8 Ocak 2016 Cuma




MICHELANGELO, MEDICI  HANEDANI, BOTTICELLI, WAGNER, KANARYA ADALARI, HİPOKAMPUSA DAİR BİLGİLER



 ---Hipokampus, Poseidon' un arabasını çeken hayvandı, yarı at, yarı solucandı. Beynin şakak bölgesindeki bir bölüm bu adla anılır. Orada hafıza bilgileri kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya dönüştürülür. 
(Ferdinand von Schirach- Suç)
 
tr.wordpress.com' dan alınmıştır.

---Fas' ın batısında İspanya' ya bağlı, Atlas Okyanusu'nda  yer alan takımadalar, Kanarya Adaları' nın isminin köpeklerden geldiğini biliyor musunuz? Aslında kuşlar adaya değil, ada kanarya kuşlarına(bu kuşlar adanın yerlileriydi)  ismini vermiştir. Bu takımada adını, en büyük adasında bulunan hem vahşi hem de evcil çok sayıdaki köpekten dolayı, Romalılar tarafından verilen "Köpek Adası" isminden (İnsula Canaria) almıştır.



 
 trthaber.com' dan alınmıştır.


---Michelangelo, Dante için; "Yeryüzüne ondan büyük bir adam gelmemiştir." demiş. "Sistine Şapeli ve Davut Heykeli" yle tanıdığımız Michelangelo usta bir ressam ve heykeltıraş olmanın yanı sıra , yaklaşık 300 şiir yazmış mükemmel bir şairdi. Dante adındaki şiirini, korkutucu cehennem tasvirleriyle Son Hüküm' e ilham veren Dante' ye ithaf etmişti.
(Dan Brown- Cehennem)



David by Michelangelo, www.wga.hu' dan alınmıştır.


---Mediciler 15,16, 17. yüzyıllarda Floransa siyasetini elinde tutan ünlü bir hanedandı. İsim, Floransa' da tek başına bir sembol haline gelmişti. Avrupada' ki en büyük finans kurumunu çıkaran Medici Hanedanı, akıl almaz bir servet ve nüfuz sahibi olmuştu. Modern bankalar bugün bile Medicilerin icat ettiği muhasebe yöntemini kullanıyorlar: Çift girişli borç-alacak sistemi. Bununla birlikte Medicilerin en büyük mirası finans veya politika değil, sanattı. Sanat dünyasının gördüğü belki de en savurgan patron olan Mediciler, Rönesans' ı gerçek anlamda tetikleyen cömert bir sipariş akışı sağlamışlardı. Medicilerin patronluğunda sipariş alan ünlüler listesi Vinci' den Galileo' ya ve Botticelli' ye kadar uzanıyordu. Botticelli' nin ünlü "Venüs' ün Doğuşu" tablosu, kuzenine yatağının başına asacağı, cinsel açıdan tahrik edici bir düğün hediyesi vermek isteyen Lorenzo de Medici' nin siparişiyle yapılmıştı. Lorenzo de Medici, genç bir delikanlıyken Michelangelo' yu himayesi altına almıştı. Ve Medicilerin insanlığa en büyük hediyesi olarak anılır Michelangelo.
(Dan Brown- Cehennem) 


 
 Venüs' ün Doğuşu, Botticelli  -  www.google.com' dan alınmıştır.


---Botticelli' nin Dante portresinde, Dante' nin başlığına, ustalığın sembolü olan defne yapraklı taç eklemiş - Şiir sanatında ustalığı temsil ediyor. Antik Yunan' dan alınan geleneksel sembol, günümüzde bile şiir ödülü ve Nobel kazananları onurlandırmak için kullanılıyor.


Botticelli' nin La Mappa dell' Inferno' su aslında tarihin en çok bilinen eserlerinden biri haline gelen, 14. yüzyılda yazılmış bir edebi eseri canlandırıyordu. Bugüne dek yankılanan korkunç bir cehennem görüntüsü. Dante' nin Cehennem'i.
(Dan Brown - Cehennem)

 
 
 https://www.youtube.com/watch?v=DFDQSHWp9pI



 Casino di Venezia, eskiden,saray olarak kullanılan, Rönesans stilindeki bu muhteşem yapı, bugün kumarhane olarak işletilmektedir. Burası besteci Richard Wagner' in 1883' te "Parsifal Operası" nı besteledikten kısa bir süre sonra kalp krizi geçirip öldüğü yerdir.




 Casino Di Venezia  - commons.wikimedia.org' dan alınmıştır.





