8 Nisan 2025 Salı

 



ROMA'NIN ÜNLÜ HATİPLERİNDEN ÇİÇERO'NUN VALİLİK YAPTIĞI KİLİKYA'YA DÖRT GÜNLÜK BİR YOLCULUK HİKAYESİ




İnsan bu, bilmediğini bilmek, görmediğini görmek ister. Bilinmeyenin cazibesi, insanın keşfetmeye duyduğu hayranlık onu değişik coğrafyalarda yolculuk yapmaya iter. Ben de, görmediğim yerleri görmek, bilmediklerimi yerinde öğrenmek için 28 Mart - 1 Nisan 2025 tarihleri arasında Kilikya Yolu'nun Toros ve Afrodit rotalarını yürümek üzere yola çıktım. Doğada yürümek, insanın ruh haline çok iyi geliyor. Temiz havada yürümek insanın zihnini açıyor, daha derin düşünmesine ve de varsa problemlerinin çözümüne yönelik fikirler geliştirmesine neden oluyor. Ben de doğada yürürken düşünmeyi sevenlerdenim. Yürürken düşündüm, gördüklerimi fotoğrafladım, rehberimizin anlattıklarını can kulağıyla dinledim. Şimdi de yaşayıp gördüklerimi yazarak, zaman makinesinin acımasız olan unutma çarklarından kurtarmak istiyorum. Ne demişler? "Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür."

Kısaca Kilikya Tarihi:

Kilikya, Anadolu'nun Alanya'dan başlayıp, doğuda Kinet Höyük'te (İskenderun) son bulan, kuzeyden Toros Dağları'yla çevrili alanı kapsayan antik bölgedir. Kilikya; Hristiyanlığın en önemli ve kutsal sayılan yerleşimlerinden biridir. Hristiyanlık tarihi açısından büyük olaylara sahne olmasıyla ünlüdür. Bölgede yapılan arkeolojik kazılar neticesinde bölgede yerleşimin Cilalı Taş Devri'ne (M.Ö. 8.000 yılı) kadar uzandığı bilinmektedir. Ovalık Kilikya (Çukurova) ve Tarsus'un kuzey ve doğusunda kalan bölge de Dağlık Kilikya olarak adlandırılmıştır. Kilikya bölgesi sırasıyla, Hititler, Asurlular, Persler ve Makedonya Kralı Büyük İskender'in egemenliği altına girmiştir. Büyük İskender'in ölümünden sonra Kilikya toprakları generalleri arasında bölüşülmüş, uzun yıllar süren savaşlar sonucunda Kilikya Selevkos'un egemenliğine geçmiştir. Kilikya'nın korsanların yuvası haline gelmesi ve Akdeniz ticaretine zarar vermelerinden rahatsız olan Romalılar, buraya gelerek üs kurdular. Selevkos ve Roma döneminde Kilikya Helenleşmiş ve bölgede birçok şehir kurulmuştur. Silifke bu şehirlerden biridir. Roma döneminde Tarsus, Kilikya'nın başkenti olmuştur. Ünlü Romalı hukukçu, devlet adamı ve hatip Çiçero, proconsul rütbesi ile Kilikya valiliğine atanmış ve M.Ö 51 - M.Ö 50 yılları arasında burada bir yıl valilik yapmıştır. 

Roma İmparatorluğu'nun bölünmesinden sonra Kilikya Bizans'a bağlı kaldı. Bizans döneminde 1080 yılından itibaren Ermeni beyliği olarak yönetilen bölge 1199 - 1375 yılları arasında Kilikya Ermeni Krallığı egemenliği altında kaldı. 1375 yılından sonra Kilikya bölgesi Memluk Sultanlığı topraklarına geçti. 16. yüzyılda bölge Osmanlı topraklarına katıldı. 

Kilikya bölgesinde Helenistik dönemden Bizans dönemine kadar şarap ve zeytin yağı üretimi, keten ve tahin üretimi yapılmakta ve bunlar bölge ticaretinde önemli bir yer kaplamaktaydı.

Silifke:

Kilikya Yolu yürüyüşümüz süresince, Taşucu / Silifke'de konakladık. Oraya gitmeden önce "Silifke'nin yoğurdu" türküsünü biliyordum ama yoğurdunun neden ünlü olduğunu bilmiyordum. Silifke'nin yoğurdunu tattıktan sonra haklı bir üne sahip olduğunu düşündüm. Yoğurt, keçi sütünden, limon ağacı odunu ateşinde bakır kazanlarda kaynatılıyormuş. Kaynayan süt, İncir sütü ve kırlarda yabani olarak yetişen yeşil nohutla mayalanıyormuş. Yoğurt kasesini ters çevirince yoğurt dökülmüyordu. Silifke'ye vardığımda meydanda gördüğüm keklik heykelinin nedenini sordum. Meğer, keklik Silifke'nin sembolü imiş. Keklik, Türk Kültüründe, özellikle Türk el sanatlarında sıklıkla kullanılan bir motif olduğu yapılan araştırmalarda görülmüştür. Mersin yöresinde yaşayan Silifke Yörükleri arasında "Keklik" imgesinin ne kadar önemli olduğunu; destan, türkü, mani, atasözü, deyim, halk oyunları ve el sanatlarında görmek mümkün. Keklik halk oyunu buna güzel bir örnektir. Kaşıklarla kekliğin davranışları anlatılır. Ayrıca Silifke'ye mavi yengeçler diyarı da deniyor. Göksu Deltası yürüyüşümde hiç mavi yengece rastlamadım ama Taşucu/Silifke'de cadde boyu mavi yengeç  restoranlarını gördüm. Görmemek mümkün değildi. Çünkü hepsi masmavi renge boyanmıştı. Mavi yengeç (Callinectes sapidus), hem denizlerin doğal döngüsünde önemli bir yeri olan hem de lezzetiyle oldukça değerli bir deniz ürünüymüş. Benden söylemesi.

