17 Mayıs 2016 Salı




"EN KÖTÜ KARAR KARARSIZLIKTAN İYİDİR" DERLER YA, "KARARSIZ KASIM" OLMAYIN , AMA ACELE KARAR DA VERMEYİN!





Yaşadığımız her gün, hemen hemen her an bir karar vermek zorunda kalırız. Sabah kalkarız; ne yesem, ne giysem, saçımı nasıl tarasam, işyerinde bana kötü davranan müdürümle nasıl konuşsam, akşam eve giderken ne alsam, çocuğuma kızmıştım, nasıl gönlünü yapsam vb. gibi sorularımız "ne, nasıl" la başladığında bir karar vermek zorunda kalırız. Yani insan kendisi için karar verir, başkaları için değil. Bu nedenle de karar verme, ve verdiği kararın sonuçlarına katlanma  kendi sorumluluğundadır. 

Tabii ki, verdiğimiz ya da vereceğimiz bir karar, geçmiş bir davranış ve gelecekle ilgili sonuçları yansıttığından çeşitli aşamalardan oluşan bir  süreç gerektirir. Ben burada o süreçlerden söz etmeyeceğim. Ancak, karar verme sürecini ussal düzenlemeler dışında bir takım nesnel ve öznel faktörlerin etkilediğinin altını çizerek, karar vermenin akılcı bir biçimde ve bilinçli bir seçim yapma süreci olduğunu belirtmek isterim. Karar, iki yoldan birini seçmemizdir ki, Anthony Robbins' in söylemiyle; "Kaderimiz karar anlarımızda biçimlenir." Kader ise bir şans oyunu değil, seçim sorunudur. Beklenecek değil, elde edilecek bir şeydir, diye ekler William J. Bryan.

Dilimizde hala kullanılan "Kararsız Kasım" deyimi 1970' li yıllarda TV' de yayınlanan bir banka reklamında oynayan Rüştü Asyalı' ya söylettirilmişti. Reklam iyi tutmuş olacak ki, karar vermede zorluk çekenlere "Kararsız Kasım" denilmektedir, bugün de. Sloganı yaratan reklamcıyı kutlamak gerek, dilimize katkısından dolayı. Kararsızlık zamanımızı çalan hırsızdır, demiş bir düşünür. Hırsızı yakalamak bizim elimizde, bir karar vererek. Çünkü kararsızlık insanı yıpratır, huzursuz eder,  fasit bir daire içinde dönüp durmasına neden olur ve bir türlü çemberi kırarak dışarı çıkamayan biri haline dönüştürür insanı. Bunun için demişler; en kötü karar, kararsızlıktan iyidir, diye. Şöyle ya da böyle bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz. Ama illa bir karar vereceğiz, diye acele kararlar almamaya da dikkat etmeliyiz. Böyle anlarda aklıma gelen ve kararlarımı yeniden gözden geçirmeme neden olan Lao Tzu' n güzel bir hikayesi var. Hikayenin adı:  Yaşlı Adam ve Beyaz Atı. Bu hikayeden belki sizin kararlarınız da etkilenir. Kim bilir?

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış . "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın." demişler. İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. Babalık demişler, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu adamın akli dengesi yerinde değil" diye alay etmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bu atlar yüzünden tek oğlın, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. 

İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar, "oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir. "
"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
(Lao Tzu) Bu öykü, dergi.aktiffelsefe.org adlı web sitesinden alınmıştır.)


Görsel: www.thehiphopchronicle.com







10 Mayıs 2016 Salı




 ÜNLÜ OPERA UVERTÜRLERİ

(THE GREATEST OPERA OVERTURES)






Yazımın başlığından anlayacağınız üzere, konu opera uvertürleri. Eğer Klasik Müzikten hoşlanmıyorsanız, arada bir de olsa dinlemiyorsanız, yazım size sıkıcı gelecektir; baştan uyarmak istedim. Ama Klasik Müzik tutkunuysanız bu yazı tam size göre, sıkılmadan sonuna kadar okuyup, paylaştığım videoları keyifle dinleyeceğinizi biliyorum; benim gibi...

Yine de operayla ilgilenmeyenlerin merak ederek okumak isteyebileceklerini düşünerek uvertürün tanımını yapmak gerek. Uvertür; operada, perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parçadır. Trafik sıkışıklığı, kuyrukta bekleme vb. nedenlerle operaya geç kalanlara opera başlamadan önce zaman kazandıran uvertürlerin bazılarının ünü,  asıl eserin ününü gölgede bırakmıştır. Bu uvertürlerin en ünlüsü Mozart' ın "Figaro' nun Düğünü" uvertürüdür.

