14 Haziran 2016 Salı




HER ŞEY DÜŞÜNCEDE BAŞLAR
PSİKOJENEZ NEDİR?


Günümüzde kanıtlanmış olan bir şey var ki, o da düşünen tek canlının insan olduğudur. Gelecekte bu durum (düşünen tek canlının insan olduğu) değişir mi? Şimdiden bir şey söylemek, yorum yapmak zor. Daha evrenin ne kadarını bilebiliyoruz, ondan bile emin değilken. Okuduğum ve inandığım  kadarıyla, "düşünce" nin evrenin en büyük gücü olduğu ve bu gücün de insan da varlığını bulduğudur. Güç, biz insanlarda yani. Siz isterseniz bu güce, popüler yaklaşımla "kuantum" deyin, isterseniz literatürdeki adıyla "psikojenez" deyin veya tüm bunlara inanmayıp "saçma" deyin düşüncenin gücünü yadsıyamazsınız. Benim inandığım; "Ne düşünüyorsanız O' sunuz ve yaşamınızı, geleceğinizi düşüncelerinizle inşa edersiniz." mottosudur, ki bu motto aynı zamanda benim olgumdur.

Jack Ensign Addington' un yazdığı "% 100 Düşünce Gücü" kitabını okurken karşılaştım "Psikojenez" terimiyle. Ve kitaptaki  Psikojenez nedir sorusunun cevabı şöyle:" Psikojenez (düşünce+başlangıç), "her şey düşüncede başlar" demektir. Başlangıçta Düşünce, cenneti ve dünyayı yarattı. Düşünce her şeydir. Hayatı oluşturan şeyler, Düşünce' nin sürekli değişen kreasyonlarıdır. Bu sizi şaşırtıyor mu? Bir düşünün, çevrenizde gördüğünüz her şey önce bir fikirdi. Her birimiz Evrensel bir Zeka' nın birer fikri ürünüyüz. Kendimizi hayattan ayrı düşünebiliriz, fakat aslında okyanustaki bir damlanın denizin bir parçası olduğu kadar biz de bir Düşünce' nin parçalarıyız." 
Kısaca söylemek gerekirse, dünya ve içerdiği her şey düşüncenin ürünüdür.

Düşünebilmek kadar düşüncelerimize hakim olabilmek de önemlidir. Çünkü düşüncelerimiz daha sonra davranışlara dönüşecektir.  Düşün - Karar ver - Uygula(davranış)...Yani gerekeni yap. Ancak o zaman güce sahip olabilirsin. Emerson' un dediği gibi; "Düşüncenin üstünlüğünü kabul eden insan özgürlüğünü kazanır." Düşüncelerimizi yalnızca biz seçeriz ve bu düşünceler hayatımızı şekillendirir. Biz izin vermedikçe başka birinin bizimle ilgili düşünceleri kararlarımızı etkileyemez. Çünkü zihnimize yalnızca kendimiz emir verebiliriz; yap ya da yapma! Tabii burada irade gücümüzde devreye girer; bir seçim yapma, bir karar verme anlarında. Biz istersek seçeriz, biz istersek yaparız.

Düşüncenin gücünü kabul eden biri olarak konuyla ilgili araştırma yapar, elime geçeni okurum. İşte bu okumalarımdan birinde "Düşüncenin gücü kanıtlandı" diyen bir başlığı görüp okumam, okuduğunuz bu yazımın nedeni ve sonucu oldu. :) Araştırma sonuçlarına inanamayacaksınız.

İngiltere' de yapılan bir araştırma, düşünme ve dokunmanın gücünü kanıtladı. Araştırmanın özeti şu: İnsan, eliyle ağrılarını dindirir, düşüncesiyle hastalanır, yanmayan parmaklarının bile su toplamasını sağlayabilir. Peki, insan düşüncenin "gücü"nü nasıl kullanır?

Institute of Cognitive Neurosscience at University College in London' da yapılan bu araştırmanın sonuçları, aslında herkesin malumu olan bir gerçeğin bilimsel kanıtı niteliğinde:
Düşünmenin ve dokunmanın gücü.

Nörolog Dr. Marjolein Kammers başkanlığındaki ekip fiziksel beden ile zihinsel bedenin nasıl ortak çalıştığını bilimsel olarak ortaya koyan bir araştırmaya imza attı.

Londra Üniversitesi Nöroloji Bölümü' nden bilim insanları, karmaşık bir fiziksel duygu olan ağrıyı azaltmak için "kendine dokunma" yı kullandı.

"Yaralandığınızda veya bir elinizi kestiğinizde ilk yapacağınız şey nedir? sorusunu yönelten Dr. Marjolein Kammers, "Yaralandığınızda veya herhangi bir sebepten dolayı ağrınız olduğunda  elinizi ağrıyan yerin üzerine koyun, ağrınız hafifleyecektir" diyor.

