29 Ağustos 2016 Pazartesi









SANA BORÇLUYUZ TA DERİNDEN


Sana borçluyuz ta derinden
Çünkü yurdumuzu sen kurtardın
Hasta, yorgun düşmüştük
Yaralarımızı iyice sardın

Yiğittin, inanç doluydun, yapıcıydın
Sanatkardın, denizler kadar engin
Kimsenin görmediğini görürdü
Sevgiyle bakan gözlerin

Dedin ki bu millet, bu büyük millet
Yüzyıllar boyu geri kalmış
Bu yurt, bu güzel yurt, bizim yurdumuz
Her yanından yaralar almış

Dedin ki bir güzel savaşmalı
Kurmak için yeniden
Bilgiyle, inançla coşkunlukla
"Öğün, çalış, güven"

Sana borçluyuz ta derinden
Işığısın bu yurdun
Dilimizi, ulusallığımızı öğrettin bize
Çünkü cumhuriyetimizi sen kurdun

Hürriyeti sen yaydın içimize
Halkçıyız dedin halk içinden
İnançta hür yetiştirdin bizi
Borçluyuz sana ta derinden

Devrimlerle yüceltti, çok yüceltti
Bu milleti temiz ellerin
Sana borçluyuz ta derinden
En büyüğü Mustafa Kemaller' in

Cahit Külebi




30 Ağustos "ZAFER BAYRAMI" mız kutlu olsun.  O zafer kazanılmamış olsaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti varolamazdı. Sana borçluyuz ta derinden; varlığımızı özgür kıldığın, cumhuriyeti kurduğun, devrimlerle milletimizi yücelttiğin için. Ve seni sevgiyle, saygıyla anıyorum ulu önder ATATÜRK' üm, bugün de...


Not: Kurtuluş Savaşı' nın özeti gibi duran Mustafa Kemal' in yukarıdaki fotoğrafını çeken Ethem Tem (Daha sonra ordunun resmi fotoğrafçısı olmuştur), Büyük Taarruz sırasında Atatürk ile beraber Kocatepe' dedir. 1960 yılında Fikret Otyam ile yaptığı söyleşide o günü şöyle anlatıyor:

"Taarruz şafak vakti saat beş' te başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor; direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleri ile düşman cephesine bakıyordu... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasında idi....Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, fotoğrafı çektim. Saat 11' di..."





24 Ağustos 2016 Çarşamba




ÖVGÜ ÖZGÜVENİ NASIL YIKABİLİR?





Bugünlerde çocuklarımızı övgüye boğuyoruz. Övgü, özgüven ve akademik başarının bağlantılı olduğuna inanılıyor. Fakat yeni araştırmalar aksini işaret ediyor - son on yılda gerçekleştirilen özgüvenle ilgili bir dizi çalışma, bir çocuğu "zeki" olduğunu söyleyerek övmenin okul başarısına yardımcı olmadığını söylüyor. Tam aksine, başarısının düşmesine neden olabiliyor. Çocuklar övgüye genellikle vazgeçerek karşılık veriyor "en iyisini" zaten yaptıysam niye yeni bir resim yapayım? Veya çocuk aynı performansı yineliyor - eskisi onca alkış aldığına göre niye yeni bir şey çizeyim?

