26 Kasım 2024 Salı

 


KIBRIS; TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ VE KKTC / GİRNE'DE GEZİLECEK YERLER




11/15 Kasım 2024 tarihleri arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne turla gezmeye gittim. Kıbrıs'ın kısaca tarihini ve izlenimlerimi yazmadan önce Mustafa Kemal Atatürk'ün vasiyet niteliğindeki vurgulamasından Kıbrıs'ın Türkiye'nin güvenliği ve huzuru açısından taşıdığı hayati öneme dikkat çeken şu sözlerini yazmak isterim:

"Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs'a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir..."


Fotoğraf: AA (Beşparmak Dağları'ndaki KKTC Bayrağı ve sol taraftaki ay-yıldız ise gece ışıklandırılınca Türk Bayrağı ortaya çıkıyormuş ve her taraftan gözüküyormuş)

Kıbrıs Adası'nın Coğrafi Konumu:

Akdeniz'in Sicilya ve Sardinya adalarından sonra üçüncü büyük adası olan Kıbrıs, Anavatan Türkiye'ye 65 kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. Adanın kuzeyinde Beşparmak sıradağları, diğer adıyla Girne Dağları 175 kilometre uzunluğu ile bir set halinde uzanmaktadır. Beşparmak dağlarının en yüksek noktası 1024 metre yükselti ile Selvili tepedir. Güney Rum kesiminde yer alan ve Anadolu'daki Toros Dağlarının uzantısı olduğu kabul edilen Trodos sıradağları adanın başlıca yükseltileridir. Trodos sıradağlarının en yüksek tepesi 1952 metrelik yükseltiyle Olimpos tepesidir. Burada bir kayak merkezi bulunmaktadır. Beşparmak sıradağlarına kar yağmazken, Trodos sıradağlarına kar yağdığından adanın güney kesiminde su sıkıntısı çekilmemektedir. 

Kıbrıs'ın en büyük ovası adanın orta kesimde bulunan Mesarya Ovasıdır. Kıbrıs adasının iki büyük akarsuyu olan Kanlıdere ve Çakıllı Dere bu ovadan akmaktadır. Mesarya Ovası yıl boyu kurak olduğu için sulu tarım yapılamamakta, daha çok tahıl üretimi yapılmaktadır.

Kıbrıs Adası'nın Kısa Tarihi:

Stratejik konumu nedeniyledir ki, tarih boyunca Kıbrıs adası, sırasıyla Mısır, Hitit, Grek Kolonileri (Aka ve Dor), Fenike, Asur, Pers, Büyük İskender, Roma, Bizans, İslam Devleti, Tapınak Şövalyeleri, Lusignan, Venedik, Osmanlı ve Britanya (İngiliz) devletlerinin himayelerine veya egemenliklerine girmiştir.

Osmanlı Padişahı II. Selim, babası Kanuni Sultan Süleyman'ın vasiyetini yerine getirmek üzere Lala Mustafa Paşa'yı Kıbrıs'ın fethine memur etti. Lala Mustafa Paşa kumandasındaki donanma 1570 yılında başladığı fethi 1571 yılında tamamlayarak adanın tümünü Osmanlı İmparatorluğu topraklarına kattı. 300 yıl Osmanlı toprağı olan Kıbrıs, 93 Harbi olarak adlandırılan Osmanlı-Rus Savaşı sonrası 1878 yılında Ruslara karşı, İngilizlerin teklif ettiği yardımı almak için Padişah II. Abdülhamid tarafından Kıbrıs İngilizlere kiralandı ve idaresi de onlara bırakıldı. Sonunda İngilizler "Ortadoğu'nun anahtarı" gözüyle baktığı Kıbrıs'ı ele geçirmişlerdi.

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin Almanya'nın yanında yer alması üzerine 1914 yılında İngiltere Kıbrıs'ı ilhak etti. Lozan Barış Antlaşmasıyla da Kıbrıs tamamen İngilizlerin kontrolüne bırakıldı.

1960 yılına gelindiğinde adada Türk ve Rumların ortak yönettiği Kıbrıs  Cumhuriyeti kuruldu. Ancak EOKA (Kıbrıs Milli Mücadele Örgütü) isimli Rumların kurduğu örgüt, adada yaşayan Türklere karşı saldırılara başladı.1963 yılına gelindiğinde, 24 Aralık 1963'te Rum çetelerince, askeri doktor Binbaşı Nihat İlhan'ın eşi ve üç çocuğunun  evlerindeki banyo küvetinde vahşice katledilmesi bardağı taşıran son damla oldu. "Kanlı Noel" olarak anılan bu olayın geçtiği ev bugün "Barbarlık Müzesi" olarak halka açıktır. 

1967 yılında Yunanistan'da yapılan askeri darbe sonucu yönetimde bulunan cuntanın desteğiyle, Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak için kurulan EOKA-B adadaki Türklere karşı saldırılarını artırdı. EOKA-B'nin lideri Nikos Sampson gerçekleştirdiği darbeyle 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'u devirdi.

