetlerinden biri olan Hacı Bektaş Veli' yi ve düşüncelerini yazmak istememin nedeni ayrıştırılan değerlerden biri olması ve toplumumuzun en azından bir kısmı tarafından ya tanınmıyor  ya da yanlış tanınıyor olmasındandır. Yıllar önce Nevşehir' in Hacı Bektaş İlçesi' nde bulunan türbesini ziyaret ettiğimde türbenin giriş kapısında yazan sözlerini okuduğum zaman düşünce ve sözleriyle çağını aşan Hacı Bektaş Veli' ye hayran oldum. Kapıda yazan  "Kadınları okutunuz." sözü (13. yüzyılda söylediği düşünülürse) hayranlığımı bir kat daha artırdı.

"Sevgi, muhabbet kaynar yanan ocağımızda
Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda
Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda
Aslanlarla , ceylanlar dosttur kucağımızda"

diyen Hacı Bektaş Veli XIII. yüzyılda yetişmiş ünlü bir düşünür ve gönül adamıdır.
Horasan' ın Nişabur kentinde doğmuştur. Annesi Hatem Hatun, babası Seyyit İbrahim Sani' dir. Ve her ikisi de Türk soyundandır.

"Hacı Bektaş Veli' nin çeşitli kaynaklarda doğum ve ölüm tarihleri değişik gösterilmektedir. Bazı kaynaklarda doğumu 1242, Anadolu' ya gelişi 1270-1280 yılları arası, ölümü ise 1337 olarak, bazı kaynaklarda ise doğumu 1209, ölümü 1271 olarak yazılmaktadır.
Akılcılığa ve bilime inanan Hacı Bektaş Veli dürüst kişiliğe sahiptir. İlk eğitim ve öğrenimini Türkistan Piri Hoca Ahmet Yesevi kültür ocağından alarak, çok sayıda bilim adamının yetiştiği Horasan' da engin bir bilgi birikimine ve geniş bir dünya görüşüne sahip olmuştur.
Hacı Bektaş Veli' nin Anadolu' ya gelişi, Anadolu Selçuklu Devleti' nin siyasi, ekonomik ve kültürel düzenin bozulduğu, yönetimde bölünmelerin ortaya çıktığı bir devreye rastlamaktadır. 
Hacı Bektaş Veli Kırşehir yöresindeki Suluca Karahöyük' e (Hacımköy) yerleşmiş, Orta Anadolu' yu dolaştıktan sonra Anadolu kültürünü, Anadolu insanının gelenek ve göreneklerini özümseyerek yeni bir bilim ve öğreti merkezi kurmuştur.
Burada çok sayıda öğrenci de yetiştiren ve yeniçeri ocağının da piri olarak bilinen Hacı Bektaş Veli Anadolu birliğinin sağlanmasına yardımcı olmuştur. Hacı Bektaş Veli, Türk dili ve kültürünün yabancı etkilerden ve her türlü yozlaşmalardan korunması çabalarını ömrü boyunca sürdürmüştür. Ortaya koymuş olduğu birleştirici ve yükseltici öğreti her türlü bağnazlıktan uzak, çağa uyan ilkeler haline gelmiştir. Hacı Bektaş Veli ibadet ve günlük yaşamda kadını erkeğin yanına almıştır. Güzel sanatlara sevecenlikle bakmış. Dergahta öğretisini yaşama geçirmiştir.
Makalat, Kitabu'-l Fevaid, Hacı Bektaş' ın Şathiyyesi ve Besmele Tesviri isimli eserlerinin olduğu bilinmektedir. Hacı Bektaş Veli' nin hayatı ve kerametlerini anlatan "Velayetname" önemli bir eserdir."
( www.hacibektas.bel.tr)

Hacı Bektaş Veli' den Altın Sözler

* Ara. bul.

*İncinsen de, incitme.

*Kadınları okutunuz.

*Murada ermek sabır iledir.

*Araştırma açık bir sınavdır.

*Eline, diline, beline sahip ol.

*Her ne ararsan, kendinde ara.

*Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.

*Bir olalım, iri olalım, diri olalım.

*Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.

*İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir.

*Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.

*Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.

*İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

*Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.

*Nebiler, veliler insanlığa Tanrı' nın hediyesidir.

*Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.






Dip Not: "Çağın ruhu" deyimi Amin Maalouf' un "Doğu' dan Uzakta" romanında geçmektedir. Ve beğendiğim için kullandım.


