4 Temmuz 2017 Salı




OSMANLI PADİŞAHLARINA BAL GÖNDERMİŞ BİR KÖY:
DAĞKUZÖREN 


Hemen hemen her Pazar yaptığım gibi, 2 Temmuz Pazar günü, erkenden kalkıp, ilk kez yürüyeceğim bir rota için yola koyuldum. Uzun zamandır yaptığım doğa yürüyüşleri, tırmanışlar  artık yaşam tarzım oldu. İnsan, alışageldiği yaşam tarzından kolay kolay vazgeçemiyor. Yürümediğim zaman bir eksiklik ve  rahatsızlık duyuyorum. Kısacası doğaya kavuşmak, onunla bütünleşmek, ormanın seslerini dinlemek (tabii bunun için yürürken konuşanlardan uzak durmak şart), derelerin şırıltısına kulak vermek, çiçekleri koklamak, böcekleri kendi doğal ortamlarında gözlemek ve şanslıysam yabani hayvanları uzaktan da olsa görebilmek için bu yürüyüşler benim olmazsa olmazlarımdan biridir. Çünkü doğadan alacağım çok şey var. Aristoteles boşuna dememiş;"Doğa, gençlere kuvvet, yaşlılara hikmet verir" diye. 

Ankara, coğrafi olarak Haymana Platosu'nda yer almakta olduğundan karasal bir iklime ve bu iklim nedeniyle de bozkır bitki örtüsüne sahiptir. Ancak, Ankara'nın Bolu ve Çankırı illeri sınırlarında yer alan ilçe ve köyleri ormanlarla (meşe, çam, köknar) kaplıdır ve buralar geçiş yöreleridir. Yani, Ankara'nın bitki örtüsü sadece bozkırdan ibaret değildir. İşte, ilk kez yürüdüğüm, Bolu-Ankara sınırında yer alan Dağkuzören köyü, Ankara'nın Çamlıdere İlçesi'ne bağlı yemyeşil toprak dokusu ve sık ormanlarıyla adeta bozkırın akciğerleri konumunda bir yöre.

Dağkuzören 1463-1523 yılları arasında Osmanlı döneminde kurulmuş köylerden biridir. İlk kez 1523 devlet defterlerinde ismi yer alan Dağkuzören köyünün adı, eski dilde "Güneş görmeyen yer, gölge yer" anlamına gelen "Kuz" kelimesiyle, eski yerleşim yeri anlamına gelen "Viran" kelimesinin birleşmesinden oluşmuş "Kuzviran" olarak geçmektedir. Cumhuriyet döneminde köyün adı "Dağkuzören" olarak değiştirilmiştir.

Köyün özelliği (ünlü balı)

Osmanlı padişahlarına bal gönderen yöre olarak bilinen Çamlıdere İlçesinin organik bal havzası florası içinde bulunan Dağkuzören köyü, yaban bitki örtüsü ve doğasıyla tarih boyunca, balından söz ettirmeyi başarmış ve Osmanlı sultanları için saraya özel balların bu yörede yetiştirildiği bilinmektedir. Bitki örtüsü olarak bölge organik bal üretiminin tüm özelliklerini taşımakta, şehir ve çevre kirliliği üreten tesislerden yüzlerce kilometre uzakta olması ve yaban bitki örtüsü anzer balı yetiştirilen bölgeyle en az %50 uyumluluk göstermesi ve onun dışında da endemik bitki çeşitlerine rastlanıyor olması bala ayrı bir aroma ve doğallık katmaktadır.  

Yarısı boşalmış köyde rastladığım bir köylüye; "Meşhur balınızdan tatmak isterim." deyince köylü güldü ve şöyle dedi:" Arılar yok ki, bal olsun. Arıcılık öldü, sadece iki ev arıcılık yapıyor, onlarda da var mı bilmiyorum. Bir daha ne zaman gelirsiniz, söyleyin ona göre hazırlatırız." Ne üzücü değil mi? Geniş alanları kaplayan otlaklarda (otlar diz boyu idi), birkaç yılkı atından başka küçük ya da büyükbaş hayvan göremediğimi söylersem köylülerin hayvancılık da yapmadığı anlaşılır sanırım. Bir arkadaşımın taze köy yumurtası(gezen tavuk yumurtası), süt ve yoğurt satın almak istemesini belirttiği köylü kadının verdiği cevap ilginçti: "Bizde ne arasın yavrum? Sizin gibi satın alıyoruz biz de." Başka söze gerek yok sanırım... Köy, engebeli ve dağlık olduğu için ekip-biçme yapılmayabilir; ama iklim ve coğrafya hayvancılık için mükemmel. Özellikle büyük baş hayvan besiciliği için. Ama köy boşalmış, gençler çalışmak için kente göç etmişler, köyde kalan birkaç hane halkı da hayvan beslemek yerine, satın almayı seçmiş. Yaylacılık geleneği yok olmuş; Kadılar Yaylası'nda yıkılmaya yüz tutmuş bomboş yayla evleri bunun kanıtı gibiydi.