"Figaro' nun Düğünü, Fransız komedi yazarı Beaumarchais' nın Almaviva üçlüsü olarak anılan üç oyununun ikinci bölümüdür. (Birinci, Rossini' nin bestelediği Sevil Berberi). Burada olaylar, Sevil Berberi' nde kaldığı yerden başlar. Opera olarak, Viyana' nın Burgtheater' ında, 1786  yılı Mayıs ayında temsil edildi. Libretto, Mozart operalarının birkaçının da librettisti olan, Lorenzo da Ponte' dir." (klasiknotlari.com)

Seçtiğim ve severek dinlediğim aşağıdaki uvertürleri dinlediğinizde, müzikler size yabancı gelmeyecektir sanırım. Çünkü TV' de  bazı reklamlarda kullanıldığından  kulağınıza aşina gelebileceği gibi, Klasik Müzik yayını yapan bir radyo kanalını dinliyorsanız eğer, hepsiyle tanışmışsınızdır zaten. Belki isimlerini unutmuşsunuzdur diye hatırlatmak istedim.


Mozart - Figaro' nun Düğünü Uvertürü






 Giachino Rossini - Sevil Berberi Uvertürü






Jacques Offenbach - Orpheus in the Underworld Uvertürü





Franz von Suppe - Light Cavalry Uvertürü





Giachino Rossini - William Tell Uvertürü (Final)




Felix Mendelssohn - The Hebrides (Fingal's Cave) Uvertürü





Görsel: Sidney Opera Binası
(www.mimardernegi.com)







4 Mayıs 2016 Çarşamba




"KOKU"LU  ANILAR






İnsan için, koku alma duyusunun güçlü olması iyi mi, yoksa kötü mü diye çok düşünmüşümdür; burnumun kokulara olan hassasiyeti nedeniyle. Hatta seçme şansım olsaydı, koku alma duyumun gücü yerine, gözlerimin bir şahininki kadar keskin görüşlü olmasını yeğlerdim, dediğim de olmuştur.  Çok okumaktan yorulan gözlerimin,optik  cam olmadan her şeyi flu görmesinden yakınarak hem de. Net görebilmek için bir araca ihtiyaç duymak, insanı o araca bağımlı kılıyor. Oysa kokuyu (beyinde bulunan ve kokuyu alan"all factor" sinirinde sorun yoksa), aracısız, direkt alabiliyor, mis mi, yoksa pis mi kokuyor ayırt edebiliyorsunuz. Bu ayrım sonunda da "burnuma kötü kokular geliyor" diyebileceğiniz gibi, "burnuma mis gibi kokular geliyor" da diyebilirsiniz. :)

Bir sokaktan geçerken ya da bir apartmanın merdivenlerini tırmanırken burnunuza gelen kek, kurabiye veya sıcak börek kokusu sizi geçmişe, çocukluğunuza götürebilir; annemin kurabiyeleri gibi kokuyor dedirtebilir. Bu duyguyu yaşamayan veya kokularla geçmişe yolculuk yapmayan biri var mıdır? Sanırım yoktur. Bu yazıyı yazmama neden olan ise bir pastanenin önünden geçerken aldığım geçmişimin kokusuydu. Neden bu kadar güçlüydü ki, kokuyla gelen anılarımın görüntüsü? Bir koku beyinde oluşturduğu bir hafızayla bizi nasıl geçmişe götürebiliyordu ki?  Konuyu araştırmaya  karar verdim ve ilginç bilgilere ulaştım. İşte araştırma sonucu bulduklarım:

Doğamızda, koku duyusunu algılayabilecek canlılar dışında "koku" diye bir kavram olmadığını söyleyen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan koku ile ilgili şunları söylüyor: "Koku, vücudumuzun dış dünyadan haber alma yolları olan temel duyulardan bir tanesidir. Koku dediğimiz kavram aslında sadece bir biyolojik algılama ve yorumlama meselesidir. Kokunun diğer duyulardan bazı farklı yönleri olmakla beraber, hem filogenetik olarak çok "eski" olması hem de davranışlarımız üzerinde doğrudan etkiye sahip olması bakımından önemlidir. Fakat yine koku da diğer duyularımızda olduğu gibi dışarıdan gelen bazı uyaranların mesela burada bazı uçucu kimyasal maddelerin vücudumuzda kendilerine uygun algılayıcı (reseptör) hücreleri etkilemesi sonucu tetiklenen bir dizi karmaşık sinirsel süreç ile algılanır. Neticede yapılan şey, kimyasal sinyallerin kimyasal algılayıcılar (kemoreseptörler) aracılığıyla beynin anlayabileceği sinirsel sinyallere dönüştürülmesidir."