Kıbrıs'ta yaşanan katliamlara dur demek için adada söz sahibi olarak üç garantör devletten (Türkiye, Yunanistan ve İngiltere) biri olan Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasında belirtilen müdahale hakkını kullanarak, 20 Temmuz 1974'te Kıbrıs Barış Harekatı'nı başlattı. O dönemde Türkiye Cumhuriyeti'ni koalisyon hükümeti yönetiyordu. Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı da Necmettin Erbakan'dı. Her ikisine de Allah'tan rahmet diliyorum...

Barış Harekatı'ndan iki gün sonra 22 Temmuz 1974'te Cenevre'de toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi görüşmelerinden bir sonuç elde edilemeyince ikinci harekat başladı. 8 Ağustos 1974'te başlayan İkinci Barış Harekatı neticesinde Ada'nın bugünkü sınırları çizildi. 13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu. Ardından 15 Kasım 1983'te ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşu tüm dünyaya duyuruldu. KKTC'ni tanıyan ilk ve tek devlet Türkiye Cumhuriyeti oldu.

Yerel rehberimizin söylediğine göre, KKTC'nin ekonomisi turizm ve üniversitelere bağlı. Dünyanın dört bir yanından üniversite okumak için gelen öğrencilerin ekonomiye katkıları büyükmüş. Çarşıda, pazarda satış yapan ve çalışan öğrenciler, hem günlük ihtiyaçlarını karşılamak için para kazanıyor, hem de öğrenimlerini sürdürüyorlar.

Yerel tur rehberinden öğrendiğim bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum: KKTC'i bayrağını tasarlayan kişinin Necmettin Erbakan olduğunu söyledi. Bunu hiç duymadığım için İnternette araştırma yaptım ve bu bilginin doğru olmadığını öğrendim. Bugünkü hali 7 Mart 1984 tarihinde  Cumhuriyet Meclisi tarafından kabul edilen KKTC bayrağını tasarlayan kişi Kıbrıslı Türk ressam Emin Çizenel'miş.

 GİRNE

11 Kasım 2024'te Ankara Esenboğa Havaalanından bir saat on dakikalık uçuştan sonra Lefkoşa Ercan Havaalanı'na indik. Havaalanının adı, 20 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Barış Harekatı'nın ilk gününde şehit düşen Binbaşı Fehmi Ercan'ın anısına veriliş. Kendisine Allah'tan rahmet diliyorum. Havaalanında karşıma çıkan fotoğrafıyla şehit Fehmi Ercan'a ve tüm şehitlerimize minnet ve saygılarımı sunuyorum... 



KKTC'ne Türk vatandaşları kimlik kartlarıyla giriş yapabiliyorlar. Kontrolden geçtikten sonra alanda bizi bekleyen otobüse binerek Girne'ye doğru yola koyulduk. Lefkoşa'nın İç Anadolu bozkırlarını andıran coğrafyasından geçtikten sonra Beşparmak Dağları ile Akdeniz'in masmavi suları arasında kalan yeşili ayrı güzel Girne'yi uzaktan görünce, güzelliğine hayran kaldım.





Girne'de Gezilecek Yerler

Bellapais Manastırı / Beyaz Giymiş Meryem Ana Kilisesi

Bellapais Manastırı ve Beyaz Giymiş Meryem Ana Kilisesi, Beylerbeyi köyünde bulunmakta ve Girne şehir merkezine beş kilometre uzaklıktadır. Beşparmak Dağları'nın eteklerinde yer alan manastıra varmak için dar ve tarihi sokaklardan tepeye doğru tırmanmak gerekiyor. 13. Yüzyılda inşa edilen manastır gotik mimari tarzının güzel örneklerinden biri kabul edilir. Bu manastırdaki rahip ve rahibeler beyaz pelerin giydikleri için "Beyaz Giymiş Meryem Ana Kilisesi" olarak da bilinmektedir. 













Barış Ve Özgürlük Anıtı / Karaoğlanoğlu Şehitliği / Barış Ve Özgürlük Müzesi

Barış ve Özgürlük Anıtı, Kıbrıs Barış Harekatı sırasında şehit düşen askerlerimizi onurlandırmak ve bağımsızlık mücadelesini simgelemek amacıyla inşa edilmiş. Anıtın hemen alt tarafında Kıbrıs Barış Harekatı'nın ilk gerçekleştiği yer olan Yavuz Çıkarma Plajı yer almaktadır. Yavuz Çıkarma Gemisi ve Barış Harekatında kullanılan helikopter de bu plajda sergilenmektedir. Görüp de duygulanmamak mümkün değil...

Karaoğlanoğlu Şehitliği, Kıbrıs Barış Harekatı'nda şehit düşen askerlerimizin anısına 20 Temmuz 1976'da inşa edilmiş. Şehitliğe, Kıbrıs Barış Harekatı'nda adaya ilk çıkan alay komutanı Albay Halil İbrahim Karaoğlanoğlu'nun adı verilmiş. Şehitlikteki mezar taşlarının beş basamaklı olması havadan indirme yapılan Beşparmak Dağları'nı sembolize ediyor.