Erken Roma Dönemi'ne ait olduğu anlaşılan Silifke Kalesi, beyaz kesme kireçtaşından Silifke'ye hakim bir konumda 185 metre yükseklikte bir tepe üzerine inşa edilmiş. Kaleyi gezemedim ama uzaktan fotoğrafladım. Kalenin bir özelliği de sadece askeri amaçla değil yerleşim için de yapıldığıymış. Silifke'nin ortasından geçen Göksu Irmağı üzerinde bulunan Taş Köprü (Roma Köprüsü) yedi gözlü olup, zaman zaman yapılan tadilatlarla günümüze kadar gelmiştir. Köprünün Kilikya Valisi Memor tarafından M.S. 77-78 yıllarında yaptırıldığı bilinmektedir.

Bu genel bilgilerden sonra dört günlük yürüyüşümde gördüklerimi ve öğrendiklerimi okumaya ne dersiniz?





1. Gün: Taşucu-Kum Mahallesi, Çavuşir-Hurma (Dalyan) Etabı 

Kahvaltı yaptıktan sonra, Göksu Irmağı'nın biriktirdiği alüvyonlardan oluşan bol kumlu Göksu Deltası'nda yürümeye başladık. Hava güneşli ve sıcaktı. Kumlu bölgede yürümek zorlayıcıydı ama görülen manzara bu zorluğa değerdi. Mart sonunda deltada mor renkli keklik çiğdemleri (iris), koyungözü çiçekleri, erguvanlar, mor salkımlar, sarı renkli mimozalar açmıştı ve hava mis gibi çiçek kokuyordu. 

Göksu Deltası aynı zamanda birçok göçmen kuş açısından önemli bir sulak alan olup deniz kaplumbağalarının  "Caretta caretta" yumurtalarını bıraktığı, Akdeniz'deki en önemli ana yuvalama bölgelerinden biridir. Göksu Deltası Özel Çevre Koruma Bölgesi'nde 507 bitki taksonu bulunmakta olup bunlardan 10 tanesi endemik taksondur.

Yöre halkı Göksu Deltası'nı "Dalyan" olarak adlandırmaktadır. Dalyanı oluşturan Akgöl ve Paradeniz göllerinin ortasından yürümek, arada sırada gölden havalanan balıkçıl kuşlarını görmek, göremediğimiz ama orada olduklarını bildiğimiz küçük kuşların cıvıltılarını dinlemek, kum yürüyüşümün zorluğunu unutturdu. Rota boyunca gölgelik bir alan ve su kaynağı bulunmadığından yaz aylarında yürünmesini önermem. Ülkemizdeki tüm büyük nehirleri gördüm ama ilk kez gördüğüm ismiyle müsemma Göksu Irmağı'nın masmavi sularına kalbimi bıraktım. İyi ki yürüdüm ve bu güzellikleri gördüm dediğim rotalardan biri oldu.










2. Gün: Kayacı Vadisi, Limonlu / Erdemli

Kayacı Vadisi, Mersin'in Erdemli ilçesinin Limonlu Beldesi'nde yer almaktadır. Orta Toroslardan doğan 120 km uzunluğundaki Lemas(Limonlu) çayı burada çok dik ve keskin vadiler oluşturmuş. Kayacı Vadisi'ne doğru tırmandıkça sıcaklığın hızlı bir şekilde düşmesi, burayı yaz aylarında  sıcaktan kaçmak isteyenler için iyi bir dinlenme ve piknik yeri yapmış. Vadinin belli yerlerinde kır lokantaları mevcuttur. Vadide ırmak boyunca zengin bitki çeşitlerini görmek kendimi adeta cennetteymişim gibi hissettirdi. Çınar ağaçları, çiçeklenmiş ve mis gibi kokan erguvan ağaçları, çiçeğe durmuş defneler vadiye ayrı bir güzellik katmış. Vadi boyunca açan mavi-beyaz anemonlar sanki bize yolu gösterircesine, ırmakla dağ arasındaki dar bölgede sürekli önümüze çıktı. 

Lemas Çayı üzerinde yer alan en eski işletme Doktorun Yeri imiş. Bu güzel yerde mola verip gurubumuzla bayramlaşma yaptık. Ramazan Bayramının ilk günü idi çünkü. Rehberimiz şeker ve kolonya ikram etti. Sonrasında Kayacı Vadisi Ekoturizm alanındaki yürüyüşümüze devam ettik. Hava güneşli ve sıcak olduğu için Lemas Çayı üzerinde oluşan gökkuşağını da fotoğrafladım. O anı hiç unutmayacağım. Masal diyarında gibiydim... Yürüyüş bitiminde, Kızkalesi yakınlarındaki küçük bir koya geldik. İsteyenler denize girdiler. Ben denize girmedim. Yorgunluk kahvesi içmek için ne kadar pansiyon varsa sordum ama sezon açılmadığı için kahve yokmuş. Anlayacağınız bir fincan kahve içemedim. Kızkalesi'ni kahve yapılmayan yer olarak anacağımdan emin olabilirsiniz. Bu durumda rehberimizin hazırladığı termos çayını içmek zorunda kaldım. :)

Deniz faslından sonra gün batımının harika olduğu söylenen Dalyan'a tekrar gittik. Gün batımına yetiştik ama şiddetli lodos nedeniyle sahilde uzun süre kalamadık. Lodosun izin verdiği ölçüde gün batımını izleyebildik.











3. Gün: Gilindire Mağarası (Aynalıgöl) İncekum Plajı Doğa Yürüyüşü

Kahvaltı sonrası Aydıncık ilçesine doğru yola koyulduk. Rotamız, ilçede bulunan Gilindire mağarasıydı. Mağaraya giriş ücreti 60 TL idi. Denize doğru inişe geçerek mağaraya doğru yol aldık. Akdeniz'in yamacında yer alan mağaranın keşfedilmesinin ilginç bir hikayesi var. 1999 yılında keçilerini otlatan bir çoban, dikkatini çeken bir kirpiyi takip ediyor ve kirpinin mağaraya girmesiyle çoban da mağaraya giriyor. Gördükleri karşısında şaşıran çoban durumu ilgililere bildiriyor. Bu alan 2013 yılında Tabiat Anıtı, 2021 yılında da Tabiat Parkı olarak ilan edilmiş. Çevre düzenlemesi yapılarak mağara içi ışıklandırılmış ve ahşap merdivenler yapılmış. Mağara içinde, 560 basamakla inilen ve derinliği 47 metre olan bir göl bulunmakta. Göle Aynalıgöl denilmekte. Mağara içinde masmavi sularıyla gerçekten ayna gibi parlamakta. Gezip gördüğüm mağaraların içi hep serin olurdu ve içeri girerken kalın bir şeyler giyerdim. Gilindire mağarasının içi ise oldukça sıcak ve bunaltıcıydı. O kadar bunaldım ki, gölü üstten görüntüledim, kıyısına inmeden mağaradan çıktım.

