15 Şubat 2018 Perşembe




HAFIZASI EN İYİ HAYVAN HANGİSİDİR?


Derler ki; "Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür." Yani "İnsan hafızasının eksikliği(hastalığı) unutkanlığıdır" ve "Unutkanlık insan halidir" anlamında kullanılan bir sözdür bu. Hafızanın yalnız insana özgü olduğunu düşünürüz. Oysa, son yıllarda yapılan araştırmalar gösterdi ki hayvanların da hafızaları varmış; insanlarınki kadar gelişmiş olmasa da. Hafızası en iyi hayvan hangisidir peki? Denizaslanıymış. Şaşırdınız değil mi? Hafızası güçlü olan kişiler için söylenen  "fil hafızalı" sözü geçmişte kaldı. Artık "denizaslanı hafızalı" deme zamanı. :) Şöyle ki:

İnsan dışındaki canlılar içinde en iyi hafızaya sahip olan hayvan denizaslanıdır. Makak maymunu ve şempanze de dahil olmak üzere diğer pek çok memelinin etkileyici uzun süreli hafızaları vardır, ancak denizaslanlarının hafızası hepsininkinden üstündür. 2000 yılında California'da Rio isimli dişi bir denizaslanı harfler ve sayılardan oluşan karmaşık bir gösteri numarasını --hem de öğrendikten tam on yıl sonra -- hatırlayarak hayvan hafızası rekorunu kırmıştır. Seksenli yılların ortasında resus maymunları için tasarladığım hafıza modeline (Vorta ve Rheaume, 1986) garip bir biçimde benzeyen bir model kullanan deniz biyologları (Kastak ve Schusterman, 2001), denizaslanlarına belirli jest ve mimik işaretlerini nesnelerle (beysbol sopaları, toplar, halkalar, vs.), niteleyicilerle (büyük, küçük, siyah, beyaz, vs.) ve eylemlerle (bir şeyi alıp getirmek, kuyrukla dokunmak, paletle dokunmak, vs.) ilişkilendirmeyi öğrettiler. Örneğin, en basit 'tek nesneli' eğitimde KÜÇÜK/SİYAH/HALKA/KUYRUKLA/DOKUN işaretlerinin verilmesiyle denizaslanı havuzdaki diğer nesneleri pas geçerek küçük siyah halkaya kuyruğuyla dokunurdu. *

Ayrıca yapılan çalışmalar, denizaslanlarının mantıklı düşünme yeteneğine sahip olduklarını göstermiştir. Deniz biyologları, denizaslanlarına kendi oluşturdukları yapay işaret dilini öğretirken komut ve hareketleri çok kolay bir şekilde öğrendiklerini keşfettiler. Bu hayvanlar, mantıklarını kullanarak karar verme yeteneklerine sahipler. Örneğin; a=b ve b=c ise a=c şeklinde çıkarımlar yapabilmektedirler. **

Biz insanları hayvanlardan ayıran özellikler olan bilişsel, duygusal ve algısal yeteneklerimizin en farkında olan canlı türü  olmamız, dünyada tek olduğumuz anlamına gelmez. Çünkü bu özelliklere sahip tek canlı türü değiliz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, hemen hemen her hayvan bu yetilerden bir kısmına sahiptir. 



Kaynak:
* Jeffrey Moore, Sinestezya - Dr. Vorta'nın Notu, s:201)
** onedio.com




2 Şubat 2018 Cuma




 MAHMUTBEY CAMİİ / KASABA KÖYÜ /KASTAMONU



Mahmutbey Camii, Kastamonu ilinin kuzeybatısında, kente 18 kilometre uzaklıkta Daday ilçesi yolu üzerindeki Kasaba Köyü'nde  yer alır. 

1366 yılında Candaroğulları Beyliği hükümdarı Emir Mahmut Bey tarafından Cuma Camii olarak yaptırılmıştır. Dış duvarları moloz taştan yapılan caminin içi tamamen ahşap olup yalnızca mihrap kısmında alçı kullanılmıştır.

Caminin ahşap çatısı bindirme tekniğinde yapılmış ve hiç metal çivi ve herhangi bir aksam kullanılmamasıyla Türkiye'deki ender örneklerden biridir.

Caminin göz alıcı ve en önemli öğelerinden biri de Ankaralı Nakkaş Mahmut oğlu Abdullah tarafından yapılan kapısıdır. Türkiye'de çok az örneği bulunan bu kapının orijinali güvenlik nedeniyle Kastamonu Etnografya Müzesi Liva Paşa Konağında bulunurken, orijinali yerine Kastamonu'nun en eski ahşap oymacılık ustalarından Hikmet Değirmencioğlu tarafından yapılan benzeri yerleştirilmiştir.

Cami içindeki tüm ahşap yüzeyler kökboyasıyla kalem işi süslenmiş ve tüm bu süslemeler hala orijinal haliyle durmaktadır. 

UNESCO Dünya Miras Merkezince yapılan değerlendirme sonucunda Kasaba Köyü Mahmutbey Camii Dünya Mirası Geçici Listesi'ne girmeye hak kazanmıştır. *




Minare orijinal değildir.

Caminin kapısı
















Fotoğraflar: by........Gülden KAYA (Teşekkürler arkadaşım; bu eşsiz camiyi gezerken, hem yanımda olup mimari bilginle beni aydınlattığın hem de bu güzel fotoğraflar için.)

* kastamonukultur.gov.tr




26 Ocak 2018 Cuma




KAPADOKYA VADİLERİNDE TARİHE  YOLCULUK


Turistik amaçlı defalarca gittiğim Kapadokya'ya bu kez vadilerinde yürümek, tarihini duyumsamak ve orada yaşamış tüm kavimlerin nerede nasıl yaşadıklarını görmek için gidecektim. 19 Ocak Cuma gecesi yola çıktık ve sabah erken saatlerde vardık otelimize. Birkaç saatlik  dinlenme sonrası, kahvaltımızı ettik. Aracımızla yürüyüş yapacağımız Kızıl Vadi'ye geçmeden önce, şapkalı, zarif duruşlarıyla ilgi odağı olan "Üçgüzeller" peribacalarına uğradık. Çevreyi seyrettik. Hava günlük güneşlikti ama ayaz vardı ve çok soğuktu. İki gün önce yağan kar etrafı masalsı bir diyara dönüştürmüştü. Kar altındaki üçgüzeller daha bir güzeldi sanki.


