18 Temmuz 2017 Salı




KENT, SICAKLIK, DOĞA
Başlığı Siz Seçin!






"Dünya ısınıyor, buna bağlı iklim değişiklikleri olacak" diyen bilim insanlarının savı gerçekleşti. Bu yaz günlerinde, yalnız ülkemiz değil, Kuzey Yarımküre adeta sıcaktan kavruluyor. Mevsim normallerinin çok üstünde seyreden sıcaklıklar, yeryüzündeki canlı topluluklarının tümünü etkiliyor; sıcaklık ya açlık ve susuzluktan öldürüyor ya da yaşamdan bezdiriyor. Ben de sıcaktan bunalmış bir halde, tek bir yaprağın bile kımıldamadığı bir ortamda, yapacak bir şeyim yokmuş gibi dünyanın geleceğini düşünüyorum: Düşünmek, sıcaktan buram buram terleyen kafamı biraz olsun serinletiyor sanki. Bedenim burada olsa da, zihnimin ürettiği hayaller, serin ormanlarda, başları dumanlı yüce dağlarda gezinip duruyor. Ferahlıyorum...Çünkü benim için, doğayı düşünmek bile ondan zevk alabilmenin bir yoludur ve kendimi bu tatlı duygulara kaptırmak yeterlidir. Doğadaki binbir renkli ve kokulu çiçeklerden, otlardan, çeşit çeşit, irili ufaklı böceklerden, ağaçlardan, otlardan, taş ve topraktan etkilenmemek mümkün değildir. Benimle aynı duyguyu hissetmeyenler olabilir; bunların ya doğal duyarlılığı eksik ya da zihinleri başka düşüncelerle doludur, ki çevreye dikkat etmezler.  Doğada bulunduğumda ben, sadece oradaki yaşama ve çevreye odaklanırım. Başka hiçbir şey düşünmediğim ender zamanlardan biridir bu anlar. Diğer deyişle, "an"ı yaşadığımın hissine kapıldığım anlardır... 

Bu nedenlerle, kentin tekdüze yaşamının verdiği sıkıntıdan kurtulmak, varoluşumun acı ve kederli yanlarını unutarak zihnimi ve gönlümü neşelendirmek için doğayla bütünleştiğim pazar günlerini iple çekerim. Bu hafta sonu yaptığım Gerede Toklar Yaylası'ndaki yürüyüşümün tek farkı, aşırı sıcaklardan kaçma isteğimin baskın oluşuydu. :)

Kırlarda, ormanlarda yaptığım bu yürüyüşlerde, biraz dinlenmek için  bir dere kıyısında yalnız başıma otururken ve derenin ninni gibi gelen şarkısını dinlerken sevdiğim şairlerin dizeleri, hayran olduğum düşünürlerin doğaya ilişkin sözleri belleğimin derinliklerinden yüzeye çıkar ve düşünürüm. İçim coşkunlukla dolar. Böylesi bir coşkunluğu yaşayan Rousseau kadar doğayı en güzel şekilde kim betimleyebilir ki? 
Kırlarda yaptığı bir gezinti sonrasında şöyle yazar, Rousseau:

"Ağaçlar, çalılıklar, bitkiler yeryüzünün giysisi ve süsüdür. Hiçbir şey, sadece taşların, kumun ve çamurun göründüğü çıplak ve çorak bir kırdan daha hüzünlü değildir. Oysa, doğanın hayat verdiği, kuş sesleri ve akarsuların ortasında düğün giysilerini giymiş olan toprak, insana, bu üç unsurun ahengi içinde hayat, cazibe ve güzellikle dolu bir alem gösterir ki, bu, gözlerle gönüllerin hiç bıkmadığı bir alemdir.