4 Ocak 2016 Pazartesi



SAKURA
Yeniden Doğuşun Simgesi
 




Mevsim ilkbahar değil, sakurayı yazmak da nereden geldi aklıma derseniz, sakuraya yüklenen birçok anlamın yanında benim en çok sevdiğim, sakuranın yeniden doğuşun simgesi olmasıdır, ki yeni yılın bu ilk günlerinde ruhen yenilenmeye, yeniden doğmaya olan gereksinimden, derim. Her insanın buna ihtiyacı vardır değil mi? 

Japon kiraz çiçeği sakura, yeniden doğuşun simgesidir. Sakuranın rengi pembedir, bu renk Uzakdoğu ' da ilkbaharın, doğanın uyanışının, hayatın başlangıcının işaretidir. Beş yapraktan oluşan bu çiçek en önemli beş dileği - şansı, bolluğu, uzun ömrü, sevinci ve barışı- sembolize ediyor.

Japonya' da her yıl meteoroloji sakuraların açacağı günü bütün ülkeye önceden ilan eder ve sakuraların açması tüm halkın canı gönülden katıldığı coşku dolu bir bayram havasıyla ve festivallerle kutlanır. Bu köklü bir gelenektir. Japon milleti, her baharın yeni, güzel oluşumlar getireceğine inanır, yeni yıla coşkuyla başlar ve bu hissi yıl boyu kaybetmemeye özen gösterir.


İlkbahar bu ülke için yeni başlangıcın, yeni umutların sembolüdür. Aynı zamanda hayatı düzenleyen bir yanı da vardır bu çiçeklerin. Japonya' da iş yaşamı ve okulların eğitim programı ilkbaharda başlar. Yeni bir işe başlamaktan evlilik tarihini belirlemeye kadar, insan hayatında dönüm noktası olabilecek her türlü önemli olay, sakuraların açılma günlerine göre düzenlenir.


Sakura açınca pirinç ekimi başlar. Yani sakura pirinç tohumu ekimi için komut veren, zamanlayıcı ve müjdeleyici bir habercidir. Pirinç, çiftçiler için sadece en önemli gıda değil, aynı zamanda bolluğun da sembolüdür.

Sakura çiçeğinin ömrü bir ila iki hafta sürer. En güzel ve en olgun oldukları dönemde, solmadan, kurumadan bir anda dallarından dökülen sakura çiçekleri, Japonlara ölümün birdenbire gelebileceğini hatırlatır. Japonlar hayatın en coşkulu ve en keyifli anında bile, bir anda yaşamın sona erebileceğini  ve aniden bu çiçekler gibi dallarında kopabileceklerini düşünürler. 

Sakuranın her bir Japon' un kalbinde özel bir yeri vardır. Japonlar sakuralar çiçeklendiğinde atalarının ruhlarıyla temasa geçebileceklerine inanırlar. Atalarıyla konuşmak istediklerinde kiraz ağacının altında dinlenmeye çekilir ve hatırlamak, öğrenmek istediklerini hayallere dalarak anlamaya çalışırlar. Her ilkbaharda sakurayla buluştuklarında hayatın geçici olduğunu bir kez daha anlayıp, olumsuz duygularından, düşüncelerinden, davranışlarından arınmaya çalışırlar. Japonlar sakuraları özenle yetiştirip koruyarak yaşlılara, aile ve soylarının geleneklerine saygıyla davranmayı öğrenirler.

Ayrıca, sakura dişiliğin, tazeliğin, gençliğin, güzelliğin, masumiyetin ve soyun devamlılığının, yani kadının da geleneksel simgesidir.


Sakuralar çiçeklendiğinde ağaçların altında el ele tutuşarak yürüyen çiftleri görürsünüz. Erkek kadının elini tutarken sakuralardan ilham alarak, kadının güzelliğini, tazeliğini, zarafetini aynı zamanda kırılganlığını tam olarak hisseder. Japon öğretilerinde insanı oluşturan dört unsur, beden, beyin, kalp ve ruh şeklinde sıralanır. Kadın ve erkeğin doğasında bu dört unsurdan erkekte beyin ve ruhun, kadında ise beden ve kalbin daha önde olduğu anlatılır. Beden diğer üç unsuru da içinde barındırarak soyun devamını da sağladığı için kadının yeri daha özel ve önemlidir. Erkek kadını korumalıdır. Sakura çiçeklerini izleyen bir erkek, kadının zarafeti ve tazeliğinin yanında kırılganlığını da bir kez daha hisseder ve bundan ilham alır. Kadını yücelttiğinde kendisini de yüceltmiş olacağını bilir.

