20 Haziran 2016 Pazartesi





HALLSTATT :  ÇİNLİLERİN KOPYASINI YAPTIKLARI BİR MASAL KÖYÜ



by...........Discover Austria






Bir ülkeyi sadece başkentini gezerek tanıyamazsınız. Çünkü adı üstünde "başkent". Ülke buradan yönetildiğine göre, ele güne karşı bakımlı, iyi görünümlü, temiz olmak zorunda. Başkent bir ülkenin bir nevi  "misafir odasıdır" benim düşünceme göre. İşte böyle düşünerek Avusturya'yı daha iyi tanıyabilmek adına düştüm yollara. Varacağım yer adı dillerden düşmeyen küçücük bir köyolan Hallstatt'tı.

Viyana' nın serin ama yumuşak havasını içime çekerek erkenden Westbahn'a gittim. Yolculuğumu trenle yapacaktım ve burada trenler dakik hareket ettiğinden kaçırmamam gerekti. Westbahn özel bir şirkete ait olduğundan trenin içi gayet lüks ve temizdi. Aslında  hızlı olması nedeniyle tercih etmiştim ama rahat olması da işime geldi. Çünkü  ilk durak Salzburg ' du ve Viyana-Salzburg arası hızlı trenle 2,5 saat sürüyordu. Süreleri yazmamın nedeni; seyahat bloglarından okuduğum süreleri hesaplayarak yola çıktım, ne yazık ki doğru süreler verilmediğinden  dönüşte trenleri hep kaçırdım. Ve Avrupa' da son dakika biletlerinin  oldukça pahalı olduğunu biliyordum. 2,5 saat sonra Salzburg Merkez Tren İstasyonundaydım. Buradan Attnang-Puchheim' a giden trene bindim. Bu tren devlet treniydi. Her yerde olduğu gibi devlete ait olan şeyler nasılsa öyleydi. Avrupa' da olması bu durumu değiştirmiyordu. Tren hareket etmeden önce yolcu profilini incelemeye başladım. Tren Bavyera' ya gidiyordu ve Bavyera denilince aklıma ilk gelenler  sayısız pitoresk köyler, tarım ve hayvancılıktı. Dolayısıyla burada yaşayan çiftçileri gözlemle şansım da olacaktı, en azından trendekileri. Yanılmadım; kılık, kıyafet, hal ve tavırlarından hemen tanıyorsunuz onları. Dikkatimi çeken ise ayaklarındaki trekking botlarıydı. Salzburg-Attnang-Puchheim arası Bir saat kırk dakika sürdü. Salzburg' dan ayrılıp Bavyera' ya doğru yol aldıkça manzaranın güzelliği karşısında adeta büyülendim. Trenin bir sağına bir soluna koşturup fotoğraf çekmeye çalışıyordum. Hava günlük güneşlikti ve her yer pırıl pırıl gözüküyordu. Tren ilerledikçe ve Alp Dağları görünmeye başladığında  manzara bana çok tanıdık geldi. Sanki Ayder Yaylası' na gidiyordum. Ahşap köy evleri bile Doğu Karadeniz' in geleneksel mimarisini andırıyordu. Avusturya Alpleri ülkede batıdan doğuya doğru üç sıra halinde uzanırlar. Tren doğal olarak iki sıra halinde uzanan dağların arasından yol alıyordu. Karadeniz yaylalarından farklı olarak burada dağlar arasında bulunan düzlüklerin geniş olmasıydı. Bu nedenle yerleşim bu düzlüklerde yapılmış. Doğu Karadeniz' de ise düz bir yer bulmak mümkün olmadığından dağ yamaçlarına kondurulmuştur evler genellikle. Orta Avrupa' da ben,  bulutların çok güzel ve farklı kombinasyonlar yaptığını gördüm. Sanki gökyüzü daha mavi, bulutlar daha beyazdı. Bir de çayırların yeşiliyle ağaçların yeşilini ekleyince buna, manzarayı seyretmek doyumsuz diyebilirim. Yol boyunca kendimi rüyada gibi hissettim, uyanınca bitecek bir rüya. Bu bölge Avusturya' nın göller bölgesi olarak anıldığından yol boyunca gördüğüm göllerin güzelliğini de eklemeliyim. Göl, dağ ve yelkenlilerin oluşturduğu manzarayı hayal edin yalnızca. Hayali bile huzur dolduruyor insanın içine değil mi?
İşte trenden çektiğim kareler:























Tren yavaş olduğu ve ara istasyonlarda durduğu için bir buçuk saati aşkın bir süre sonra Atnang-Pucheim' e vardık ve Hallstatt' a gitmek için Stainach- Irdining yönüne giden trene bindik. Harika manzaraları seyrede seyrede 1,5 saat süren yolculuktan sonra Hallstatt göründü. Ama bir sürpriz de bizi bekliyordu; günlük güneşlik hava istasyona vardığımızda yağmura dönüştü. Alp Dağları' nın ortasında masmavi bir göl. Dağ havası kendini gösterdi ve soğuğu hissettirmeye başladı. Olsun, manzara her şeye değerdi. Alpler genellikle kayak yapmak isteyenlerce tercih edildiğinden nedense hayalimde hep çıplak dağlar vardı ve yol boyunca dağların bütünüyle ormanlarla kaplı olduğunu (hem de devasa boylarıyla ladin ormanı) gördüğümde şaşırdım. Orman üst  sınırının bu kadar yüksek olduğunu tahmin etmiyordum. Biliyordum ki, ormanların yetişebildiği en yüksek sınır olan bu sınır, yükselti, enlem, bakı ve hakim rüzgar gibi faktörlere bağlı olarak her yerde farklılık gösterir.Ve burada dağlar yemyeşil...(Avusturya' nın %47'si ormanlarla kaplı ve doğayı çok iyi koruyorlar.)

Tren istasyonundan köye motorla 5 dakikada vardık. Motordan uzaktaki köy harika görünüyordu. Daha köye adımımı atar atmaz bir masalın içine daldım sanki. Ben o anda bir masal kahramanıydım ama hangisi? Cevap vermeyeyim. En iyisi köy hakkında bilgi vermekle yetineyim.
Hallstatt, Avusturya' nın Yukarı" Avusturya bölümünde bulunan Hallstatter Gölü' nün güney-batı kıyısında  yer alan şirin mi şirin bir köy. Köy öylesine güzel ki, Çinliler dayanamayıp Hallstat' ın kopyasını kendi ülkelerinde inşa etmişler. İşte bu nedenle Hallstatt'ı  benzersiz kılan da dünyada tamamı kopya edilmiş ilk ve tek yerleşim yeri olması. (Çinlilerin taklitteki başarıları malum. Beni düşündüren Avusturyalıların bu kopyalama-köy ile ilgili ne yaptıkları, hukuki bir yola başvurup vurmadıkları oldu.) Orijinal Hallstatt köyünün her detayı, Guangdong Eyaleti' nin Huizhou şehri yakınlarında bire bir kopyalanmış ve 2012 yılında sahte Hallstatt ziyaretçilere açılmış. Sanırım bu durum,  Hallstatt' taki  ziyaretçilerin üçte ikisinin Uzak Doğu' lu olmasını açıklıyor. Yani anlayacağınız köy küçük ama adı çok büyük.:) 














2001 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımına göre köyün nüfusu 946' ymış. Tarihi, kültürel ve doğal güzellikleri harmanlayan Hallstatt, UNESCO Dünya Kültürel Mirası Listesi' nde yer alıyor. Hallstatt, tarih öncesi çağlardan beri süre gelen tuz üretimi ile Dünya tarihinin en eski tuz madenine sahip bir köy . Dünyanın bilinen ilk tuz madeni olmasının yanı sıra, "dünyadaki ilk boru hattı" da Hallstatt' ta inşa edilmiş. 1595 yılında 13.000 ağaç oyularak inşa edilen bu boru hattı aracılığıyla, çıkarılan tuz 40 kilometre uzaklıktaki Ebensee' ye aktarılmış. Köy meydanının yukarısından hareket eden finikülerle dağa çıkıp tuz madeni gezilebiliyor. Ben, dağ havasını soluyarak göl kenarındaki bir kafede manzaranın tadını çıkarmayı tercih ettim. Köyde tuz taşıyan işçi heykeli de var. Ayrıca Kültür Mirası Müzesi görülmesi gereken yerlerden biri. Hallstatt' ın 7000 yıllık tarihini sergileyen müzede bölgeyle ilgili geniş bilgi edinebilirsiniz. Hallstatt, M.Ö. 12. yüzyıldan, M.Ö. 6-8. yüzyıllara kadar neredeyse bütün Avrupa' yı etkisi altına alan Kelt (Celt) kültürüne de adını veriyor. Hallstatt Kültürü olarak adı geçen bu kültür, Batı ve Doğu Hallstatt alanları olarak adlandırılan farklı coğrafi bölgelere ayrılıyor. ( Bu bölge, neredeyse bugünkü Avrupa Birliği sınırlarını kapsıyor.) Müzede yer alan Hallstatt' taki en eski arkeolojik buluntulardan biri  ise, Keltlere ait olduğu tahmin edilen ve M.Ö. 5500 tarihine kadar ulaşan bir ayakkabı.