Üçgüzeller

Üçgüzellerin halk arasında anlatılan çeşitli hikayeleri var. İki büyük, bir küçük şapkalı peribacasından oluşan bu güzeller Kapadokya'nın simgesi olmuş ve dünyada en çok tanınan peribacalarıymış. Yolunuz Ürgüp'e düşerse, seyir tepesinde durup fotoğraf çektirmeden geçmeyin. Burada arkadaşlarla poz verirken, farkına bile varmadığımız iki genç bizden habersiz fotoğrafımızı çekmiş ve on dakika içinde hatıra tabağına dönüştürmüştü bile. Aracımızın yanında ellerindeki tabaklarla bekliyorlardı bizi. Tanesi on liraydı ve aldık tabii. Güzel bir sürpriz olmuştu benim için. 

Kapadokya adı tek bir yeri değil, başta Nevşehir olmak üzere, Kırşehir, Niğde(Ihlara Vadisi), Kayseri(Soğanlı Vadisi) illerini içine alan bir bölgeyi tanımlar. Şimdi bu özel ve güzel bölgenin çok uzun olan tarihine kısa bir göz atalım.  :)

Kapadokya Tarihi
Kapadokya bölgesi 60 milyon yıl önce, Erciyes ve Hasan Dağı'nın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur, sel suları ve rüzgarın aşındırmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu aşındırma devam etmektedir ve peribacalarının oluşumu izlenebilmektedir. Hititlerin yaşadığı bu topraklar, daha sonraki dönemlerde Hristiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Kayalara oyulan evler ve kiliseler bölgeyi Roma İmparatorluğunun baskısından kaçan Hristiyanlar için büyük bir sığınak haline getirmiştir. Kapadokya'nın yazılı tarihi Hititlerle başlar. M.Ö. 12. yüzyılda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle, Asur ve Frigya etkileri taşıyan geç Hitit Kralları bölgeye egemen olur. Bu krallıklar M.Ö. 6.yüzyıldaki Pers işgaline kadar sürer. Kapadokya adı Farsça Katpatuka (Güzel Atlar Ülkesi) kelimesinden gelmekte ise de bazı tarihçiler bu görüşe katılmamaktadır. M.Ö. 332 yılında, Büyük İskender Persleri yenilgiye uğratır ama Kapadokya'da büyük bir dirençle karşılaşır. Bu dönemde Kapadokya Krallığı kurulur. M.Ö. 1. yüzyıl ortalarında artık bölgeye hakim olan Romalılar, generalleri sayesinde Kapadokya Kralı'nın atanmasına ve tahttan indirilmesine karar verirler. Son Kapadokya Kralı öldüğünde, bölge Roma'nın bir eyaleti olur.

M.S. 3. yüzyılda bölgeye, Romalıların baskısından kaçan Hristiyanlar gelir. Kapadokya'nın coğrafi yapısı, Romalı askerlere karşı Hristiyanlara güvenli bir sığınak sağlar. Lav ve tüflerden oluşan ve kolay işlenebilen kayaları oyarak kendilerine ev, şapel,kilise ve manastırlar yaparlar. Böylece bu bölge, Hristiyanlığın düşünce ve inanç merkezi haline gelir. 

11 ve 12. yüzyıllarda Kapadokya Selçuklu Türkleri'nin eline geçer. Daha sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun. Ve buradaki Hristiyanlar ibadetlerini rahatça sürdürürler. Bölgedeki son Hristiyanlar 1924-26 yılları arasında Lozan Antlaşması gereğince yapılan mübadeleyle Kapadokya'dan göç ederler. 


 Üzümlü Kilise/Kızıl Vadi. Photo: Jeffrey Doonan

 Üzümlü Kilise/Kızıl Vadi. Photo: Jeffrey Doonan

Üzümlü Kilise'ye Doğru. Photo: Jeffrey Doonan


Kapadokya'nın Keşfi

Peribacalarını dünyaya tanıtan kişi Paul Lucas'tır. Fransız asıllı tüccar, doğabilimci, doktor, arkeolojik eser avcısı ve kral XIV. Louis'in arkeolojik eser keşfiyle görevlendirilmiş özel delegesidir. Kapadokya Bölgesi'nin bilimsel yönden ortaya çıkışı, XVIII. yüzyılda bir Fransız gezgin olan Paul Lucas'ın anılarını yayınlaması ile olmuştur. Fransa Kraliyet ailesi adına Kraliyet Sarayı tarafından Akdeniz ülkelerini gezmekle görevlendirilen ve 1705 yılında Kapadokya yöresine gelen Lucas, bölgeden çok etkilenmiştir. İlk kez gördüğü peribacalarını "Kukuletalı rahiplere" benzetmiştir.

Peribacalarının, daha önceki antik yazarlar, Arap ve Türk araştırmacıları tarafından o güne kadar ele alınmamış olmasından dolayı Lucas'ın bu açıklamaları Batıda büyük yankılar uyandırmış ve yalan olduğu düşünülmüştür. Doğrulama amacıyla önce Fransa elçisi ardından İngiltere Büyükelçisi Cherac'da kendi adına başka bir inceleme yapmış, daha önce verilen rapor doğrulandığı gibi, peribacalarının söylenenden çok daha fazla olduğuna işaret etmiştir.


Ürgüp ve çevresinin daha gerçekçi tanıtımı ise bölgeye Lucas'tan 130 yıl sonra gelen Fransız seyyah Charles Texier'e aittir. Fransa Hükümeti tarafından Anadolu'da araştırmalar yapmakla görevlendirilen bu ünlü mimar, 1833 ve 1837 yıllarındaki seyahatleri sırasında Kapadokya bölgesini de ayrıntılı bir şekilde ele almış ve çok güzel gravürler bırakmıştır ardında. Lucas'tan sonra bölgeye, Avrupalı seyyahlar 19. yüzyılda daha çok bilimsel amaçlarla araştırmalar yapmaya gelmişler ve bu değişik jeolojik yapı karşısında şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. *


Ne acıdır ki, tarihsel ve kültürel zenginliklerimiz, yabancılar tarafından yüzyıllar sonra ortaya çıkarılmış ve biz, hüküm sürdüğümüz toprakların tarihini ve coğrafyasını bilmeden, o topraklarda yaşayan insanları yönettiğimizi sanmışız!