(Kabuljan Murzaev, SAKURA) 

Bir kültür ve bir çiçek, ancak bu kadar uyumlu olabilir. Sakuraya yüklenen anlamlar, aslında  hayatı anlatıyor. Başka hangi çiçeğe böylesi anlamlar yüklenmiştir ki? Tek bir anlam ifade eden çiçeklerden bahsetmiyorum. Hayatın bütün yükünü sırtlayan bir çiçek daha var mı? Onu soruyorum. 



















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir. İzinsiz kullanılamaz.




1 Ocak 2016 Cuma




LAPLACE' IN ŞEYTANI


Başlığa bakıp şeytandan söz edeceğim yanılgısına düşmeyin. Laplace' ın Şeytanı aslında bir teorinin adı, olasılık teorisinin. Son yıllarda popüler kitapların bazılarında kullanılan bu teori, bilim insanı Pierre Simon Laplace' ın "Hiçbir şey imkansız değildir. Ama belirli şeyler olasılık dışıdır, ya da olasılıksızdır." tezine dayanmakta olup, o öldükten sonra bilim adamlarınca bu teoriye Laplace' ın Şeytanı deyişi her şeyi bilebilen, geçmişi ve gelecekte olabilecekleri bilebilecek bir varlığı tanımlamak için kullanıldı. Bu Tanrı gibi veya onun gibi  bir şey. (Adam Fawer, Olasılıksız, s: 261- 262)
Okuduğum  son kitap olan "Tanrı' nın Formülü" nün kurgusunun da bu teoriye dayalı olduğunu görünce, sade bir okur olarak dilim döndüğünce anlaşılır bir şekilde teoriyi yazmaya karar verdim. Laplace' ın, Napolyon Bonaparte' ın geometri hocası olduğunu belirtmek isterim, ki Napolyon'un savaş stratejisi ve taktiklerindeki başarısında, hocasının etkisinin olduğunu düşünmek sanırım yanlış olmaz.

İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?(Bunu daha önce yazmıştım.) Özgürsek, ne ölçüde özgürüz? Özgür değilsek, kararlarımızı neye göre veriyoruz? Özgür gibi görünüp, farkında bile olmadığımız birçok etken tarafından şartlandırıldığımızı fark ediyor muyuz? Özgür irade mi, yoksa sadece bir illüzyon mu?Acaba her şey önceden belirlenmiş de, biz mi farkında değiliz. İşte bilim insanları tüm bu soruların cevaplarını araştırmışlar, araştırmaya da devam ediyorlar. Araştırma sonuçlarına geçmeden önce  belirlenimcilik (Determinizm) hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. 

"Biz insanlar evrenin belli gerçeklerini ölçebilecek becerilere sahip değiliz. Yani olaylar her ne kadar rastgele görünse de, tamamen fiziksel gerçeklerle koşullandırılmışlardır ve böyle belirlenirler.

Böyle düşünenlerin akımına Determinizm denir. Deterministler hiçbir şeyin belirsiz olmadığına inanırlar; her şey önceki bir sebebin sonucu olarak ortaya çıkar ama biz bu sebebin ne olduğunu bilemeyiz. Şansa değil, tahmin edilebilir gerçeklere yani olasılıklara inanırlar." (Adam Fawer, Olasılıksız)
Yani Laplace göre, evrenin bugünkü durumu, önceki durumunun bir sonucu ve bundan sonraki durumunun ise bir nedenidir. 
Deterministlere göre, insan ahlaki eylemde bulunurken özgür değildir. Çünkü, toplumsal, ahlaksal, hukuksal ve de psikolojik etkenlerin etkisi altında kalarak karar verirler ve bu bir seçim değildir. Dolayısıyla zorunlu olarak yaptıkları davranışların sorumluluğunu da taşımazlar. Çünkü özgür iradeleriyle karar vermemişlerdir.