Güzel kokunun kadınlarda ağrı kesici etki yaptığını söyleyen Doç. Dr. Sinan Canan, ağrı duyusunu, depresyon durumlarını ve hafızayı en fazla etkileyen şeylerden birisi "koku"dur diyor ve ekliyor: "Koku duyusu, her ne kadar insanlarda , mesela "köpekler kadar gelişmiş değildir" gibi kalıp cümlelerle hep ikinci üçüncü planda önemli bir duyuymuş gibi düşünülse de aslında öyle değildir. Sadece çevreniz hakkında size çok önemli bilgiler vermekle kalmaz, bütün davranışlarınızı etkileyebilme, hatta biyolojik ritimlerinizi dahi etkileyebilme özelliğine sahiptir. Psikobiyoloji alanında kokuya dair gerçekten çok sayıda çalışma yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor. Mesela bazı kokuların mekan algısını etkilediği, bulunduğunuz yeri size daha büyük ve daha küçük gösterdiği biliniyor. Güzel koku hafıza oluşumuna olumlu etki yapıyor ve güzel olarak nitelendirilen kokularla birlikte öğrenilen bilgi veya beceriler genellikle insanlarda daha kalıcı halde depolanabiliyor. Koku kayıtlarının beyinde nasıl depolandığını, aynen hafıza kayıtlarında olduğu gibi, pek bilemiyoruz. Bu konuda Walter Freeman' ın yaptığı çalışmalar ilginç ayrıntılar verse de yine de kokunun ve benzer sinirsel hafıza kayıtlarının ne şekilde tutulduğu hakkında pek fikrimiz yok. Koku hafızasının görsel hafızadan daha kuvvetli olduğunu ve daha uzun süre saklanabildiğini de biliyoruz.Görülen bir sahnenin hatırlanma oranı üç ayda yüzde ellinin altına düşerken, kokular bir yıl sonra deneklerin yüzde altmış beşi tarafından hala hatırlanabiliyor mesela. Dolayısıyla, koku hafızası görsel ve işitsel hafızadan daha kalıcı etkiye sahip."


Koku duyusunun insanın anne karnında en önce gelişen duyu olduğunu, bu nedenle bebek doğduğu zaman  anne kokusunu diğer kokulardan ayırt edebildiğini ve koku duyusunun bir diğer ayırt edici özelliğinin beyinde talamusa uğramadan direkt olarak koku korteksine giden tek duyu olduğunu ve koku hafızasının görsel hafızadan daha kuvvetli olduğunu ve daha uzun süre saklanabildiğini öğrendikten sonra kokulu anıların neden daha güçlü olarak bizi etkilediklerini anladım. Kokuyla geçmişe yolculuk, anıların çağrılması daha gerçek gibi duruyor, gözlerimizin önünde...İnsan görüntüyü unutabiliyor ama kokuyu asla.


Koku denilince,  Patrick Süskind' in "Koku" kitabından söz etmeden olmaz. Kitabı okumuştum ve yazarın kaleminin gücünün, kokuları sözcüklerle tanımlarken, kokuyu adeta hissettirmesinden geldiğini anlamıştım. Okurken, kitabın kelimeleri kokuyordu sanki. Sonra filmi çekilmişti ama kitabını okuduğum filmleri izlememe huyumdan dolayı filmi izlememiştim. "Koku"nun kahramanı Jean-Baptiste Grenouille, tüm insani duyumlardan ve duygulardan yoksun, sadece kokulara karşı aşırı duyarlı biridir. Çünkü kendisinin kokusu yoktur. İstediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmez. Grenouille, herkesin ve her şeyin kokusunu almaktadır. İstediği tüm kokuları üretmekte gerçek bir dahidir. Kendisinin bulunduğu yerlerde insanların onun kokusunu alamadıklarını anladığı gün, dünyası altüst olur. Artık tek bir amacı vardır; başkalarına, kendisi için sanki insanmış izlenimini verebilecek kokular sürünmektir. 

Bir başka ünlü yazarın, Nikos Kazancakis' in "Zorba" da kokuya ilişkin yazdıkları ise oldukça düşündürücü...