Seyreden kişinin ruhu ne kadar hassas ise, bu ahengin büyüsüne o oranda kapılır. O zaman tatlı ve derin bir düş, tüm duygularını ele geçirir ve o, kendisiyle özdeşleştiğini hissettiği bu güzel sistemin sınırsızlığı içinde tatlı bir sarhoşluk ile kendinden geçer. O andan itibaren ayrı ayrı fark edilen bütün özel nesneler gözünden kaçar ve her şeyi ancak bir bütün içinde hisseder. Tamamen kucaklamaya uğraştığı evreni parça parça inceleyebilmesi için düşüncelerini daraltan ve hayal gücünü sınırlayan olağanüstü bir olay gerekir."  (1)

Yürüyüş arasında verilen kısa bir molada, bazen yorgunluk ağır basar ve kısa bir uyku çekerim. Kırda uyuduğum o çok kısa süreli uykunun bana verdiği huzur ve dinginliği arasam da kentte bulamam.  A. Kutsi Tecer kır uykusunun benzersizliğini bakın nasıl dökmüş dizelere:

Ne hoştur kırlarda yazın uyumak!
Bulutlar ufukta beyaz bir yumak,
Ağaçlar bir derin hulyaya varmış,
Saçında yepyeni teller ağarmış.

Baş yorgun, yaslanır yeşil otlara,
Göz dalgın, uzanır ta bulutlara.
Öğleyin bu uyku bir aralıktır,
Saf hava bir kanat gibi ılıktır.

O zaman gönülde ne varsa diner,
Yüzlere tülümsü bir buğu iner.
Erirken sıcakta yaz kokuları,
Ne hoştur, ne hoştur kır uykuları! (2)

İşte böyle! Kentten, sıcaktan kaçtığım bir pazar günü, Gerede'nin Toklar Yaylasına tırmandım, orman içi patikalarda yürüdüm, dere kıyısında uykuya daldım, gözümü ve gönlümü neşelendirdim. Mutluluğu aramaya ya da mutluluğun resmini çizmek için uğraşmaya ne hacet. Mutluluk benim içimde ve onu nasıl ortaya çıkaracağımı biliyorum artık... Siz de öğrenmek ve bilmek istiyor musunuz? Cevabınız "evet" ise Anthony de Mello'ya kulak verin:

"Mutluluğun ne olduğunu öğrenmek istiyorsan bir çiçeğe, bir kuşa, bir çocuğa bak; onlar yaşamın kusursuz resimleridir..."

Sıra geldi yürüyüş süresince çektiğim fotoğraflara. Size bir kuş fotoğrafı gösteremeyeceğim; ama onun yerine son anda yakaladığım uçmaya hazırlanan güzel mi güzel bir kelebek fotoğrafı (Kelebeklerin bir günlük ömürlerine, bizim tüm yaşam süresince yaptıklarımızı sığdırdıklarını unutmadan) ile bazıları endemik tür olmak üzere rengarenk kır çiçeklerini göz ve gönül zevkinize sunacağım. Sırf fotoğraflara bakarken mutlu olun diye...

Bu güzel yaylada yürüyüşü düzenleyen ankarahiking yönetici ve rehberlerine teşekkürler.




 Gerede'yle ilgili kısa bir bilgi:

Gerede'ye kaç kez gittiğimi, yürümediğim yaylası kaldı mı hatırlamıyorum bile. Yüzlerce kez bıkmadan gidebilirim. Bolu iline bağlı bir ilçe  olan Gerede, İç Anadolu'dan Batı Karadeniz Bölgesine geçiş alanında bulunmaktadır. Doğal bitki örtüsü çok çeşitlidir. Her yürüyüşümde (dört mevsim yürürüm) ağaç-bitki çeşitliliği, iklimi ve doğal yaşamı beni şaşırtmıştır. Gerede ilçe merkezi, dalgalı bir arazi şeklinde, etrafı ormanlarla kaplı yeşil dağlarla çevrili küçük bir ova şeklindedir. İklimi sert ve bol yağışlıdır. Yaylalarında Kışın 70 cm'ye varan karda yürüdüğümü hatırlıyorum. İlçenin kuzeyinde, harika bir manzaraya sahip Esentepe yer almaktadır. Eski adı Ramazan Dede olan bu güzel tepede sürekli rüzgar estiği için Atatürk tarafından "Esentepe" olarak adlandırılmıştır.









































