Kırsalda, hayvancılık, tarım bittiği gibi arıcılık da bitmiş maalesef. Çok eskiden okul kitaplarında yazan "Nüfusunun %60'ı köylerde, %40 kentlerde yaşayan bir tarım ülkesidir Türkiye." ibaresi tarih olmuş! Artık istatistikler ters döndüğü içindir ki, tarım ve hayvancılık ürünlerinde ithalatımız, ihracatımızın kat be kat önüne geçmiştir. Yakın bir zamanda üreten değil, tamamen tüketen bir toplum olabileceğimizi öngörmek hayal değildir bence... Asıl o zaman ne yapacağız?

1220 metre rakımlı Dağkuzören köyünden başlayan tırmanışımız, 1740 metre yükseltide bulunan Kadılar Yaylası'na kadar tam 3,5 saat sürdü. Tırmanış, havanın mevsim normallerinin çok üstünde sıcak olması ve aşırı terleme nedeniyle bizi çok yorduysa da yaylanın güzelliği bu yorgunluğumuzu unutturdu. Buz gibi akan pınar suyundan kana kana içtik, elimizi yüzümüzü yıkadık, serinledik. Onbeş dakika yayla havasını soluduk, dinlendik. Sonra orman içinden inişe geçtik. Köknar ve çam ağaçlarının serin gölgelerinde yürüdük. Çevremde gördüğüm birçok bitki ve çiçeğin adını bilmesem de bildiklerim vardı; Lavanta çiçekleri, sarı kantaronlar, yaban gülleri, papatyalar, yeni çiçeklenmiş alıç ağaçları, gelincikler, hüsnüyusuf çiçekleri, yabani fındıklar ve mazı meşeleri gibi. Hepsinin fotoğrafını çekmek isterdim ama bu mümkün değildi. :) Doğa yürüyüşleri, trekking bir grup sporudur ve grupla uyum içinde yürümek gerekir. Aksi halde bir dakikalık gecikme bile gruptan kopmak ve ormanda, dağda  kaybolmak riskini de beraberinde getirir. Bu nedenle yürürken fotoğraf çekmek kolay değildir. Yine de çekebildiğim kadar fotoğraf çekiyorum. Ralph W. Emerson'un dediği gibi; "Doğa ve kitaplar, onları görebilen gözlere aittir." Ben de çektiğim fotoğraflarla doğayı göremeyen gözlere aracı oluyorum. Yoksa olamıyor muyum?











































































İlk kez yürüdüğüm ve doğasına hayran kaldığım bu rotada, yürüyüşü düzenleyen "Yol Arkadaşım Doğa Yürüyüşü-Trekking Grubu" rehberlerine teşekkürler.







30 Haziran 2017 Cuma




KLASİK YUNANDA SEVGİ: EROS, PHILOS VE AGAPE



Eros

Matematik, mantık, etik, estetik ve diğer birçok keşif ve gelişmeleri Batı medeniyetini ve dolayısıyla bu küresel köyü temelinden etkileyen eski Yunanlılar, sevgi ve sevginin insan ruhuyla ilişkisi konusuna hayati önem veriyordu. Bu Hıristiyanlık öncesi dönemde Yunanlılar paganizme inanıyordu. Bu yüzden ruha ilişkin görüşleri hayaletler ya da periler gibi dini unsurlar barındırmaz. Platon ve diğerleri sevginin ruhta yaşadığını ve ruhun (dolayısıyla sevginin) üç bölümü veya boyutu olduğunu düşünüyorlardı. Bu boyutlar mide, zihin ve kalbe denk geliyordu. Yunanlılar sevginin bu üç farklı türüne eros, philos ve agape adını vermişti.