1998 tarihli, bugün epey bilinen bir araştırmada, psikologlar Carol Dweck ile Claudia Mueller, on ve on bir yaşlarındaki 128 çocuğa bir dizi matematik problemi verdiler. İlk ve basit problemleri tamamlayan çocukların her birini, tek bir tümceyle övdüler. Bazı övgü tümceleri doğrudan zekayla ilgiliydi - "Çok iyi sonuç aldın, ne kadar akıllısın"- bazıları da çalışkanlıkla - "Çok iyi iş çıkardın, ne kadar gayretlisin." Arkasından çocuklara daha zor problemler verdiler. Bu seferki test sonuçları dramatikti. Çabaları için övülen çocuklar, yeni yaklaşımlar denemeye daha hevesliydi. Ayrıca daha dirençliydiler, başarısızlıklarını zeka noksanlığına değil, yeterince çaba göstermemiş olmalarına bağlıyorlardı. Zeki oldukları için övülenler başarısızlık karşısında  daha fazla kaygılanıyor, problem çözerken zaten bildikleri konuları seçme eğilimi sergiliyor, problemler zorlaştığında çaba göstermekten daha çabuk vazgeçiyorlardı. "Çok zekisin" tümcesini duymanın başta verdiği heyecan nihayetinde kaygının artmasına, özgüven, motivasyon ve performansta düşüşe neden oluyordu. Araştırmaya katılan öğrencilerden başka okuldaki öğrencilere mektup yazarak deneyimlerini paylaşmaları istendiğinde, "akıllı" çocuklardan bazıları aldıkları puanı yükselterek yalan söylemişlerdi. Kısacası tek bir övgü tümcesi çocukların özgüvenini yıkmaya, onları yalan söyleyecek kadar mutsuz etmeye yeterli olmuştu.

Küçük çocukların olduğu her yerde; çocuk parkında, Starbucks' da ya da anaokulunda arka planda övgü korosunu duyabilirsiniz: "Aferin oğlum," "Aferin kızım",  "Harikasın canım." Çocuklarımızı takdir etmekle, harika çocuklara sahip olan harika bir ebeveyn olduğumuzu çevremize sergileyip bir süreliğine kendi özgüvenimizi yükseltebiliriz - fakat aslında çocuklarımızın benlik duygusu için faydalı bir şey yapmıyoruz. Anne babamızdan farklı olmak için bunca çabalarken aslında hemen hemen aynı şeyi yapıyoruz çünkü - tıpkı düşüncesizce eleştiren önceki kuşak gibi, düşüncesizce boş övgüler dağıtıyoruz, hepsi bu. Şayet çocuğumuzu, onun dünyasını, neler hissettiğini düşünmekten kaçınmak için övgüleri peş peşe sıralıyorsak, tıpkı tenkit yağdırırken olduğu gibi aslında kayıtsızlığımızı ifade ediyoruzdur.

Çocuğun özgüvenini güçlendiren övgü değilse nedir?

Zihnen, bedenen ve duygusal açıdan hazır bulunduğumuzu göstermek çocuğun özgüvenini güçlendirir çünkü çocuğa hakkında düşünmeye değer olduğu bilgisini verir. Bu olmadan, çocuk yaptıklarının kendi içinde bir amacı olmadığı, yalnızca övgü almaya yaradığı düşüncesine kapılabilir. Ona dikkatimizi verip özen göstermiyorsak, çocuktan dikkatini verip özen göstermesini bekleyebilir miyiz?

Bütün benliğimizle orada olmak, çocuklarımızla, dostlarımızla, hatta kendimizle baş başayken bile zordur. Fakat birinin özenli dikkatini hissetmek, birinin hakkımızda düşünmeye çalıştığını duyumsamak - hepimiz övgüden çok bunu istemez miyiz?

Stephen Grosz - İncelenen Hayatlar, Kendimizi Nasıl Yitirir, Nasıl Buluruz kitabından alıntıdır.






20 Ağustos 2016 Cumartesi




EŞEKLİ KÜTÜPHANE...





Cumhuriyet kuşağından bir ademoğlunun heyecanına, yokluk ve yoksunluk yıllarının yaratıcılığına, kitabın su kadar, hava kadar elzem olduğunun farkına varmış bir kütüphane memurunun çabasına dairdir öykümüz...

Mustafa Güzelgöz, 1946 yılının Ekim' inde atanır Ürgüp Kütüphanesi' ne. Genç bir kitap tutkunu olarak....

Bırakın kara trenleri, eski usul otomobillerin dahi geçemediği, arşınlamanın dahi zor olduğu taşlı yolların ardındaki köyleri, kitap yüzü görmemişleri kestirir gözüne,
"İnsan kitaba gideceğine, kitap insanın ayağına gelmelidir" diye tutturur. O uzak bölgeler için kitabın çölde vaha sayıldığı günlerdir bir de...