Dip Not:
(1) Jean Jacques Rousseau - Yalnız Gezenin Düşleri

(2) Kır Uykusu - Ahmet Kutsi Tecer







14 Temmuz 2017 Cuma




BİR ZAMANLAR BİLİMİN VE KÜLTÜRÜN BAŞKENTİ: BAĞDAT




Abbasi Sarayı/Bağdat 



Bağdat... Sekizinci yüzyılda Halife Mansur'un inşa ettirdiği şehir. Halife Harun Reşid zamanında İslam dünyasının en ışıltılı şehrine dönüşerek, bütün dünyanın bu şehri bilimin, kültürün ve ticaretin merkezi olarak gördüğü, hatta İstanbul'da  yaşayanların bile imrendiği güzel şehir. Kuruluşu, korku ve kaçış üzerine inşa edilen "Barış şehri". Adıyla bulunduğu coğrafyanın  tam bir tezat oluşturduğu kadim şehir. Halife Mansur'un güvenlik arayışı olmasaydı, belki de tarih sahnesinde yer almayacak, ünlü kütüphanesiyle adından söz edilmeyecekti.
İşte Bağdat'ın kuruluş hikayesi:

"Medine, Şam, Kufe gibi şehirler, iş başına yeni geçen Abbasi hükümdarı Mansur'a güvenli gelmeyince, kendisi için yeni bir başkent kurmaya karar verdi. Hazreti Ali'nin yandaşlarıyla dolu Suriye'den uzaklaşırsa, emniyette olacağını düşünüyordu. Mansur, Bağdat'tan önce Kufe yakınlarında da kendi adına bir şehir kurmaya kalkıştı. Ama o şehirde yaşamaya devam etmek istemedi. Çünkü orada korkusunu yenememişti. Bir başka deyişle, Şiilerden yeterince uzaklaştığını hissedememiş ve yüz bin mühendis, mimar, işçiyi bir araya getirip dört yılda Bağdat'ı inşa ettirmişti." (1) 

Dicle Nehri'nin iki yakası üzerine kurulan Bağdat, bugün Irak'ın başkentidir ve Irak'ın tam ortasında yer almaktadır. Abbasi halifesi Mansur tarafından başkent yapılan şehre 'Medinetüsselam' (cennet şehri, barış şehri) adı verilmiştir. 

Bağdat, 1534'te Kanuni Sultan Süleyman tarafından Safevilerden alındı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarına katıldı. Kanuni'den bir yüz yıl sonra, tekrar İran-Safevi işgaline uğrayan Bağdat, Sultan IV. Murad tarafından geri alındı(1638). Bağdat'ın fethi üzerine Topkapı Sarayı'nın bahçesinin bir köşesine Bağdat Köşkü inşa edildi.


Bağdat Köşkü (Topkapı Sarayı)

I. Dünya Savaşı'na kadar Osmanlıların elinde olan Bağdat, 1917'de İngiliz kuvvetlerince işgal edildi ve 1921'de kurulan bağımsız Irak Krallığı'nın başşehri oldu. Bu durum Türkiye tarafından da Lozan Antlaşması ile (1923) resmen kabul edildi.

Bağdat'ın dolayısıyla başkenti olduğu Irak'ın bugünkü durumu malum; petrol kurbanı olmuş, kaos ve ölümün kol gezdiği karmakarışık bir ülke ve Medinetüsselam adeta yangın yeri...

Bağdat, Osmanlı idaresine geçtikten sonra(1534), doğal olarak karşılıklı kültür etkileşimi de olmuş. İşte, kültürümüzde yer edinmiş ve günümüze dek gelmiş Bağdat'la ilgili atasözlerimizden  birkaçı:

-Ane gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz.
Ane; Bağdat yakınlarında bulunan bir uçurumun (yar) adıdır.

-Sora sora Bağdat bulunur.

-Yanlış hesap Bağdat'tan döner.

-Aşığa Bağdat sorulmaz.

-Aşığa Bağdat ırak gelmez.

-Çanakta balın olsun, arı Bağdat'tan gelir.