Her ne kadar bugün "erotik" kelimesini cinsellik anlamında kullansak da eski Yunan'da eros insanın tüm fiziksel iştahlarına gönderme yapıyordu. Cinselliğe olduğu kadar yemek ve içmeye olan iştah da erotikti (mide bölgesine aitti). Bu görüş açısıyla seks de yemeğe verilen değer yargılarından fazlası içermeyen bir başka iştahtı. Ancak dinler insanların sosyal davranışlarını kontrol etmeye başlamasından sonra cinselliğe diğer bedensel iştahlardan farklı yaklaşıldığını görüyoruz. Bu yaklaşım erosun anlamını daraltmış ve bugünkü durumunu getirmiştir. Bugünün tabiriyle "erotik aşk", cinsel sevgi demektir ve albeni, cazibe, gizem, kimya ve hayvani çekim gibi çağrışımları vardır. Önemini inkar edemeyiz ama sevginin daha üstün yönlerini de kabul etmeliyiz.

"Philos", birine ya da bir şeye karşı duyulan entelektüel çekimin bir tür sevgiye dönüşmesidir. Kökü "philos" kelimesinden gelen felsefenin "bilgi sevgisi" anlamına gelmesi iyi bir örnektir. "Philos", insanları, nesneleri ya da fikirleri cinsellik içermeyen bir biçimde sevmek demektir. Bir öğrenci ve öğretmeni arasındaki ilişki ya da bir arkadaşa, şiire, manzaraya, matematik teorisine, ahlak teorisine, çalışma alanına ya da sosyal bir amaca duyulan çekim bu türden bir sevgi olabilir. İşlerini seven insanların kariyerleriyle aralarında bu tür bir sevgi vardır. Hayatı seviyor ve kutluyor musunuz? Bu da bir "philos"tur. "Philos"un en güçlü dışavurumlarından biri ise arkadaşlıktır.

"Arkadaşlık söz konusu olduğunda ego, diğerininki içinde yok olmaz; tersine gelişir. Aşk ilişkisinin aksine arkadaşlık bir artı birin yine bir ettiğini söylemez; bir artı bir iki eder. Bu ikinin her biri, diğeriyle birlikte ve diğeri için zenginleşir."
-----Elie Wiesel

"Philos"un diğer bağlılık türlerinde olduğu gibi kötü bir tarafı da olabilir. Bir şeye bu tür bir sevgiyle aşırı bağlanırsanız tıpkı aşkta olduğu gibi körleşebilirsiniz. Ya da "philos" karşıtına, korkuya ya da tiksinmeye dönüşebilir. Çoğu fobi ters giden bir "philos"tan kaynaklanmaz ama benzer bir duygudan bahsedersek çekimin tiksinmeye dönüştüğünü söylemiş oluruz.

Aynı zamanda "philos"a eros karıştırmamaya da dikkat etmemiz gerekir. İkisini birbirine karıştırmak genellikle ikisini birden yok eder. Bazen mantık ve tutku birbirinden ayrılmalıdır. Yine de yakın bir iş ilişkisi yaşayan iki kişinin birbirine karşı erotik hisler beslemesi nadir görülen bir durum değildir. Ama erotik ilişki "philos"a zarar verebilir. Entelektüel benzerliklerini bir aşk ilişkisine ya da evliliğe dönüştüren bir yüksek lisans öğrencisi ve bir profesörün ilişkisi, profesörün öğrencinin gelişimini denetlemesini riske atmadığı ya da üzerine gölge düşürmediği sürece diğer birçok ilişkiden daha başarılı olabilir. Bu türden ilişkiler arasında toplumsal olarak en kabul göreni de büyük olasılıkla profesör-öğrenci ilişkisidir. Doktor-hasta, avukat-müvekkil ilişkileri türünden ilişkilerin erotik ilişkiye dönmesi, profesyonel açıdan haklı olarak kabul edilmez.

Eski Yunan'da sevginin üçüncü ve en üstün boyutu "agape"dir. "Agape", karşılık beklemeyen sevgidir. Sevginin en nadir ve değerli çeşididir. "Agape"ye sahip kişiler tamamen kişisel nedenlerle hareket eder: Dünya kocaman bir kalp tarafından sevilmeye ihtiyaç duyan insanlarla doludur ve "agape" böyle bir kalbin sevgisidir. "Agape" insanların ilahi sevgiyi kendi içlerinde yaşamalarını ve başkalarına gösterebilmelerini sağlar. Çünkü "agape" bencil değildir; dışavurumu başkalarına her zaman yardım eder, hiçbir zaman kötülüğü dokunmaz. Eros flört ve aileyi, "philos" arkadaşlığı ve toplumu mümkün kılarken "agape" ibadeti ve insanlığı mümkün kılar. "Agape" ayrıca eros ve "philos"a izin verip güçlendirebilir.