Ve göreve başlamasından birkaç yıl sonradır ki, alır izni amirinden ve biner eşek sırtına, kitap taşır köylere, kasabalara...İlk yıl, ikinci yıl, olmuştur işte. Ödünç kitaplar bir bir genç beyinlere, kitap meraklılarına tutuşturulmuştur.

Derken, daha fazla diye diye, bir yardımcı ister amirinden. Ama eşekli ve en az ilkokul mezunu olması şartını da koyarak. Hayrettir ama, ilk anda komik bulunan bu talep devletçe karşılanır. Ve işte o andan itibaren büyük bir serüven başlar, 30 yıl süren.

Ayaklı kütüphaneye dönüşen eşeklerin sırtında, Güzelgöz bir yoldan, yardımcısı diğerinden başlarlar kitap dağıtmaya, kitap okutmaya. Karacaoğlan' dır, Hayber Kalesi' dir ve benzeridir. Ağır olmayan kitaplar taşınır sıkça. Talep arttıkça arz da artar. Klasikleşir kitaplar.
Hayat işte, derler ki eşekli kütüphanecinin kitap saldığı köylerde kız kaçırma da azalır, kan davaları da.

Ve ne olur?
Güzelgöz' e 63 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği, "İnsanlığa ve Barışa Hizmet Ödülü" verir, Kennedy imzasıyla.
Ne olur, ülkeden ve dünyadan kitap desteği yağar Güzelgöz' e...

Ve ne olur, armağan Jeep' e biner bir gün Güzelgöz! Ama ilk göz ağrısı eşeği unutmadan, üstünden inmeden.

Ve tabii ki ne olur, 72' de emekli olur, 2005' in Ocak' ında da huzurla göçüp gider!

Tarihe not düşülür; Bu dünyadan eşekli kütüphaneci geçti. Güzel ve aydınlık geçti!

KAYNAK: Nebil Özgentürk, Türkiye' nin Hatıra Defteri (1923' ten Günümüze. DenizKültür Yayınları No:25)




"Kütüphanecilik alanında yaratıcılığın, özellikle de halk kütüphaneciliğinde yerellik ve bunun özgünlüğünü, bu özgünlüğe bağlı etkinliklerin önemi açısından Mustafa Güzelgöz, dünya kütüphaneciliği içindeki haklı yerini almış bulunmaktadır. Güzelgöz, yaratıcılığı ve özgünlüğünü Ürgüp ve köylerine eşek sırtında taşınan kitaplar ötesine taşımayı başarmış; kütüphanenin işlevini yalnız kitap, bilgi sanan bir yer olma dışında ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeye katkı sağlama biçiminde de yansıtmayı becermiş ender rastlanacak bir örnektir."
Eşekle Gelen Aydınlık - Mustafa Güzelgöz Kitabı (Aydın İleri-Tayfun Talipoğlu)

Ülkemizde ve dünyada Eşekli Kütüphaneci olarak tanınan kitap tutkunu Mustafa Güzelgöz'ü tanıtmak istedim; zor şartlarda, yolu izi olmayan köylere eşek sırtında kitap götüren, hayatında kitap görmemiş insanları kitapla tanıştıran ve onlara okuma alışkanlığı kazandıran bu azimli ve çalışkan kütüphaneci unutulmasın, hatırlansın diye. Günümüzde kitaba ulaşmak çok kolay ama okur bulmak zor. Oysa, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, teknolojik ürünler (internette yer alan kitap özetleri, oyunlar, bilgier ve benzeri) kitap okuma zevkinin  yerini alamazlar... Okumaya hem de çok okumaya ihtiyacımız var.


Not: Eşekli Kütüphanecinin yaşam öyküsünü, yazar Fakir Baykurt, "Eşekli Kütüphaneci " eserinde romanlaştırmıştır.