Dr. Kammers' e göre, insanların ağrıyan yerlerine ellerini götürmesi otomatik olarak düşünce gücünü harekete geçiriyor ve kişinin, o noktaya yoğunlaşmasını sağlıyor. Bu da beynin, bedensel duyumsal korteks denen somatosensory cortex bölgesini aktive ederek oluyor. Çalışmayı yapan uzmanlar, araştırmaya katılan  hastalardan ellerini ağrıyan yerlerinden çekmeleri istendiğinde ve bir başkasının elinin o bölgede tutulması halinde ağrıda artış olduğunu belirtiyor.

Kammers bunu, "Düşünce gücü ile fiziksel ve zihinsel bedenin ortak çalışması sonucu gelişen içgüdüsel bir tavır" olarak nitelendiriyor. Tıp dünyasında ağrı kontrolünün, ağrı kesicilerden ziyade düşünce gücüyle yapılması da aynı esasa dayandırılıyor. Ayrıca, kaza veya ameliyat sonrası kaybedilen uzuv ya da organın hala ağrıdığını hissetmenin de fiziksel aktivitelerin yanı sıra düşünce gücüyle oluşturulmuş ve "fantom ağrı" olarak isimlendirilen merkezi ağrılar olduğu belirtiliyor.

Nörolog Dr. Marjolein Kammers ve ekibinin yaptığı ısı çalışmasının sonuçları da bir hayli ilginç. Çalışmada, sadece bir tanesinin yakıcı özelliği bulunan 3 ayrı sıcaklıktaki noktaya elin 3 parmağı değdiriliyor. Diğer iki nokta soğuk olduğu halde kişi, 3 parmağı da yanmış gibi tepki gösteriyor. Hatta hiç yanmamış parmakları, yanmış parmakla birlikte su bile toplayabiliyor.

Bilimsel anlamda bunun açıklamasını tam olarak yapamayan araştırmacılara göre bu durum, hastaların düşünce güçleriyle kendi kendilerini hastalandırabildikleri gibi aynı güçle kendi kendilerini tedavi edebileceklerinin de göstergesi.

Bilimin ve Tıbbın açıklamakta zorlandığı şeylerden biri olan bu durumu kötüye kullanabilecek şarlatanlara karşı uyanık olmakta yarar var. Unutmamak gerekir ki, düşüncelerimizle kendimizi hasta edebiliyorsak, yine düşüncelerimizle kendimizi iyileştirebiliriz de. Araştırma sonucu da bunu kanıtlamamış mıdır? İyi düşün, iyi ol.


Kaynak: Araştırma için;  www.ntv.com.tr - Tülay Karabağ
  
 



 

3 Haziran 2016 Cuma




 NİTELİKLİ DOLANDIRICILIĞIN TEKNİK ADI: SOSYAL MÜHENDİSLİK Mİ?




İyi ki kitaplarla aram iyi. Onlar olmasaydı nasıl bilgilenir ve nasıl dünyayı tanırdım bilmiyorum doğrusu. Bazılarınızın  "internet var ya" dediğini duyar gibiyim. Evet, internet ve sosyal ağlar var bilgilenmek için ama ne kadar güvenilir buradan elde edilen bilgilere? Hele günümüzde  çok fazla bilgi kirliliği varken. Yanlış anlaşılmasın; kitaplarla interneti kıyaslamıyorum. Konu kitap olunca, hiçbir şeyle kıyaslanamaz kitaplar benim için. Kitap okumak iyi bir alışkanlıktır ve bu alışkanlığı geliştirmek emek ve zaman ister. Tabii ki, her kitapta yazılanlar doğrudur, körü körüne inanın diyemem, kimse diyemez. Konuyu araştırıp inanıp inanmamak size kalmış.  Okumakta olduğum  kitapta, sosyal mühendislik kavramını ve kitabın bu temele  dayandırıldığını okuduğumda IT ile ilgili terimlere çok yabancı kaldığımı fark ettim. Hani bizde okulu olmasa da "toplum mühendisliği" gibi abuk bir söylem vardır; kullanmayı ve  kullanılmasını hiç sevmem. Sanki mübarekler toplumu yeniden inşa ediyorlarmış gibi, sosyal bir terime teknik bir kulp takmak suretiyle  mühendislik eklemişler ve olmuş toplum mühendisliği.  Bu ek bana itici ve yapay gelmiştir hep. Eğer böyle bir meslek varsa, dünyada neden toplum mühendisliği diye bir okulu yok? Tam da bu nedenle bugünkü yazımın konusu "sosyal mühendislik" terimi. Yani insanları aldatmanın, dolandırmanın teknik adı. Haa, ufak bir araştırma da yaptım; kimileri sosyal mühendislik için "aldatma sanatı" deyimini kullanmışlar. Ya ben sanatın ne olduğunu bilemeyecek kadar cahilim ya da günümüzde sanatın tanımı, anlamı değişmiş!! Çünkü, günümüzde her şey sanat olarak addediliyor. Benim bildiğim, insanları sözle aldatanlara yalancı, insanların saf ve temiz duygularından, zayıflıklarından  yararlanıp onların haberi olmadan, gizlice kendi adına veya başkalarının adına maddi çıkar temin edenlere de dolandırıcı dendiği. Dinozorlar devrinde kalmışım heyhat!