"Ben her insanın ayrı bir kokusu olduğuna inanırım. Biz bunu anlamıyoruz, çünkü kokular birbirine karışıyor, hangisi senin, hangisi benim olduğunu bilemiyoruz; yalnız havanın pis bir koku yaydığını anlıyor; buna da insanlık adını veriyoruz."

Hoş kokulu anılarınızın olması dileğiyle...


Not: Doç. Dr. Sinan Canan' ın "koku" yla ilgili açıklamalarına ve araştırma sonuçlarının tümüne linkten ulaşabilirsiniz:
http://fesraoz.blogspot.com.tr/2012/05/beyni-etkisi-altina-alan-duyu-koku-1.html

Görsel: www.biyolojisitesi.net



25 Nisan 2016 Pazartesi




DÜZCE/HARMANKAYA ŞELALESİ' NDE "RUHUMU ARINDIRMA" VE  MELEN ÇAYI' NDA RAFTİNG
(Masalların masalı gibi bir gezi *)



Yine bir Pazar günü, horozlar ötmeden kalkıyorum, heyecanlıyım. İlk kez göreceğim Harmankaya Şelalesi ve yöreyi merakımdan kaynaklansa da  heyecanım, içten içe biliyorum ki, asıl heyecanım, rafting yapıp yapmayacağıma Melen Çayı' nı gördükten sonra karar verecek olmamdan. Çünkü suyun gücünden korkmuyor değilim.  Suyun (deniz, göl, akarsu) ,yalnızca insan bedenini temizlemekle kalmayıp, insan ruhunu da arındırdığına inanırım. Denemesi bedava; ruhunuz sıkılmış, üzgün ve kederlisiniz. Yakınınızda bulunan dere, göl ya da  deniz kıyısına gidip oturun ve suyun sesine odaklanıp sadece onun sesini dinleyin, melodilerin tınısına bırakın kendinizi. Ne kadar süre orada  kaldığınızın bir önemi yok, kalkıp gitmek istediğinizde, içinizdeki rahatlama, huzur ve dinginliğe  şaşıracaksınız, eminim. 
(Gezi programı; SU' lu olunca ( şelaleli, "çay" lı, dereli, çeşmeli),  böyle bir girizgah yapmak geldi içimden. )

Yol uzun (gidiş-dönüş 500 km), gezi de  günübirlik olunca insan, gideceği yere varmadan yorulmamak için rahat bir otobüsle yolculuk etmek istiyor, ki çok rahat bir yolculuk sonrası Düzce' ye vardık. Ankara-Bolu-Düzce arasında seyir halindeyken kısa mesafelerde değişen bitki örtüsü ve coğrafi yapıyı da gözlemleme olanağı buldum. İç Anadolu Bölgesi' nin mor dağlarından Bolu ve Düzce' nin (Batı Karadeniz) yeşil dağlarına hızlı bir geçiş, mor ve yeşil arasında bocalamanıza neden oluyor. Neyse ki, insan gözü yeşile çabuk alışıyor, doğanın rengi olması nedeniyle ve bocalama yerini engin yeşil denizi izleme zevkine bırakıyor.Bu zevki sözcüklerle anlatmam mümkün değil, görmek, duyumsamak gerek. Ya da Balzac gibi betimleyebilmek. :)

Düzce' ye bağlı Cumayeri İlçesi sınırlarında kalan Dokuzdeğirmen Köyü Rafting alanına giderken, dağlarda eriyen kar sularıyla coşan, sularının rengi yeşile çalan Melen Çayı' nı yol boyunca izledim ve alana vardığımızda kararımı vermiştim; raftinge katılmayacaktım. Dağlarda yürüyüp, fındık bahçeleriyle süslü yamaçlarda gezinip tepelerden hem manzarayı seyredecek, hem de rafting yapanların heyecanlı haykırışlarına yükseklerden eşlik edecektim. Anlayacağınız benim rafting heyecanım bir başka bahara kaldı.