Barış ve Özgürlük Müzesi ise, Karaoğlanoğlu Şehitliği ve Barış ve Özgürlük Anıtı'nın orta yerinde bulunmaktadır. Müze olarak açılan bina, 20 Temmuz 1974 gecesi karargah olarak kullanılmakta iken evin girişinde meydana gelen şiddetli patlamada 50. Piyade Alay Komutanı Piyade Kıdemli Albay İbrahim Karaoğlanoğlu, Hava İrtibat Subayı Pilot Binbaşı Fehmi Ercan ve iki er şehit oldu. Müzede 1974 Barış Harekatı'na katılan askerlerin kahramanlıkları ve harekat süreci yazı ve fotoğraflarla anlatılıyor. Müze aynı zamanda tarihi belge özelliği taşımaktadır.




 









Mavi Köşk / Çamlıbel

Girne'de en çok ilgimi çeken yer Mavi Köşk oldu. Köşkün adı mavi olsa da, kendisi beyaz, kapı ve pencereleri maviye boyalı. Malumunuz sıcak iklim olan yerlerde akrep ve bilumum haşaratı evden uzak tutmak için onların girebileceği kapı ve pencereler maviye boyanır.

Mavi Köşk 1957 yılında, kuş uçmaz, kervan geçmez, geçse de görünemeyecek ormanlık alanla çevrili bir tepede inşa edilmiş. Köşkü yaptıran Kıbrıs doğumlu, İtalyan asıllı bir Rum olan Pablo Pavlides adlı bir avukattır. Pavlides, aynı zamanda Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'un avukatıdır. Ancak avukatlığı, yaptığı silah kaçakçılığı kimliğini gizlemek için yaptığı ve kendisinin o zamanlar Ortadoğu'nun en büyük silah kaçakçısı olduğu söylenmekte.

Hal böyle olunca, dağların zirvesinden hatta denizden bile görülmeyecek bir yerde inşa ettirdiği köşkünü yapan mimar arkadaşını, köşkün içine gizlenmiş olan gizli yerleri kimselere söylemesin diye öldürmüş. Gerçekten de mavi köşk çevreden görünmezken, köşkün içinden ya da bahçesinden bakan bir kişi, neredeyse 360 Derece bakış açısıyla hem denizi hem de karada olan biteni görebiliyor. Bir söylentiye göre, Pavlides, yaptığı toplantılara davet ettiği mafya liderleri ve silah kaçakçılarının, köşke gelmeden önce gözlerini bağlatıyormuş. Böylece mavi köşkün nerede olduğu hep gizli kalıyormuş.

Köşkün içindeki eşyalar adeta birer sanat eseri niteliğinde. Yatak odalarından, toplantı odasına, banyodan tavernaya hatta köşkün bahçesinin tanzimine kadar her şey en ince ayrıntılarıyla düşünülmüş. Özellikle o dönemde köşkün tüm odalarını  çevreleyen klima sistemine ve en ufak bir yer sarsıntısında masa üstüne düşerek depremi  haber veren "Denge Heykeline" hayran kaldım. Müze içinde fotoğraf çekmek yasaktı. Sadece bahçede izin verilen yerlerde fotoğraf çekilebiliyordu. Eğer izin verilseydi, denge heykelini ve duvarda asılı olan Meryem Ana Tablosu'nu çekmek isterdim. Bu tablonun özelliği; tablo üç boyutlu yapıldığı için odanın neresinden bakarsanız bakın Meryem Ana'nın gözleri, elleri ve dizleri size dönüktür. Gözleri adeta sizi takip ediyor gibidir. Tablodaki hale som altından yapılmış olup Meryem Anan'nın elindeki tas ve gerdanlığı ise altın suyuna batırılarak resmedilmiş. Ayrıca sanata düşkün olduğu bilinen Pavlides'in kendisinin yaptığı karakalem çalışmaları da sergilenmekte.

1957 -1974 yılları arasında tam 17 yıl bu köşkte yaşayan Pablo Pavlides, "Baby face" olarak anılmaktaymış. Köşkte bulunan tek orijinal fotoğrafına baktığımda, bebek yüzü yerine bir canavar gördüm sanki. İçindeki kötülük, adeta gözlerine vurmuştu. 20 Temmuz 1974'te başlayan Kıbrıs Barış Harekatı'nı önceden haber alan Pablo Pavlides, bahçesinde yer alan tünellerden kaçmış. Kaçarken ardında bıraktığı tünelleri de patlattığı için yakalanamamış. 

Mavi Köşk askeri bölgede yer almakta ve köşk bir asker tarafından bilgi verilerek gezdirilmekte. İki katlı olan köşkte 13 oda yer almakta. Bahçesinde bir dilek havuzu, içinden sürekli şarap akan aslan şeklinde bir küp, yüzme havuzu, içine para atılan dilek havuzu ve yankılı taş bulunmaktadır.