22 Şubat 2016 Pazartesi




VENEDİK' DEKİ İKİ KAHVENİN REKABETİNİN TARİHİ KÖKENİ
(Florian Kahvesi ile Quadri Kahvesi)

Photo by I like Venice Grup


Yakın sayılabilecek bir tarihte tamamen sular altında kalabileceği tahmin edilen, bir zamanların büyük ticaret merkezi, maskeli balolarıyla ve gondol' la gezilen kanallarıyla ünlü, her yolunun San Marco Meydanı' na çıktığı  Venedik, İtalyanların deyimiyle Venezia: Öylesine güzel, sihirli ve etkileyici bir şehir ki sulara gömülmeden önce mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri, eğer imkanınız varsa tabii.

Yeni bir Milenyum' a girmek için ailece tercih ettiğimiz Venedik' i gezip görmenin mutluluğunu yaşadım ama istememe rağmen ikinci kez gidemedim. Hani fotoğraflar olmasa arada bir baktığım, seyahatlerimin sonunda yaşadığım o yanılsama duygusuyla baş edemezdim herhalde. Venedik' le ilgili unutamadığım anılarımdan biri, San Marco Meydanı' nı sular bastığında, meydana konulan ve köprü görevini üstlenen yan yana dizilmiş  tahta bankların üstünde seke seke yürümekti.

Venedik' i gezerken, o tarihlerde bilmediğim ama " Raillife Dergi" sinde okuduğum bir yazıda ilgimi çeken şey, Venedik' deki iki kahvenin rekabeti ve bu rekabetin tarihsel kökeni oldu. Hem tarih okumaya meraklı, hem de kahveyi seven biri olarak "tarih-kahve" ikilisini yazmalıydım. İşte o dergide  yazılanlar:

" Napolyon' un 'yeryüzünün en güzel salonu' olarak adlandırdığı San Marco Meydanı, karnavalın kalbi, San Marco Kilisesi, Çan Kulesi, Doclar Sarayı, Saat Kulesi ve Manastır vekilharçlarının evlerinin bulunduğu meydanın en göz alıcı özelliği mermerleri, meydanda karnavalın duraklarından biri 1720 tarihli Florian kahvesi var. Sadece atmosferiyle değil, kahve, tarihteki yeriyle de ünlü. Avusturyalılar 1814' te Viyana Kongresi kararları çerçevesinde kenti işgal edince Venedikli vatanseverler Florian kahvesine çekildiklerinde tam karşıdaki Quadri kahvesine de işgalci Avusturyalılar yerleşmiş. İki kahvenin rekabeti bugün hala sona ermiş değil. Yazarların ve sanatçıların tercih ettiği Florian, karnaval zamanı 18. yüzyıl günlerine dönüyor. Venedik' te kaybolmaya karşı koymayın. Öncelikle bu, turist kalabalığından uzaklaşabilmek demektir. Elbet otele dönme vaktiniz geldiğinde, esrarengiz maskelerin altından size yol gösterecek bir İtalyan çıkacaktır."

Eğer Venedik' e giderseniz, meydandaki hangi kahvede oturup kahve yudumlayacağınızı önceden  belirleyin derim: Florian kahvesinde mi, Quadri kahvesinde mi?







Fotoğraflar: www.seyahatdergisi.com

Aziz Mark' ın Çan Kulesi

Dükler Sarayı 

San Marco Bazilikası

Büyük Kanal


Fenice Tiyatrosu



15 Şubat 2016 Pazartesi




ILGAZ KAZANÇAL TEPE TIRMANIŞI (2048 m.)


İlkokul yıllarında öğrendiğim o güzel "Ilgaz Şarkısı" benim için bir şarkıdan çok öteydi; hayallerimi zenginleştiren, çocuk zihnimde Anadolu' nun o en yüce dağını, Ağrı Dağı' ndan üstün kılan şarkının sözleriydi: Yalçın kayalıklar, yüksek tepelerden akan  berrak sular, eteklerinde otlayan sürüler, baharda açan çiçeklerle cennet bağına benzetilen Ilgaz...

O yıllarda, gün gelip Ilgaz Dağı' nın tepelerinden birine tırmanacağımı tahmin edemezdim elbette. Güzel ülkemin hemen hemen dört bir yanını gezmiş biri olarak, Ilgaz' a bir türlü gidememiştim. Ankara Hiking' in sayfasında Ilgaz Kazançal Tepe tırmanışı yapılacağını öğrendiğimde, hiç düşünmeden gitmeye karar verdim, hem de ayağımın tozuyla. Uzun bir süredir yürümemiştim ve bu bir kar yürüyüşü olacaktı. Olsundu, ben zorlukları ve o zorluklarla başa çıkmayı, mücadele etmeyi seviyordum. 