Daniel Palmer' in "Görme Duyma Konuşma" adlı kitabının konusu şöyle:  29 yaşında ve hayatının aşkıyla evli olan John Bodine' in karısı Ruby ölümcül hastalığa yakalanır(Melanom türü deri kanseri). Sağlık sigortaları üç yüz bin dolar tutan tedavi masrafını karşılamayınca, bilgisayar programcısı daha doğrusu bilgisayar oyunları tasarımcısı John, ne pahasına olursa olsun, ne yapmam gerekirse gereksin, karımın ölmesine izin vermeyeceğim diyerek ve kendince haklı bu nedene sığınarak sosyal mühendis olmaya karar verir. İnsan haklı gerekçeleri olduğunda, her şeyi yapabileceğine inanma gafletinde bulunur, ki John' da ABD' de ağır suç sayılan sigorta şirketini dolandırmaya karar verir. İlk adımları atarken yani sahte telefon numarasıyla işe başlarken şunu biliyordur: Sahte numara kullananlar, çoğunlukla kendisinin de olacağı gibi, hacker oluyorlar. Bir hackerın da yasal bir niyeti olması pek olası değil haliyle. Ve John şöyle düşünüyordu:

"IT uzmanları, yıllar boyunca, bilgisayarlardaki güvenlik altyapısını güçlendirmek için milyarlarca dolar harcayıp daha güçlü bilgisayarlar, son teknoloji antivirüs programları ve hackerları sistemlerinden uzak tutmak için çeşit çeşit araç kullanmışlardı ama müşteri hizmetlerinde çalışan kişileri aynı şekilde yenileyemiyorlardı maalesef. Bu, bir dizi kod yazarak ya da daha iyi bir model kullanmaya başlayarak çözebileceğiniz bir şey değildi çünkü. İnsanlar, ne olursa olsun insanca özellikler sergilemeye devam ederdi. Bu yüzden de bir hackerin, müşteri temsilcilerinden biriyle konuşmaya başladığında yeteneklerini sergileyerek onu sadık bir çalışandan, bilmeden suça iştirak eden birine dönüştürmesi mümkün olabiliyordu.

İnsanları istediğiniz bir işi yapmak ya da gizli bir bilgiyi ifşa etmek üzere yönlendirme sanatına, sosyal mühendislik denir. Ve eğer sosyal mühendislik suç işledikten sonra kaçmanızı sağlayan arabaysa telefon da silahınızdır. Benim de suçumu işleyebilmek için telefon numaramı gizlemem gerekiyordu." (Görme Duyma Konuşma - s:48) 

Son teknoloji kullanılsa da evde, ofiste,  insanlar, insanca özellikleri sergilemeye devam ettikleri   sürece hemen herkesin sosyal mühendislerin kurduğu tuzağa  düşmesi olası gözüküyor. Ve yazarın belirttiğine göre ; "internet, suç işleme yöntemleri için adeta bir açıköğretim fakültesidir." Bu fakülteden mezun olanlara da sanırım "sosyal mühendis" deniliyor. Yoksa, sanatçı mı demeliyim?

İnsanları aldatarak vermek istemeyecekleri bilgiler ulaşarak (bilgi güvenliği duvarını aşarak), daha sonra bu bilgileri o kişi üzerinde kullanarak daha fazla bilgi edinme, o kişiye ya da sisteme bu yollarla ciddi zarar verme olarak tanımlanabilecek sosyal mühendislik, bir çeşit hack yöntemi midir? Bu sorunun cevabı için sosyal mühendislerin ve hackerların amaçlarına bakmak gerekir. Amaç aynıysa,  amaca ulaşabilecek yolların farklı olması o amaca ulaşmayı engellemez.