(1) (Osman Balcıgil - 53. Risale, s:150)

Fotoğraflar: gezimanya.com' dan alındı.
Bağdat gezi rehberi için linki tıklayınız:




4 Temmuz 2017 Salı




OSMANLI PADİŞAHLARINA BAL GÖNDERMİŞ BİR KÖY:
DAĞKUZÖREN 


Hemen hemen her Pazar yaptığım gibi, 2 Temmuz Pazar günü, erkenden kalkıp, ilk kez yürüyeceğim bir rota için yola koyuldum. Uzun zamandır yaptığım doğa yürüyüşleri, tırmanışlar  artık yaşam tarzım oldu. İnsan, alışageldiği yaşam tarzından kolay kolay vazgeçemiyor. Yürümediğim zaman bir eksiklik ve  rahatsızlık duyuyorum. Kısacası doğaya kavuşmak, onunla bütünleşmek, ormanın seslerini dinlemek (tabii bunun için yürürken konuşanlardan uzak durmak şart), derelerin şırıltısına kulak vermek, çiçekleri koklamak, böcekleri kendi doğal ortamlarında gözlemek ve şanslıysam yabani hayvanları uzaktan da olsa görebilmek için bu yürüyüşler benim olmazsa olmazlarımdan biridir. Çünkü doğadan alacağım çok şey var. Aristoteles boşuna dememiş;"Doğa, gençlere kuvvet, yaşlılara hikmet verir" diye. 

Ankara, coğrafi olarak Haymana Platosu'nda yer almakta olduğundan karasal bir iklime ve bu iklim nedeniyle de bozkır bitki örtüsüne sahiptir. Ancak, Ankara'nın Bolu ve Çankırı illeri sınırlarında yer alan ilçe ve köyleri ormanlarla (meşe, çam, köknar) kaplıdır ve buralar geçiş yöreleridir. Yani, Ankara'nın bitki örtüsü sadece bozkırdan ibaret değildir. İşte, ilk kez yürüdüğüm, Bolu-Ankara sınırında yer alan Dağkuzören köyü, Ankara'nın Çamlıdere İlçesi'ne bağlı yemyeşil toprak dokusu ve sık ormanlarıyla adeta bozkırın akciğerleri konumunda bir yöre.

Dağkuzören 1463-1523 yılları arasında Osmanlı döneminde kurulmuş köylerden biridir. İlk kez 1523 devlet defterlerinde ismi yer alan Dağkuzören köyünün adı, eski dilde "Güneş görmeyen yer, gölge yer" anlamına gelen "Kuz" kelimesiyle, eski yerleşim yeri anlamına gelen "Viran" kelimesinin birleşmesinden oluşmuş "Kuzviran" olarak geçmektedir. Cumhuriyet döneminde köyün adı "Dağkuzören" olarak değiştirilmiştir.

Köyün özelliği (ünlü balı)

Osmanlı padişahlarına bal gönderen yöre olarak bilinen Çamlıdere İlçesinin organik bal havzası florası içinde bulunan Dağkuzören köyü, yaban bitki örtüsü ve doğasıyla tarih boyunca, balından söz ettirmeyi başarmış ve Osmanlı sultanları için saraya özel balların bu yörede yetiştirildiği bilinmektedir. Bitki örtüsü olarak bölge organik bal üretiminin tüm özelliklerini taşımakta, şehir ve çevre kirliliği üreten tesislerden yüzlerce kilometre uzakta olması ve yaban bitki örtüsü anzer balı yetiştirilen bölgeyle en az %50 uyumluluk göstermesi ve onun dışında da endemik bitki çeşitlerine rastlanıyor olması bala ayrı bir aroma ve doğallık katmaktadır.  