 
















Ayrıca Girne Kalesi, Antik Liman ve Batık Gemi Müzesi de Girne'de gezilecek yerler arasında bulunmaktadır. KKTC'de bulunan şehir ve kasabalarda su sıkıntısı çekilmekte iken Manavgat Çayı'nın sularının deniz altından geçirilen borularla Girne yakınlarındaki barajda toplanarak dağıtılması nedeniyle diğer şehirlere nazaran Girne'de içme ve kullanma suyu sıkıntısı olmadığı söylendi. 



23 Ekim 2024 Çarşamba

 



PEPİNO NEDİR?



Anavatanı Peru olan, ülkemizde yeni yeni tanınmaya ve ılıman iklime sahip illerimizde az miktarda yetiştiriciliği yapılan pepino meyvesi, kavuna benzer tadıyla ülkemiz tarım çeşitliliği bakımından değerli bir meyvedir. 

Domates, patlıcan, kırmızı biber ve it üzümü familyasından Solanaceae'ye ait 1-2 metre yüksekliğe ulaşan yıllık küçük bir çalıdır. Bitkinin çiçekleri patlıcan çiçeklerine benzer.













Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!


7 Ekim 2024 Pazartesi

 



 DAZLAKLAR KİMLERDİ?


Yıl 1748. Her şey Necid çöllerinde başladı. Necid neresi diye sorabilirsiniz. Necid, Suudi Arabistan'ın coğrafi merkezidir. Burası Diriye Emirliği döneminden bu yana Suudi Arabistan'ın birleşmesini amaçlayan Suud Hanedanı'nın yerleşim alanıdır. Şimdi dazlakların doğuş hikayesine geçebilirim.

Küçük bir yerleşim olan Uyeyne'de bir bedevi Zeyd'in mezarı başında; "Devemi kaybettim. Ne olursun onu bana buldur" diye yalvarıyordu. O sırada oradan geçen alim Muhammed bin Abdülvehhab, mezarda yatan sahabeden yardım isteyen bedeviye öfkeyle bağırır; İsteyeceğini Allah'tan iste. Zeyd de senin gibi fani idi, geldi, geçti. Artık ne kendisine, ne sana yardımı dokunur, diye söyler. Bununla da yetinmez, yanındaki iki öğrencisine adamı dövdürür, Zeyd'in mezarını da yıktırır. Uyeyneliler bu duruma öfkelenip baş kaldırırlar. İşin büyüyeceğinden korkan Uyeyne Emiri Osman bin Muammer, alim Muhammed'in kasabayı terk etmesini ister. Kasabayı terk eden Muhammed bin Abdülvehhab, tevhit inancına vurgu yaparak başta Diriye olmak üzere gittiği her yerde fikirlerini anlatıp durdu. O anlattıkça da kendisine inananların sayısı arttı. Taraftarlarına soyadından dolayı Vehhabi denilmeye başlandı. Sonra bir gün, "Saçlarınızı kazıtın! Birbirinizi daha iyi tanımak, kimliğinizi belirlemek ve aidiyetinizi bilmek için!" dedi. Gittikçe çoğalan taraftarları da saçlarını kazıttılar.

Abdülvehhab, kısa bir süre içinde Necid'de kuvvetleniyor, kuvvetlendikçe fikirleri keskinleşiyor ve hızla çevreye yayılıyor. O güne kadar Mekke ve Medine ulemasınca cevaz verilen pek çok uygulamaya "şirk" damgası vurunca tepki çekmeye başlıyor. Gittiği yerden tekme tokat kovuluyor. Öyle ya "Eski köye yeni adet getirmek" de neyin nesi. Bunun üzerine Abdülvehhab kendisine bir hami aramaya başlıyor. Bütün Necid'i dolaşıyor ve sonunda  Suud adındaki bir aşiretin hakimiyetindeki Diriye köyüne varıyor. Alim olması nedeniyle bilgi sahibi olan ve de çok etkili konuşan Muhammed bin Abdülvehhab, deveden başka ilgi alanları olmayan Suud aşiretini etkilemeyi başarıyor ve aradığı koruyuculuğu onlarda buluyor. Diriye Emiri Muhammed bin Suud tarafından kendisine siyasi himaye sağlanıyor. Bu durumdan her iki taraf da karlı çıkacaktır. 

İki Muhammed, yani Abdülvehhab'ın oğlu ile Suud'un oğlu başlarını kazıtarak ittifak yapıyorlar. Birincisi dini fikirlerini yayarak itibar ve nüfuz elde edecek, diğeri de onun üzerinden siyasi güç elde edecek ve aşiretini büyütüp yayılacak. Günümüze baktığımızda dazlakların ittifakının başarılı olduğunu görüyoruz!

Siyasi yönetim ve güç, din bilgisi yönetimine üstün geliyor ve kısa sürede "Suud" adı bütün Arabistan'da duyulmaya başlıyor. Necid çölünün orta yerindeki bu ıssız Diriye, on yıl içinde saçlarını kazıtan dazlaklarla dolup taşıyor ve geniş bir bölgenin başkenti oluveriyor.