Günümüzde, Kapadokya Bölgesi UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer aldığından kısmen korunmuş diyebilirim ama hala yapılması gerekenler var. Ürgüp'te bize katılan ve emekli öğretmen olan yerel rehberimizin anlattığına göre Ürgüp ve çevresi üç hisardan oluşuyormuş: Başhisar(Ürgüp), Ortahisar ve Uçhisar. Ortahisar'da bulunan doğal yeraltı depoları nedeniyle Akdeniz Bölgesinde üretilen narenciye (limon, portakal, greyfurt v.b) henüz yeşilken ağaçlardan toplanıp buradaki depolara getiriliyormuş, ayıklandıktan sonra ince kağıtlara sarılıp sandıklara konuluyor ve sandıklar yeraltı depolarına yerleştiriliyormuş. Ortahisar'da bulunan 500 dolayındaki yeraltı doğal soğuk hava deposunda bekletilen yıllık 4 milyon sandık limon, burada yatak limon haline geliyormuş. Bu depolardaki sıcaklık 8 dereceymiş ve yaz-kış bu sıcaklık değişmediğinden narenciye için ideal olarak kabul ediliyormuş. Depolarda bekletilen limon hem tatlanıyormuş hem de kabuğu incelip daha kolay kullanılır hale geliyormuş. Limon, narenciye dönemi bittikten sonra da depolara patates konuluyormuş. Bu depoların ülke ekonomisine katkısı yadsınamaz. Kağıda sarılı limon veya portakal aldığınızda bunların Ortahisar depolarından geldiğini unutmayın sakın. :)

Ortahisar'dan Kızıl Vadi'ye indik ve vadi boyunca karda yürüyüşümüze devam ettik. Peribacalarının arasında bulunan daracık geçitlerden geçtik, buz tutmuş metal merdivenlerden indik ve  volkanik bir tüf platosu üzerinde yer alan tepe ve vadilerde on kilometre yürüdük. Kızıl Vadi, Kapadokya'nın tüm karakteristik özelliklerine sahip ve kızıl tüf kayalarının gün batımında daha da kızıl görünmesinden dolayı bu ismi almış.


 Kızıl Vadi

Kızıl Vadi

Öğle yemeğimizi Avanos'ta yeraltına inşa edilmiş, değişik mimarisiyle dikkat çeken Uranos & Sarıkaya Restaurant'ta yedik. Kanun nağmeleri eşliğinde yediğim çömlek kebabı nefisti. Yolunuz düşerse tadına bakmanızı öneririm. Yemek sonrası Chez Ali'de çanak-çömlek yapılışını izledik, tarihini dinledik ve alışveriş yaptık. Ali'den öğrendiğim ilginç bir bilgi de; Avanos'un içinden geçen Kızılırmak'ın bir yanında beyaz kil, diğer yanında ise kırmızı kil bulunmasıydı. Beyaz kilden yapılan çömlekler  ısıya dayanıksızken, kırmızı kilden yapılanların  ısıya dayanıklı olduğuydu.

Otelimize dönüp akşam yemeği yedik. Rehberimizin ayarladığı Türk Gecesi'ne katılmak isteyen arkadaşlar yemek sonrası eğlenmeye, kurtlarını dökmeye gittiler. Ben hasta olduğum için otelde dinlenmeye çekildim. Bu nedenle gece hakkında bilgi veremeyeceğim. Ertesi sabah kahvaltıda arkadaşlarımın çok eğlendiklerini öğrendim. :)

Kahvaltı sonrası Güvercinlik Vadisi'nde yürüyüşe başlayacağımız noktaya aracımızla gittik ve 4100 metre uzunluğundaki vadiyi yürüyerek, Uçhisar'a vardık. Kapadokya'nın en yüksek noktası kabul edilen Uçhisar'a çıktık ve tepeden çevreyi izledik. Havanın güneşli olması nedeniyle karşımda beyaz bir heykel gibi duran Erciyes'i (3916 metre)  arkamda ise Hasan Dağı'nı (3268 metre) görmek hoş bir duyguydu çünkü peribacalarının oluşumunu sağlayan bu ateş püskürten iki dağdı.


Erciyes Dağı


 Güvercinlik Vadisi

Güvercinlik Vadisi

Uçhisar

Güvercinlik Vadisi adını, burada bulunan mağaralardaki güvercinliklerden almış. Yılda bir kez güvercinlerin gübreleri toplanıp, üzüm bağlarında toprağı verimli hale getirmek için kullanılıyormuş.Biliyorsunuz Kapadokya şaraplarıyla da ünlü.

Uçhisar'dan sonra, Paşabağ Vadisi'ne (Rahipler ya da Keşişler Vadisi olarak da adlandırılıyor) gittik. Rehberimizin söylediğine göre peribacalarının oluşumunu izleyebileceğimiz en iyi vadiymiş. Bu vadide iki ve üç şapkalı peribacalarıyla karşılaşmak ilginçti. Peribacalarının ana gövdesi volkan külünden (tüflerden), şapkaları ise yanardağın lavlarından yani bazalt kayalardan (monolit) oluşmaktadır. Bir peribacasının ömrü şapkasının dayanıklılığına bağlı olarak değişmektedir. 


Üçbaşlı peribacası / Paşabağ(Rahipler) Vadisi


Paşabağ Vadisi'ne Rahipler Vadisi denmesinin nedeni, Aziz Simon'un burada bulunan üçbaşlı bir peribacasında 15 yıl boyunca inzivaya çekilmesiymiş. Bu sürede hiç kimseyle görüşmeyen rahip, peribacasının en üst katında bulunan odasından yalnızca aşağıya bırakılan yiyecekleri almak için aşağı inermiş.


 Aziz Simon'un inzivaya çekildiği peribacası / Rahipler Vadisi

Güvercinlik Vadisi ile Paşabağ(Rahipler) Vadisi'nde 10 kilometrelik yürüyüşümüzü tamamladıktan sonra, Avanos'a geçtik ve öğle yemeğimizi Kadınlar Kooperatifi'ne ait olan restaurantda yedik. Yemek sonrası, Avanos'u ikiye ayıran Kızılırmak kıyısında yürüdüm ve nehir üstündeki asma köprüden geçtim. Nerede bir asma köprü görsem çocukluğuma dönerim. Yine öyle oldu ve ben köprünün ortasında hoplayıp zıplayınca köprü de sağa sola sallanmaya başladı. Harikaydı...

Avanos'u gezdikten sonra aracımıza binip, eve dönüş yolculuğuna başladık. Güzel anıları biriktirmiş olarak...