"Belirlenimciliğin ilk savunucusu Yunan Filozof Leukippus' tur. O hiçbir şeyin tesadüfen olmadığına ve her şeyin bir nedeni olduğuna inanmıştı. Platon ve Aristoteles' de tam tersini düşünmüş ve özgür iradeye de yer vermişlerdi. Kilisenin de kabul ettiği görüş. Nihayetinde bu onların yararınaydı! Eğer insanların özgür iradesi varsa dünyada olan kötülüklerden artık Tanrı mesul tutulamazdı. Özgür iradeye sahip olduğumuz görüşü yıllarca hüküm sürdü, ta ki Newton ve bilimdeki gelişmeler ışığında belirlenimciliğe geri dönülene kadar. On dokuzuncu yüzyılın başlarında en önemli matematikçilerden biri olan Pierre-Simon Laplace evrenin temel kanunlara itaat ettiğini gözlemledi. Ona göre bizler eğer bu kanunları ile evrendeki her cismin ve parçacığın konumunu, hızını ve doğrultusunu bilirsek onun geçmiş ve geleceğini bilebiliriz; ama ancak bu elementler önceden tayin edilmiş ise. Bu da 'Laplace' ın şeytanı' olarak adlandırıldı: her şey önceden belirlenmiştir.

Einstein bu bakış açısını kabul etti ve izafiyet teorisini de evrenin belirlenmiş olduğu varsayımının üzerine kurdu. Kuantum teorisi ortaya çıkınca mesele biraz karıştı; çünkü kuantum belirlenmiş olmayan atomik bir dünyadan bahsediyordu. Heisenberg 1927' de kuantum belirlenmezciliğini ortaya koydu ve bir mikro parçacığın konum ve hızının aynı anda bilinmesinin mümkün olmadığını ispatladı. Bu da onun belirsizlik ilkesinin ortaya çıkmasına... Büyük nesneler belirlenimci, küçük nesneler ise belirlenmezci hareket eder." (Jose Rodrigues Dos Santos - Tanrı' nın Formülü, s: 260)

İki teori arasındaki çelişkileri uzlaştırmak için bilim adamları diğerlerine ek olarak, izafiyet ve kuantum teorilerini birleştirecek ortak bir teori geliştirmeye ve evrenin belirlenmiş olup olmadığını anlamaya çalışmaktadırlar.Bu teorinin adı; Her şey teorisidir."Fiziğin günümüzdeki en büyük hayali bu. Bilim adamları, diğerlerine ek olarak, izafiyet ve kuantum teorilerini birleştirecek ortak bir teori geliştirmeye ve evrenin  belirlenmiş olup olmadığını anlamaya çalışıyorlar. Yine de bir şeyi unutmamakta fayda var; Belirsizlik ilkesi bir parçacığın kesin davranış şeklinin tespit edilmesinin gözlemcinin varlığı nedeniyle imkansız olduğunu söyler. Belirsizlik ilkesi, ki doğrudur, saçmalık denen bir dizi şeyin yolunu açmıştır. Bazı fizikçilerin parçacığın nerede olacağına ancak gözlemcinin bulunduğu yere göre karar verdiğini söylemesi gibi. Eğer bir elektronu kutuya koyarsam ve kutuyu ikiye bölersem elektron aynı anda iki tarafta birden var olur görüşüyle ilgilidir. Ancak birisi kutuyu açtığında elektron hangi tarafta olacağına karar verir.

Tabii ki Einstein ve diğer fizikçiler buna güldüler. Bu fikrin ne kadar komik olduğunu göstermek için bazı örnekler kullandılar, ki bunların içinde en ünlüsü Schrödinger' in kedisidir. Schrödinger eğer bir parçacık aynı anda iki yerde birden bulunuyorsa o zaman bir kedinin de aynı anda hem canlı hem de ölü olacağını söylemişti, ki bu saçmalıktı. (Tanrı' nın Formülü, s:260-61)

Belirsizlik ilkesi maddenin belirlenimci davrandığını asla bilemeyeceğimizi söyler çünkü ne zaman denenmeye kalkılsa gözlemci devreye girecek ve bizi bunu ispat etmekten mahrum bırakacaktır, diye düşünen bilim insanları bunun semantik bir sorun olarak görülmediğini ve "belirlenmez" ile "belirlenemez" sözcüklerini karıştırdıklarını anlayamadıklarını söylerler. Ama sorunun asıl noktasının bu olmadığını, asıl olanın "Bizlerin geçmiş ve geleceği bilme ihtimalimizi elimizden alan belirsizlik ilkesinin aynı zamanda evrendeki bu inceliği de ortaya çıkarmasıdır. Sanki evren bize tarihin, zamanın en başından beri belirlenmiş olduğunu ama bizim bunu asla ispatlayamayacağımızı, asla emin olamayacağımızı söylüyor gibi. İşte incelik burada gizli. Bizler belirsizlik ilkesiyle her şeyin belirlenmiş olduğunu görsek de gerçek, belirlenemezdir. Evren sırrını işte böyle ustalıkla saklamaktadır." (Tanrı' nın Formülü, s:263)

Yani, Einstein' in söylediği gibi; "Rab mahirdir ama zalim değildir. Doğa sırlarını sinsiliğinden değil, özündeki yüceliğinden dolayı saklar."
Evren akıl almaz derecede karmaşık olduğu için sırlarını saklayabiliyor.