"Sosyal mühendisliğin genel amacı hackin genel amacı ile aynıdır; sisteme izinsiz girmeyi elde etme ya da bilgileri sırasıyla dolandırıcılık yapmak, ağa davetsiz olarak girmek, endüstriyel casusluk, kimlik hırsızlığı ya da basitçe ağa ya da sisteme zarar vermektir. Tipik hedefler: telefon şirketleri ve servisleri, büyük şirketler ve finansal kurumlar, askeri ve hükümet acentaları ve hastanelerdir." (www.cyber-warrior.org)

Anlaşılan o ki, bilgi ağı güvenliği kadar şirket içi çalışanların (en üst kademeden en alt birime kadar)  tüm çalışanların işletme güvenliği konusunda eğitilmesi gerekmektedir. Özellikle hangi bilgilerin verilip hangi bilgilerin verilmemesi gerektiği konusunda. Son teknolojiyle donatılmış olsalar da  o aygıtları  kullananlar birer insan ve algılama yeteneklerinin  zayıf olduğu  bir anda sosyal mühendislerin tuzak sorularına istemeden cevap verebilirler. Kısacası,  teknolojik  bir aygıt kullanan,  her insan veya şirket  nitelikli dolandırıcıların (sosyal mühendis)  hedef tahtasında bir hedef olmaktan kaçınamaz sanırım.



Görsel: www.cio.com.tr




17 Mayıs 2016 Salı




"EN KÖTÜ KARAR KARARSIZLIKTAN İYİDİR" DERLER YA, "KARARSIZ KASIM" OLMAYIN , AMA ACELE KARAR DA VERMEYİN!





Yaşadığımız her gün, hemen hemen her an bir karar vermek zorunda kalırız. Sabah kalkarız; ne yesem, ne giysem, saçımı nasıl tarasam, işyerinde bana kötü davranan müdürümle nasıl konuşsam, akşam eve giderken ne alsam, çocuğuma kızmıştım, nasıl gönlünü yapsam vb. gibi sorularımız "ne, nasıl" la başladığında bir karar vermek zorunda kalırız. Yani insan kendisi için karar verir, başkaları için değil. Bu nedenle de karar verme, ve verdiği kararın sonuçlarına katlanma  kendi sorumluluğundadır. 

Tabii ki, verdiğimiz ya da vereceğimiz bir karar, geçmiş bir davranış ve gelecekle ilgili sonuçları yansıttığından çeşitli aşamalardan oluşan bir  süreç gerektirir. Ben burada o süreçlerden söz etmeyeceğim. Ancak, karar verme sürecini ussal düzenlemeler dışında bir takım nesnel ve öznel faktörlerin etkilediğinin altını çizerek, karar vermenin akılcı bir biçimde ve bilinçli bir seçim yapma süreci olduğunu belirtmek isterim. Karar, iki yoldan birini seçmemizdir ki, Anthony Robbins' in söylemiyle; "Kaderimiz karar anlarımızda biçimlenir." Kader ise bir şans oyunu değil, seçim sorunudur. Beklenecek değil, elde edilecek bir şeydir, diye ekler William J. Bryan.

Dilimizde hala kullanılan "Kararsız Kasım" deyimi 1970' li yıllarda TV' de yayınlanan bir banka reklamında oynayan Rüştü Asyalı' ya söylettirilmişti. Reklam iyi tutmuş olacak ki, karar vermede zorluk çekenlere "Kararsız Kasım" denilmektedir, bugün de. Sloganı yaratan reklamcıyı kutlamak gerek, dilimize katkısından dolayı. Kararsızlık zamanımızı çalan hırsızdır, demiş bir düşünür. Hırsızı yakalamak bizim elimizde, bir karar vererek. Çünkü kararsızlık insanı yıpratır, huzursuz eder,  fasit bir daire içinde dönüp durmasına neden olur ve bir türlü çemberi kırarak dışarı çıkamayan biri haline dönüştürür insanı. Bunun için demişler; en kötü karar, kararsızlıktan iyidir, diye. Şöyle ya da böyle bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz. Ama illa bir karar vereceğiz, diye acele kararlar almamaya da dikkat etmeliyiz. Böyle anlarda aklıma gelen ve kararlarımı yeniden gözden geçirmeme neden olan Lao Tzu' n güzel bir hikayesi var. Hikayenin adı:  Yaşlı Adam ve Beyaz Atı. Bu hikayeden belki sizin kararlarınız da etkilenir. Kim bilir?

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış . "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın." demişler. İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. Babalık demişler, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu adamın akli dengesi yerinde değil" diye alay etmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bu atlar yüzünden tek oğlın, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. 

İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar, "oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir. "
"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
(Lao Tzu) Bu öykü, dergi.aktiffelsefe.org adlı web sitesinden alınmıştır.)


Görsel: www.thehiphopchronicle.com







10 Mayıs 2016 Salı




 ÜNLÜ OPERA UVERTÜRLERİ

(THE GREATEST OPERA OVERTURES)






Yazımın başlığından anlayacağınız üzere, konu opera uvertürleri. Eğer Klasik Müzikten hoşlanmıyorsanız, arada bir de olsa dinlemiyorsanız, yazım size sıkıcı gelecektir; baştan uyarmak istedim. Ama Klasik Müzik tutkunuysanız bu yazı tam size göre, sıkılmadan sonuna kadar okuyup, paylaştığım videoları keyifle dinleyeceğinizi biliyorum; benim gibi...