Çok keyif aldığım, bu hem kültürel, hem tarihi ve hem de doğa yürüyüşünü kapsayan çok yönlü gezi için ankarahiking yöneticisi ve rehberimiz Nedim Yılmaz'a, yardımcı rehberlerimize ve gruptaki tüm arkadaşlarıma teşekkürler. 

EK BİLGİ:Hitit Güneş Şarap Testisi

Hititler, çok tanrılı dinlere inanan bir uygarlık. Hitit dini, Hititlerin hüküm sürdüğü coğrafyadan ve çevresindeki diğer uygarlıklardan etkilenerek şekillenmiştir. İlk dönemlerinde Hatti-Avrupa tanrılarını benimseyen Hititler, daha sonra bu tanrılara Mezopotamya tanrılarını da eklemiştir. Su Tanrısı, Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı gibi tanrılar Hitit inancında yer almıştır.

Hititler, Güneş Tanrısı'na saygı olarak ve güneşi temsilen, ortası delik şarap testisi yapmışlar. İçine şarap doldurdukları  testiyi, gün doğmadan önce, bulundukları yerin en yüksek noktasına çıkarak, güneşin ilk ışıklarını alacak  şekilde testiyi yere koyarlarmış. Doğan güneşin ışığı, bu testinin ortasındaki boşluktan geçtiğinde, şarabın kutsandığına inanıyorlarmış. Kutsanmış şarap, dini törenlerde veya savaşlarda kullanılıyormuş: Dini törenlerde halkın kutsanması için savaş zamanında ise savaşa gitmeden önce erkekler kendilerini savaş alanında güçlü, kuvvetli, onurlu hissetsinler diye. Kadınlar tarafından ortasındaki boşluktan kollarına takılarak ve erkeklerin önlerinde eğilerek servis yapılıyormuş. Testinin orijinali Ankara Medeniyetler Müzesi'nde sergilenmekteymiş.


Hitit Güneş Şarap Testisi



* Doç. Dr. Faruk Güçlü (hakgazetesi.net)




18 Ocak 2018 Perşembe




 SABAHATTİN ALİ'NİN AŞIK OLDUĞU KADINLAR


Sabahattin Ali, eşi Aliye Hanım ve kızı Filiz


Sabahattin Ali (D:25 Şubat 1907-Ö: 2 Nisan1948), 41 yıllık kısa yaşamına üç roman, on öykü, iki şiir kitabı ve yedi kitap çevirisi sığdırmış şair, yazar ve çevirmendir. 

Gerçek soyadı Alı'nın pek bilinmeyen hikayesi şöyle:
Soyadı Kanunu gereğince, Sabahattin soyadı almak için Nüfus memurluğuna gider ve memura; Ali soyadını almak istediğini söyler. Memur; isimleri soyadı olarak vermediklerini söyleyince "O halde 'i' harfini kullanmayın onun yerine 'ı' harfi koyun. Alı olsun. Yani 'kırmızıyı gibi' demiş ve nüfus kütüğünün soyadı hanesine 'Alı' yazdırmış. Gerçek adı-Soyadı; Sabahattin Alı'dır.

Burada yazacağım Sabahattin Ali'nin yaşam öyküsü değildir. Onun yaşam öyküsü çok yazılıp çizildi. Genç Sabahattin'e aşk acısı çektiren, evlilik tekliflerini reddeden ve dahası ona unutulmayacak ve gönüllerden silinmeyecek şiirler yazdıran kadınlar hakkında fazla bir bilgi yoktu. Nahit Hanım hariç tabii. Bu çok duygulu, aşık olmayı seven genç yazarın hayatına beş kadın girer. İşte bu kadınları yazacağım.

Yakın arkadaşı Pertev Naili Boratav'ın söylediğine göre, Sabahattin aşık olmayı seviyordu ve sık sık da aşık oluyordu. Sabahattin için aşık olmak hava almak su içmek gibi bir ihtiyaçtı. Her dem aşık olmalıydı genç adam. En azından her güne, yeniden aşık olma umuduyla başlamalıydı. Evleninceye kadar öyle de yaptı.

Melahat Togar

İstanbul-Berlin treninde yolculuk yaparken, kendisi gibi sınavı kazanıp Berlin'e giden yol arkadaşı Melahat'la tanışır Sabahattin.   Berlin'de çok iyi arkadaş olurlar, bir ara flört bile ederler, birlikte gezip tozarlar. Birlikte gezdikleri bir gün, Sabahattin, Melahat'a ilanıaşk eder ama geri çevrilir. Melahat (Togar), Sabahattin Ali'nin sonraki yaşamında mektup arkadaşı olarak önemini koruyacaktır hep.

Sabahattin Aydın'dayken, Melahat hasta olduğu için Türkiye'ye dönmüş ve İzmir Kız Lisesi'nde Almanca öğretmen vekilliği yapmaya başlamıştı. Sıklıkla Melahat'i düşünen Sabahattin, arkadaşını ziyaret için İzmir'e gider. . İzmir'de Melahat'la buluşan genç yazar onun nişanlandığını öğrenir. Geceler boyu düşündüğü Melahat'a, daha sorusunu soramadan cevabını almıştır. Üzgün olarak Aydın'a döner.

Nahit Gelenbevi

Sabahattin Ali, karşılıksız bir aşkla sevdiği Nahit Gelenbevi'ye yeşil mürekkeple Osmanlıca yazdığı şiirlerini bir deftere kaydeder ve Nahit Hanım'a postalar. O tarihte Nahit Hanım on dokuz yaşındadır. Sabahattin Ali, Yozgat'a gitmeden önce İstanbul'da aşık olmuştu Nahit'e. Aşkını ilan etmiş, olumsuz cevap almıştı. Yenilgisini, "Servet-i Fünun'da Bir Macera" başlığı altında yayımladığı bir şiirle ifade etmişti genç adam. Bu şiirin ilk dörtlüğü şöyle:

"Neticesiz bir aşka verdim gençliğimi
 Ne ufak bir temayül ne de bir iltifat gördüm.
 Önünde yalvararak söylerken sevdiğimi
 Gözlerinde yüzüme inen bir tokat gördüm."

Nahit Hanım'a karşı karşılıksız aşkının farkında olan genç adam, Melahat'la ilişkisini kesmez. Ama aklından bir türlü çıkaramadığı eski aşkı Nahit için yazdığı şiire "Eskisi Gibi" başlığını atar.