Gilindire mağarası, 555 metre yatay uzunluğa, 46 metre derinliğe sahip. Mağaradaki dev boyutlara ulaşan ve her biri ayrı görsel şölen sunan damla taşlar, sarkıt ve dikitler ana galeriyi çok sayıda odalara ayırıyor. Gilindire mağarası, Türkiye mağara literatüründe "Kambriyen kireç taşlarından" oluştuğu tespit edilen üç mağaradan birisiymiş. Yaptığım araştırmada Kambriyen Dönemi şöyle tanımlanıyor: "Kambriyen Dönemi, Dünya'daki yaşamın tarihinde önemli bir noktayı işaret eder. Bu, başlıca hayvan gruplarının çoğunun fosil kayıtlarında ilk kez göründüğü zamandır." Bu şu demek; Gilindire mağarası aynı zamanda fosilleri de içinde barındırıyor. Bu yönüyle de mağara eşsiz nitelikte. Aydıncık'a yolunuz düşerse mutlaka ziyaret etmenizi öneririm...

Mağara çıkışı toplandığımız alanda, bir gün önce vefat eden sanatçı Volkan Konak'ı andık. Yerli rehberimiz bağlamasıyla Volkan Konak'ın iki türküsünü söyledi. Sonrasında 1.5 kilometre uzunluğunda tamamı taş ve kayalardan oluşan denize paralel rotamızı tamamladık. Sert bir rota idi. 10 kilometrelik yürüyüşümüzü tamamladıktan sonra Aydıncık'ın en güzel koylarından biri olan İncekum plajında yüzme molası verildi. Koy öylesine güzeldi ki, deniz mevsimini açıp ayaklarımı denize soktum. Deniz suyu ilaç gibi geldi ve ayaklarımın tüm yorgunluğunu aldı. Deniz sonrası Taşucu'na döndük. Akşam yemeğinde Mersin'in ünlü tantunisini tattım.








4. Gün: Yerköprü Şelalesi, Alahan Manastırı / Mut

Sabah kahvaltısı sonrasında Mut ilçesine doğru yola çıktık. Mut'ta bulunan yöresel ürünler marketinde mola verildi. Alışveriş sonrası Mut ilçesinde yer alan Yerköprü şelalesine doğru yol aldık. Şelale girişinde aracımızı park ettikten sonra, çevre düzenlemesi güzel yapılmış olan yoldan aşağı doğru indik. Çayın üzerinde yapılan asma köprüden şelaleyi ve vadiyi izlemek muhteşemdi. Yerköprü şelalesi Mut ilçesinde Göksu ırmağıyla birleşen Ermenek çayının üzerinde bulunmaktadır. 2011 yılında "Tabiat Anıtı" olarak tescillenen şelale 29 metre yükseklikten dökülmektedir. 

Milyonlarca yıl önce, Ermenek çayı üzerinde meydana gelen bir heyelan sonucunda, burada bulunan kaynak suyunun kireçli yapıyla buluşmasından oluşan şelale, çevresindeki zengin florası ile izleyenleri adeta büyülemektedir. Şelaleye iniş ve çıkış merdivenlerle biraz zor olduğu için midir, bilemiyorum, bu güzellik bakir kalabilmiş. Erdemli'de gördüğüm Kayacı Vadisi, ulaşımı kolay olduğundan Lemas (Limonlu) çayı boyunca çadırlar ve de piknik alanları insanlarla dolu doluydu! Umuyor ve diliyorum ki, bu eşsiz güzellikler kirletilmez ve korunur.

Şelalenin yakınında biri üstte, diğeri altta olmak üzere iki adet seyir terası vardır. Teraslara ahşap merdivenlerle inilmektedir. Alttaki terastan, şelalenin altındaki mağaranın girişi görülmektedir. Mağaranın hemen önünde şelalenin oluşturduğu turkuaz renkli, derinliği 15 metre olan bir göl bulunmaktadır. Şelalenin üzerinde ise bin bir çeşit bitki örtüsünü gözlemek mümkün. Mutlaka gidilmesi ve görülmesi gereken doğal ortamlardan biri... Ben çok sevdim.








Alahan Manastırı - Mersin

Evliya Çelebi'nin "Ustasının elinden yeni çıkmış gibi duruyor." diye anlattığı Alahan Manastırı, Mersin-Karaman karayolu üzerinde Geçimli Köyü civarındadır. 1300 metre yükseklikte ve Göksu Vadisi'ne bakan dik bir yamaca oturtulmuştur.

Hristiyanlığın Kapadokya ve Likonya'da (Konya) yayılması sırasında bu yeni dini kabul edenlerin takibe uğraması ve inanmayanlar tarafından öldürülme korkusu, Hz. İsa'ya  inananları dağlık bölgelerdeki mağara kaya oyuklarında ibadete zorlamıştır. St. Paul ve yine Tarsus'ta yaşamış Hristiyanlık öncülerinden Barnabas ile birlikte Hristiyanlığı yaymak için Konya-Kapadokya ve Antalya-Antakya'ya kadar maceralı yolculuklar yapmışlardır. İşte bu iki Hristiyan Aziz'in gezileri sırasında konakladıkları her yerde anılarına mabetler yapılmıştır. Alahan Manastırı da bunlardan biridir.