Yarısı boşalmış köyde rastladığım bir köylüye; "Meşhur balınızdan tatmak isterim." deyince köylü güldü ve şöyle dedi:" Arılar yok ki, bal olsun. Arıcılık öldü, sadece iki ev arıcılık yapıyor, onlarda da var mı bilmiyorum. Bir daha ne zaman gelirsiniz, söyleyin ona göre hazırlatırız." Ne üzücü değil mi? Geniş alanları kaplayan otlaklarda (otlar diz boyu idi), birkaç yılkı atından başka küçük ya da büyükbaş hayvan göremediğimi söylersem köylülerin hayvancılık da yapmadığı anlaşılır sanırım. Bir arkadaşımın taze köy yumurtası(gezen tavuk yumurtası), süt ve yoğurt satın almak istemesini belirttiği köylü kadının verdiği cevap ilginçti: "Bizde ne arasın yavrum? Sizin gibi satın alıyoruz biz de." Başka söze gerek yok sanırım... Köy, engebeli ve dağlık olduğu için ekip-biçme yapılmayabilir; ama iklim ve coğrafya hayvancılık için mükemmel. Özellikle büyük baş hayvan besiciliği için. Ama köy boşalmış, gençler çalışmak için kente göç etmişler, köyde kalan birkaç hane halkı da hayvan beslemek yerine, satın almayı seçmiş. Yaylacılık geleneği yok olmuş; Kadılar Yaylası'nda yıkılmaya yüz tutmuş bomboş yayla evleri bunun kanıtı gibiydi.

Kırsalda, hayvancılık, tarım bittiği gibi arıcılık da bitmiş maalesef. Çok eskiden okul kitaplarında yazan "Nüfusunun %60'ı köylerde, %40 kentlerde yaşayan bir tarım ülkesidir Türkiye." ibaresi tarih olmuş! Artık istatistikler ters döndüğü içindir ki, tarım ve hayvancılık ürünlerinde ithalatımız, ihracatımızın kat be kat önüne geçmiştir. Yakın bir zamanda üreten değil, tamamen tüketen bir toplum olabileceğimizi öngörmek hayal değildir bence... Asıl o zaman ne yapacağız?

1220 metre rakımlı Dağkuzören köyünden başlayan tırmanışımız, 1740 metre yükseltide bulunan Kadılar Yaylası'na kadar tam 3,5 saat sürdü. Tırmanış, havanın mevsim normallerinin çok üstünde sıcak olması ve aşırı terleme nedeniyle bizi çok yorduysa da yaylanın güzelliği bu yorgunluğumuzu unutturdu. Buz gibi akan pınar suyundan kana kana içtik, elimizi yüzümüzü yıkadık, serinledik. Onbeş dakika yayla havasını soluduk, dinlendik. Sonra orman içinden inişe geçtik. Köknar ve çam ağaçlarının serin gölgelerinde yürüdük. Çevremde gördüğüm birçok bitki ve çiçeğin adını bilmesem de bildiklerim vardı; Lavanta çiçekleri, sarı kantaronlar, yaban gülleri, papatyalar, yeni çiçeklenmiş alıç ağaçları, gelincikler, hüsnüyusuf çiçekleri, yabani fındıklar ve mazı meşeleri gibi. Hepsinin fotoğrafını çekmek isterdim ama bu mümkün değildi. :) Doğa yürüyüşleri, trekking bir grup sporudur ve grupla uyum içinde yürümek gerekir. Aksi halde bir dakikalık gecikme bile gruptan kopmak ve ormanda, dağda  kaybolmak riskini de beraberinde getirir. Bu nedenle yürürken fotoğraf çekmek kolay değildir. Yine de çekebildiğim kadar fotoğraf çekiyorum. Ralph W. Emerson'un dediği gibi; "Doğa ve kitaplar, onları görebilen gözlere aittir." Ben de çektiğim fotoğraflarla doğayı göremeyen gözlere aracı oluyorum. Yoksa olamıyor muyum?











































































İlk kez yürüdüğüm ve doğasına hayran kaldığım bu rotada, yürüyüşü düzenleyen "Yol Arkadaşım Doğa Yürüyüşü-Trekking Grubu" rehberlerine teşekkürler.







30 Haziran 2017 Cuma




KLASİK YUNANDA SEVGİ: EROS, PHILOS VE AGAPE



Eros

Matematik, mantık, etik, estetik ve diğer birçok keşif ve gelişmeleri Batı medeniyetini ve dolayısıyla bu küresel köyü temelinden etkileyen eski Yunanlılar, sevgi ve sevginin insan ruhuyla ilişkisi konusuna hayati önem veriyordu. Bu Hıristiyanlık öncesi dönemde Yunanlılar paganizme inanıyordu. Bu yüzden ruha ilişkin görüşleri hayaletler ya da periler gibi dini unsurlar barındırmaz. Platon ve diğerleri sevginin ruhta yaşadığını ve ruhun (dolayısıyla sevginin) üç bölümü veya boyutu olduğunu düşünüyorlardı. Bu boyutlar mide, zihin ve kalbe denk geliyordu. Yunanlılar sevginin bu üç farklı türüne eros, philos ve agape adını vermişti.