"Seneler sürer her günüm
 Yalnız gitmekten yorgunum
 Zannetme ki sana dargınım
 Ben gene sana vurgunum
 Başkalarına gülsem de
 Senden uzakta kalsam da
 Sevmediğini bilsem de
 Ben yine sana vurgunum" *

Zihninin büyük bir kısmını aralıksız olarak Nahit Hanım işgal etse de, yeniden aşık olur Sabahattin. O sırada Konya'da öğretmenlik yapmaktadır. Yeni aşkı, öğrencilerinden biri olan henüz on beş yaşındaki Melahat'tır. 

 Melahat Muhtar

"İlk olarak Yeni Anadolu gazetesinde "Bir Kadın Dalaveresi"ni okuyanları haberdar etti bu büyük aşkından genç yazar. Okurları, sözünü ettiği aşkın gerçek biri olduğunu ve isminin de Melahat olduğunu tabii ki bilmeyeceklerdi. Geri kalan neredeyse her şey doğruydu. Beria adını koymuştu Sabahattin, hikayesindeki on beş yaşındaki genç kızın adını."

Başta Pertev olmak üzere yakın arkadaşlarına ve bazı aile fertlerine yeni aşkını "Narin, beyaz tenli, kumral dalgalı saçlı" diye tarif ediyordu. Şiirler de yazmaya başlamıştı küçük aşkı için. Yeşil mürekkebi, bu kez Melahat'e yazıyordu. 1932 yılında yazdığı şiirin adı "Çocuklar Gibi" ydi. 

"Şimdi şiir bence senin yüzündür
 Şimdi benim tahtım senin dizindir
 Sevgilim, saadet ikimizindir
 Göklerden gelen bir yadigar gibi..."

Pertev'e yazdığı bir mektupta, aşkına karşılık gördüğünü heyecan içinde anlattı. Sabahattin aşık olur olmaz Konya'da kendine yakın bulduğu insanları harekete geçirdi. Yardım istediği aracılar, Melahat'ın ailesine konuyu açtılar. Aile bu isteğe kesin bir dille karşı çıktı; kızları henüz çocuktu. Mesele Melahat'ın kulağına gitmiş olsa gerek, bu gelişmeden sonra öğretmenine alabildiğine soğuk davrandı küçük kız. Genç adam bir kez daha yıkılmıştı. 

Aynı günlerde yazıp Ayşe ve öteki yakınlarına gönderdiği "Melankoli" başlıklı şiirde, yine Melahat'la ilgili gönül kırıklığını dile getirdi Sabahattin. Şiirin son dörtlüğü şöyleydi:

"Ne bir dost ne bir sevgili
 Dünyadan uzak bir deli
 Beni sarar melankoli
 Kafamın içerisi ölür" **

Ayşe Sıtkı (İlhan)

Ayşe'yi Almanya dönüşünde, arkadaşı Pertev vasıtasıyla tanımıştı Sabahattin. Kızın adresini hemen ertesi gün almış, Bursa, Aydın ve Konya'dan durmaksızın yazmıştı. Almanya'ya giderken ve orada geçirdiği günler süresince Melahat'la flört ettiğinden, bir ara Maria'ya (Kürk Mantolu Madonna'daki Maria Puder karakteri) gönül düşürdüğünden de söz etmişti Ayşe'sine. 

Konya'da çalışırken, bu kez de öğrencisi Melahat'a olan aşkını yazmıştı.Hatta evlenme teklif ettiğini bile söylemişti mektubunda Ayşe'ye.

Nahit'in kalbinde kapanmaz bir yara olduğunuysa, sadece Ayşe değil, cümle alem biliyordu.

Sabahattin Ali, arkadaşı Ayşe Sıtkı'ya (İlhan) Konya ve Sinop hapishanelerinden yirmiden fazla mektup yazdı, evlenme teklif etti. Ayşe bu mektuplardaki evlenme tekliflerine net bir "hayır" cevabı verdi.
Buna rağmen genç adam vaz geçmedi ve Ayşe'ye yazdı da yazdı. Cevap maalesef yine olumsuzdu. Bunun üzerine Sabahattin Ali, Ayşe'ye çok ama çok karamsar bir mektup yazdı ve mektubuna bir de şiir ilave etti. Şiirin başlığı "Son Mektup"tu ve ilk dörtlüğü şöyleydi:

"Ey yar, bu mektubu aldığım demde
 Kara topraklara verdim kendimi...
 Her şey bana engel oldu alemde
 Bir coşkun nehirdim, yıktım bendimi..."

Sabahattin, son mektup der ama dayanamaz tekrar yazar iki gözü Ayşe'sine. Sabahattin nasıl Almanya'ya gönderilmişse, Ayşe'de Fransa'ya gönderilmiş ve öğrenimini tamamlayıp Türkiye'ye dönmüştü. Fransızca öğretmenliği yapıyordu. Daha sonra bir başkasıyla evlenen Ayşe Sıtkı (1912-2008), Sabahattin Ali'nin kendine yazdığı mektupları, 1991 yılında İki Gözüm Ayşe başlığı altında, kitap olarak Ataol Yayıncılık tarafından yayımladı.

Aliye Ali

Sabahattin, Almanya dönüşünde, Erenköy'e akrabalarına gittiğinde görür komşu kızı Aliye'yi. Kendi söylemiyle, Aliye sarı saçlı, lacivert gözlü, beyaz tenli, boylu boslu çok güzel bir genç kızdır. Babasi izin vermediği için ortaokul ikinci sınıftan ayrılmıştır. Sabahattin yine ilk görüşte aşık olmuştur ama henüz farkında değildir. "Düğüne gider zurnaya, hamama gider kurnaya aşık olurdu." Karakteri böyleydi. 

Aliye ile tanışmalarının ardından Sabahattin apar topar Bursa'ya gider. Yaz tatilinde denk getirip yeniden karşılaşmanın yolunu bulamaz. Ardından Aydın, Konya, Sinop... derken zaman geçer.

Evlenmeye, bir yuva kurmaya karar verir Sabahattin. Çünkü yaşının geçtiğini düşünmektedir. Aklına Aliye düşünce, durumu akrabalarına açıklar ve yardım ister. Aliye'nin babası Sabahattin poliste kayıtlı olduğu için biraz mırın kırın eder ama kızının Ankara'da yaşamayı (Sabahattin Ankara'da görevlidir o sırada)  çok istemesi üzerine nişanı kabul eder. Mevsim kış olduğu için Ankara-İstanbul arasında çok gidip gelme olmasın diye nişan posta yoluyla halledilir.