Ayrıca yazar Ahmet Şerif İzgören " Süpermen Türk olsaydı Pelerinini Annesi bağlardı" adlı kitabının girişimcilik bölümünde Mustafa Güzelgöz' ün hikayesini anlatmaktadır. (tr.wikipedia.org)




12 Ağustos 2016 Cuma




BİR MUTLULUK ÖYKÜSÜ


Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. 

Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepside delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabii  kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından, kralın emirlerini saçma bulur, uygulamazlar.
Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki, "Gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz."

Ve öyle yaparlar: Kral ile kraliçe' de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur. 

Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölümüne dek ülkesini yönetebilmiştir.
Paulo Coelho - Veronika Ölmek İstiyor (s:41)

Aynı kuyunun suyunu içmiş olanlar, kendilerini normal sanırlar, çünkü hepsi aynı şeyleri yapıp dururlar. Mutlu olmak istiyorsanız, onların kuyusundan su içmiş gibi yapın. Bakın o zaman hayat ne güzel ve de ne rahat...

3 Ağustos 2016 Çarşamba




VERONİKA ÖLMEK İSTİYOR




Paulo Coelho' nun "Veronika Ölmek İstiyor" romanını ikinci kez okudum. Bazı kitaplar vardır, ki yeniden okumak istersiniz. Ya kitabı çok beğenmişsinizdir, zaman geçince unutmuşsunuzdur ve hatırlamak için yeniden okursunuz ya okuduğunuz kitapta kendinizden çok fazla şey bulmuşsunuzdur ve kendinizle yüzleşmek istercesine o kitabı yeniden okursunuz ya da Arthur Schopenhauer' in söylediği gibi; "Kitabın başlangıcı sonunun bilinmesini gerektirirken, son da aynı şekilde başlangıcın bilinmesini gerektirir. Bu durumda ilk okuma ikinci okuyuş sırasında başlangıçla son ya da diğer parçalar arasındaki bağlantıyı kurmak için gereklidir ve asıl okuma ikinci okuma olacaktır." görüşüne katılarak  bir kitabı ikinci kez okumak isteyebilirsiniz elbette.

Hangi gerekçeyle olursa olsun ikinci okumaların tadı bir başka oluyor diyerek kitabın konusuna geçeyim. Veronika, görünüşte her istediğine sahip, 24 yaşında genç ve güzel bir kadındır. Yeterince güzel, renkli bir yaşamı vardır. Her gün başka erkeklerle gezer, dolaşır, zaman geçirir. Ama Veronika mutlu değildir. Yaşamında bazı şeylerin eksikliğini hisseder ve ölmeye karar verir. Bu kararı almasının iki nedeni vardır. Bu nedenlerin birincisi; Veronika' nın hayatında her şeyin çok güzel olmasıdır. Bu güzellik ve mükemmellik hayatını monotonlaştırmıştır. Veronika bu tekdüzelikten çok sıkılmıştır. İkinci neden daha somuttur. Ona göre, dünyada her şey kötüye doğru gitmektedir ve Veronika bu durum karşısında acizdir; değişen ve kötüleşen dünya şartlarına karşı elinden hiçbir şey gelmez çünkü. Bunları düşünerek aşırı dozda uyku ilacı içer ve intihar eder ama kurtarılır. Kurtarıldıktan sonra,  Veronika gözlerini, Ljubliyana' nın ünlü akıl hastanesi Villete' de açar. Dr. İgor Veronika' ya "İntihar denemesinin kalbinde tedavisi mümkün olmayan bir hasara yol açtığını; bu nedenle bir haftalık ömrünün kaldığını söyler."
Veronika bunu öğrendikten sonra, tekrar kendini öldürmeye kalkışır ama yakalanır. Daha sonra da  durumunu kabullenir. 
Gerçekte Veronika' nın kalbi sapasağlamdır ve kendisi de sağlıklıdır. Dr. İgor, üzerinde çalıştığı  tezini Villete' ye yatırılan Veronika üzerinde denemeye karar vermiştir sadece. Dr. İgor' un tezine göre, insana, kendini öldürmek isteyen bir insana yaşama bilinci ölüm bilinciyle aktarılır. Yani kendini öldürmek istemiş ve başarısız olmuş birine, birkaç günlük ömrü kaldığı söylenirse, o kişi fazladan yaşadığı her günü bir "mucize" olarak görecek ve ona göre yaşayacaktır. Veronika da Dr. İgor'u yanıltmaz ve yaşadığı her günü mucize olarak görmeye ve yaşamaya başlar.