Her ne kadar bugün "erotik" kelimesini cinsellik anlamında kullansak da eski Yunan'da eros insanın tüm fiziksel iştahlarına gönderme yapıyordu. Cinselliğe olduğu kadar yemek ve içmeye olan iştah da erotikti (mide bölgesine aitti). Bu görüş açısıyla seks de yemeğe verilen değer yargılarından fazlası içermeyen bir başka iştahtı. Ancak dinler insanların sosyal davranışlarını kontrol etmeye başlamasından sonra cinselliğe diğer bedensel iştahlardan farklı yaklaşıldığını görüyoruz. Bu yaklaşım erosun anlamını daraltmış ve bugünkü durumunu getirmiştir. Bugünün tabiriyle "erotik aşk", cinsel sevgi demektir ve albeni, cazibe, gizem, kimya ve hayvani çekim gibi çağrışımları vardır. Önemini inkar edemeyiz ama sevginin daha üstün yönlerini de kabul etmeliyiz.

"Philos", birine ya da bir şeye karşı duyulan entelektüel çekimin bir tür sevgiye dönüşmesidir. Kökü "philos" kelimesinden gelen felsefenin "bilgi sevgisi" anlamına gelmesi iyi bir örnektir. "Philos", insanları, nesneleri ya da fikirleri cinsellik içermeyen bir biçimde sevmek demektir. Bir öğrenci ve öğretmeni arasındaki ilişki ya da bir arkadaşa, şiire, manzaraya, matematik teorisine, ahlak teorisine, çalışma alanına ya da sosyal bir amaca duyulan çekim bu türden bir sevgi olabilir. İşlerini seven insanların kariyerleriyle aralarında bu tür bir sevgi vardır. Hayatı seviyor ve kutluyor musunuz? Bu da bir "philos"tur. "Philos"un en güçlü dışavurumlarından biri ise arkadaşlıktır.

"Arkadaşlık söz konusu olduğunda ego, diğerininki içinde yok olmaz; tersine gelişir. Aşk ilişkisinin aksine arkadaşlık bir artı birin yine bir ettiğini söylemez; bir artı bir iki eder. Bu ikinin her biri, diğeriyle birlikte ve diğeri için zenginleşir."
-----Elie Wiesel

"Philos"un diğer bağlılık türlerinde olduğu gibi kötü bir tarafı da olabilir. Bir şeye bu tür bir sevgiyle aşırı bağlanırsanız tıpkı aşkta olduğu gibi körleşebilirsiniz. Ya da "philos" karşıtına, korkuya ya da tiksinmeye dönüşebilir. Çoğu fobi ters giden bir "philos"tan kaynaklanmaz ama benzer bir duygudan bahsedersek çekimin tiksinmeye dönüştüğünü söylemiş oluruz.

Aynı zamanda "philos"a eros karıştırmamaya da dikkat etmemiz gerekir. İkisini birbirine karıştırmak genellikle ikisini birden yok eder. Bazen mantık ve tutku birbirinden ayrılmalıdır. Yine de yakın bir iş ilişkisi yaşayan iki kişinin birbirine karşı erotik hisler beslemesi nadir görülen bir durum değildir. Ama erotik ilişki "philos"a zarar verebilir. Entelektüel benzerliklerini bir aşk ilişkisine ya da evliliğe dönüştüren bir yüksek lisans öğrencisi ve bir profesörün ilişkisi, profesörün öğrencinin gelişimini denetlemesini riske atmadığı ya da üzerine gölge düşürmediği sürece diğer birçok ilişkiden daha başarılı olabilir. Bu türden ilişkiler arasında toplumsal olarak en kabul göreni de büyük olasılıkla profesör-öğrenci ilişkisidir. Doktor-hasta, avukat-müvekkil ilişkileri türünden ilişkilerin erotik ilişkiye dönmesi, profesyonel açıdan haklı olarak kabul edilmez.