Yeşil doku içerisindeki patikadan hep birlikte Harmankaya Şelalesi' ne tırmanmaya başladık. Tırmanış orta zorluktaydı ve bir kilometre kadar sürdü. Bazı yerlerde su geçişleri oldukça zorluydu. Köylülerin yaptığı derme çatma iki köprüden geçmek, arada bir şelalenin oluşturduğu gölcüklere dalmak gerekti. Ama tepeye çıkıp şelaleyi görünce, saklı cennete ulaşmak için bu yolu katetmek gerekiyormuş dedim, kendi kendime. Başka nasıl bu güzelliğe ulaşılabilir ki? Her güzel şeye ulaşmak için zorlu yollardan geçmek gerektiği gibi... Şelaleyi, etrafı kalabalıklaşmadan görebilmek adına ilk sırada  tırmananlardandım ve kısa süreliğine de olsa sesini dinledim, güzelliğini seyrettim. İnsan kalabalığı oluştuğunda ise mistik arınmam tamamlanmıştı bile. Geldiğimiz yoldan geri dönerken şelalenin yıllar boyunca aktığı yatağının duvarlarındaki kaya katmanları sanki insan eliyle örülmüş taş duvarları  andırır gibi ilginçti. Bunların jeolojik araştırmalarının yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.

Rafting yapacak grup ayrıldıktan sonra, yemyeşil fındık bahçelerinin arasından geçerek köy yoluna ulaştığımızda epeyce yükselmiştik.Manzara nefes kesiciydi. Aşağıda akan Melen Çayı, yüksekte oraya buraya serpiştirilmiş köy evlerinin süslediği her ton yeşilin yer aldığı tepeler. Gel de, Emily Bronte' un "Uğultulu Tepeleri" ni hatırlama! Bu küçük evler,  onun malikanesinden daha görkemli  duruyordu  tepelerde. Hem de uğultusuz! 

Yürüyüşümüzün son noktası Dokuzdeğirmen Köyü' ne vardığımızda, gözlerim çevrede eski su değirmenlerini aradı. Öyle ya, köye adını verdiklerine göre, değirmenler de çevrede bir yerde olmalıydılar. Hayal kırıklığına uğradım doğrusu; değirmenler teknolojiye yenik düşmüşler ve işlevlerini yitirdikleri için de yok olmuşlar. Geriye sadece  köye verdikleri isim kalmış. Köy meydanında bulunan 600 yaşındaki koca çınarı görünce yüzümde güller açtı, şaşırdım. Yüzyıllara meydan okumuş, sert rüzgarlara boyun eğmemiş, insanların hoyratlıklarına aldırış etmemiş. kocaman ve yaşlı gövdesine rağmen hayata inat filiz verdiği dallarındaki yeşil yapraklarıyla dimdik ayakta ve karşımdaydı. Ağacın çevresini dolanıp kof ve çürümüş izlenimi veren kovuğuna girdiğimde şaşkınlığım arttı; 5 kişinin içinde rahatça oturabileceği geniş bir alanda  oturma bankı ve masa yer alıyordu  ve üç çocuk oturmuş keyiflerini kaçıran şaşkın şaşkın ağacı inceleyen, fotoğraf çeken  bu yabancıya yani bana bakıyorlardı. Çocuklardan izin isteyerek kısa bir süre bankta oturdum, gözüm ağaç kovuğunun tepesinden gözüken masmavi gökyüzünde, gönlümde ise Nazım' ın şiiri; Masalların Masalını okumuyor, yazıyordum  sanki:

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de
ömrümüze...

Çok şükür yaşıyorum ve bu güzellikleri gördüm diyerek, ruhum arınmış, gözüm gönlüm açılmış, içim huzurla dolu olarak dönüşe geçmek için bindim otobüse.





Not: Çınar ağaçlarının bin yıl yaşadığı söylenir. Dokuzdeğirmen köyünde bulunan bu 600 yıllık "Anıt Ağaç", kendi haline bırakılsa belki yıllara meydan okuyup bin yıllık ömrünü tamamlayabilir. Ancak, koruma altına alınmış olsa da, İstanbulluların içme suyu ihtiyacını karşılamak için Melen Çayı üzerine yapılacak olan baraj suları altında kalacağını söyledi köylüler. 


 * Nazım Hikmet' in "Masalların Masalı" şiirinden. 








































                   Alttaki beş fotoğraf  Nedim Yılmaz tarafından çekilmiştir.













20 Nisan 2016 Çarşamba




KEÇİBOYNUZU ÇEKİRDEĞİ ELMASIN DEĞERİNİ BELİRLİYOR


Bir çekirdek düşünün, ki  en değerli mücevher addedilen elmasın değerini belirlesin ve dünyada elmasın şaşmaz ölçüsü olarak kabul görsün. Keçiboynuzu çekirdeğinden söz ediyorum. Keçiboynuzu veya harnup, baklagiller familyasından olup Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü yerlerde doğal olarak yetişen ve baklaları yenen, herdem yeşil çalı ya da ağaç formunda olan bir bitki türüdür.