Agape"yi eros ve "philos" tan  farklı kılan bencillikten uzak oluşudur. Eros insanın kendisini bir başkasında bulmaya ya da kaybetmeye çabalamasına sebep olur. "Philos" insanın kendisini ötekiyle özdeşleştirmek istemesine yol açar. "Agape" kişiden bağımsız olarak kendini gösterir ve kişisel amaçların önüne geçmesine izin vermez. "Agape" sevgisi almak, güneşin üzerinize yansıması gibidir. Başkalarına da yansımasına aldırmazsınız, onların da bunu hissetmesini istersiniz. "Agape" sevgisi vermek ise güneş ışığı yaymak gibidir.

"Agape"den yararlanıp başkalarının da fayda görmesini sağlamanın birçok yolu vardır. Bazıları bunu ibadetle, bazıları meditasyonla, bazıları hayatın zorlu dersleriyle ve bilgeliğin getirdiği kabullenmeyle, bazıları da zor mistik maceralar yoluyla yapar. Hayatınıza nasıl girerse girsin, önemli olan "ben"i denklemden çıkarmaktır. Freud için bu bir problemdi. Sevgi üzerine teorilerinin zayıf tarafı da budur. Freud iştahın, erotik ruhun yatıştırmasıyla sağlanabilecek varoluş halleri ve "mistizm" hakkında biraz okumuştu. Egolarını geçici olarak yok ederek evrenle bir olabilen ya da "şey"lerle birleşebilen insanların deneyimlerini dinlemişti. Bunları yaşayanlar genellikle deneyimlerinin verdiği hissi, okyanusa dönen bir damla ile tarif ediyordu. Bu hisse genellikle görsel his olarak ilahi bir ışık, işitsel his olarak ilahi bir müzik, tat hissi olarak ilahi bir nektar ya da ilahi bir sevgiyle yıkanmak gibi dokunma hisleri eşlik ediyordu. Freud biraz hayal kırıklığı içinde, "O 
okyanus duygusunu keşfedemedim" diye itiraf etmişti. "Agape" "ben"in içinde ya da psikoanalitik haritadaki herhangi bir yerde bulunmadığı için bunda haklıydı. Ne ego, ne süper ego, ne de id "agape" alamaz ve veremez. Bunlar sadece güneşin altında biraz yanabilirler.

Hem eros hem de "philos"u yaşamak kesinlikle güzeldir. Böylece faydalarını, yararlarını ve sınırlarını kendiniz keşfedebilirsiniz. Ve hazır olduğunuzda "agape" sizi bekliyor olacaktır.

LOU  MARINOFF - Felsefe Hayatınızı Nasıl Değiştirir? (s:172-175)


Not: Sevginin üç farklı türünün din olgusu ortaya çıkmadan önce nasıl değerlendirildiğini yalın ve anlaşılır bir şekilde anlattığı için kitaptan doğrudan alıntı yaptım. Yoksa, sevgi üstüne herkes bir şeyler söyleyebilir ve de yazabilir. Benim de yazılarım var sevgi üstüne, sevginin gücü üstüne. Önemli olan sevginin kaynağı ve boyutlarının keşfidir diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum? 





20 Haziran 2017 Salı




DÖRTDİVAN (BOLU) YAYLALARINDA 
TARİHE KISA BİR BAKIŞ 

VE 

DOĞA YÜRÜYÜŞÜMDEN NOTLAR



Taşı, toprağı, havası, suyu kısacası dört bir yanının güzelliği ve acısı, tatlısı, sevinci, hüznüyle birlikte efsanelerde, destanlarda, şiirlerde dizelere dökülmüş  Anadolumun, hangi güzelliğini anlatsam kelimeler kifayetsiz kalır, anlatamam; ama "Anadolu" şiiriyle anlatan Ahmed Arif'in yardımıyla anlatırım ben de.

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadolu'yum ben,
Tanıyor musun?
......
Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım, 
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun?
......

Dörtdivan yaylalarında doğa yürüyüşü yapılacağının ilanını okuyunca heyecanlandım. Heyecanım hem yeni bir rotada yürüyeceğimden; hem de "Ne şah ne sultan ne de Bolu Beyi" ni takan Ruşen Ali'nin (Köroğlu) doğduğu ve at koşturduğu topraklarda  bulunacağımdandı. Köroğlu'nun çıkıp dağlarına yaslandığı bu yöreyle ilgili bir araştırma yaptım. Tarihi yerlerde yürüyeceksem ben bunu hep yaparım. Bilerek yürümek isterim çünkü..