Nişanlanan Sabahattin ile Aliye arasında mektuplar gidip gelmeye başlar. Genç adam yazdığı hikayeleri, şiirleri de mektuplarına ekler ve Aliye'ye gönderir.

Nikah günü kararlaştırılmıştır; 16 Mayıs 1935 tarihinde Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde nikahları kıyılacaktır.

"Mayıs ayların gülüdür.
 Taze bir çiçek dalıdır.
 İçerim ateş doludur.
 Mayıs'ta gönlüm delidir."

Sabahattin'in mayıs ayını yüceltmek için şiir yazması çok anlaşılır bir durumdu. Çünkü 16 Mayıs'ta Aliye'yle nikah masasına oturmuş ve evlenmişlerdi. Sabahattin mutluydu; artık evliydi ve çalışıyordu.

Evlilikle birlikte hayatı düzene girince,yazmaya Konya'da başlayıp bir kısmını Yeni Anadolu gazetesinde tefrika ettiği Kuyucaklı Yusuf isimli romanını 1936'nın sonuna doğru tamamladı. Sonra askere çağrıldı Sabahattin. Askerliğini İstanbul'da yapacaktı. Hamile eşiyle birlikte İstanbul'a gittiler. 30 Eylül'de kızları Filiz doğdu.

Ünlü yazarın hayatına giren kadınlar bunlar. Acaba hangisini daha çok sevmişti? Merak işte. :)

Not: Nahit Fıratlı'nın ilk eşi Halil Vedat Fıratlı idi. İlk eşinden ayrıldıktan sonra ikinci evliliğini (1955) yılında şair Arif Damar'la yaptı. İki evlilik arasında Orhan Veli ile dillere destan bir aşk yaşadı. Onun şiirlerinin ilk okuyucusu oldu. Bu ilişki 1950 yılında şairin ölümü ile son buldu.

Sabahattin'in Ali'nin yaşam öyküsünü, nasıl ve nerede öldürüldüğünü merak ediyorsanız "Yeşil Mürekkep" isimli kitabı okuyabilirsiniz. Yazarla ilgili bilinmeyen birçok bilgiye ulaşabilirsiniz böylece.


Kaynak:
Osman Balcıgil - Bir "Sabahattin Ali" Romanı, Yeşil Mürekkep.

Sabahattin Ali'nin aşık olduğu kadınlar başlığıyla yazdığım bu yazı, romanda anlatılanlardan tarafımca derlenmiştir.


* Besteyi Nükhet Duru ve Ali Kocatepe birlikte yaptılar. Nükhet Duru seslendirdi.

** Ali Kocatepe'nin bestelediği, Onno Tunç'un düzenlemesini yaptığı, Nükhet Duru'nun söylediği ünlü şarkı.



13 Ocak 2018 Cumartesi




İTİRAF EDEN KURTULUR MU?


İtiraf eden kurtulur mu gerçekten? Kurtulursa neden kurtulur? Yüreğinde taşıdığı sır yükünü bir başkasına yüklediği için mi kurtulur? Bu soru, Kral Midas'ın hikayesini hatırlattı bana. Hikaye kısaca şöyle: Gordion kentinde yaşamış efsanevi Frig Kralı Midas'ın kulakları Tanrı Apollon tarafından eşek kulağına çevrilmiştir ve Midas bunu herkesten saklar. Eşek kulaklarını gören tek insan onun berberidir. Berber kralın korkusundan bu sırrı kimselere söyleyemez. Bir süre sonra, daha fazla bu sırrın ağırlığını kaldıramayacağını anlayan berber, ıssız bir yerde bulunan kuyuya gider ve sırrını kuyuya haykırır: "Midas'ın kulakları eşek kulağı" diye. Efsaneye göre, kuyu sulara, sular sazlara, sazlar da rüzgara duyurur ve bu şekilde Midas'ın sırrı herkes tarafından duyulur. 

Efsane de olsa, kendisine verilen sırrın ağırlığına kuyu bile dayanamazken, canlı kanlı, etten ve kemikten oluşan berber nasıl dayanabilsin? Boşuna söylenmemiş şu söz: "Sırrını verme dostuna, dostunun da dostu vardır, o da söyler dostuna." ya da Benjamin Franklin'in söylemiyle; "Üç kişi bir sırrı saklayabilir, ancak ikisi ölmüşse." 
Tabii bu şekilde yorumlayınca da "sırrını kimseye açma, yükünü kendin taşı" diyesi geliyor insanın ama sır ne kadar büyük, korkunç veya gizliyse, insanın daha çok anlatası ve rahatlayası geliyor içinden. Çünkü o yükün ağırlığı altından kalkmak, belini doğrultmak istiyor.

İnsan ruhunun karmaşıklığı, kişinin karakter özelliği, güçlü ya da zayıflığı, zaafları, insanlara kolay güvenip güvenmemesi gibi unsurlar, kişiyi itirafta bulunmaya iter ya da sırrını kendisine saklamaya zorlar. Dostoyevski, Yeraltından Notlar kitabında bu durumu şöyle açıklar: "Herkesin, herkese değil fakat sadece arkadaşlarına anlattığı anıları vardır. Zihninde, arkadaşlarına bile açıklamadığı, sadece kendisinin bildiği sorunlar da vardır; bunlar gizlidir. Fakat bir kimsenin kendisine bile söylemekten korktuğu başka şeyler de vardır. Ve her iyi insan zihninde depolanmış bunun gibi birçok şeye sahiptir."

Bir insan, kendisine bile söylemekten korktuğu şeyleri, bir başkasına nasıl anlatabilir ki? Velev ki anlattı diyelim; bu durumda kendini bir süreliğine hafiflemiş hisseder. Ya sonra? İçten içe kendini yer bitirir; söylemese miydim acaba? Ya o da bir başkasına söylerse gibi sorular kafasında dönüp durur. Ve sonunda bir boş vermişlik haliyle, "amaan söylerse söylesin, ne olacaksa olsun" ferahlığını duyumsar kişi ve her şeyi olacağına bırakır. İşte bu kurtuluş değil; bir süreliğine rahat bir nefes alma, sorun yaratan sırdan kısmen  uzaklaşmadır. Kısacası sırlarınızı birilerine açmak sizin o şeyleri sorgulamanıza ve gereksiz yere gerilmenize neden olabilir ve sizinle ilgili diğer insanlarda kafa karışıklığı yaratabilir.