Keçiboynuzunun Yunanca adı keration, İngilizcede carob, Arapçada ise kırrat.
Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış. Elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmış. Bu yüzden keçiboynuzu, kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiş.

Profesör Dr. Aydın Akkaya şöyle yazıyor: "Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur...Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hem de içine su alması olasılığının çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir. 
Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlı döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır...dört tanesi bir dirhem eder.Dirhem değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir...Satıcı iki dirhemlik bir şey satarken (8 çekirdek) lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı alan kişinin itibarını gösterir.
Olağandan fazla giyinen, süslenen vb. kişilere de "İki dirhem bir çekirdek" denmesi bundan kaynaklanmaktadır."
( www.milliyet.com.tr 19.10.1997, Zülfü LİVANELİ)

Keçiboynuzu çekirdeği özelliklerinden dolayı bütün kültürlerde elmasın değişmez ölçüsü olarak kullanılmış, bu ölçüye adını vermiş ve deyimlere yerleşmiş.









12 Nisan 2016 Salı






SEYAHAT EDERKEN, PARK' TA YA DA KAFE' DE OTURURKEN BİR SOLUKTA OKUYABİLECEĞİNİZ 110-120 SAYFA ARASI, SEKİZ  HARİKA KİTAP



Nisan ayındayız ve bahar artık yerleşti.  Kimi zaman sıcak, kimi zaman hafif rüzgarlı, kimi zaman da sağanak yağışlı havalara alışacağız artık. Kışın griliğinden kurtulduk ya, havayı güneşli görür görmez kendimizi baharın yeşilliğine, pembe-beyaz çiçeklenen ağaçların altına atıveriyoruz. İyi hoş da parkta otururken, bir kafede dinlenirken tembellik yapmak, boş durmak yerine, başka dünyalara dalmak ve ruhumuzu beslemek için çantamızdan veya cebimizden çıkaracağımız bir kitabı okumak nasıl olurdu diye düşündünüz mü hiç? Düşünmediyseniz eğer, geç kalmış sayılmazsınız. Kitap okumak için hiçbir zaman geç değildir; her yerde ve her zaman okuyabilirsiniz. Belki sizlere yardımcı olabilir düşüncesiyle; kolay taşınabilecek ve başladığınızda kısa sürede bitirebileceğiniz, hepsini okuyup beğendiğim 110-120 sayfa arası, sekiz  kitabı tanıtmak istiyorum. Konu kitap da olsa beğenilerin subjektif (öznel)  olduğunu unutmadan diye de ekliyorum. :)

SATRANÇ - Stefan Zweig (71 sayfa)




Satranç, görünüşte rastlantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B. nin öyküsüdür. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında...

Stefan Zweig' in Brezilya' da sürgündeyken yazdığı ve 1942' nin Şubat' ında intihar etmesinden birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avrupa kültürünün nasyonal sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder.

Sadece Avrupa kültürüne değil, yaşama da elveda diyen Zweig' in bu eseri, gerilimli kurgusu ve kahramanının ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü bir uzun öyküdür. (Arka kapak yazısı)


KIRMIZI PAZARTESİ - Gabriel Garcia Marquez (111 sayfa)




Kırmızı Pazartesi, işleneceği herkes tarafından bilinen bir cinayeti konu almaktadır. Cinayet, namus ve töre cinayetidir. Ana karakter Santiago Nasar, suçsuz olmasına rağmen öldürülmüştür. Gabriel Garcia Marquez günlük İspanyol gazetesi El Pais' e yaptığı (1 Mayıs 1981) açıklamada, "Bu benim duygularımı yenerek yazabildiğim en iyi romanım," demişti.

El Pais gazetesinde görevli gazeteci Jesus Ceberio' nun sorduğu "Kırmızı Pazartesi" romanınız nasıl yazıldı sorusuna ise şöyle cevap vermişti:

"Bu romanın otuz yıllık bir geçmişi var. Başlangıcı gerçek bir olaya, Kolombiya' da bir ilçede işlenen bir cinayete dayanır. Ben bu faciayı çok yakından gören tanıklardan biriyim. O günlerde birkaç öyküm yayımlanmıştı, ilk romanımı daha yazmamıştım. Bu olayın benim için çok önemli bir malzeme olduğunu hemen anladım. Ama annem önüme durdu. Olayın bazı kahramanları hayatta oldukları sürece bu romanı hiçbir zaman yazmamamı söyledi. Bana ayrıca söz konusu kişilerin adlarını da verdi. Annemin bu önerisini kabul etmedim. Çünkü cinayet olayının kapandığını sanıyordum. Yalnız facia daha da gelişti, sonunda bazı olaylar oldu.Bu romanı o günlerde yazmış olsaydım olayı daha iyi kavramama yardımcı olacak birçok öge eksik kalacaktı."