Yine de operayla ilgilenmeyenlerin merak ederek okumak isteyebileceklerini düşünerek uvertürün tanımını yapmak gerek. Uvertür; operada, perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parçadır. Trafik sıkışıklığı, kuyrukta bekleme vb. nedenlerle operaya geç kalanlara opera başlamadan önce zaman kazandıran uvertürlerin bazılarının ünü,  asıl eserin ününü gölgede bırakmıştır. Bu uvertürlerin en ünlüsü Mozart' ın "Figaro' nun Düğünü" uvertürüdür.

"Figaro' nun Düğünü, Fransız komedi yazarı Beaumarchais' nın Almaviva üçlüsü olarak anılan üç oyununun ikinci bölümüdür. (Birinci, Rossini' nin bestelediği Sevil Berberi). Burada olaylar, Sevil Berberi' nde kaldığı yerden başlar. Opera olarak, Viyana' nın Burgtheater' ında, 1786  yılı Mayıs ayında temsil edildi. Libretto, Mozart operalarının birkaçının da librettisti olan, Lorenzo da Ponte' dir." (klasiknotlari.com)

Seçtiğim ve severek dinlediğim aşağıdaki uvertürleri dinlediğinizde, müzikler size yabancı gelmeyecektir sanırım. Çünkü TV' de  bazı reklamlarda kullanıldığından  kulağınıza aşina gelebileceği gibi, Klasik Müzik yayını yapan bir radyo kanalını dinliyorsanız eğer, hepsiyle tanışmışsınızdır zaten. Belki isimlerini unutmuşsunuzdur diye hatırlatmak istedim.


Mozart - Figaro' nun Düğünü Uvertürü






 Giachino Rossini - Sevil Berberi Uvertürü






Jacques Offenbach - Orpheus in the Underworld Uvertürü





Franz von Suppe - Light Cavalry Uvertürü





Giachino Rossini - William Tell Uvertürü (Final)




Felix Mendelssohn - The Hebrides (Fingal's Cave) Uvertürü





Görsel: Sidney Opera Binası
(www.mimardernegi.com)







4 Mayıs 2016 Çarşamba




"KOKU"LU  ANILAR






İnsan için, koku alma duyusunun güçlü olması iyi mi, yoksa kötü mü diye çok düşünmüşümdür; burnumun kokulara olan hassasiyeti nedeniyle. Hatta seçme şansım olsaydı, koku alma duyumun gücü yerine, gözlerimin bir şahininki kadar keskin görüşlü olmasını yeğlerdim, dediğim de olmuştur.  Çok okumaktan yorulan gözlerimin,optik  cam olmadan her şeyi flu görmesinden yakınarak hem de. Net görebilmek için bir araca ihtiyaç duymak, insanı o araca bağımlı kılıyor. Oysa kokuyu (beyinde bulunan ve kokuyu alan"all factor" sinirinde sorun yoksa), aracısız, direkt alabiliyor, mis mi, yoksa pis mi kokuyor ayırt edebiliyorsunuz. Bu ayrım sonunda da "burnuma kötü kokular geliyor" diyebileceğiniz gibi, "burnuma mis gibi kokular geliyor" da diyebilirsiniz. :)

Bir sokaktan geçerken ya da bir apartmanın merdivenlerini tırmanırken burnunuza gelen kek, kurabiye veya sıcak börek kokusu sizi geçmişe, çocukluğunuza götürebilir; annemin kurabiyeleri gibi kokuyor dedirtebilir. Bu duyguyu yaşamayan veya kokularla geçmişe yolculuk yapmayan biri var mıdır? Sanırım yoktur. Bu yazıyı yazmama neden olan ise bir pastanenin önünden geçerken aldığım geçmişimin kokusuydu. Neden bu kadar güçlüydü ki, kokuyla gelen anılarımın görüntüsü? Bir koku beyinde oluşturduğu bir hafızayla bizi nasıl geçmişe götürebiliyordu ki?  Konuyu araştırmaya  karar verdim ve ilginç bilgilere ulaştım. İşte araştırma sonucu bulduklarım:

Doğamızda, koku duyusunu algılayabilecek canlılar dışında "koku" diye bir kavram olmadığını söyleyen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan koku ile ilgili şunları söylüyor: "Koku, vücudumuzun dış dünyadan haber alma yolları olan temel duyulardan bir tanesidir. Koku dediğimiz kavram aslında sadece bir biyolojik algılama ve yorumlama meselesidir. Kokunun diğer duyulardan bazı farklı yönleri olmakla beraber, hem filogenetik olarak çok "eski" olması hem de davranışlarımız üzerinde doğrudan etkiye sahip olması bakımından önemlidir. Fakat yine koku da diğer duyularımızda olduğu gibi dışarıdan gelen bazı uyaranların mesela burada bazı uçucu kimyasal maddelerin vücudumuzda kendilerine uygun algılayıcı (reseptör) hücreleri etkilemesi sonucu tetiklenen bir dizi karmaşık sinirsel süreç ile algılanır. Neticede yapılan şey, kimyasal sinyallerin kimyasal algılayıcılar (kemoreseptörler) aracılığıyla beynin anlayabileceği sinirsel sinyallere dönüştürülmesidir."