Market Square (Market Meydanı), köyün ortasında bulunmakta ve tarihi 14. yüzyıla dayanmakta. Meydanın tam ortasında Holy Trinity (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) Sütunu bulunmakta ve meydanın çevresi cafe, restoran, hediyelik eşya satan mağazalar ve birkaç otel ile çevrili. Meydandan yukarıya baktığınızda yükseklerde adeta ormanla bütünleşmiş rengarenk köy evlerinden gözlerinizi alamıyorsunuz. Japonlar kıskanmasın ama evlerin balkonlarındaki çiçek düzenlemeleri de takdire şayan doğrusu.



















Hallstatt fotoğraflarının belirgin simgesi olan Hallstatt Protestan Kilisesi' nin yapımı 18. yüzyıla dayanıyor ve yapımı 5 yıl sürmüş. Benim gezip görmeyi istemediğim tek yer Beinhaus denilen "Kemik Evi" oldu. Adı bile insana korku salıyor. Hallstatt' ın doğası dağ ve orman örtüsünden ibaret olduğundan toprak sınırlı. Öyleki ölüleri gömecek yer bulmak bile sorun olunca ölüler geçici olarak gömülmeye başlanmış. 10-15 yıl sonra kemikler mezardan çıkarılıyor, kafataslarına ölen kişinin adı, mesleği, ölüm tarihi yazılarak özel bir biçimde dekore ediliyor ve bu Kemik Evi' nde sergileniyormuş. Onların yerlerine de ölenler gömülüyormuş. Aldığım bilgiye göre, Katolik Kilisesi ölülerin yakılmasını onayladıktan sonra bu uygulamaya son verilmiş. Şimdi anlayabildiniz mi Kemik Evi' ni gezmeme nedenimi. 

Köyün tamamını bir-bir buçuk saatte gezebiliyorsunuz. Ondan sonra keyfinize göre ya göl kenarındaki cafelerden birinde manzara eşliğinde kahvenizi yudumlayabilir, ya elektrikli botlarla göl turu yapabilir, ya da köyün üst kısmına tırmanıp yukarıdan muhteşem manzarayı seyrederken aynı zamanda  güzel kareler yakalayabilirsiniz. İsterseniz de gölde yüzen  kuğuları ve ördekleri besleyebilirsiniz.

Avusturyalılar doğayı koruma konusunda son derece hassaslar ve doğaya müdahale etmiyorlar, doğayı kendi haline bırakıyorlar. Araştırmama göre, Avusturya, Avrupa' da doğasını en iyi  koruyan  ülkelerin başında geliyor. Ülkenin toplam alanının %24' ü doğal koruma altında.  Böyle olunca da turizm, özellikle dağ ve doğa turizmi çok gelişmiş. Alplerin 2150 metreye kadar olan yükseklerinde mevcut olan ormanların büyük bir kısmının özel şahıslara ait olduğunu öğrendiğimde ormanlarımızı koruyabilmek için bizde mi böyle yapsak diye düşünmedim değil.

Güzel olan her şeyin bir sonu vardır, zaman çok çabuk geçmişti. Gök gürültülü sağnak yağış şiddetlenmişti, dağlara sis çökmüştü ve akşam olmuştu. Gönlüm hiç istemese de Hallstatt' tan ayrılma vakti gelmişti. Motora binip tren istasyonuna vardık. İstasyonda treni beklerken, buraya kim bilir bir daha ne zaman gelirim diyerek gelen trene atlayıp son durağa gitmeye karar verdim. Son durak; Stainach-Irdining' ti. Bir saate yakın bir süre sonunda istasyonda indiğimde, çevrede in- cin top oynuyordu. Şöyle bir gezineyim derken, elimi atsam yakalayacakmışım kadar yakın bir mesafede duran, üzeri karlar ve buzlarla kaplı kocaman bir dağ kütlesi karşımda duruyordu ve dağ çıplaktı. Yağmurun şiddeti ve akşamın alaca  karanlığının etkisiyle olsa gerek biraz ürktüm. Trenin hareketine daha iki saat vardı ve hava çok soğuktu. İstasyonun kaloriferleri yanan iç kısmında dinlenerek geçirmeye karar verdim bu süreyi. Çünkü burası tuz madeninin dağıtımının yapılması için yapılmış eski bir istasyonmuş. Yani sadece bir istasyon köyü. Benim içinse, hayalimdeki çıplak, karlı, buzlu Alpler'i gerçeğe dönüştüren özel bir yer oldu.