440-442 yıllarında yapılmış olduğu tahmin edilen Alahan Manastırı; Batı Kilisesi, Manastır, Doğu Kilisesi, kayalara oyulmuş keşiş odacıkları ve çevredeki mezarlardan oluşmaktadır. Kilise binaları Ayasofya ile ortak mimari özellikleri taşımaktadır. (kulturportali.gov.tr)

Alahan Manastırı'na vardığımızda, sağanak yağmur ve şiddetli rüzgarla karşılaştık. Silifke'nin güneşli sıcak havası nedeniyle giysilerim yazlık olduğu için çok üşüdüm ve hızla fotoğraf çekip araca koştum. :) 










 
Not: Dört günlük Kilikya Yolu yürüyüşünü planlayan ve güzel rotalarda yürümemizi sağlayan, Yol Arkadaşım Doğa Sporları ve Dağcılık Kulübü rehber ve yöneticilerine  çok teşekkür ediyorum. İlk kez yürüdüğüm Kilikya Yolu'nun diğer etaplarını da yürümek dileğiyle...


 

20 Mart 2025 Perşembe

 


YENİ KEŞİF: DOĞA AĞRIYI HAFİFLETİYOR




Doğada ve parklarda yürürken ağaçların, çiçeklerin fotoğraflarını çekerim. Algım öylesine açıktır ki, en kuytu yerdeki çiçeklerin bile farkına varabilirim. Yürüyüşümü bitirip eve geldiğimde ve sonrasında, canım mı sıkıldı, strese mi girdim telefonumu açıp rengarenk çiçeklere baktığımda içim açılır. Bir arkadaşımın "neden bu kadar çok çiçek fotoğrafı çektiğimi" sormasına da aynı cevabı vermiştim. İlginç olan ise, benim sanal olarak bakıp mutlu olduğum çiçek ve doğa fotoğrafları yapılan bir araştırmaya göre, iyileştirici güce sahipmiş.



15 Mart 2025 tarihli trthaber.com'da okuduğum habere göre, bilim insanları, doğa görüntülerinin bile beyin aktivitesini değiştirerek ağrıyı hafiflettiğini keşfetti. Bu bulgu, doğa temelli terapilerin ağrı yönetiminde etkili olabileceğini gösteriyor. 

Viyana Üniversitesi'nden nörobilimciler ve uluslararası bir araştırma ekibinin yürüttüğü yeni bir çalışma, doğayla etkileşimin fiziksel ağrıyı azaltabileceğini ortaya koydu. Üstelik yalnızca doğada bulunmak değil, doğa videoları izlemek bile ölçülebilir düzeyde ağrı kesici etki sağlıyor.

Araştırma kapsamında, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullanılarak katılımcıların doğa manzaraları izlerken hissettikleri ağrıyı daha az şiddetli ve rahatsız edici olarak değerlendirdiği gözlemlendi. Beynin ağrı işleme merkezlerinde aktivitenin azaldığı tespit edildi. Bu bulgular, doğa temelli terapilerin ağrı yönetiminde etkili ve tamamlayıcı bir yöntem olabileceğini gösteriyor. Çalışma prestijli bilim dergisi Nature Communications'ta yayımlandı.

Bu çalışma, doğanın ağrıyı hafifletici etkisini ortaya koyarken bu etkiyi yalnızca doğada bulunarak değil, doğa videoları izleyerek de elde etmeyi mümkün kılıyor. Böylece insanlar, günlük yaşamlarında basit ve erişebilir bir yöntemle ağrılarını hafifletebilir. (1)

Japonya'da ortaya çıkan -shinrin yoku olarak da bilinen - Orman Banyosu, zihinsel, fiziksel ve ruhsal sağlık yararları sağladığı için Japon önleyici sağlık bakımından kabul görmüştür. Orman terapisi olarak da bilinir, binlerce yıllık sezgisel bilgiden yararlanır. Doğanın bir parçasıyız ve doğa ile bağlantımızı güçlü bir şekilde hissetmeye ihtiyacımız vardır.

Japonya'daki  Chiba Üniversitesi'nde profesör olan Yoshifumi Miyazaki, 2004'ten beri orman banyosunun faydalarını araştırıyor ve yavaş orman yürüyüşlerinin, şehir yürüyüşlerine kıyasla stres hormonu kortizolde %12.4'lük bir azalma sağladığını keşfetti. Çalışmalarına katılanlar ayrıca anekdot olarak daha iyi ruh halleri ve daha düşük kaygı bildirdiler.(2)

Doğada vakit geçirmek, neşeli olmakla ilgili hormonları salgılatır, sakinleştirir. Ayrıca bağışıklık sisteminizi güçlendirir. Doğada vakit geçirmek için Latince şu özdeyişi her daim hatırlamakta yarar var; " Medicus curat, natura sanat", "Hekim tedavi eder, doğa iyileştirir."




Kaynaklar:

(1)https://www.trthaber.com/haber/dunya/yeni-kesif-doga-agriyi-hafifletiyor-900863.html

(2)https://www.forestholidays.co.uk/things-to-do/forest-bathing/benefits/



16 Mart 2025 Pazar

 



DÖRT GÖZLE BEKLENEN YAREN LEYLEK GELDİ. BEKLEYENLER SEVİNCE BOĞULDU. PEKİ AMA BU İRİ GÖÇMEN KUŞLAR HAKKINDA NELER BİLİYORUZ?

Foto: Alper Tüydeş


İlkokul bilgisidir; ilkbaharda göçmen kuşlar gelir, havalar soğumaya başlayınca geldikleri güney illerine göç ederler. Nedendir bilmem göçmen kuşlardan leyleklere ve kırlangıçlara karşı bir sempatim var. Leyleği havada görünce sevinirim. Çünkü o yıl çok seyahat edeceğimi bilirim. Daha önceki deneyimlerimden dolayı. 

Uzun yıllar önce, leyleklerle ilgili tüm bilgileri Jean-Christophe Grange'ın "Leyleklerin Uçuşu" kitabını okuduğumda öğrenmiş, bu etçil kuşlara hayran olmuştum. Kitap daha sonra filme de uyarlanmış. İlkbaharın ayak seslerini duyduğumuz bugünlerde henüz havada ya da yerde bir leylek göremesem de, bu güzel göçmen kuşlarla ilgili araştırmalarım sonucunda edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum.