Suud kabilesi hızla silahlanarak siyasi güce kavuşurken, Abdülvehhab (Artık Muhammed adı yerine bunu kullanmaktadır) bu siyasi gücün fikir ve iman ihtiyacını karşılamaktadır. Sonunda iyice güçlendiklerini görünce Abdülvehhab, çevre kabilelere mektuplar gönderip kendi fikirlerine inanmaya davet davet edecek. Daveti kabul edenler dazlaklara katılacak, etmeyenler ise Suud'un silahlı birlikleri tarafından dize getirilecektir. 

Dinde zorlama yoktur diyenlere de Asr-ı saadet fetihlerini örnek aldıklarını söyleyerek bildikleri yoldan şaşmıyorlar. Öyle ki, Hac için aylarca yol giden Müslümanlara bile saldırıyorlar, öldürüyorlar ve mallarına el koyuyorlar. Buna da Abdülvehhab'ın içtihatlarını örnek gösteriyorlar. Şöyle ki; "Çünkü o, yeryüzündeki Müslümanların Kur'an ve Sünnet'ten saparak artık küfre vardıklarını, bunlara karşı cihadın şart olduğunu söylüyor, askerleri inandırıyor.Değil mi ki mezarda yatan ölüden imdat isteniyor, bu küfür değil de ne olur?" Yani işin siyasi yönü İslami yönünü aşmıştı.

Abdülvehhab'ın ölümünden sonra Suud soyu daha şiddetli önlemler alıyor. Muhammed bin Suud ve oğlu Abdülaziz'in yirmi yıl kadar süren iktidarları sırasında , Arabistan'ın her biri yanı kabile savaşlarıyla çalkalanıyor. Sonuçta Suud üstün gelerek Abdülvehhab'ın fikirleriyle herkese boyun eğdiriyor. Arabistan'da dazlakların mutlak hakimiyeti başlıyor.

Sonradan sistemleşip Vehhabilik adını alacak olan Hanbeli mezhebinden ilham alan katı anlayış, selefi görüş tüm Arabistan'a yayılıyor. Bu inanca göre herhangi bir Müslüman, Vehhabi inanışını kabul ettiğinde önceki gafletini örtecek bir para cezası ödemeden gerçek anlamda bir Müslüman - bir Vehhabi- olamıyor. Bu durumda Vehhabi inancına sahip olmayanlar Müslüman'dan sayılmıyorlar. İşte bu nedenle Hacca giden Müslümanlar'a acımadan saldırıyorlar. Osmanlı Padişah'ı II. Mahmut döneminde hacılara yapılan dazlakların saldırısı önlenemediği için beş yıl "Sürre Alayı" çıkarılamamış Topkapı Sarayı'ndan. Sırf İngilizlerin kışkırtmasıyla dazlaklar özellikle Osmanlı hacı adaylarına ve kervanlarına saldırıyorlarmış. Endonezya, Malezya ve diğer ülkelerden gelen Müslümanlar ise rahatlıkla Hac vazifelerine ifa edebiliyorlarmış!

Bir Vehhabi'ye göre hiç kimseye savaştığı için para ödenmez, savaş Allah adına ve onun içindir. Ama kendileri inkar etseler de geçimlerini çapul ve ganimetle sağlamaktalar. Hem de Müslümanları yağmalayarak.

Şimdi diyeceksiniz ki Necid çölünde Bedeviler bunları yaparken ve beş yıl Sürre Alayı İstanbul'dan yola çıkamazken, devleti yöneten padişah ve devletlüler ne yapmışlar, neden müdahale etmemişler? Güzel soru. Cevabı da sizler araştırıp bulunuz ya da aşağıda adını vereceğim kitabı okuyunuz, derim naçizane. Eğer tarih okumaya ilginiz varsa elbette. :)


Not: Mehmet Akif Ersoy'un Necid Çöllerinden Medine'ye adlı bir şiiri vardır.


Kaynak Kitap: 

İskender Pala, KERVAN. Kapı Yayınları. 1. Baskı, s: 26-35)



11 Eylül 2024 Çarşamba

 



NEW YORK'UN SİMGESİ OLAN ÖZGÜRLÜK ANITI'NIN ASLINDA MISIR'A DİKİLMEK İÇİN SİPARİŞ VERİLDİĞİNİ  BİLİYOR MUYDUNUZ?



Tarih okumayı seviyorum. Geçmişte olan biteni okuyarak bugünü değerlendirmeyi de. Bazen az bilinen öyle bilgilere ulaşıyorum ki, şaşırmadan edemiyorum...Bu az bilinen bilgilerin bende kalması haksızlık olur düşüncesiyle, elimden geldiğince paylaşmaya çalışıyorum. İşte okuyacağınız "Özgürlük Anıtı"nın hikayesi de bunlardan sadece biri.

Yıl 1854. Mısır Hidivi Sait Paşa, Kızıldeniz ile Akdeniz'i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesini dönemin padişahı Abdülmecid'e sunar. Kanal projesinin mühendisi olarak Ferdinand de Lesseps ile anlaşma imzalanır. Anlaşmanın bir maddesinde, kanalın Akdeniz'e açılan sahillerinde bulunan "Port Said" liman kentine, fener olarak oldukça büyük bir heykel konulması yazılıdır.