Eski Yunan'da sevginin üçüncü ve en üstün boyutu "agape"dir. "Agape", karşılık beklemeyen sevgidir. Sevginin en nadir ve değerli çeşididir. "Agape"ye sahip kişiler tamamen kişisel nedenlerle hareket eder: Dünya kocaman bir kalp tarafından sevilmeye ihtiyaç duyan insanlarla doludur ve "agape" böyle bir kalbin sevgisidir. "Agape" insanların ilahi sevgiyi kendi içlerinde yaşamalarını ve başkalarına gösterebilmelerini sağlar. Çünkü "agape" bencil değildir; dışavurumu başkalarına her zaman yardım eder, hiçbir zaman kötülüğü dokunmaz. Eros flört ve aileyi, "philos" arkadaşlığı ve toplumu mümkün kılarken "agape" ibadeti ve insanlığı mümkün kılar. "Agape" ayrıca eros ve "philos"a izin verip güçlendirebilir.

Agape"yi eros ve "philos" tan  farklı kılan bencillikten uzak oluşudur. Eros insanın kendisini bir başkasında bulmaya ya da kaybetmeye çabalamasına sebep olur. "Philos" insanın kendisini ötekiyle özdeşleştirmek istemesine yol açar. "Agape" kişiden bağımsız olarak kendini gösterir ve kişisel amaçların önüne geçmesine izin vermez. "Agape" sevgisi almak, güneşin üzerinize yansıması gibidir. Başkalarına da yansımasına aldırmazsınız, onların da bunu hissetmesini istersiniz. "Agape" sevgisi vermek ise güneş ışığı yaymak gibidir.

"Agape"den yararlanıp başkalarının da fayda görmesini sağlamanın birçok yolu vardır. Bazıları bunu ibadetle, bazıları meditasyonla, bazıları hayatın zorlu dersleriyle ve bilgeliğin getirdiği kabullenmeyle, bazıları da zor mistik maceralar yoluyla yapar. Hayatınıza nasıl girerse girsin, önemli olan "ben"i denklemden çıkarmaktır. Freud için bu bir problemdi. Sevgi üzerine teorilerinin zayıf tarafı da budur. Freud iştahın, erotik ruhun yatıştırmasıyla sağlanabilecek varoluş halleri ve "mistizm" hakkında biraz okumuştu. Egolarını geçici olarak yok ederek evrenle bir olabilen ya da "şey"lerle birleşebilen insanların deneyimlerini dinlemişti. Bunları yaşayanlar genellikle deneyimlerinin verdiği hissi, okyanusa dönen bir damla ile tarif ediyordu. Bu hisse genellikle görsel his olarak ilahi bir ışık, işitsel his olarak ilahi bir müzik, tat hissi olarak ilahi bir nektar ya da ilahi bir sevgiyle yıkanmak gibi dokunma hisleri eşlik ediyordu. Freud biraz hayal kırıklığı içinde, "O 
okyanus duygusunu keşfedemedim" diye itiraf etmişti. "Agape" "ben"in içinde ya da psikoanalitik haritadaki herhangi bir yerde bulunmadığı için bunda haklıydı. Ne ego, ne süper ego, ne de id "agape" alamaz ve veremez. Bunlar sadece güneşin altında biraz yanabilirler.

Hem eros hem de "philos"u yaşamak kesinlikle güzeldir. Böylece faydalarını, yararlarını ve sınırlarını kendiniz keşfedebilirsiniz. Ve hazır olduğunuzda "agape" sizi bekliyor olacaktır.

LOU  MARINOFF - Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir? (s:172-175)


Not: Sevginin üç farklı türünün din olgusu ortaya çıkmadan önce nasıl değerlendirildiğini yalın ve anlaşılır bir şekilde anlattığı için kitaptan doğrudan alıntı yaptım. Yoksa, sevgi üstüne herkes bir şeyler söyleyebilir ve de yazabilir. Benim de yazılarım var sevgi üstüne, sevginin gücü üstüne. Önemli olan sevginin kaynağı ve boyutlarının keşfidir diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?