Yolcu yolunda gerek diyerek atladım gelen trene ve  kızımla birlikte yaşadığım Viyana'ya  geri döndüm. Zihnim, ruhum, bedenim tazelenmiş, içim yaşama sevinci dolu olarak...

Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.








 

14 Haziran 2016 Salı




HER ŞEY DÜŞÜNCEDE BAŞLAR
PSİKOJENEZ NEDİR?


Günümüzde kanıtlanmış olan bir şey var ki, o da düşünen tek canlının insan olduğudur. Gelecekte bu durum (düşünen tek canlının insan olduğu) değişir mi? Şimdiden bir şey söylemek, yorum yapmak zor. Daha evrenin ne kadarını bilebiliyoruz, ondan bile emin değilken. Okuduğum ve inandığım  kadarıyla, "düşünce" nin evrenin en büyük gücü olduğu ve bu gücün de insan da varlığını bulduğudur. Güç, biz insanlarda yani. Siz isterseniz bu güce, popüler yaklaşımla "kuantum" deyin, isterseniz literatürdeki adıyla "psikojenez" deyin veya tüm bunlara inanmayıp "saçma" deyin düşüncenin gücünü yadsıyamazsınız. Benim inandığım; "Ne düşünüyorsanız O' sunuz ve yaşamınızı, geleceğinizi düşüncelerinizle inşa edersiniz." mottosudur, ki bu motto aynı zamanda benim olgumdur.

Jack Ensign Addington' un yazdığı "% 100 Düşünce Gücü" kitabını okurken karşılaştım "Psikojenez" terimiyle. Ve kitaptaki  Psikojenez nedir sorusunun cevabı şöyle:" Psikojenez (düşünce+başlangıç), "her şey düşüncede başlar" demektir. Başlangıçta Düşünce, cenneti ve dünyayı yarattı. Düşünce her şeydir. Hayatı oluşturan şeyler, Düşünce' nin sürekli değişen kreasyonlarıdır. Bu sizi şaşırtıyor mu? Bir düşünün, çevrenizde gördüğünüz her şey önce bir fikirdi. Her birimiz Evrensel bir Zeka' nın birer fikri ürünüyüz. Kendimizi hayattan ayrı düşünebiliriz, fakat aslında okyanustaki bir damlanın denizin bir parçası olduğu kadar biz de bir Düşünce' nin parçalarıyız." 
Kısaca söylemek gerekirse, dünya ve içerdiği her şey düşüncenin ürünüdür.

Düşünebilmek kadar düşüncelerimize hakim olabilmek de önemlidir. Çünkü düşüncelerimiz daha sonra davranışlara dönüşecektir.  Düşün - Karar ver - Uygula(davranış)...Yani gerekeni yap. Ancak o zaman güce sahip olabilirsin. Emerson' un dediği gibi; "Düşüncenin üstünlüğünü kabul eden insan özgürlüğünü kazanır." Düşüncelerimizi yalnızca biz seçeriz ve bu düşünceler hayatımızı şekillendirir. Biz izin vermedikçe başka birinin bizimle ilgili düşünceleri kararlarımızı etkileyemez. Çünkü zihnimize yalnızca kendimiz emir verebiliriz; yap ya da yapma! Tabii burada irade gücümüzde devreye girer; bir seçim yapma, bir karar verme anlarında. Biz istersek seçeriz, biz istersek yaparız.

Düşüncenin gücünü kabul eden biri olarak konuyla ilgili araştırma yapar, elime geçeni okurum. İşte bu okumalarımdan birinde "Düşüncenin gücü kanıtlandı" diyen bir başlığı görüp okumam, okuduğunuz bu yazımın nedeni ve sonucu oldu. :) Araştırma sonuçlarına inanamayacaksınız.

İngiltere' de yapılan bir araştırma, düşünme ve dokunmanın gücünü kanıtladı. Araştırmanın özeti şu: İnsan, eliyle ağrılarını dindirir, düşüncesiyle hastalanır, yanmayan parmaklarının bile su toplamasını sağlayabilir. Peki, insan düşüncenin "gücü"nü nasıl kullanır?