DÖNÜŞÜM - Franz Kafka (73 sayfa)






Dönüşüm (1912) babanın ölümcül iktidarı üzerine bir anlatıdır. İsteği dışında dev bir böceğe dönüşen Gregor Samsa, "babanın elinde sallanan sopayı her an sırtına ya da başına yiyip ölme" tehdidi altındadır. Patriarkın öfkesinden, babanın üzerine yürüyen ve Gregor' un hayatını bağışlaması için ona yalvaran anne sayesinde kurtulur. Yaralı, örselenmiş, lanetli ve herkesin terkettiği Gregor ölüme bırakılır ve "cenaze töreni" ni yerine getirmek üzere elindeki süpürgesiyle hizmetçi görevlendirilir:  "yandaki şu şeyin nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda endişelenmenize gerek yok. O iş çoktan halloldu." "Aile içi totalitarizm" üzerine bu ünlü ve korkutucu masalı anlamak için, Kafka' nın Babama Mektup' unda, babanın onu "bir parazit" ve "bir böcek" olarak kabul etmesinden şikayet ettiğini hatırlamak gereksiz olmaz. Elbette bu boyut esrarengiz kalan ve bütün şiirsel eserler gibi sonuçta "açıklanamaz" olan hikayenin "anlam"ını asla ortadan kaldırmaz.
-Michael Löw-Franz Kafka-Boyun Eğmeyen Hayalperest
(Tanıtım Bülteninden)


MUTLU PRENS - Oscar Wilde (95 sayfa)






Oscar Wilde' ın masalsı hikayelerinde, diğer masallarda olduğu gibi, insanlarla hayvanlar, canlılarla cansızlar bir arada yaşıyor. Bir bülbül gül ağacı ile konuşuyor, su sıçanı yavrularına yüzme öğreten bir ördeğe sesleniyor, yeşil keten kuşu bir hikaye anlatıyor orman sakinlerine...
Bir çatapat, bir yıldızlı donama fişeği, bir çarkıfelek, bir roket ve bir maytap, hep birlikte bir hikayenin kahramanları haline geliyor. Ya da bencil de olsa bir dev, insanların arasında ama kimseler tarafından yadırganmaksızın sürdürüyor hayatını...

Mutlu Prens: Hayatın hüzünlü yüzü.
(Arka kapak yazısı)

Kitabın belki de en tanınmış masalı Mutlu Prens' tir. Mutlu Prens, üzeri kıymetli taşlarla süslenmiş bir heykel: ama canlıyken ve bir insan kalbine sahipken kederin girmesine asla izin verilmeyen bir sarayda yaşadığı için gözyaşının ne olduğunu bilmeyen çok mutlu bir prensmiş o. Öldükten sonra dikilen kurşundan heykeli ise şehirdeki tüm çirkinliği ve sefaleti görüp ağlayabiliyor. Prens heykelinin biricik dostu ise küçük, sevimli bir Kırlangıç. "Sevgili küçük Kırlangıç," diyecektir prens, "bana olağanüstü şeyler anlatıyorsun, ama her şeyden daha olağanüstü olan, erkek ve kadınların çektiği sıkıntılardır. Sefalet kadar büyük bir giz yoktur. Şehrimin üstünde uç küçük Kırlangıç ve orada ne gördüğünü anlat bana." Ve bu tuhaf ikili, kendi hayatları pahasına yardımcı olacaklardır sefaletten kırılan şehir halkına.
(A. Ömer Türkeş, Mayıs 2004)


FARELER VE İNSANLAR - John Steinbeck (110 sayfa)






George ve iriyarı saf arkadaşı Lennie, yersiz yurtsuz kişilerdir. Dünyada sahip oldukları tek şey, aralarındaki dostluk ve kendilerine ait bir araziye sahip olma hayalidir...İki arkadaş, hayallerindeki arazi için gereken parayı biriktirmeyi planlamaktadır. Ama bir çocuğun zekasına, aynı zamanda da korkunç bir güce sahip olan Lennie' nin başı sürekli derde girmektedir. Ve bu kez yine belaya bulaştığında, George' un çabaları arkadaşını kurtarmaya yetmeyecektir...