Güzel kokunun kadınlarda ağrı kesici etki yaptığını söyleyen Doç. Dr. Sinan Canan, ağrı duyusunu, depresyon durumlarını ve hafızayı en fazla etkileyen şeylerden birisi "koku"dur diyor ve ekliyor: "Koku duyusu, her ne kadar insanlarda , mesela "köpekler kadar gelişmiş değildir" gibi kalıp cümlelerle hep ikinci üçüncü planda önemli bir duyuymuş gibi düşünülse de aslında öyle değildir. Sadece çevreniz hakkında size çok önemli bilgiler vermekle kalmaz, bütün davranışlarınızı etkileyebilme, hatta biyolojik ritimlerinizi dahi etkileyebilme özelliğine sahiptir. Psikobiyoloji alanında kokuya dair gerçekten çok sayıda çalışma yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor. Mesela bazı kokuların mekan algısını etkilediği, bulunduğunuz yeri size daha büyük ve daha küçük gösterdiği biliniyor. Güzel koku hafıza oluşumuna olumlu etki yapıyor ve güzel olarak nitelendirilen kokularla birlikte öğrenilen bilgi veya beceriler genellikle insanlarda daha kalıcı halde depolanabiliyor. Koku kayıtlarının beyinde nasıl depolandığını, aynen hafıza kayıtlarında olduğu gibi, pek bilemiyoruz. Bu konuda Walter Freeman' ın yaptığı çalışmalar ilginç ayrıntılar verse de yine de kokunun ve benzer sinirsel hafıza kayıtlarının ne şekilde tutulduğu hakkında pek fikrimiz yok. Koku hafızasının görsel hafızadan daha kuvvetli olduğunu ve daha uzun süre saklanabildiğini de biliyoruz.Görülen bir sahnenin hatırlanma oranı üç ayda yüzde ellinin altına düşerken, kokular bir yıl sonra deneklerin yüzde altmış beşi tarafından hala hatırlanabiliyor mesela. Dolayısıyla, koku hafızası görsel ve işitsel hafızadan daha kalıcı etkiye sahip."


Koku duyusunun insanın anne karnında en önce gelişen duyu olduğunu, bu nedenle bebek doğduğu zaman  anne kokusunu diğer kokulardan ayırt edebildiğini ve koku duyusunun bir diğer ayırt edici özelliğinin beyinde talamusa uğramadan direkt olarak koku korteksine giden tek duyu olduğunu ve koku hafızasının görsel hafızadan daha kuvvetli olduğunu ve daha uzun süre saklanabildiğini öğrendikten sonra kokulu anıların neden daha güçlü olarak bizi etkilediklerini anladım. Kokuyla geçmişe yolculuk, anıların çağrılması daha gerçek gibi duruyor, gözlerimizin önünde...İnsan görüntüyü unutabiliyor ama kokuyu asla.


Koku denilince,  Patrick Süskind' in "Koku" kitabından söz etmeden olmaz. Kitabı okumuştum ve yazarın kaleminin gücünün, kokuları sözcüklerle tanımlarken, kokuyu adeta hissettirmesinden geldiğini anlamıştım. Okurken, kitabın kelimeleri kokuyordu sanki. Sonra filmi çekilmişti ama kitabını okuduğum filmleri izlememe huyumdan dolayı filmi izlememiştim. "Koku"nun kahramanı Jean-Baptiste Grenouille, tüm insani duyumlardan ve duygulardan yoksun, sadece kokulara karşı aşırı duyarlı biridir. Çünkü kendisinin kokusu yoktur. İstediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmez. Grenouille, herkesin ve her şeyin kokusunu almaktadır. İstediği tüm kokuları üretmekte gerçek bir dahidir. Kendisinin bulunduğu yerlerde insanların onun kokusunu alamadıklarını anladığı gün, dünyası altüst olur. Artık tek bir amacı vardır; başkalarına, kendisi için sanki insanmış izlenimini verebilecek kokular sürünmektir. 

Bir başka ünlü yazarın, Nikos Kazancakis' in "Zorba" da kokuya ilişkin yazdıkları ise oldukça düşündürücü...

"Ben her insanın ayrı bir kokusu olduğuna inanırım. Biz bunu anlamıyoruz, çünkü kokular birbirine karışıyor, hangisi senin, hangisi benim olduğunu bilemiyoruz; yalnız havanın pis bir koku yaydığını anlıyor; buna da insanlık adını veriyoruz."