Institute of Cognitive Neurosscience at University College in London' da yapılan bu araştırmanın sonuçları, aslında herkesin malumu olan bir gerçeğin bilimsel kanıtı niteliğinde:
Düşünmenin ve dokunmanın gücü.

Nörolog Dr. Marjolein Kammers başkanlığındaki ekip fiziksel beden ile zihinsel bedenin nasıl ortak çalıştığını bilimsel olarak ortaya koyan bir araştırmaya imza attı.

Londra Üniversitesi Nöroloji Bölümü' nden bilim insanları, karmaşık bir fiziksel duygu olan ağrıyı azaltmak için "kendine dokunma" yı kullandı.

"Yaralandığınızda veya bir elinizi kestiğinizde ilk yapacağınız şey nedir? sorusunu yönelten Dr. Marjolein Kammers, "Yaralandığınızda veya herhangi bir sebepten dolayı ağrınız olduğunda  elinizi ağrıyan yerin üzerine koyun, ağrınız hafifleyecektir" diyor.

Dr. Kammers' e göre, insanların ağrıyan yerlerine ellerini götürmesi otomatik olarak düşünce gücünü harekete geçiriyor ve kişinin, o noktaya yoğunlaşmasını sağlıyor. Bu da beynin, bedensel duyumsal korteks denen somatosensory cortex bölgesini aktive ederek oluyor. Çalışmayı yapan uzmanlar, araştırmaya katılan  hastalardan ellerini ağrıyan yerlerinden çekmeleri istendiğinde ve bir başkasının elinin o bölgede tutulması halinde ağrıda artış olduğunu belirtiyor.

Kammers bunu, "Düşünce gücü ile fiziksel ve zihinsel bedenin ortak çalışması sonucu gelişen içgüdüsel bir tavır" olarak nitelendiriyor. Tıp dünyasında ağrı kontrolünün, ağrı kesicilerden ziyade düşünce gücüyle yapılması da aynı esasa dayandırılıyor. Ayrıca, kaza veya ameliyat sonrası kaybedilen uzuv ya da organın hala ağrıdığını hissetmenin de fiziksel aktivitelerin yanı sıra düşünce gücüyle oluşturulmuş ve "fantom ağrı" olarak isimlendirilen merkezi ağrılar olduğu belirtiliyor.

Nörolog Dr. Marjolein Kammers ve ekibinin yaptığı ısı çalışmasının sonuçları da bir hayli ilginç. Çalışmada, sadece bir tanesinin yakıcı özelliği bulunan 3 ayrı sıcaklıktaki noktaya elin 3 parmağı değdiriliyor. Diğer iki nokta soğuk olduğu halde kişi, 3 parmağı da yanmış gibi tepki gösteriyor. Hatta hiç yanmamış parmakları, yanmış parmakla birlikte su bile toplayabiliyor.

Bilimsel anlamda bunun açıklamasını tam olarak yapamayan araştırmacılara göre bu durum, hastaların düşünce güçleriyle kendi kendilerini hastalandırabildikleri gibi aynı güçle kendi kendilerini tedavi edebileceklerinin de göstergesi.

Bilimin ve Tıbbın açıklamakta zorlandığı şeylerden biri olan bu durumu kötüye kullanabilecek şarlatanlara karşı uyanık olmakta yarar var. Unutmamak gerekir ki, düşüncelerimizle kendimizi hasta edebiliyorsak, yine düşüncelerimizle kendimizi iyileştirebiliriz de. Araştırma sonucu da bunu kanıtlamamış mıdır? İyi düşün, iyi ol.


Kaynak: Araştırma için;  www.ntv.com.tr - Tülay Karabağ
  
 



 

3 Haziran 2016 Cuma




 NİTELİKLİ DOLANDIRICILIĞIN TEKNİK ADI: SOSYAL MÜHENDİSLİK Mİ?