Pazar sabahı erkenden yola koyulduk, "Yol Arkadaşım" grubuyla birlikte. Kahvaltı molasından sonra, iki saat yol gittik ve Dörtdivan' a vardık. İlçe girişinde bizi karşılayan Köroğlu Heykeli oldu. Sazıyla, sözüyle zalim Bolu Bey'ine baş kaldıran, zenginden alıp fakire dağıtan ve bu yönüyle Bolu ve çevresinin Robin Hood'u diye adlandırdığım  Köroğlu.
Köroğlu kavganın, özgürlüğün sembolüdür halk arasında. Halk onu sever; çünkü zalim Bolu Beyi'ne baş kaldırmıştır. Baş kaldırı sebebi, babasının intikamını almak için önce kişisel olsa da, sonrasında zenginden alıp fakire dağıttığı için toplumsal ve siyasal bir boyuta dönüşmüştür. Ruşen Ali'yi 'Köroğlu' olarak ünlendiren de sanırım bu dönüşüm olmuştur. 




DÖRTDİVAN

Tarih:

Bu şirin, küçük ilçenin tarihi çok eski; kendisi küçük ama tarihi büyük! Merak ettim ilçenin adı neden Dörtdivan diye ve araştırdım. İlginç bir hikayesi var.

Malazgirt Savaşı ile Anadolu'ya gelen Oğuz Türklerinin Kayı boyundan bir bölümü 1074-1076 yıllarında Dörtdivan ve çevresine yerleşmişlerdir. Yerleştikleri yerlere Oğuz boylarına özgü isimler vermişlerdir. Bu durumu ilçedeki köylerin isimlerinde sıkça görmek mümkündür. (Adakınık, Dülger, Bünüş, Çalköy, Cemaller, Çardak, Göbüler, Gücükler...) Dörtdivan'ın bir yerleşim birimi olarak kurulmasının 1197'de I. Alaaddin Keykubat zamanında olduğu tahmin edilmektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde, Sultan I. Alaaddin Keykubat'ın Bolu Bey'i iken fethettiği dağlarda Divan kösü çaldırdığı, bu nedenle de bu yerlere "DİVAN" denildiğini yazmaktadır. Bu yerlerin önce 7 adet olduğu, fakat bunlardan, 3'ünün küçük olduğu için kapatılıp 4'ünün kaldığı ve bu yüzden de adının "DÖRTDİVAN" olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Ankara Savaşı'nda yenilen Osmanlı ordusunun geri çekilmesi sırasında Timur'un Ordusu tarafından takip edilmiş, Gerede ve Dörtdivan halkı Osmanlı askerlerini savunarak Osmanlıların yeniden toparlanmasında önemli rol oynamıştır. Halk şairi Köroğlu Dörtdivan ilçesinin Aşağısayık Köyü Hesinler mahallesinde doğmuştur. 
(dortdivan.gov.tr)

Aracımızla ilçeyi boydan boya geçerek yürüyüşümüzün başlayacağı köye doğru yola koyulduk. Aracın camından gördüğüm yeşilin her tonundaki diz boyu otlar ve ağaçlarla mor, sarı, krmızı, mavi ve beyaz renkli çiçeklerle kaplı tarlalara bakmaya doyamadım. Özellikle gelincikler, hiç görmediğim kadar kocamandılar. (Yürüyüşe geç başlamamak için aracımız durmadı ve ben bu kocaman gelinciklerin fotoğrafını çekemedim.) Çalköy' de kısa bir mola verdik. Diğer çevre köylere nispetle büyükçe ve çok güzel bir köydü. Köyden hareketle yaklaşık 5 kilometre sonra yaylalara doğru yürüyeceğimiz Aydıncık Köyü'ne vardık, hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra yürüyüşe başladık. Hava kapalı ve ince ince yağmur serpiştiriyordu. Öğleden sonra hava bulutluydu ama yağmur dinmişti. Tırmanışımız meşe ağaçlarının yoğun olduğu orman yolunda başladı. Yol boyunca "binbir çeşit çiçek" derler ya adeta bu tanıma uygun olan çiçek tarlasında yürüdük. Ve bu çiçekler arasında biri vardı ki, doğada ilk kez görüyordum ve sevinçten havalara uçtum. Hangi çiçek mi? Kokusu ve güzelliği dillere destan mavi süsen çiçeği. Üzerine basmamak için çevresinden geçtiğim, elimle başını okşadığım, okşarken kokusunu içime çektiğim bu çiçeği doğada ilk kez görsem de süs bitkisi olarak kendisini ve mitolojik öyküsünü iyi biliyordum. Latince adı "cennetin gözü" anlamında olan İris, renkleri ve çizgileri göz simgesine benzediğinden ismini İris Tanrıçasından (Mitolojide, Zeus, insanlara mutlu haberleri ileteceğinde hep İris'i kullanırmış) almaktadır. Eski Yunanda da her insanın cennetten bir parça taşıdığına inanılmasının sebebi tüm insanların "gözbebeğine" sahip olmasıdır.
Arkadaşlarımdan bu güzel çiçeğe zambak diyenleri uyarmayı ihmal etmedim. :)