Anadolu toprakları, sadece medeniyetler için değil, göçmen kuşlar için de bir köprü görevi görüyor. Mart ayından itibaren göçmen kuşların konaklama ve geçiş yeri haline gelen Anadolu, bu göç döneminde yaklaşık beş milyar göçmen kuşa ev sahipliği yapıyor. Göçmen kuşlar arasında en ilgi çekici olan leyleklerle ilgili derlediğim ilginç bilgilere göz atmaya ne dersiniz?

- Leylekler, yeni doğan bebekleri ailelerine getirmeleri gibi tarih boyunca çeşitli efsanelerin konusu oldular. Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen'in "Leylekler" adlı masalıyla yeni doğan bebeği, leyleklerin getirmesi miti popüler hale geldi.

- Yunan ve Roma mitolojilerinde leylekler, ebeveynlere gösterilen sadakatin sembolü idiler. Her yıl aynı bacaya gelip yuva yapan tek eşli olan leyleklerin ortalama ömrü 30 yıldır. Leyleklerden daha genç olanları yaşlı ya da sakat olanlarla ilgileniyor, onları besliyorlar. Bu yüzden Roma ve Yunan mitolojileri leylekleri sadakat timsali olarak gösteriyordu. Leyleklerin yaşlanınca ölmediğine, adalara uçup insan şekline büründüklerine inanılıyordu. Antik Yunanca leylek anlamına gelen "pelargos" kelimesinden türeyen ve "Pelargonia" adı verilen yasaya göre, yurttaşlar yaşlanmış ebeveynlerine bakmakla yükümlüydüler. Antik Yunan'da leylek öldürmek ölümle cezalandırılabiliyordu. Ayrıca Yunanca "güçlü doğal sevgi" anlamındaki "storge" terimi, leylek anlamına gelen İngilizce "stork" kelimesinin de kökeni. Romalılar da aynı biçimde çocukların ebeveynlerine bakmakla yükümlü olduğu "Leylek Kanunu" anlamındaki "Lex Ciconaria" yasasını çıkartmıştı.

- Türkçede leyleğin gaga takırtısına verilen "laklak" adı ise kinayeli biçimde "çene çalmak, gevezelik yapmak, sesli dedikodu yapmak" anlamında bir deyim olarak kullanılıyor. "Laklak" kelimesi Türkçeye Arapçadan geçme ve leylek anlamına geliyor. Fakat Türkçeye leylek adı, Farsça "legleg" kelimesinden geçmiş.

- Hayatlarını göç yollarında geçiren leylekler, uzun mesafeleri az enerji harcayarak kat etmek için, kanat çırpmadan, süzülerek uçarlar. Uçuş sırasında sıcak hava termallerinden yararlanırlar. Termalin büyüklüğüne göre, 3300 metreye kadar yükseldikten sonra, bir sonraki termali yakalayana kadar alçalarak süzülürler. Böylece rotaları üzerinde ilerlerken daha az enerji harcarlar. 

- Göç ederken Güneş, Ay ve Yıldızlara göre hareket ederler. Bu konuda yetenekleri oldukça gelişmiştir.

- Kenya'da Victoria Gölü'nde bulunan en eski leylek fosillerine göre, en az 26 Milyon yıldır yeryüzünde yaşıyorlar.

- Leylek çiftlerinin her ikisi de kuluçkaya yatıyor ve yavruları birlikte besliyorlar. Sonbaharda yavrularıyla birlikte kışlaklarına dönüyorlar.

Kaynak: listelist.com

Görsel: Yaban hayat fotoğrafçısı Alper Tüydeş beklenen haberi verdi: Yaren leylek, uzun göç yolculuğunu tamamladı ve bir kez daha soluğu Bursa'nın Eskikaraağaç köyünde aldı. (Atlas Sergisi)



4 Mart 2025 Salı

 


KAPADOKYA'NIN ÜÇ GÜZELİ



Kapadokya'nın simgelerinden biri olan, belki de en ünlüsü Ürgüp'te bulunan "Üç Güzeller" diye anılan peribacalarıdır. Üç Güzellerle ilgili yörede anlatılan birden fazla  efsane olsa da, burada etkilendiğim bir efsaneyi yazmak istiyorum.

Efsane bu ya, Kapadokya'da kralın kızı bir çobana sevdalanır. Kralın tüm engellemelerine rağmen, prenses çobana kaçar ve gizlice evlenirler. Prensesle çobanın bir çocuğu olur. Torununun olduğunu öğrenen kralın kendilerini affedeceğini umarak düşerler yola. Fakat kralın onlara karşı öfkesi çok büyüktür. Sarayın kapısından girmeden önce, askerlerini prenses, çoban ve torununun üstüne salar. Yakalanırlarsa öleceklerini bilen prenses, o anda Tanrı'ya çok içten bir yakarışta bulunur ve kendilerini bu eziyetten kurtarması için yalvarır. Tanrı prensesin duasını kabul eder ve üçünü de taşa dönüştürür. Efsaneye göre, en önde duran taş çoban, ortadaki çocuk, arkadaki ise prensesin taşa çevrilen bedenidir.

Efsane deyip geçmemek gerek. Çünkü efsanede, muayyen bir tarih (gerçek veya hayali) bir olay ile birleştirilmiştir. Kısacası, efsane gerçek olduğuna inanılan bir hikayedir. 

Not: Görsel tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



28 Şubat 2025 Cuma

 


GÖREME AÇIKHAVA MÜZESİ / NEVŞEHİR



Göreme Açıkhava Müzesi, M.S. IV. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar yoğun bir şekilde manastır hayatına ev sahipliği eden bir kaya yerleşim yeri. 

Bir vadi oluşturan alanda, kaya blokların içinde kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve oturma mekanları oyulmuş.

Göreme Vadisi, manastır eğitim sisteminin başlatıldığı yer olarak kabul ediliyor, aynı eğitim sistemi daha geç tarihlerde Soğanlı, Ihlara, Açıksaray'da da görülmüş.

Kiliselerde Hristiyanlığın ilk dönemlerinde kullanılan geometrik süslemeler ortaya çıkarılan ilk boya katmanlarında görülebilirken, daha sonraki tarihlerde yapılan freskler İncil ve Hz. İsa'nın hayatından sahneleri betimliyor.