Padişah Abdülmecid 38 yaşında ölür. Yerine geçen Sultan Abdülaziz, denizciliğe verdiği önemden dolayı, İngiltere'ye rağmen kanal projesinin sürdürülmesini ister. Bu arada Port Said'e konulacak dev heykel, dönemin ünlü heykeltıraşı Frederic Auguste Bartholdi'ye siperiş edilir ve sanatçı heykeli yapmaya başlar. Heykel o denli büyük olacaktır ki, ayakta durması için çelik bir iskelete ihtiyaç duyulur. Bu görevi de, Eyfel Kulesi'nin mühendisi Gustave Eiffel üstlenir.

Heykelin yapımı için sanatçıya ilk taksitler ödenir. Ama ne yazık ki borçlanmadan doğan kapitülasyonlar devletin kasasını boşalttığından, heykelin tamamlanması için sanatçıya yapılması gereken ödemelere para ayrılamaz. Bartholdi de çaresizlik içinde heykeli beklemeye alır.

Amerika ile Fransa'nın yakınlaştığı bu dönemde, Fransızlar, Amerika'ya bir heykel armağan etmeye karar verirler. Heykel siparişi Heykeltıraş Bartholdi'ye verilince, sanatçı kolları yeniden sıvar ve Osmanlı'nın Akdeniz kıyısına koymak istediği ve beklemeye aldığı heykelin karşısına geçer. Uzun ve yoğun bir çalışma sonrasında ortaya sol elinde Bağımsızlık Bildirgesi, sağ elinde meşale tutan Özgürlük Anıtı ortaya çıkar!

Abdülaziz, eğer tamamlanabilseydi, Port Said'e konulması düşünülen heykelin sırtı doğuya, yüzü batıya dönecek şekilde koydurmayı planlamıştı. Bu duruşun anlamı da şuydu: "Hey Batı, unutma ki, sadece güneş değil, uygarlığın ateşi de Doğu'dan yükselir!"

Yararlandığım Kaynak: Sunay Akın, BİR ÇİFT AYAKKABI. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 16. Basım.

Görsel: cnnturk.com'dan alındı.

Not:

- Dünyanın en tanınmış abidelerinden biri olan Özgürlük Heykeli, New York sahilinde Liberty Adası'na yerleştirildi. Ve 28 Ekim 1886 yılında görkemli bir törenle açıldı.

- Bakırdan yapılan Özgürlük Heykeli, Fransa tarafından kurtuluşunun 100.yılı nedeniyle Amerika'ya hediye edilmiştir.

- Heykele Isaac Singer'in dul eşi Isabelle Eugenie Boyer modellik etmiştir.

- Özgürlük Heykeli, 1984'ten beri UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde yer almaktadır.

- Heykelin daha küçük boyutlarda bir kopyası Paris'te bulunmaktadır. 




27 Ağustos 2024 Salı




GÖLBAŞI TULUMTAŞ MAĞARASI



Ankara ili Gölbaşı ilçesine bağlı İncek, Hacılar ve Tulumtaş köyleri arasında  bulunan Tulumtaş Mağarası, yatay bir mağara olarak kollarıyla beraber yaklaşık 265 metre gezilebilir uzunluğa sahip. Mağara 467 metrekare yapı alanında kafe, hediyelik eşya, sinevizyon olanaklarıyla ziyaretçilere hizmet veriyor.

Tulumtaş Mağarası 1992 yılında çevre yolu yapılırken keşfedilmiş. Mağara içi ve çevresi düzenlendikten sonra 2022 yılında ziyaretçilere açılmış.

Beş milyon yaşında olan mağara, yaşayan bir mağara olarak değerlendiriliyor. Çünkü hala oluşumlar devam ediyor. Mağara içinde peri bacaları tipinde oluşumlar da görülüyor. Mağaranın astım hastaları için iyi geldiği söyleniyor. Ankara'da iseniz mutlaka görmelisiniz bu mağarayı... 









Not: Videolar ve fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



12 Ağustos 2024 Pazartesi

 


ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇILIĞINDAN PADİŞAH BAĞIMLILIĞINA BİR NAMIK KEMAL PORTRESİ




Hıfzı Topuz'un "Vatanı Sattık Bir Pula / Namık Kemal'in Romanı" adlı kitabını okuyorum. Ünlü vatan şairimizin mektuplarından ve dostlarının anılarından yola çıkan yazar, Namık Kemal'in biyografisini yazmış. Kitabı okudukça vatan şairini daha yakından tanıma fırsatı buldum. Ve hakkında birçok şeyi bilmediğimi fark ettim. İşte Namık Kemal'in yaşamından kısa bir özeti okumanıza sunuyorum.

21 Aralık 1840'da Tekirdağ'da doğan bebeğe, doğumundan birkaç gün sonra babasının götürdüğü bir derviş tarafından Mehemmed Kemal adı verildi. Beş yaşına geldiğinde, dedesi Abdüllatif Paşa'nın evine gelen ünlü şair Eşref Paşa, çocuğun adını hiç beğenmedi ve bu ele avuca sığmaz çocuğa yeni bir ad buldu: Namık Kemal. 