İyi ki kitaplarla aram iyi. Onlar olmasaydı nasıl bilgilenir ve nasıl dünyayı tanırdım bilmiyorum doğrusu. Bazılarınızın  "internet var ya" dediğini duyar gibiyim. Evet, internet ve sosyal ağlar var bilgilenmek için ama ne kadar güvenilir buradan elde edilen bilgilere? Hele günümüzde  çok fazla bilgi kirliliği varken. Yanlış anlaşılmasın; kitaplarla interneti kıyaslamıyorum. Konu kitap olunca, hiçbir şeyle kıyaslanamaz kitaplar benim için. Kitap okumak iyi bir alışkanlıktır ve bu alışkanlığı geliştirmek emek ve zaman ister. Tabii ki, her kitapta yazılanlar doğrudur, körü körüne inanın diyemem, kimse diyemez. Konuyu araştırıp inanıp inanmamak size kalmış.  Okumakta olduğum  kitapta, sosyal mühendislik kavramını ve kitabın bu temele  dayandırıldığını okuduğumda IT ile ilgili terimlere çok yabancı kaldığımı fark ettim. Hani bizde okulu olmasa da "toplum mühendisliği" gibi abuk bir söylem vardır; kullanmayı ve  kullanılmasını hiç sevmem. Sanki mübarekler toplumu yeniden inşa ediyorlarmış gibi, sosyal bir terime teknik bir kulp takmak suretiyle  mühendislik eklemişler ve olmuş toplum mühendisliği.  Bu ek bana itici ve yapay gelmiştir hep. Eğer böyle bir meslek varsa, dünyada neden toplum mühendisliği diye bir okulu yok? Tam da bu nedenle bugünkü yazımın konusu "sosyal mühendislik" terimi. Yani insanları aldatmanın, dolandırmanın teknik adı. Haa, ufak bir araştırma da yaptım; kimileri sosyal mühendislik için "aldatma sanatı" deyimini kullanmışlar. Ya ben sanatın ne olduğunu bilemeyecek kadar cahilim ya da günümüzde sanatın tanımı, anlamı değişmiş!! Çünkü, günümüzde her şey sanat olarak addediliyor. Benim bildiğim, insanları sözle aldatanlara yalancı, insanların saf ve temiz duygularından, zayıflıklarından  yararlanıp onların haberi olmadan, gizlice kendi adına veya başkalarının adına maddi çıkar temin edenlere de dolandırıcı dendiği. Dinozorlar devrinde kalmışım heyhat!

Daniel Palmer' in "Görme Duyma Konuşma" adlı kitabının konusu şöyle:  29 yaşında ve hayatının aşkıyla evli olan John Bodine' in karısı Ruby ölümcül hastalığa yakalanır(Melanom türü deri kanseri). Sağlık sigortaları üç yüz bin dolar tutan tedavi masrafını karşılamayınca, bilgisayar programcısı daha doğrusu bilgisayar oyunları tasarımcısı John, ne pahasına olursa olsun, ne yapmam gerekirse gereksin, karımın ölmesine izin vermeyeceğim diyerek ve kendince haklı bu nedene sığınarak sosyal mühendis olmaya karar verir. İnsan haklı gerekçeleri olduğunda, her şeyi yapabileceğine inanma gafletinde bulunur, ki John' da ABD' de ağır suç sayılan sigorta şirketini dolandırmaya karar verir. İlk adımları atarken yani sahte telefon numarasıyla işe başlarken şunu biliyordur: Sahte numara kullananlar, çoğunlukla kendisinin de olacağı gibi, hacker oluyorlar. Bir hackerın da yasal bir niyeti olması pek olası değil haliyle. Ve John şöyle düşünüyordu:

"IT uzmanları, yıllar boyunca, bilgisayarlardaki güvenlik altyapısını güçlendirmek için milyarlarca dolar harcayıp daha güçlü bilgisayarlar, son teknoloji antivirüs programları ve hackerları sistemlerinden uzak tutmak için çeşit çeşit araç kullanmışlardı ama müşteri hizmetlerinde çalışan kişileri aynı şekilde yenileyemiyorlardı maalesef. Bu, bir dizi kod yazarak ya da daha iyi bir model kullanmaya başlayarak çözebileceğiniz bir şey değildi çünkü. İnsanlar, ne olursa olsun insanca özellikler sergilemeye devam ederdi. Bu yüzden de bir hackerin, müşteri temsilcilerinden biriyle konuşmaya başladığında yeteneklerini sergileyerek onu sadık bir çalışandan, bilmeden suça iştirak eden birine dönüştürmesi mümkün olabiliyordu.