Villete' de kaldığı sürece çeşitli insanlarla, çeşitli dünyalarla tanışan Veronika, yabancısı olduğu yeni duyguları keşfeder: Kin, korku, aşk, hatta cinsellik. Ayrıca daha önceden bilmediği, tanımadığı başka başka Veronikaları keşfeder içinde. Bu çok hoşuna gider.  Eduard adında, şifa bulmaz bir şizofrene aşık olur. Yıllardır hastanede yatan ve neredeyse hiç kimseyle iletişim kurmayan Eduard da  önce Veronika' nın çaldığı piyanodan yükselen melodilerle, daha sonra yakın temasla Veronika' yla iletişime geçer. 

Veronika ölümü beklerken, çevresindeki insanları gözlemlerken varoluşunun her dakikasının yaşamla ölüm arasında bir seçim olduğunun farkına varır. Ve ömrünün son günlerini istediği gibi yaşayabilmek, Ljubliyana sokaklarında özgürce dolaşabilmek için Eduard ile birlikte hastaneden kaçarlar. Tabii ki,  Dr. İgor' un göz yummasıyla gerçekleşir bu kaçış.

Delilik üzerine yazılmış ve okuduğum en güzel kitaplardan biridir Veronika' nın öyküsü. Sonunu merak ediyorsanız, romanı okumalısınız. Ha, bir de kitap filme aktarılmış. Filmi izledim ama asla kitabın tadını vermiyor, belirtmeliyim. 

Kitabın arka kapak yazısında şöyle yazıyor:  "Paulo Coelho, bu yeni kitabında, çağımız insanını rahat bırakmayan delilik olgusunu işliyor; toplumun normal kabul ettiği kalıpların dışına düşen insanları anlatıyor. 
Veronika Ölmek İstiyor, farklı düşünceleri yüzünden sık sık başka insanların önyargılarını göğüslemek zorunda kalanlar için değişik bir yaşam tarzı bulma ihtiyacını irdelerken, insanlığın temel sorunlarından birini içeriden bir yaklaşımla ortaya koyuyor." 

Toplum (mahalle) baskısından kurtulmak için "deli" numarası mı yapmalı:" Delidir, ne yapsa yeridir" diye sadece delilere hoşgörü gösteren  bu "akıllı"  dünyada.


  
  
 

26 Temmuz 2016 Salı




KEŞKE...


Biraz iddialı olacak ama  her derde deva bir ilaç olarak bilinir aspirin  ve dünyada en tanınan ve en çok kullanılan ilaçtır. Hiç düşündünüz mü, aspirin gibi bir sözcük var mıdır dilimizde? Yani olumlu ve olumsuz duygularımızı ifade edebileceğimiz, geçmiş ve  şimdiyi kolaylıkla anlatabileceğimiz, pişmanlık ve özlemlerimizi dile getirebileceğimiz  tek bir sözcük.  Ben düşündüm ve  "keşke" yi uygun gördüm. Keşke düşünmeseydim!! Düşünmeden geçen hayat, rahat, kaygısız ve endişesizmiş meğer. Ot misali ama otlar da yaşıyorlar değil mi?
 