Dedesi Abdüllatif Paşa Sofya Mutasarrıfı iken bu deli dolu gencin kadınlara olan ilgisini fark ederek Namık Kemal'i genç yaşta evlendirmeye karar verir. Uygun bir aday olarak da Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi'nin on iki yaşındaki kızı Nesime'yi seçer ve torununu evlendirir. Bu evlilikten Namık Kemal'in kızı Feride ve oğlu Ali Ekrem dünyaya gelir.

Namık Kemal 21 yaşına girdiğinde dedesinin dostlarının yardımıyla Tercüme Odası'nda işe başlar. Tasvir-i Efkar gazetesini çıkaran Şinasi ile tanışınca Tercüme Odası'ndaki işinden ayrılır ve Şinasi'nin yanında gazeteciliğe başlar. Gazetede yayımlanan yazılarını beğenenlerin başında Veliaht Murat Efendi geliyordu. Sonraki günlerde Namık Kemal, Veliaht Murat Efendi ile yakın dostluk kurarlar.

Mısır Hidivi'nin kardeşi Mustafa Fazıl Paşa'nın maddi yardımlarıyla Padişah Abdülaziz'in baskıcı yönetimine karşı özgürlük mücadelesi vermek üzere başta Namık Kemal olmak üzere Ziya Paşa, Ali Suavi, Agah Efendi, Mehmet, Reşat ve Nuri beyler yurt dışına kaçarlar. Ve Paris'te "Yeni Osmanlılar Cemiyetini" kurarlar. Yayımladıkları Hürriyet gazetesini gizli yollardan İstanbul'a ulaştırırlar.

1870 yılında Almanlar Paris'i işgal ettiğinde Yeni Osmanlılar Cemiyeti dağılmıştı. Bunun üzerine Namık Kemal, yurt dışında mücadelesini sürdüremeyeceğini anlayınca İstanbul'a döner.  

Bağdat Valiliği'nden istifa eden Mithat Paşa, Padişah Abdülaziz ile görüştükten sonra sadrazamlığa getirilir. Namık Kemal'in İstanbul'da kalmasını istemeyen Mithat Paşa (Kendisinin Yeni Osmanlılarla ilişkisi varmış gibi bir algı yaratılmasın diye) Namık Kemal'in daha önce atandığı Gelibolu Mutasarrıflığı görevine başlamasını sağlar. Namık Kemal, Gelibolu'da halk tarafından sevgi ve saygıyla karşılanır ve görevine başlar.

Padişah Abdülaziz, görülen kuduz vakası nedeniyle Namık Kemal'i Gelibolu Mutasarrıflığı görevinden alır.  Namık Kemal de 23 Aralık 1872'de İstanbul'a döner.. Namık Kemal'in Gelibolu Mutasarrıflığı  üç ay sürmüştü. Tıpkı Mithat Paşa'nın sadrazamlığının üç ay sürmesi gibi.

İstanbul'a döndükten dört ay sonra Namık Kemal "Vatan yahut Silistre" oyunu nedeniyle Magosa'ya sürgüne gönderilir. Oyun; 1853 yılında Osmanlılarla Rusya arasında çıkan Kırım Savaşı sırasında Silistre'nin düşman tarafından kuşatılmasını, gönüllü olarak cepheye giden İslam Bey ile Zekiye'nin vatan sevgisini anlatır. Güllü Agop'un Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelediği (20 Mart 1873 günü) oyun bittikten sonra yer yerinden oynar. Halk sokaklara dökülür. "Yaşasın vatan! Yaşasın Millet! Yaşasın Namık Kemal!" nidaları sokakları inletir. Bu arada elli-altmış kişilik bir grup da "Allah muradımızı versin! Muradımızı isteriz!" çığlıklarıyla İbret gazetesine doğru yürür. Hükümet telaşa düşer. Halkın istediği Murat, Veliaht Murat Efendi'ydi. Oysa oyunda Murat Efendi'nin hiç adı geçmiyordu.  Öncelikle İbret gazetesi kapatılır ve Namık Kemal tutuklanır. 10 Nisan 1873 tarihinde yayınlanan bir fermanla Namık Kemal Kıbrıs'a sürgüne gönderilir.

Namık Kemal Magosa'da zor şartlar altında üç yıl geçirdi. 1876 yılında Padişah Abdülaziz tahttan indirildi. Veliaht Şehzade V. Murad tahta çıkınca Namık Kemal de İstanbul'a döndü. Fakat V. Murad'ın padişahlığı 93 gün sürdü. Geçirdiği ruhi bunalımlar sonucunda tahttan indirildi ve yerine Anayasa'yı kabul edeceğini söyleyen Abdülhamid tahta geçti.

Abdülhamid'in şehzadeliği sırasında araları iyi olmayan Namık Kemal'in yaşamı, Abdülhamid'in tahta çıkmasıyla  birlikte değişti. Tabii ki özgürlük düşünceleri de.  Hatta, Namık Kemal İstanbul'da bulunduğu sıralarda Abdülhamid'in ölen kızı Behice Sultan için padişahın isteği üzerine bir şiir yazmıştı. Hacı Arif Bey tarafından bestelenen bu şiirin adı "Olmaz ilaç sine-i sad pareme / Çare bulunmaz bilirim yareme" idi.    