İnsanları istediğiniz bir işi yapmak ya da gizli bir bilgiyi ifşa etmek üzere yönlendirme sanatına, sosyal mühendislik denir. Ve eğer sosyal mühendislik suç işledikten sonra kaçmanızı sağlayan arabaysa telefon da silahınızdır. Benim de suçumu işleyebilmek için telefon numaramı gizlemem gerekiyordu." (Görme Duyma Konuşma - s:48) 

Son teknoloji kullanılsa da evde, ofiste,  insanlar, insanca özellikleri sergilemeye devam ettikleri   sürece hemen herkesin sosyal mühendislerin kurduğu tuzağa  düşmesi olası gözüküyor. Ve yazarın belirttiğine göre ; "internet, suç işleme yöntemleri için adeta bir açıköğretim fakültesidir." Bu fakülteden mezun olanlara da sanırım "sosyal mühendis" deniliyor. Yoksa, sanatçı mı demeliyim?

İnsanları aldatarak vermek istemeyecekleri bilgiler ulaşarak (bilgi güvenliği duvarını aşarak), daha sonra bu bilgileri o kişi üzerinde kullanarak daha fazla bilgi edinme, o kişiye ya da sisteme bu yollarla ciddi zarar verme olarak tanımlanabilecek sosyal mühendislik, bir çeşit hack yöntemi midir? Bu sorunun cevabı için sosyal mühendislerin ve hackerların amaçlarına bakmak gerekir. Amaç aynıysa,  amaca ulaşabilecek yolların farklı olması o amaca ulaşmayı engellemez.

"Sosyal mühendisliğin genel amacı hackin genel amacı ile aynıdır; sisteme izinsiz girmeyi elde etme ya da bilgileri sırasıyla dolandırıcılık yapmak, ağa davetsiz olarak girmek, endüstriyel casusluk, kimlik hırsızlığı ya da basitçe ağa ya da sisteme zarar vermektir. Tipik hedefler: telefon şirketleri ve servisleri, büyük şirketler ve finansal kurumlar, askeri ve hükümet acentaları ve hastanelerdir." (www.cyber-warrior.org)

Anlaşılan o ki, bilgi ağı güvenliği kadar şirket içi çalışanların (en üst kademeden en alt birime kadar)  tüm çalışanların işletme güvenliği konusunda eğitilmesi gerekmektedir. Özellikle hangi bilgilerin verilip hangi bilgilerin verilmemesi gerektiği konusunda. Son teknolojiyle donatılmış olsalar da  o aygıtları  kullananlar birer insan ve algılama yeteneklerinin  zayıf olduğu  bir anda sosyal mühendislerin tuzak sorularına istemeden cevap verebilirler. Kısacası,  teknolojik  bir aygıt kullanan,  her insan veya şirket  nitelikli dolandırıcıların (sosyal mühendis)  hedef tahtasında bir hedef olmaktan kaçınamaz sanırım.



Görsel: www.cio.com.tr




17 Mayıs 2016 Salı




"EN KÖTÜ KARAR KARARSIZLIKTAN İYİDİR" DERLER YA, "KARARSIZ KASIM" OLMAYIN , AMA ACELE KARAR DA VERMEYİN!





Yaşadığımız her gün, hemen hemen her an bir karar vermek zorunda kalırız. Sabah kalkarız; ne yesem, ne giysem, saçımı nasıl tarasam, işyerinde bana kötü davranan müdürümle nasıl konuşsam, akşam eve giderken ne alsam, çocuğuma kızmıştım, nasıl gönlünü yapsam vb. gibi sorularımız "ne, nasıl" la başladığında bir karar vermek zorunda kalırız. Yani insan kendisi için karar verir, başkaları için değil. Bu nedenle de karar verme, ve verdiği kararın sonuçlarına katlanma  kendi sorumluluğundadır. 

Tabii ki, verdiğimiz ya da vereceğimiz bir karar, geçmiş bir davranış ve gelecekle ilgili sonuçları yansıttığından çeşitli aşamalardan oluşan bir  süreç gerektirir. Ben burada o süreçlerden söz etmeyeceğim. Ancak, karar verme sürecini ussal düzenlemeler dışında bir takım nesnel ve öznel faktörlerin etkilediğinin altını çizerek, karar vermenin akılcı bir biçimde ve bilinçli bir seçim yapma süreci olduğunu belirtmek isterim. Karar, iki yoldan birini seçmemizdir ki, Anthony Robbins' in söylemiyle; "Kaderimiz karar anlarımızda biçimlenir." Kader ise bir şans oyunu değil, seçim sorunudur. Beklenecek değil, elde edilecek bir şeydir, diye ekler William J. Bryan.