Hoş kokulu anılarınızın olması dileğiyle...


Not: Doç. Dr. Sinan Canan' ın "koku" yla ilgili açıklamalarına ve araştırma sonuçlarının tümüne linkten ulaşabilirsiniz:
http://fesraoz.blogspot.com.tr/2012/05/beyni-etkisi-altina-alan-duyu-koku-1.html

Görsel: www.biyolojisitesi.net



25 Nisan 2016 Pazartesi




DÜZCE/HARMANKAYA ŞELALESİ' NDE "RUHUMU ARINDIRMA" VE  MELEN ÇAYI' NDA RAFTİNG
(Masalların masalı gibi bir gezi *)



Yine bir Pazar günü, horozlar ötmeden kalkıyorum, heyecanlıyım. İlk kez göreceğim Harmankaya Şelalesi ve yöreyi merakımdan kaynaklansa da  heyecanım, içten içe biliyorum ki, asıl heyecanım, rafting yapıp yapmayacağıma Melen Çayı' nı gördükten sonra karar verecek olmamdan. Çünkü suyun gücünden korkmuyor değilim.  Suyun (deniz, göl, akarsu) ,yalnızca insan bedenini temizlemekle kalmayıp, insan ruhunu da arındırdığına inanırım. Denemesi bedava; ruhunuz sıkılmış, üzgün ve kederlisiniz. Yakınınızda bulunan dere, göl ya da  deniz kıyısına gidip oturun ve suyun sesine odaklanıp sadece onun sesini dinleyin, melodilerin tınısına bırakın kendinizi. Ne kadar süre orada  kaldığınızın bir önemi yok, kalkıp gitmek istediğinizde, içinizdeki rahatlama, huzur ve dinginliğe  şaşıracaksınız, eminim. 
(Gezi programı; SU' lu olunca ( şelaleli, "çay" lı, dereli, çeşmeli),  böyle bir girizgah yapmak geldi içimden. )

Yol uzun (gidiş-dönüş 500 km), gezi de  günübirlik olunca insan, gideceği yere varmadan yorulmamak için rahat bir otobüsle yolculuk etmek istiyor, ki çok rahat bir yolculuk sonrası Düzce' ye vardık. Ankara-Bolu-Düzce arasında seyir halindeyken kısa mesafelerde değişen bitki örtüsü ve coğrafi yapıyı da gözlemleme olanağı buldum. İç Anadolu Bölgesi' nin mor dağlarından Bolu ve Düzce' nin (Batı Karadeniz) yeşil dağlarına hızlı bir geçiş, mor ve yeşil arasında bocalamanıza neden oluyor. Neyse ki, insan gözü yeşile çabuk alışıyor, doğanın rengi olması nedeniyle ve bocalama yerini engin yeşil denizi izleme zevkine bırakıyor.Bu zevki sözcüklerle anlatmam mümkün değil, görmek, duyumsamak gerek. Ya da Balzac gibi betimleyebilmek. :)

Düzce' ye bağlı Cumayeri İlçesi sınırlarında kalan Dokuzdeğirmen Köyü Rafting alanına giderken, dağlarda eriyen kar sularıyla coşan, sularının rengi yeşile çalan Melen Çayı' nı yol boyunca izledim ve alana vardığımızda kararımı vermiştim; raftinge katılmayacaktım. Dağlarda yürüyüp, fındık bahçeleriyle süslü yamaçlarda gezinip tepelerden hem manzarayı seyredecek, hem de rafting yapanların heyecanlı haykırışlarına yükseklerden eşlik edecektim. Anlayacağınız benim rafting heyecanım bir başka bahara kaldı.

Yeşil doku içerisindeki patikadan hep birlikte Harmankaya Şelalesi' ne tırmanmaya başladık. Tırmanış orta zorluktaydı ve bir kilometre kadar sürdü. Bazı yerlerde su geçişleri oldukça zorluydu. Köylülerin yaptığı derme çatma iki köprüden geçmek, arada bir şelalenin oluşturduğu gölcüklere dalmak gerekti. Ama tepeye çıkıp şelaleyi görünce, saklı cennete ulaşmak için bu yolu katetmek gerekiyormuş dedim, kendi kendime. Başka nasıl bu güzelliğe ulaşılabilir ki? Her güzel şeye ulaşmak için zorlu yollardan geçmek gerektiği gibi... Şelaleyi, etrafı kalabalıklaşmadan görebilmek adına ilk sırada  tırmananlardandım ve kısa süreliğine de olsa sesini dinledim, güzelliğini seyrettim. İnsan kalabalığı oluştuğunda ise mistik arınmam tamamlanmıştı bile. Geldiğimiz yoldan geri dönerken şelalenin yıllar boyunca aktığı yatağının duvarlarındaki kaya katmanları sanki insan eliyle örülmüş taş duvarları  andırır gibi ilginçti. Bunların jeolojik araştırmalarının yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.