Göreme Açık Hava Müzesi'nde Kızlar ve Erkekler Manastırı, Aziz Basileus Kilisesi, Elmalı Kilise, Aziz Barbara Kilisesi, Yılanlı Kilise, Karanlık Kilise, Çarıklı Kilise ve Tokalı Kilise gezilebiliyor.

Göreme Açıkhava Müzesi 6 Aralık 1985 tarihinden bu yana doğal ve kültürel varlık olarak UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyor. (Kaynak: muze.gov.tr)



Elmalı Kilise
Kilisenin Elmalı Kilisesi olarak anılmasının nedeni dört büyük melekten biri olan ve doğa olaylarını idare eden Mikail tasvirinin elindeki dairesel nesnenin elmaya benzetilmesindendir.









Yılanlı Kilise
Yılanlı Kilise , Göreme Açıkhava Müzesi'nde bulunan bitmemiş bir mağara kilisesidir. Kilise benzersiz duvar resimlerine sahiptir.






Azize Barbara Şapeli
Göreme Açıkhava müzesinde turistlerin en çok ilgisini çeken kilisedir. Özenli mimarisi ve kırmızı motifleri dikkat çekmektedir. Azize Barbara Kilisesi'nde söz konusu olan basit bir mimari süsleme değil, anlaşılması son derece güç bir dizi karmaşık kompozisyondur. Daha çok ikonoklastik dönemin soyutlama yöntemine bağlı kalmış gibi görünüyor. 






Göreme Açıkhava Müzesi'nin dışında kalan Tokalı Kilise'de restorasyon devam etmekte olduğu için kiliseyi gezdim ama fotoğraf çekmek yasaktı.

Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!


 


DEVRENT VADİSİ (HAYAL VADİSİ)



Ürgüp ile Avanos arasında yer alan Devrent Vadisi insan ve hayvan şeklindeki peribacaları nedeniyle Hayal Vadisi olarak da bilinmekte. Vadinin en ünlü motifi devenin önünde durduğumda ve çevredeki peribacalarına baktığımda kendimi sürreal bir tablonun içindeymişim gibi hissettim. Bu his çok tanıdıktı; çünkü aynı hissi St. Paul (Aziz Paulus) yolunu yürürken de hissetmiştim. Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda bulunan ve "Torosların Peribacaları" ya da "Antalya'nın Kapadokyası" olarak anılan bölge 65 Milyon yaşındaki konglomera kayalarından oluşmuş. İşte bu bölgede yürürken aynı his oluşmuştu bende. Bölge, yerel halk tarafından "Adam Kayalar" olarak adlandırılıyor.

Dervent Vadisi sahip olduğu farklı suretteki peribacaları nedeniyle tüm dünyada "Hayal Vadisi" olarak da anılıyor. Bazıları ise kayaların gün batımında aldığı renkten dolayı "Pembe Vadi" olarak da isimlendirmiş. Hangi isimle anılırsa anılsın tüm isimler çok yakışıyor bu masal diyarına.

Vadinin içinde kiliseler, Roma mezarları ya da kayalara oyulmuş yerleşim yerleri yok ama vadiyi izlerken kendi masal kahramanlarınızı yaratabilirsiniz. Örneğin; gelin ile damadın dans etmesini, sevdiğiniz bir müzikle hayal edebilirsiniz...



Hayal Vadisi'nde dünyaca tanınan ve bilinen üç figürün fotosunu çektim. Bunlar; deve şeklindeki peribacası, gelin ve damat ve Meryem Ana silueti biçimindeki peribacası. 

Not: Devrent adı "çukur ve uçurum" anlamına gelmektedir.








Not: Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



27 Şubat 2025 Perşembe

 



KAPADOKYA'NIN İNCİSİ; ÇAVUŞİN KÖYÜ



22 Şubat 2025 günü, tur otobüsüyle Ürgüp'e doğru yola çıktık. Ürgüp'te ilk durağımız ve yürüyüşe başlayacağımız nokta Çavuşin köyü idi. Çavuşin, Göreme-Avanos yolu üzerinde bulunan Kapadokya'nın turistik ve şirin bir köyü. Adını verdiği Çavuşin vadisi peribacalarının yoğun olduğu bir bölge. Tarihi 1. yüzyıla kadar uzanan köy, Roma askerlerinin saldırılarından kaçan Hristiyan keşişlerin yaşadığı yerdir. Saldırılardan korunmak için kayalar oyularak (kayalar tüften oluştuğu için yumuşak ve kolay işlenebilir) kayaların içine yaşam alanları oluşturulmuştur. Günümüzde bu yaşam alanlarındaki tandır, mutfak olarak kullanılan oda, hayvanların barındığı ahırları görmek mümkün. Bizans İmparatoru Konstantin'in Hristiyanlığı kabul etmesinden ve serbest bırakmasından sonra, Hristiyanlık yayılmaya başlamış, Selçukluların bu topraklara gelişiyle birlikte İslamiyet de yaşanmaya ve yayılmaya başlamıştır.

Kudüs'ten Hatay'a, oradan da Kapadokya bölgesine gelen ve yerleşen Hristiyanlar burada kilise, şapel ve manastırlar  yapmışlardır. Köy meydanında inip köyü gezmeye başlayınca tarihi yapıları, kayadan oyma evleri ve kiliseleri gördüğümde oldukça etkilendim. Köyün atmosferi bile farklıydı sanki...




Hava çok soğuktu. Sıcaklık ise sıfırın altında 9 Dereceydi ve yerde kar vardı. Karlar ise buz tutmuştu. Kapadokya'nın en eski kiliselerinden biri olan Vaftizci Yahya Kilisesi'ne doğru merdivenlerden tırmanmaya başladık. Vaftizci Yahya Kilisesi çeşitli zamanlarda restorasyondan geçmiş. Kilise içinde bulunan freskler, hem tarih hem de sanat açısından büyük değer taşıyor. Hristiyan inancında Vaftizci Yahya, İsa'nın teyzesinin oğlu ve vaftizcisi olan, onun geleceğini müjdeleyen ve MS. 27 yılında tebliğe başlayan kişidir. Yahya'nın öğretisi, insanların günahlarından tövbe ederek kıyamet gününe, Tanrı'nın krallığına hazır hale gelmeye ve Ürdün (Şeria) Nehri'nde vaftiz olmaya çağrılması şeklinde özetlenebilir. İsa Mesih, 30 yaşındayken Vaftizci Yahya tarafından Şeria nehrinde vaftiz edilmiştir.