Süsen Çiçeği (İris)

Diz boyu otlar, mis kokulu çiçekler ve yabani kekikler arasında  tadına doyamadığım bir yürüyüş gerçekleştirdim. Yer yer küçük dereleri aştım, dere kıyısında uzanıp gözlerim kapalı akan suyun sesini dinledim. Bu özel anlarda ben Alice'tim ve "Harikalar Diyarı"ndaydım. Aldığım keyfi başka türlü anlatamam çünkü.

Yürüyüşün sonlarına doğru, bulunduğum yerin karşısında diğer ağaçlardan farklı gibi duran, ağır havasıyla kendini hissettiren ve kendisine bakmaya adeta zorlayan bir orman dikkatimi çekti. Sanki, özellikle ayrılmış bir alandı. Yürüyüşü Aydıncık Köyü'nde sonlandırdık. Ben, bir köy evinin bahçe duvarında oturup dinlenirken yanıma "Hoş geldiniz" demek için gelen köylü kadınlarla yaptığım sohbette bu garip ormanın  adının "Erenler Çamlığı" olduğunu öğrendim. Bu ormandan tek bir dal ağaç bile almazmış köylüler. Bir dal alanın ve bunu evine koyanın ya da yakacak olarak kullananın evinden bir cenaze çıkarmış. Bu ormandan elde edilen odunlar yalnızca camide ve köyün ortak işlerinde kullanılırmış. Köylülerin bu inanışlarının doğru olabileceğine inandım, bana hissettirdiklerini düşününce.

Dörtdivan İlçe ekonomisinin tarım, hayvancılık, orman işçiliği ve buna dayalı sanayiye dayandığını bildiğimden köylü kadınlara; "Neden bu cennet gibi yaylalarınız bomboş?" diye sordum. Aslında cevabı biliyordum ama onlardan duymak istedim. Tahmin ettiğim gibi cevap şöyleydi; "Gençlerimiz okumak ya da çalışmak için büyük şehirlere gittiler. Köyde yaşlılar kaldı ve çoğu hasta. Artık yaylacılık yapamıyorlar. Bizde köyde beslediğimiz birkaç ineğin sütünü fabrikaya gönderiyoruz. Fabrikada peynir, tereyağı yapılıyor, satın alıyoruz." Ben de ''Desenize dedim; biz şehirde yaşayanlardan bir farkınız yok, farkınız sadece yaşadığınız çevrede.'' 
Bu güler yüzlü, konuksever köylülerle sohbete öylesine dalmışım ki, rehberin "Gidiyoruz" çağrısına benim yerime kadınlar hep bir ağızdan cevap verdiler: "Siz gidin, bu akşam bizim misafirimiz olsun. Yarın biz göndeririz." Gönlü zengin bu güzel insanlara teşekkür ederek "kürkçü dükkanı"ma dönmek üzere araca bindim. Bir gün daha sona ermişti. Elimde olsaydı günün bitmesini hiç istemezdim.

Bu güzel yürüyüşü düzenleyen "Yol Arkadaşım Grubu"nun rehberleri Aytekin Gültekin, Zekeriya Korana ve Mesut Uğurlu'ya teşekkürler.

Fotoğrafların sonundaki notları okumayı unutmayın lütfen.















 Taş Yastıkta Dinlenme. Photo: Aytekin Gültekin









Notlar: 
1- Köroğlu Destanı, kahramanı Ruşen Ali'nin ve babası Koca (seyis) Yusuf'un Bolu Beyi ile mücadelelerini ele alır.Kahramanı 16. yüzyılda yaşamış Halk Ozanı Köroğlu'dur (Ruşen Ali). Bu destan Yaşar Kemal'in "Üç Anadolu Efsanesi" kitabında anlatılmaktadır. Köroğlu'nun atı "Kırat" da ünlüdür.