Rafting yapacak grup ayrıldıktan sonra, yemyeşil fındık bahçelerinin arasından geçerek köy yoluna ulaştığımızda epeyce yükselmiştik.Manzara nefes kesiciydi. Aşağıda akan Melen Çayı, yüksekte oraya buraya serpiştirilmiş köy evlerinin süslediği her ton yeşilin yer aldığı tepeler. Gel de, Emily Bronte' un "Uğultulu Tepeleri" ni hatırlama! Bu küçük evler,  onun malikanesinden daha görkemli  duruyordu  tepelerde. Hem de uğultusuz! 

Yürüyüşümüzün son noktası Dokuzdeğirmen Köyü' ne vardığımızda, gözlerim çevrede eski su değirmenlerini aradı. Öyle ya, köye adını verdiklerine göre, değirmenler de çevrede bir yerde olmalıydılar. Hayal kırıklığına uğradım doğrusu; değirmenler teknolojiye yenik düşmüşler ve işlevlerini yitirdikleri için de yok olmuşlar. Geriye sadece  köye verdikleri isim kalmış. Köy meydanında bulunan 600 yaşındaki koca çınarı görünce yüzümde güller açtı, şaşırdım. Yüzyıllara meydan okumuş, sert rüzgarlara boyun eğmemiş, insanların hoyratlıklarına aldırış etmemiş. kocaman ve yaşlı gövdesine rağmen hayata inat filiz verdiği dallarındaki yeşil yapraklarıyla dimdik ayakta ve karşımdaydı. Ağacın çevresini dolanıp kof ve çürümüş izlenimi veren kovuğuna girdiğimde şaşkınlığım arttı; 5 kişinin içinde rahatça oturabileceği geniş bir alanda  oturma bankı ve masa yer alıyordu  ve üç çocuk oturmuş keyiflerini kaçıran şaşkın şaşkın ağacı inceleyen, fotoğraf çeken  bu yabancıya yani bana bakıyorlardı. Çocuklardan izin isteyerek kısa bir süre bankta oturdum, gözüm ağaç kovuğunun tepesinden gözüken masmavi gökyüzünde, gönlümde ise Nazım' ın şiiri; Masalların Masalını okumuyor, yazıyordum  sanki:

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de
ömrümüze...

Çok şükür yaşıyorum ve bu güzellikleri gördüm diyerek, ruhum arınmış, gözüm gönlüm açılmış, içim huzurla dolu olarak dönüşe geçmek için bindim otobüse.





Not: Çınar ağaçlarının bin yıl yaşadığı söylenir. Dokuzdeğirmen köyünde bulunan bu 600 yıllık "Anıt Ağaç", kendi haline bırakılsa belki yıllara meydan okuyup bin yıllık ömrünü tamamlayabilir. Ancak, koruma altına alınmış olsa da, İstanbulluların içme suyu ihtiyacını karşılamak için Melen Çayı üzerine yapılacak olan baraj suları altında kalacağını söyledi köylüler. 


 * Nazım Hikmet' in "Masalların Masalı" şiirinden. 








































                   Alttaki beş fotoğraf  Nedim Yılmaz tarafından çekilmiştir.













20 Nisan 2016 Çarşamba




KEÇİBOYNUZU ÇEKİRDEĞİ ELMASIN DEĞERİNİ BELİRLİYOR


Bir çekirdek düşünün, ki  en değerli mücevher addedilen elmasın değerini belirlesin ve dünyada elmasın şaşmaz ölçüsü olarak kabul görsün. Keçiboynuzu çekirdeğinden söz ediyorum. Keçiboynuzu veya harnup, baklagiller familyasından olup Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü yerlerde doğal olarak yetişen ve baklaları yenen, herdem yeşil çalı ya da ağaç formunda olan bir bitki türüdür.






Keçiboynuzunun Yunanca adı keration, İngilizcede carob, Arapçada ise kırrat.
Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış. Elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmış. Bu yüzden keçiboynuzu, kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiş.

Profesör Dr. Aydın Akkaya şöyle yazıyor: "Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur...Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hem de içine su alması olasılığının çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir. 
Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlı döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır...dört tanesi bir dirhem eder.Dirhem değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir...Satıcı iki dirhemlik bir şey satarken (8 çekirdek) lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı alan kişinin itibarını gösterir.
Olağandan fazla giyinen, süslenen vb. kişilere de "İki dirhem bir çekirdek" denmesi bundan kaynaklanmaktadır."
( www.milliyet.com.tr 19.10.1997, Zülfü LİVANELİ)

Keçiboynuzu çekirdeği özelliklerinden dolayı bütün kültürlerde elmasın değişmez ölçüsü olarak kullanılmış, bu ölçüye adını vermiş ve deyimlere yerleşmiş.