Abdülhamid tahta çıktıktan bir süre sonra, Namık Kemal'i Şurayı Devlet Danıştay üyeliğine getirdi. Birkaç ay sonra da Namık Kemal ile Ziya Paşa'yı yeni anayasanın hazırlanması için oluşturulan komisyon üyeliğine atadı. Bu görevlerin yanı sıra Padişah Namık Kemal'i Asakir-i Milliye ve Tercüme Cemiyeti üyeliğine de atadı.

Ziya Paşa ile birlikte hazırladıkları anayasayı onaylamayan Padişah Abdülhamid  Namık Kemal'i 1877'de Midilli'ye sürgüne gönderdi. Ziya Paşa'da Adana Valiliğine atandı. Böylece padişaha muhalif oldukları düşünülen kişiler İstanbul'dan uzaklaştırılmış oluyordu. 

Üç yıl Midilli'de sürgün hayatı yaşayan Namık Kemal, Mahmut Nedim Paşa'nın sadrazam olmasından sonra Midilli Mutasarrıflığına atandı. Namık Kemal mutasarrıflığa atandığını öğrenir öğrenmez 27 Aralık 1879'da padişaha bir teşekkür mektubu yazdı. "Saadetlü Efendim Hazretleri" diye başlayan bu mektubunda Namık Kemal, Abdülhamid'in lütufkarlığını belirttikten sonra ona sadakatinin ve bu bağlılığının sonuna dek devam edeceğini de vurguluyordu, diye yazan Hıfzı Topuz, şöyle bir yorumda bulunuyor: "Namık Kemal'in yaşamında yeni bir dönem başlıyordu: Özgürlük değil, bağımlılık dönemi. Kemal artık eskisi gibi başkaldıran, saltanata meydan okuyan değil, durulmuş, Abdülhamid'e bağlanmış, iktidarın güvenini kazanmış, sorumlu bir devlet adamı olmuştu. Oysa onun mutasarrıflığa atanması belki de Avrupa'ya kaçmasını önlemek içindi. (s.201)

Beş yıla yakın yaptığı Midilli Mutasarrıflığı döneminde Namık Kemal, Abdülhamid'e on mektup yollayarak kendisine sadakatini bildirdi. İşi o kadar ileri seviyeye vardırdı ki kızı Feride'yi evlendirmek için padişahtan izin istedi. Padişah izin verince de Feride'yi Rıfat Bey'le evlendirdi. Yeni Osmanlılar Cemiyetindeki arkadaşları Namık Kemal'in böylesi dönüşünü (özgürlükten yana değil, padişahtan yana olmasını) sert bir dille eleştirdiler.

Namık Kemal'in Midilli adasında düzeni ve adaleti sağlamak için yaptığı düzenlemelerden rahatsız olan bazı çevreler kendisini saraya şikayet eden telgraflar çektiler. Bunun üzerine Namık Kemal Rodos Mutasarrıflığına atandı. Rodos'u pek sevmeyen Namık Kemal bir süre sonra, Sakız'a atandı. Sakız adasına gittiğinde hastaydı. 2 Aralık 1888'de hayata gözlerini yumdu. Cenazesi oradaki caminin haziresine gömüldü. Padişah Abdülhamid'in Namık Kemal'e son hediyesi ise, oğlu Ali Ekrem'i Mabeyin Katipliğine ataması oldu.

Namık Kemal'in yakın arkadaşı Ebu Ziya Tevfik, şairin Gelibolu'da Bolayır'a gömülmek istediği vasiyetini biliyordu. Hemen Mabeyin Başkatipliğine başvurarak mezarın Bolayır'a naklini istedi. Cenaze ertesi gün gemiyle Bolayır'a taşındı. Ve Gelibolu Fatihi Süleyman Şah'ın mezarının yanına gömüldü. Padişahın emriyle oraya yapılan türbenin Projesini ise henüz yirmi yaşında olan Tevfik Fikret çizdi.

"48 yıllık hayatının 18 yılı sürgünlerle geçen vatan şairinin son dokuz yılı devlet hizmetinde geçti. Düzenden yana oldu, padişaha övgü dolu mektuplar yolladı. Devleti kurtarmaya çalışan üst düzeyde bir kahraman konumundaydı" diye yazar Hıfzı Topuz kitabının başında. Sanki bu paragraf, Vatan Şairinin hayatının özeti gibidir.


21 Temmuz 2024 Pazar

 



AFRİKA ZAMBAĞI



Agapanthus /Şefkat Çiçeği, Mavi Teber, Afrika Zambağı), Latince anlamının karşılığı Aşk Çiçeği olan altı ile on türü bulunan Güney Afrika bitkisidir. Alliaceae familyasından ya da Agapanthaceae familyasından kabul edilir.







Fotoğrafların tümü tarafımdan Temmuz 2023'te Trabzon'da çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!