Bir de ne olursa olsun hatalarını itiraf etmeyenler vardır. Peki bu insanlar neden hatalarını itiraf etmezler? "Çünkü hala hataların içindelerdir de ondan. Hatalarını itiraf etmek de iyileşmenin belirtisidir." der Seneca. Bu kişiler, hatalarına devam eden ve iyileşmek istemeyenlerdir.

Kral Midas'ın sırrını kuyuya haykıran berberin hikayesiyle başladım yazıma, hepimizin bir kuyusu var elbet diyen ve şöyle devam eden Can Dündar'la bitireyim: "En derine gömdüğümüz kaygılarımızı, ihtiraslarımızı, tutkularımızı saklayan, en mahrem sohbetlerimizi paylaştığımız, en cesur itiraflarımızı haykırdığımız bir kuyu, utandığımız anılarımızın yatağı. Endişelerimizin barınağı. Kuyulardan delik deşik olmuş bir yolda, düşe kalka yürür gibi yaşıyoruz hayatı. Çukur çukur olmuş bir kalple.




8 Ocak 2018 Pazartesi




YENİ YILDA YENİ BİR ROTADA YÜRÜRKEN
Türkiye'de İlk Ve Tek Fosil Ormanı

Son anda karar verdim; Yol Arkadaşıma katılmaya. Gidilecek rotanın Ankara Trekking-Hiking gruplarında ilk kez yürünecek olması heyecanlandırdı beni. Uzun süredir yürüyünce insan değişiklik istiyor, farklı yerler görmenin heyecanını duyumsamak istiyor. Hani derler ya; "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" o misal. 
Gideceğimiz yeri rehberimiz biliyor ama bizler bilmiyorduk. Sırlara yolculuk gibi olacaktı seyahatimiz: Rotamız, Giz Ormanlarıydı -rehberimiz öyle isimlendirmişti.  :)

7 Ocak sabahı horozlar ötmeden, günün ışımasına saatler varken ve dışarıda buz gibi bir ayaz hüküm sürerken kalktım. Bir yanım "sıcacık yatağından çıkma,uyu" derken, diğer yanım "dağlar seni bekliyor; temiz hava, bol oksijen ve huzur. Haydi oyalanma kalk!" diye komut verince uyku mahmurluğundan sıyrıldım, hazırlandım ve alaca karanlıkta yola çıktım. Kentin insanları rem uykusundalardı sanki, sokak ve caddelerde çıt çıkmıyordu; araçlar trafiğe çıkmamışlardı henüz. Kentin bu dinginliğine tanık olmak çok güzel bir duyguydu.

Saat 07.30'da aracımız hareket etti ve yolumuz üzerindeki bir kafede kahvaltı molası verdik. Molada rehberimize" Biz nereye gidiyoruz?" diye sordum. Cevabı " Nallıhan-Seben sınırında bir yere" olunca uzunca bir yolculuk yapacağımızı anladım (Nallıhan, Ankara'nın merkeze en uzak ilçesidir). Gerçekten de dört saate yakın yolculuk yaptık. Yürüyüşe başlayacağımız noktaya vardığımızda sisten göz gözü görmüyordu. Yoğun sis altında bile coğrafyanın farklılığı dikkat çekiciydi. Bulunduğumuz yer Seben-Nallıhan sınırında İç Anadolu ve Karadeniz Bölgesi'nin geçiş noktalarından biriydi. Böylesi geçiş noktalarının hem iklimi hem de coğrafi yapıları diğer yerlere göre farklıdır. Dolayısıyla izlenimlerim de bir başka olacaktı. Hazırlıklarımızı tamamlayıp yürüyüşe başladığımızda "iyi ki gelmişim" dedim kendi kendime. Üç buçuk kilometre tırmanış yapıp aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz dağa çıkacak olmamıza rağmen. :) Orada neler göreceğimi henüz bilmiyordum. 



Tırmandıkça sis dağılmaya başladı ve çevreyi görmemiz kolaylaştı. Aşağılara baktığımda, daha önce görmediğim coğrafi oluşumlar şaşırttı beni. Özellikle kayalar sanki bu dünyaya ait değildi ve ben başka bir gezegendeydim. Tepeye ulaştığımda ilk sürprizle karşılaştım: Yeşile boyalı demir parmaklıklarla korunmaya alınmış 18-19 milyon yıllık fosil ağaç gövdeleri. Fosil ağaçların söğüt, kavak, palmiye ve sığla oluşuna şaşırdım. Çünkü an itibarıyla bulunduğum yer kayalıktı ve rakımı yüksekti. Bildiğim kadarıyla söğüt ve kavak ağaçları suyu severler ve su kıyılarında yetişirler. Sığla ağacı ( diğer adıyla günlük) ise günümüzde en geniş yayılışını Muğla'da gösteren endemik bir ağaç türüdür. Öyleyse bu ağaç burada nasıl bulunmuştu? Araştırmak gerek dedim ve araştırdım. :) İşte yaptığım araştırma sonucu: Yerkürenin milyonlarca yıl önceki iklimi, bitki örtüsü ve coğrafi şekilleri hakkında fikir veren fosil ormanları bilim dünyasında çok önemseniyor. ABD, Brezilya ve Çin'de az sayıda bulunan fosil ormanlarından biri 2013'te Bolu'nun Seben ilçesinin Hocaş köyünde tescillenmişti. Ülkemizin dikili ağaçlardan oluşan ilk ve tek fosil ormanında uzun süredir araştırmalar yapan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Botaniği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ünal Akkemik Milliyet gazetesine verdiği demeçte şunları söylemiş: "Fosil Ormanı 18-20 milyon yaşında. Dünyanın farklı bölgelerinde bulunan fosil ormanlar 250 milyon yıl öncesine kadar iniyor. Seben, erken miyosen döneminde oluşan karasal alanın en önemli temsilcilerinden. O dönemde göl kenarında bulunan orman; palmiye, kavak, söğüt ve sığla gibi ağaçlardan oluşuyordu. Yukarısında meşe ve ardıç, üst taraflarda ise çam, sedir ve ladin gibi ağaçlar vardı. Bolu Aladağlar'daki volkanın patlamasıyla piroklastik akıntı denilen kaya parçalarıyla dolu sıcak akıntı her şeyi sürükledi. Önüne gelen göl ya da denizde aniden soğuyan akıntı nedeniyle ağaçların gövde parçaları aşağı kadar taşındı, kıyıya yakın ağaçların ise dikili gövde parçaları yerinde kaldı. Volkanik patlamanın ardından magmatik kayaçlar ve suyun altındaki ağaçlar taşlaştı. Milyon yıllar içinde bölge yükselirken deniz çekildi. Taşlaşan ağaçlar yüzeye çıktı. Bölgeye şu anda ardıç, karaçalı ve alıçların bulunduğu bir orman yapısı hakim. Bölgenin koruma altına alınması, jeoloji ve coğrafya tutkunları için bir turizm merkezi haline getirilmesi mümkün."
Ben de bu özel fosil ormanını gördükten sonra diyorum ki; "20 milyon yıllık jeolojik mirası korumak hem birey hem de toplum olarak vatani görevimiz. Fosil ağaçların yanına dikilmiş tabelada yazan "bu alanda fosil ağaç aramak, orman dışına çıkarmak yasaktır." ibaresiyle koruyamayız fosil ormanını. Daha ciddi önlemler almak gerek.