GEZGİN - Halil Cibran (93 sayfa)





"Ne gariptir ki toplum olarak, aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız..."

Ağaç şöyle dedi adama:
"Köklerim kara toprağın derinlerinde ve ben sana meyvemi vereceğim" Adam cevap verdi ağaca: "Ne kadar da benziyoruz birbirimize. Benim kökümde kara toprakta. Ve kara toprak bana meyve vermen için gereken gücü bahşediyor; bana da şükranla bu meyvelerden almamı öğretiyor."


YALNIZ GEZERİN HAYALLERİ - Jean Jack Rousseau (120 sayfa)




Fransız edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Yalnız Gezerin Hayalleri Rousseau' nun son eseridir. 1776 yılının sonbaharında kaleme alınmaya başlanan, edebi ve felsefi vasiyetname niteliği taşıyan bu eserde tüm Avrupa' nın tanıdığı, artık yaşlanmış ve ölümü yaklaşmış olan Rousseau kendini arayan Yalnız gezer olarak çıkar karşımıza.

Yalnız Gezer güzergahını kendisinin belirlediği ve tamamen keyfi olan yürüyüşlere çıkar. İnsanlarla ortak bir yanı kalmadığını düşünen ve bu dünyada mutluluğu bulmaktan vazgeçmiş olan Yalnız gezer için doğada yaptığı bu gezintiler, kendisiyle baş başa kalarak sohbet etme imkanı bulduğu yegane anlardır. Doğanın büyüleyiciliği onu botanikle uğraşmaya iter; öğrenme ve keşfetme arzusunun körüklendiği bu anlarda, doğanın renkleri, biçimleri, kokuları sayesinde mutluluğu tadar; geçmişin dehşet ve sancısının artık yok olduğuna kendini inandırmak ister. Arzularını gerçeklerin yerine koymaya eğilim gösteren Yalnız gezer gezintiler sırasında ruhunu gerçeklikten koparır ve kendini hayal gücünün kollarına bırakır. Onun için hayal kurmak; ruhuna ulaşmanın yolu; kendiyle kurulan ilişkinin yeni bir türüdür. Dünyanın matlığı yerini benin şeffaflığına, ötekiyle ilişki yerini varlığının tadını çıkarmaya bırakır. Hayaller varlığın açılımı, doğayla temas ise var olma bilincinin mutluluk kaynağı haline gelir.

On gezintiden oluşan Yalnız Gezerin Hayalleri' nde yeniden keşfettiği doğada sessizce yürüyerek, insanın ruhu ve niteliği üzerine derin düşünmelere dalan Rousseau, okuyucuyu da yalnız başına çıkılan bir yürüyüşte hayatı hayal etmeye davet eder.
(Arka kapak yazısı)


ŞEYTAN - Tolstoy (117 sayfa)





Tolstoy, Şeytan' ı, Anna Karenina' dan yaklaşık on yıl sonra, 1898 yılının Kasımında yazmıştır. Bu ilginç uzun öykü, okuru, Kreutzer Sonat ile birlikte Tolstoy evreninin en temel iki sorunsalıyla bir kez daha karşı karşıya getiren sınırlı bir özet gibidir: Taşra aristokrasisine dayalı ideal "aile mitosu" yla ve kadının bir
 baştan çıkarıcı olduğu anlayışıyla Tolstoy, bu öyküde, etkilendiğini bildiğimiz Schopenhauer irade felsefesinin sanki bir uygulamasını gerçekleştirir. Orada türün devamından öteye bir amacı bulunmayan "irade", "cinsel dürtü" olarak kişiyi sürükler durur. Bu durumda şeytan, asıl içimizdeki o karşı konulmaz dürtüdür. Dışarıdaki şeytan kadın ise, bu dürtüyü uyaran nesneden başka bir şey değildir.

Şeytan: İçimizdeki karşı konulmaz dürtü.
(Arka kapak yazısı)


MARTI Jonathan Livingston  - Richard Bach ( 152)
( Bu kitap da benim BONUS' um olsun.)





Bir martı sadece yemek için yaşar, ama martı Jonathan özgür olabilmek, kendi sınırlarını aşabilmek için yaşıyor. Sürgün edilmesi pahasına bile olsa özgürlük isteğinden vazgeçmiyor ve sonunda amacına ulaşıyor.

Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı. Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. İşte zor bir gün daha başlıyordu.
(Tanıtım Bülteninden)