"Keşke" yi sık kullananlar (artık alışkanlık yapmıştır onlarda) olduğu gibi, çok az kullananlar, ya da hiç kullanmamak için kendini zorlayanlar vardır muhakkak. Bu durum, kişinin karakteriyle ilgili olabileceği gibi düşünmeden verdiği kararların sonuçlarına, ya da öngörülerinde yanılıp yanılmamasına bağlı olarak  değişebilir. Hayatında hiç "keşke" demediğini iddia eden kişilerin demek ki hiç ağrısı olmamış, ateşi yükselmemiş ve de eklemleri sızlamamış! Dolayısıyla aspirine ihtiyaç duymamış. Oysa, insan yaş aldıkça ve bu yaşların toplamı arttıkça, (hiç aspirin kullanmamış olsa bile) damar sağlığı için aspirine ihtiyaç duyar ve doktor tavsiyesiyle almaya başlar. Aspirin kullanmaya başlayınca da "keşke" ler artar; yaşanmışlıkların pişmanlıkları, özlemleri ve şimdiye dair dilekler "Keşke şunu yapmasaydım", "Keşke zamanında çekip gitseydim", "Keşke beni sevse", "Keşke sınıfını geçse", "Keşke görebilseydim yüzünü", "Keşke ağlasaydım doya doya", keşke! keşke!

Dilimizin zenginliğidir bu; bir ünlem bile, ne çok şey ifade edebiliyor bize. Tek başına sözcüğün kendisi iç çektirebiliyor, gözleri yaşartıp uzaklara daldırabiliyor. Oysa, sözcük zımızdan çıktığında ve sesini duyduğumuzda, zihnimizde canlandırabileceğimiz, bize çağrışım yaptırabilecek ne bir imgesi ne de bir anlamı vardır KEŞKE Ne anlamı var? Hiç.
Ve bu "hiç"lik yanıltmasın,  bizi ayakta tutanın hiçlik bilinci olduğunu ne güzel anlatır Mevlana Celaleddin-i Rumi: " Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen Hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir."

Hiçlik bilincinize katkı sağlayan  keşkeleriniz  istediğiniz kadar olsun. Sanırım, iyi bir dilek bu... 






13 Temmuz 2016 Çarşamba




CUMHURİYET 'İN BAŞKENTİNİ TAÇLANDIRAN MİMAR: CLEMENS HOLZMEİSTER





Başkentimizin güzel havasının yanında,  caddelerinin genişliğini, Cumhuriyet' in ilk yıllarından kalan mimarisini, özellikle TBMM, Bakanlıklar civarının mimarisini çok beğenmişimdir. Hele Kızılay Meydanı' nda bulunan "Güven Anıtı" adı gibi güven vermiştir bana , geleceğe yönelik olarak. Anıtın etrafında bulunan banklardan birinde oturup güvercinleri izlemek, fıskiyelerden fışkıran su sesini dinlemek ve anıta bakarken içinin umutla dolması ne muhteşem bir duygudur. Güven ve umut ikilisi insanın yaşamda kaybetmek istemeyeceği altın anahtarları değil midir?

TBMM ile Güven Anıtı' nın mimarının Clemens Holzmeister olduğunu biliyordum; merak ettiğimden araştırmıştım. Hatta, 7 Mayıs 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde şöyle bir haber vardı: "TBMM, 'Devlet Mahallesi Mimarı' olarak da anılan kendi mimarı Prof. Clemens Holzmeister' e 74 yıl sonra vefa borcunu ödeyecek. İktidar ve muhalefet tarafından ortaklaşa benimsenen Prof. Holzmeister' in anıt heykelinin dikilmesi kararının ardından harekete geçildi, anıtın dikileceği alanda hazırlık başlatıldı. 24. dönemin ilk aylarında açılışı yapılması beklenen anıt heykel, meclis bahçesinde bulunan havuzun yanında yer alacak." Heykelin açılışının yapılıp yapılmadığı hakkında bilgim yok. Ancak, 2008 yılında Çankaya' daki bir caddeye Clemens Holzmeister adının Büyükşehir Belediye Meclisi kararıyla verildiğini biliyorum.  İşte Salzburg gezisinde şehrin içinde  bulunan mezarlıkta mezarları bulunan ünlü kişilerin arasında Clemens Holzmeister' in de yatmakta olduğunu öğrendiğimde, memleketimden çook uzakta başkentimi düşündüm ve başkentimizi mimarisiyle taçlandıran bu değerli mimarı saygıyla anmadan geçemedim. Belki birileri okur, belki tanımayanlar vardır diye kısaca bu ünlü mimarı ve eserlerini tanıtmak istedim. Bunu yaparken, Atatürk' ün sanata ve sanatçıya verdiği önemin, değerin ve ileri görüşlülüğünün bir kez daha altını çizmek istedim ayrıca.