Kilise içinde gezerken tarihi dokuyu gözlemleyerek zaman yolculuğuna çıktım diyebilirim. Yüksekte bulunan kiliseden hemen hemen kuş bakışı Çavuşin köyüne de selam gönderdim. 

Köyde bulunan Çavuşin Kilisesi ve tarihi evi de gezdikten sonra Çavuşin vadisinde yürümek için iki gruba ayrıldık. Doğa yürüyüşü yapmak üzere hazırlıklarımızı tamamlayıp Zelve Açık Hava Müzesi'ne kadar sürecek inişli çıkışlı, hiç de kolay olmayan 8 kilometrelik etaba başladık.

Yürüyüşü varoluşsal bir deneyime dönüştüren F. Nietzsche, Şen Bilim'de şöyle der: "Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz (alışkanlık) açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir."

Benim ethosum da açık havada, mümkünse dağ ve yaylalarda yürümek, yürürken de düşünmektir. Öyle kapalı spor salonlarında yürüyüş bandında yürümek, koşmak hiç bana göre değildir. Doğada yürümek yaşam tarzımın vazgeçilmezidir...








Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



26 Şubat 2025 Çarşamba

 


KAPADOKYA'YA GENEL BİR BAKIŞ

Üç Güzeller/Ürgüp

22/23 Şubat 2025 tarihlerinde Kapadokya vadilerinde -9 Derece soğukta ve karlı bir havada yaptığım doğa yürüyüşü ve kültür gezisinde kokartlı rehberimizin anlattıklarını, önceki yürüyüşlerimden aklımda kalan ve arasanız da bulamayacağınız bölgeye özgü bilgileri, çekebildiğim fotoğraflarla (-9 Derecede telefonum dondu çünkü) sizlere aktaracağım. Öncelikle Kapadokya hakkında genel ve kısa bilgilerle başlamak istiyorum. Sonrasında devamı gelecek...

Kapadokya denilince sadece Nevşehir ili değil, Kayseri, Niğde, Aksaray ve Kırşehir'in bir bölümünü de kapsayan geniş bir coğrafi alan akla gelir. Kapadokya adının nereden geldiği ise bilinmemekte olup sözcüğün kaynağı ise tartışmalıdır. Kapadokya'nın güzel atlar ülkesi olarak adlandırılması ise doğru değildir. Kokartlı rehberimizin anlattığı "Güzel Atlar Ülkesi" tanımlamasının nereden kaynaklandığının hikayesini ayrıca araştırdım ve şu bilgilere ulaştım:

1981 yılı baharında, 12 Eylül 1980 darbesinin lideri Kenan Evren, orgeneral rütbesiyle ve "Devlet Başkanı" olarak görev yapıyor, devlet kurumları üzerinde askeri vesayetin etkisi olanca gücüyle hissediliyordu. İşte bu atmosfer içinde alınan "turizm sezonunu açma" töreninin turistik bir bölgeye taşınması, yerli ve yabancı birçok davetlinin katılımıyla kapsamının genişletilmesi ve açılışın Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından yapılması kararlaştırılır. Turizm sezonunu açma töreni Ürgüp'te Turban tesislerinde ve Kenan Evren'in huzurunda yapılır. 

Devlet Başkanı Kenan Evren, töreni düzenleyecek ekipte bulunan ve de  Kapadokya kitabının yazarı Ozan Sağdıç'a "Kapadokya"nın anlamının ne olduğunu sorar yazar da "Güzel Atlar Ülkesi" demek diye bir yalan uydurur. Neden zorunlu bir palavra attığını Ozan Sağdıç şöyle anlatır; "12 Eylül döneminde Kapadokya sözcüğü Yunanca diye yasaklanınca uydurduğum "Kapadokya, Persçe "Güzel Atlar Ülkesi demektir" yalanı gerçek kabul edildi ve birçok kaynak kitapta yer aldı. "Güzel Atlar Ülkesi" tanımını en çok Kapadokya halkı benimsedi. Şimdi çıkıp bunu benim uydurduğumu söylesem, "Yok canım biz bunu dedelerimizden duyduk" diyeceklerine eminim." Anlayacağınız üzere Kapadokya'nın Güzel Atlar Ülkesi demek olduğu koca bir yalandan ibaret olmasına rağmen benimsenmiş, kabul görmüş ve bu yalan halen  devam etmektedir. Kapadokya'nın tanıtımına katkılarından dolayı Ürgüp'te bir caddeye "Ozan Sağdıç" adı verilmiştir. *

Kapadokya'da bulunan Peribacaları milyonlarca yıl süren volkanik patlamalar nedeniyle tüf tabakalarının birikimi ve ardından yağmur, sel suları ve rüzgarın  aşındırıcı etkisiyle ortaya çıkmış olup görünümü insan yapımına benzemediği için "periler" tarafından yapıldığı düşünüldüğünden bu adı almıştır. 

Baca denildiğinde akla ilk gelen, dumanı ocaktan çekip havaya vermeye yarayan yol, yani tüten bir ocaktır. Oysa yörede "baca" demek pencere anlamına gelmekte olup zamanla baca sözcüğü "pece"ye dönüşmüştür. Yani Peribacası, yöredeki söylemiyle Peripenceresi anlamına gelmektedir. Peribacaları Göreme, Uçhisar ve Paşabağ vadisinde yoğun olarak görülmektedir.