Dilimizde hala kullanılan "Kararsız Kasım" deyimi 1970' li yıllarda TV' de yayınlanan bir banka reklamında oynayan Rüştü Asyalı' ya söylettirilmişti. Reklam iyi tutmuş olacak ki, karar vermede zorluk çekenlere "Kararsız Kasım" denilmektedir, bugün de. Sloganı yaratan reklamcıyı kutlamak gerek, dilimize katkısından dolayı. Kararsızlık zamanımızı çalan hırsızdır, demiş bir düşünür. Hırsızı yakalamak bizim elimizde, bir karar vererek. Çünkü kararsızlık insanı yıpratır, huzursuz eder,  fasit bir daire içinde dönüp durmasına neden olur ve bir türlü çemberi kırarak dışarı çıkamayan biri haline dönüştürür insanı. Bunun için demişler; en kötü karar, kararsızlıktan iyidir, diye. Şöyle ya da böyle bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz. Ama illa bir karar vereceğiz, diye acele kararlar almamaya da dikkat etmeliyiz. Böyle anlarda aklıma gelen ve kararlarımı yeniden gözden geçirmeme neden olan Lao Tzu' n güzel bir hikayesi var. Hikayenin adı:  Yaşlı Adam ve Beyaz Atı. Bu hikayeden belki sizin kararlarınız da etkilenir. Kim bilir?

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış . "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın." demişler. İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. Babalık demişler, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu adamın akli dengesi yerinde değil" diye alay etmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bu atlar yüzünden tek oğlın, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. 

İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar, "oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir. "
"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
(Lao Tzu) Bu öykü, dergi.aktiffelsefe.org adlı web sitesinden alınmıştır.)


Görsel: www.thehiphopchronicle.com







10 Mayıs 2016 Salı




 ÜNLÜ OPERA UVERTÜRLERİ

(THE GREATEST OPERA OVERTURES)






Yazımın başlığından anlayacağınız üzere, konu opera uvertürleri. Eğer Klasik Müzikten hoşlanmıyorsanız, arada bir de olsa dinlemiyorsanız, yazım size sıkıcı gelecektir; baştan uyarmak istedim. Ama Klasik Müzik tutkunuysanız bu yazı tam size göre, sıkılmadan sonuna kadar okuyup, paylaştığım videoları keyifle dinleyeceğinizi biliyorum; benim gibi...

Yine de operayla ilgilenmeyenlerin merak ederek okumak isteyebileceklerini düşünerek uvertürün tanımını yapmak gerek. Uvertür; operada, perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parçadır. Trafik sıkışıklığı, kuyrukta bekleme vb. nedenlerle operaya geç kalanlara opera başlamadan önce zaman kazandıran uvertürlerin bazılarının ünü,  asıl eserin ününü gölgede bırakmıştır. Bu uvertürlerin en ünlüsü Mozart' ın "Figaro' nun Düğünü" uvertürüdür.

"Figaro' nun Düğünü, Fransız komedi yazarı Beaumarchais' nın Almaviva üçlüsü olarak anılan üç oyununun ikinci bölümüdür. (Birinci, Rossini' nin bestelediği Sevil Berberi). Burada olaylar, Sevil Berberi' nde kaldığı yerden başlar. Opera olarak, Viyana' nın Burgtheater' ında, 1786  yılı Mayıs ayında temsil edildi. Libretto, Mozart operalarının birkaçının da librettisti olan, Lorenzo da Ponte' dir." (klasiknotlari.com)

Seçtiğim ve severek dinlediğim aşağıdaki uvertürleri dinlediğinizde, müzikler size yabancı gelmeyecektir sanırım. Çünkü TV' de  bazı reklamlarda kullanıldığından  kulağınıza aşina gelebileceği gibi, Klasik Müzik yayını yapan bir radyo kanalını dinliyorsanız eğer, hepsiyle tanışmışsınızdır zaten. Belki isimlerini unutmuşsunuzdur diye hatırlatmak istedim.


Mozart - Figaro' nun Düğünü Uvertürü






 Giachino Rossini - Sevil Berberi Uvertürü






Jacques Offenbach - Orpheus in the Underworld Uvertürü





Franz von Suppe - Light Cavalry Uvertürü





Giachino Rossini - William Tell Uvertürü (Final)




Felix Mendelssohn - The Hebrides (Fingal's Cave) Uvertürü





Görsel: Sidney Opera Binası
(www.mimardernegi.com)