2- İris çiçeği kokusu dillere destandır. Güzel kokusundan dolayı ünlü parfümlerde kullanılır. Lancome - Tresor parfümünde gül, kehribar ve sandal ağacının yanı sıra iris de yerini alır. Bazı bölgelerde bahar bayramı olan nevruz çiçeği olarak da bilinir. Eskiden, kitap veya defter sayfaları arasında kurutularak uğur getirdiği inancıyla evlerde saklanan bir çiçekti. Benim de süsen çiçeği kurutmuşluğum vardır.

3- Kösler tokmaklarla vurularak çalınan, üzerine çoğunlukla deve derisi gerilmiş, bakır gibi bir madenden yapılmış, büyük ve derin bir kase ve kazandan ibarettir. Kösün genellikle kaidesi ve deri gerilmiş yüzü daire şeklindedir.

Kösler hükümdarlık alametlerinden biri kabul edilir ve savaş alanında askerleri coşturur, düşmanları top gürültüsünü andıran sesiyle yıldırır ve ürkütürdü. Barış zamanında ise elçilerin kabul merasimleri, şehzadelerin doğumu, sünnet ve düğün törenleriyle bayram günü ve geceleri gibi çeşitli vesilelerle vurulurdu.
(diyanetislamansiklopedisi.com)











13 Haziran 2017 Salı




HAZİRAN'DA ÖLMEK ZOR


Ölüm için "Her ölüm erken ölümdür/ Biliyorum Tanrım" demiş, Cemal Süreya. Ve eklemiş: "Aldığın şu hayat fena değildir/ Üstü kalsın." 

"Haziran'da Ölmek Zor" adlı şiirinde şu şekilde dizelere dökmüş ölümü, Hasan Hüseyin Korkmazgil- Orhan Kemal'in anısına ve Nazım Hikmet'in ardından:

Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Yaralı bir şahin olmuş yüreğim
Uy anam anam Haziran'da ölmek zor
.....
Gece leylak ve tomurcuk kokuyor
Uyarına gelirse tepemde birde çınar demiştin
Yıllar önce
Demek ki on yıl sonra,
Demek ki sabah sabah,
Demek ki manda gönü
Demek ki Şile bezi,
Bir de Memedin yüzü,
Bir de saman sarısı,
Bir de özlem kırmızısı,
Demek ki göçtü usta.
Kaldı yürek sızısı
Yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü
Bıraktım acının alkışlarına
ÜÇ HAZİRAN ALTMIŞ ÜÇÜ
.....

Gerçekten de Haziran, sanki Türk Edebiyatı için bir yaprak dökümü ayı olmuş. Yaz mevsiminin bu ilk ayı, sonbaharın ilk ayına dönüşmüş; ünlü yazar ve şairlerimizin bu ayda ebediyete yolculuklarıyla. Hazan'ın hüznü, Haziran'a yapışmış kalmış, üç ay evvelinden...

İşte, bugün Haziran ayında ölen ünlü yazar ve şairlerimizi anacağım, saygıyla. (sıralama; ayın ilk gününden son gününe doğru olacak.)

--ORHAN KEMAL - 2 Haziran 1970

Mehmet Raşit Öğütçü veya kullandığı adıyla Orhan Kemal (15 Eylül 1914, Adana - 2 Haziran 1970, Sofya), toplumcu, gerçekçi, Türk romancısı ve oyun yazarı.



--AHMED ARİF - 2 Haziran 1991

Asıl adı Ahmet Önal olan Ahmed Arif (21 Nisan 1921, Diyarbakır - 2 Haziran 1991, Ankara) şair ve gazeteci.





--NAZIM HİKMET - 3 Haziran 1963

Nazım Hikmet Ran ya da kısaca Nazım Hikmet (15 Ocak 1902, Selanik - 3 Haziran 1963, Moskova), Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı.



--AHMED HAŞİM - 4 Haziran 1933

Ahmed Haşim (1884, Bağdat - 4 Haziran 1933, İstanbul), sembolizmin öncülerinden Türk şair.




--CAHİT IRGAT - 5 Haziran 1971

Cahit Irgat (21 Mart 1915, Lüleburgaz - 5 Haziran 1971, İstanbul), Türk tiyatro ve sinema sanatçısı, şair.