Kavak ağacı fosili

Fosil ağaç gövdelerinin yanı başında öğle yemeğimizi yedikten ve sıcak çayımızı içtikten sonra, yer yer fosillerin bulunduğu dağ patikasından yürüyüşümüze devam ettik. Bu arada tepeye vardığımızda sis tamamen dağılmış, pırıl pırıl bir güneş parlamaktaydı gökyüzünde. Şanslıydık çünkü  çevreyi çok net görebildik. Patika kıvrımları bazen kanyonun kıyısından geçtiği için aşağıdaki uçurumlar içimi ürpertse de manzaranın güzelliği karşısında bu ürperti hafif kalıyordu. 
Yol boyunca, yalancı bahara aldanıp açan sarı-beyaz çiğdemlerin güzelliğini kıskandım. Çünkü hava soğuyunca öleceklerini bilmeden şimdiyi yaşıyorlardı, güneşin tadını çıkarırken. 



Patikanın sonuna geldiğimizde ikinci sürprizle karşılaştım. Devasa kayalara meydan okuyan minik bir şelale hiç durmadan kendi şarkısını mırıldanıyordu. Bir süre şelalenin şarkısını dinledikten sonra ona eşlik etmek için ben de kendi şarkımı mırıldandım:

Bizim eller ne güzel eller
Söylesin şirin diller
Oynasın koç yiğitler
Oh! Bizim eller ne güzel eller

Bu dağda maral gezer
Zülfünü tarar gezer
Dağ bizim, maral bizim
Avcı burda ne gezer?

"Avcı burda ne gezer?" dizesi şarkıda kaldı ve birden neşem söndü, uzaklardan gelen silah sesleriyle birlikte. Bu silah sesleri avcılara aitti ve onlar, kim bilir hangi canlıyı katlediyorlardı yine kendi keyifleri için. :( Bence avcılık yasaklanmalı. Avcılık, keyif için öldürmekten başka bir şey değil çünkü. 

Kanyona giriş


Ve üçüncü sürpriz; yukarıda iken ürpererek baktığım kanyonda yürüyecektik. Bazalt kayaları görmenin başka yolu yoktu. Hava günlük güneşlik olsa da, mevsim kıştı. Deredeki taşlar yosunlu ve kaygandı, kıyılar buz tutmuştu. Kanyon girişi o kadar güzeldi ki, yürümeden önce büyükçe bir taşın üstüne oturup (grup ilerlemişti ve ben yalnızdım) suyun sesini, sessizliğin sesini dinledim. İçim huzurla doldu. Kalktım ve çok dikkatli bir şekilde taşlara basarak kanyonun içine daldım. Yaklaşık bir kilometre sonra bazalt kayaları gördüm karşı kıyıda. Bazalt kayaları daha önce görmüştüm; Boyabat/Sinop Bazalt Kayalıkları Tabiat Anıtında. Ancak Boyabat'taki bazalt kayalıkları dikeydi. Burada gördüklerim ise yataydı. (Boyabat/Sinop Bazalt Kayalıkları Tabiat Anıtı'na bir etkinlik düzenlenmesi önerimdir, yazımı okuyan rehberlere. 12-15 kilometrelik bir yürüyüş parkuru vardır. Bildiğim kadarıyla Ankara'dan hiçbir grup gitmedi. Siz ilk olun derim. :))


Bazalt kayalardan bir kesit.

"Bazalt, volkanik hareketler sonucu oluşan bir kaya türüdür. Özellikle dördüncü jeolojik devirde meydana gelmiş olan volkanik hareketlerin oluştuğu bölgelerde yoğun olarak bulunur. Doğada bazalt taşları, kütle, damar ve akıntılar halinde bulunmaktadır. Genellikle volkanik akıntının ardından, soğuyup tekrar büzülerek prizma biçimini alırlar. Türkiye'de yapı işlerinde en çok kullanılan taşın bazalt olduğu söylenebilir. Birçok bölgede mıcır yapımında da kullanılmaktadır." (mercanmadencilik.com)

Kanyondan çıkıp orman içine girdik ve on buçuk kilometrelik yürüyüşümüzü tamamladık. Mangalda köfte ve sıcak çay ikramından sonra eve dönüş başladı. Her ayrılış hüzünlüdür ve ben doğadan her ayrılışımda bu hüznü duyarım. Ama bu kez, yeni yıla, yeni bir rotayla başlamanın verdiği hazzın gizli sevinci ve  birazda kendimle gurur duyma hissi eşlik etti bu hüznüme...

Bu bol sürprizli rotayı hazırlamakta emeği geçen Yol Arkadaşım Grubunun lider ve rehberi; Aytekin Gültekin'e ve yürüyüşe katılan tüm yol arkadaşlarıma teşekkürler. 2018 yılı güzel sürprizlerle geçsin, hepimiz için...


Not: Sığla ağacı fosilini gördüklerinde "bu ne ki?" diyen arkadaşları duyduğumdan sığla ağacı ile ilgili kısa bir bilgi paylaşmak istedim. :)

Sığla ağacı Anadolu, Amerika ve Çin'de yetişen, 15-20 metre yüksekliğinde, çınar görünümlü bir ağaçtır. Kabuklarından çıkarılan sığla yağı çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Sığla ağacı, günlük ağacı ve Buhur olarak da bilinir.