Avusturya' lı mimar ve tasarımcı olan Clemens Holzmeister, 27 Mart 1886' da Tirol' de Fulpmes kentinde (Avusturya) doğdu. Babası Johann Holzmeister kahve ticaretiyle uğraşıyordu. Ailenin bir önceki kuşağı Avusturya' daki kötü ekonomik koşullardan dolayı Brezilya' ya yerleşmişti. Kahve işi Brezilya' dan onlara kalan bir işkoluydu. Clemens Holzmeister, Avusturyalı aktris olan Judith Holzmeister' ın (Doğum Tarihi: 14 Şubat 1920) babasıdır.

1906-1913 yılları arasında Viyana Teknik Üniversitesi' nde Mimarlık eğitimini tamamladı, 1919' da Roma döneminden başlayarak kilise yapımını inceleyen tezi ile doktor ünvanını aldı. Avusturyalı tasarımcı, Avusturya Akademisi mezunu Prof. Clemens Holzmeister, yaşamı boyunca Ankara' da bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi dahil olmak üzere 673 projeyi gerçekleştirmiştir.

1919-1924 yılları arasındaİnnsbruck' ta Devlet Yapı Sanat Okulu' nda öğretim görevliliğinin yanı sıra kilise yapıları gerçekleştirdi ve Unterberger' de ideal tasarımlar sergisini açtı. Viyana Krematoryumu' nda görevlendirilen Holzmeister, 1924 yılı başlarında tamamladığı bu yapıyla Avusturya' da tanınmaya başladı. Yine aynı yıl Viyana Güzel Sanatlar Akademisi' nde öğretim üyesi ve yönetici olarak göreve başladı. 1933-1937 yılları arasında aynı kurumun rektörlüğünü üstlendi.

1924' te Viyana' da bir toplu konut uygulaması gerçekleştiren Holzmeister 1926' dan 1938' e değin sürecek olan Salzburg Festspielhaus' un yenileme çalışmalarını başlattı. 1928-1933 arasında Viyana' daki akademik çalışmalarının yanısıra Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi' nde de dersler verdi. Almanya' daki bu akademik çalışmaları sırasında 1929' da daha sonra Hitler rejimince yıktırılan ve mekan açısından dönemin en etkileyici yapılarından biri sayılan Schlageter Anıtı' nı gerçekleştirdi. Almanya va Avusturya' da birçok yapı inşa eden Holzmeister, Hitler rejiminin baskıları nedeni ile 1933' te Düsseldorf' taki akademik görevinden ayrılmak zorunda kaldı.

Holzmeister, yeni TBMM binasının yapımı için 11 Ocak 1937' de çıkarılan bir yasa ile açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi uluslararası mimari proje yarışmasının birincilik ödülünü Atatürk' ten aldığı sırada ve 1938 yılında Avusturya' nın Hitler tarafından işgali nedeniyle ülkesine dönmeyip Türkiye' de yaşamayı tercih etti. Viyana' dan ayrılarak İstanbul' a yerleşti. Holzmeister, bu dönem içinde 1940-1949 yılları arasında (İTÜ) İstanbul Teknik Üniversitesi' nin Mimarlık Fakültesinde profesör olarak görev yaptı, mimarlık dersleri verdi.


Prof. Dr. Clemens Holzmeister' in TBMM binasının proje işleri ile ilgili olarak görevlendirildiğine dair Cumhurbaşkanı Atatürk' ün de imzası olan 21 Mayıs 1938 tarihli kararname. ( Cumhuriyet Müzesi)

Daha önceleri 1927-1938 yılları arasında Viyana' daki bürosunda tasarladığı projeleri gerçekleştirmek için Ankara' ya gelen Holzmeister, Türkiye' nin yeni biçimlenen başkentinde çok sayıda kamu yapısı tasarlayıp gerçekleştirme olanağı buldu.