Paşabağ

Göreme Açık Hava Müzesi, UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer almakta olup 1985 yılından itibaren koruma altına alınmıştır. Göreme Açık Hava Müzesi'nin  MS. 3. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Anadolu coğrafyasında manastır hayatına ev sahipliği yaptığı bilinmektedir. Açık Hava Müzesi'nde bulunan Kiliselerde Hristiyanlığın ilk yıllarından kalma geometrik süslemeler, Hz. İsa''nın hayatını anlatan freskler ve İncil'den duvar yazıları ile resimleri görebilirsiniz. Kapadokya'da 600 civarında kilise olduğu bilinmektedir. MS. 3. yüzyılda bölgeye, Romalıların baskısından kaçan Hristiyanlar gelir. Kapadokya'nın coğrafi yapısı, Romalı askerlere karşı Hristiyanlara güvenli bir sığınak sağlar. Lav ve tüflerden ve kolay işlenebilen kayaları oyarak kendilerine ev, şapel, kilise ve manastırlar yaparlar. Böylece bu bölge, Hristiyanlığın düşünce ve inanç merkezi haline gelir.

Peribacalarını dünyaya tanıtan kişi Paul Lucas adında Fransız tüccar, doğabilimci, arkeolojik eser avcısı ve Kral XIV. Louis'in arkeolojik eser keşfiyle görevlendirdiği özel elçisidir. XVIII. yüzyılda Paul Lucas'ın anılarını yayınlamasıyla dünya Kapadokya'dan haberdar olur. 1705 yılında Kapadokya'ya gelen Lucas buranın coğrafyasından çok etkilenmiş ve ilk kez gördüğü Peribacalarını "Kukuletalı rahiplere" benzetmiştir. Lucas'ın anlattıklarına inanmayan Fransa ve İngiltere hükümetleri elçilerini bölgeye göndererek araştırma yapmaları istenmiş. Elçilerin verdikleri raporda Lucas'ın anlattıkları doğrulanmıştır. 

Volkanik bir kayaç türü olan ponza taşı gözenekli bir yapıya sahip olup en çok Nevşehir'de bulunmaktadır. Süngerimsi yapısı nedeniyle köpük taşı, sünger taşı olarak da bilinir. Kapadokya Bölgesi'nde yer alan Erciyes Dağ'ı, Hasandağı ve Melendiz Dağ'ının volkanik olduğu göz önüne alınırsa ponza taşının bu bölgede çok bulunma nedeni de anlaşılır. İnşaat sektöründe tercih edilen ve kullanılan "bims" briketin büyük bir kısmı Nevşehir'de bulunan ponza taşından üretilmektedir.  Türkiye'de 1984 yılında Nevşehir bölgesinde profesyonel anlamda bims üretimi gerçekleştirilmiş. Volkanizma faaliyetleri sırasında ani soğuma ve gazların bünyeyi ani terk etmesi sonucu gözenekli bir yapıya sahip olan ponza taşı hafiflik, ısı ve ses yalıtımı, depreme karşı dayanıklılık gibi özellikleri sayesinde inşaat sektöründe sıklıkla tercih edilir hale gelmiş. Bims üretiminde Bitlis Nevşehir'den sonra ikinci sırada yer alıyormuş.


Uçhisar Kalesi

Erciyes'ten Hasandağı'na kadar tüm bölgeyi görebilecek, aynı zamanda Kapadokya'nın en yüksek noktası Uçhisar kalesidir. Uçhisar Kalesi, Anadolu'daki ilk Hristiyanlar tarafından yapılmış. Selçuklular döneminde gözetleme kulesi olarak kullanılmış. Ürgüp ve çevresi üç hisardan oluşuyormuş. Bunlar; Başhisar (Ürgüp), Ortahisar ve Uçhisar. Ortahisar'da bulunan doğal yeraltı depoları nedeniyle Akdeniz Bölgesi'nde üretilen narenciye (limon, portakal, greyfurt) henüz yeşilken ağaçlardan toplanıp buradaki depolara getiriliyormuş. Narenciyeler ince kağıtlara sarılıp sandıklara konulup sandıklar yeraltı depolarına yerleştiriliyormuş. Ortahisar'da bulunan 500 adet yeraltı soğuk hava deposunda bekletilen yaklaşık 4 milyon sandık limon, bu depolarda yatak limon haline geliyormuş. Yeraltı depolarındaki ortalama sıcaklık yaz-kış 8 Dereceymiş ve bu sıcaklık değişmediğinden narenciye için ideal olarak kabul ediliyormuş. 

Kapadokya'ya giden yerli ve yabancı turistlerin ilk yaptığı aktivitelerden biri balon turlarına katılmak oluyormuş. Balon turlarının fiyatları kişi sayısına göre değişiklik gösterebiliyormuş. Bilginize. Balon turu, sanırım benim yapmak istediğim bir tur değil. :) 

Madem Kapadokya'nın Nevşehir bölgesini gezdim ve vadilerinde yürüdüm. Nevşehir hakkında da bir şeyler yazmalıyım değil mi? Kent, Ortaçağ ve Yeni Çağ'da Seandos, Nissa ve Muşkara adıyla anılıyormuş. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletleri döneminde Muşkara Ürgüp'e bağlı küçük bir köymüş. Osmanlılar döneminde Şehzade III. Ahmed'in sır katibi Muşkaralı İbrahim, III. Ahmed padişah olunca sadrazamlığa getirildiğinde doğduğu köyde büyük bayındırlık hareketine girişmiş. Camiler, imaretler, medreseler, hamam ve çeşmeler yaptırmış. Muşkara adını değiştirerek kente Yenişehir anlamına gelen Nevşehir adını vermiş. Kendisi de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa olarak anılmaya başlamış. Yani Nevşehir'in kuruluşu Lale Devri'nde gerçekleşmiş.




Kayseri'ye yakınlığı nedeniyle olsa gerek sanayisi gelişememiş Nevşehirlilerin geçim kaynağı tarım ve hayvancılığa, turizme bağlı. Tarım ürünü olarak daha çok  patates yetiştiriliyormuş. Nevşehir'in ilçe merkezlerinde bulunan yöreye özgü sarı taşlardan yapılmış evlerin çoğu gelir getirmesi amacıyla otele çevrilmiş. 

Not: Sıfırın altında sıcaklık ve de 50 santimetre yükseklikte karlı dağ ve vadilerde yürümüştüm. Ama ilk kez -9 Derece sıcaklıkta 8 kilometre yürüdüm. Benim için güzel bir deneyim oldu, anılarımda ayrı bir yere sahip olacak. 


Not: Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!

https://tarihdergi.com/kapadokya-ve-tarihi-bir-palavra/