--CAHİT ZARİFOĞLU - 7 Haziran 1987

Abdurrahman Cahit Zarifoğlu (1 Temmuz 1940, Ankara - 7 Haziran 1987, İstanbul),Türk şair ve yazar.





--ABDÜRRAHİM KARAKOÇ - 7 Haziran 2012

Abdürrahim Karakoç (Nisan 1932, Ekinözü - 7 Haziran 2012, Ankara), Türk şair ve gazeteci.




--HALİDE NUSRET ZORLUTUNA - 10 Haziran 1984

Halide Nusret Zorlutuna (1901, İstanbul - 10 Haziran 1984, İstanbul), Türk şair, yazar, öğretmen. "Kadın yazarların annesi" olarak anılır. Hece ölçüsünde hamasi şiirleri ve konuşulan Türkçe ile yazılmış romanları vardır. Romancı Emine Işınsu'nun annesi, Pınar Kür'ün teyzesidir.




--CEMİL MERİÇ - 13 Haziran 1987

Hüseyin Cemil Meriç (12 Aralık 1916, Reyhanlı - 13 Haziran 1987, İstanbul), Türk yazar, çevirmen ve düşünür. Başta dil, tarih, edebiyat, felsefe ve sosyoloji olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında araştırma yapmış ve yazılar kaleme almış bir düşünce adamı.




--MİNA URGAN - 15 Haziran 2000

Mina Urgan (1 Mayıs 1915, İstanbul - 15 Haziran 2000, İstanbul), Türk, İngiliz edebiyatı profesörü, yazar, filolog ve çevirmen. İngiliz edebiyatının en önemli eserlerini Türk edebiyatına kazandırdı.




--PEYAMİ SAFA - 15 Haziran 1961

Peyami Safa (2 Nisan 1899, İstanbul - 15 Haziran 1961, İstanbul), Türk yazar ve gazeteci. Psikolojik türdeki eserleriyle Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında ön plana çıktı.





--PERİDE CELAL - 17 Haziran 2013

Asıl soyadı Yönsel olan Peride Celal (10 Haziran 1916, İstanbul - 17 Haziran 2013, İstanbul), türk yazar. Yazın hayatının ilk on beş yıllık döneminde popüler aşk romanları kaleme almış; 1950'lerde yazarlığında bir dönüşüm geçirerek daha gerçekçi, bireyin içsel sorunlarını derinlemesine irdeleyen romanlar yazmıştır.






--HASAN İZZETTİN DİNAMO - 20 Haziran 1989

Hasan İzzettin Dinamo (1 Ocak 1909, Akçaabat - 20 Haziran 1989, İstanbul), Türk yazar. 



--CAHİT KÜLEBİ - 20 Haziran 1997

Cahit Külebi (20 Aralık 1917, Zile - 20 Haziran 1997, Ankara), Türk şair. Halk şiirinden, türkülerden yararlanarak çağdaş bir şiir oluşturmuş, konu olarak yurt, insan ve doğa sevgisini işlemiştir. Şiirlerinde çocukluğunun ve gençlik yıllarının geçtiği yörelerden izlenimlerini yansıtmıştır.




--AHMET MUHİP DIRANAS - 27 Haziran 1980

Ahmet Muhip Dıranas (1909, Sinop - 27 Haziran 1980, Ankara), Türk şair, yazar. Lisedeki edebiyat öğretmenleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir sevgisinin gelişmesinde etkili oldular. Hece şiirinin son kuşağı denilebilecek şairler arasında Ahmet Muhip Dıranas, çağdaş Batı şiirine (Baudelaire, Verlaine) en yakın, kendinden bir iki kuşak sonrası şairler üzerinde, az sayıda şiirle bile olsa, uzun süre etkili olan bir şairdir.
(turkedebiyati.org)



--TAHSİN SARAÇ - 29 Haziran 1989

Tahsin Saraç (1 Ocak1930, Muş - 29 Haziran 1989, İzmit), Türk şair ve çevirmen. Özenli bir dil ve titiz bir kurguyla oluşturduğu toplumsal içerikli şiirleriyle tanınmıştır. Yunus Emre, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Orhan Asena, Sermet Çağan gibi Türk şiir ve oyun yazarlarının eserlerini Fransızca'ya çevirdi. Bazı Fransızca eserleri de Türkçeleştirdi.
(antoloji.com)








Altına not düşmediğim şair ve yazarlara ait bilgiler ve fotoğraflar Vikipedi'den alınmıştır.