TBMM binası

Atatürk' ün ölümünden sonra açılan Anıtkabir proje yarışmasında da Holzmeister yer alacaktı. Ama tepkiler üzerine yarışmaya Türk mimarlar da davet edildi.Ve biraz da bu baskının sonucu olsa gerek Emin Onat ve Orhan Arda' nın projesi birincilik kazandı.

Aynı yıllarda, Brezilya' ya giderek; Belo Horizonte Katedrali' ni ve Rio' da Prafektur' u tasarladı. 1951' de Graz Teknik Yüksekokulu'nda şeref doktoru unvanını, 1953' te Avusturya Devlet Mimarlık Büyük Ödülü' nü aldı ve 1950' de Viyana Güzel Sanatlar Akademisi' ndeki görevine yeniden getirildi. 1954-1957 yılları arasında bu kurumda yeniden rektörlük yaptı. 1956-1960 arasında Salzburg' daki Festspielhaus' un 1926' dan beri devam eden yenileme ve geliştirme çalışmalarını tamamlayan Holzmeister, 1961' de akademiden emekli olup ve Salzburg' da çalışmalarına devam etti.

Holzmeister 1947 yılına kadar İstanbul' da sonrasında ise Ankara' da bulundu.1954 yılında ise Viyana' ya geri döndü. 

Çok az sayıda mimarın elde edebileceği bir ayrıcalık olan yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin yönetim merkezinin, en önemli binalarının tasarlanması görevi, Holzmeister'i o yılların en önemli ve en güçlü mimarı konumuna getirdi. Holzmeister, bu kamu yapılarını genç Türk devletinin gücünü ve kararlı kalıcılığını göstermek için; anıtsal klasikçiliğin yanısıra modern mimarlık anlayışı ile tasarlayıp uyguladı.

Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister, iki dünya savaşı arasındaki yıllarda tasarladığı anıtlar, kiliseler, tiyatro yapıları ve opera sahneleriyle ünlendi.Kayda geçmiş 700'e yakın projesini hayata geçirdiği ülkeler arasında en başta Avusturya, Almanya ve Türkiye geliyor. Clemens Holzmeister, Türkiye' de cumhuriyetin kurulduğu yıllarda yönetimin "resmi mimarı" olarak tanındı. 1927-37 yılları arasında gerçekleştirdiği ilk 15 eseri için bakanlıklar bölgesini oluşturan binalar yer alıyor.

Holzmeister 1978' de son olarak Ankara' yı ziyaret edip 1963' te tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının genişletilmesi çalışmalarına katıldı.

Holzmeister 12 Haziran 1983 yılında Hallein-Salzburg, Avusturya' da 97 yaşında vefat etti.

Ödül Aldığı Yarışmalar:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Binası, 1. Ödül, 1938

Projelerinden bazıları:

Milli Savunma Bakanlığı Binası (1927-30)

Milli Eğitim Bakanlığı Binası (1929-34)

Güven Anıtı (1931-36)

Çankaya T.C. Cumhurbaşkanlığı Köşkü (Pembe Köşk) (1931-32) (Anton Hanak ve Josef Thorak ile)

Ulus Merkez Bankası Binası (1931-33)

İçişleri Bakanlığı Binası (1932-34) ve arkasında yer alan Vilayet Meydanı (1933-35)

Yargıtay (İktisat ve Ziraat Vekaleti) Binası (1930-34)

Bayındırlık Bakanlığı (Nafia Vekaleti) Binası (1931-34)

Ulus Emlak Kredi (Emlak ve Eytam) Bankası Binası 81933-34)

Türkiye Büyük Millet Meclisi Binalar Topluluğu (1938-63)

Avusturya Büyükelçiliği (1936)

Ankara Harp Okulu Binası (1930-35)

Ankara Orduevi Binası (1930-35)

Genel Kurmay Başkanlığı Binası  (Erkan-ı Harbiye Binası) (1930)

Holzmeister' in Ankara' daki önemli eserleridir.

KAYNAK: www.biyografi.net.tr