14 Şubat Pazar günü erkenden yola çıktık. Ilgaz' a varmak için 2,5 saatlık bir yolumuz vardı ve havanın erken kararması nedeniyle yürüyüşe erken başlamalıydık. Büyük otobüsle gitmemizin avantajı rahat bir yolculuk oldu. Çankırı' yı geçip Ilgaz yoluna saptığımızda yükselti arttıkça sis başladı. Öylesine yoğun bir sis vardı ki çevreyi görmek mümkün değildi. Bu nedenle çevrenin güzelliklerinden bahsedemeyeceğim. Ilgaz Milli Park girişinde otobüsten indiğimizde bir metre öteyi zor görüyorduk, sisler içinde sadece çevredeki sesleri duyabiliyorduk. Görsel bir şölenden ziyade, işitsel bir şölen yaşadım bu yürüyüşte diyebilirim. Oteller mevkii, kayak pistlerinin olduğu yer adeta insan kaynıyordu. Tedbirli olmayan araçlar yolda kalmıştı ve grup üyeleri arabaları iterek sürücülere yardımcı oldular.Bu kalabalıktan kurtulup bir an önce orman içine girmek ve yürüyüşe başlamak için sabırsızdım. İnsan seslerini şehirde de duyabiliyordum, ama doğanın sesini duyamıyordum. 50 kişilik gruptan yürümek isteyenler ayrılınca karlarla süslü çam ağaçlarının arasından ormana daldık. Kar bir metreyi geçiyordu ve düşe kalka ilerlemeye başladık. Şöyle tarif edeyim; ayağım kara gömülünce, gömülen kısım tam bacak boyu, diğer ayağım havada çok komik bir görüntü oluşturuyordu. Kendimi tek bacak üstünde duran flamingolara benzettiğim için gülmeye başladım. Yardım almadan gömülen yerden çıkmak çok zordu. Yükseldikçe artan yoğun sis ve gökyüzü birleşmiş gibi görünüyordu. Bunu fotoğraflamak zor ama  bana hissettirdiklerini anlatmaya çalışayım. Görüş mesafesi çok düşük olduğu için hiçbir şey gözükmüyordu, bu da bende bir boşluk hissi, bir hiçlik, evrende bir hiç olduğumuz duygusu yarattı. Yani, kısa süreli "doğmadan önce bir hiçtik, ölünce de bir hiç olacağız" duygusu yaşadım. Ve düşündüm ki; Sadece olduğum şu anın sahibiyim, olacağım zamanın bile değil. Sanki bir varız, bir yokuz; hem varız, hem yokuz ikilemi sardı zihnimi... Bunları düşünürken omzumda bir tıpırtıyla kendime geldim: Sis yağıyordu üstüme. Dİrekt ıslatmıyor ama varlığını hissettiriyordu. Sonra çamlardan gelen sesi duydum, dinledim. Çamların üstündeki karların damla damla erirken çıkardıkları bir sesti bu. İnsanı rahatlatan, huzura erdiren en güzel şarkıdan bile daha güzel bir melodi, dinlemesini bilene.

Başta "işitsel şölen" dememin nedenini şimdi anlamışsınızdır sanırım. Çevreyi görememek, insanı seslere ve içine odaklıyor. Bu nedenle bu yürüyüşün benim için farklı bir anlamı oldu, asla unutamayacağım.

Rüzgarın sert estiği bir noktada verilen kısa bir molada, rehberimizin ikram ettiği çay ve kahvenin keyfini yaşamak, dağbaşında kahvemi yudumlamak, hem de kardan yapılmış tahtımda otururken. Daha ne olsun? Zorlu bir kar yürüyüşü sonrası vardığımız Kazançal tepe (2048 metre) bizi rüzgarın selamıyla karşıladı. Selamı aldık, fotoğraflar çekildi ve inişe geçtik. Sorunsuz bir şekilde tamamladığımız yürüyüş sonrası içtiğimiz ezogelin çorbası ve ekmek arası köftenin hiç bu kadar lezzetli olduğunu bilmiyordum. Bir saat dinlendikten sonra eve dönüş yolculuğumuz başladı, güzel bir günü geride bırakmanın keyfiyle...