Sadece kuantumun tayin edilemez olduğunu düşünenler bu alanda yapılan yeni keşiflerin her şeyi değiştirdiğini gördüler. 1961' de Edward Lorenz adında bir meteorolog bilgisayar başına geçip uzun vadeli hava tahmin raporlarını test etmeye başladığında özel bir aralığı daha dikkatli incelemeye karar verdi. Ve detaylı inceleme sonucunda Lorenz kaosu keşfetti.
"Kaos teorisi mevcut matematik modeller içerisinde en dikkat çekici olanıdır ve evrendeki pek çok davranışın açıklanmasına yardımcı olur. Kaotik sistemin temel fikrini formüle etmek kolaydır: Başlangıçtaki küçücük farklılıklar sonuçta büyük değişimler yaratır: Küçük sebep, büyük sonuç. En ünlü örnek kelebek etkisidir.  Coimbra' da bir kelebek kanat çırpsa kendi çevresindeki havanın basıncını çok az değiştirir. Bu minik değişiklik hava molekülleri üzerinde domino etkisine neden olur, Kuzey Amerika' da fırtınaya yol açacak boyutlarda. Buna kelebek etkisi denir. Şimdi de dünya üzerindeki bütün kelebeklerin, bütün hayvanların, hareket eden ve nefes alan her şeyin etkisini düşünün. Sonuçta ne olur? "Öngörülemezlik."

Kaos her yerdedir. Öngörülebilir gibi davrandığı zannedilen güneş sistemi bile aslında kaotik bir sistemdir. Bunun farkına varamıyoruz çünkü bizim şahit olduğumuz hareketler çok yavaştır ama güneş sistemi de kaotiktir." (Tanrı' nın Formülü, s: 266-269)

Ve sonuç olarak, şunu yazmak istiyorum, ki sanırım siz de buna katılacaksınız; "Evrenin sırları her zaman bir esrar perdesinin ardında olacaktır." 

Çünkü: "Belirsizlik ilkesi, kaotik sistemler ve eksiklik teoremleri evrenin akıl almaz inceliklerini ortaya koyuyor. Tüm kozmos matematiğe dayalıdır. Evrenin temel kanunları matematik denklemleri ve formülleriyle açıklanır, fizik kanunları bilgiyi işlemek için kullanılan algoritmalardır ve evrenin sırrı matematiğin dilinde kodlanmıştır. Her şey, her şeyle ilişkilidir, öyle görünmese bile. Ama bu kodu matematik bile tam olarak çözemez. Tüm özelliklerin içerisinde en gizemli olanı budur: evrenin nihai gerçeği saklayış şekli. Her şey belirlenimcidir ama aynı zamanda belirlenemezdir. Matematik evrenin dilidir ama şüphelerden oluşan bir gölgenin ötesinde onu ispatlamanın imkanı yoktur. Ne zaman bir şeyin sonuna varmayı başarsak garip bir sır perdesi gizemin son kısmını görmemizi engeller. İşte yaratıcının imzasını gizlediği yer burasıdır. Her şey öyle bir incelikle tasarlanmıştır ki, en derin sırların açığa çıkarılması mümkün değildir." (a.g.e. s: 274)

Beni oldukça uğraştıran yazılarımdan biri oldu. Farklı zamanlarda okuduğum iki kitabın ortak noktalarını bulup, yazmak, hatta yeniden okumak için hayli emek harcadım ve belirlenimcilik ilkesi, belirlenmezlik ilkesi, Kaos teorisi ve öngörülmezliği anlaşılır bir şekilde yazmaya çalıştım. Bu uzun yazımı okuduğunuz için sizlere çok teşekkür ediyorum...


Kaynaklar:
-Adam Fawer, Olasılıksız.

-Jose Rodrigues Dos Santos, Tanrı' nın Formülü.





28 Aralık 2015 Pazartesi




2016: DÜŞÜNCE ÜRETECEĞİNİZ BİR YIL OLSUN.


"Ne düşünüyorsun, Karadeniz' de gemilerin mi battı?" Düşünceli görünen ya da düşünen birine bu soruyu soran kişiye rastlamışsınızdır muhakkak. Hatta bu soruyu soran kişi siz bile olabilirsiniz. Tabii o kişi yakınınız veya arkadaşınızsa. Ben de sormuşumdur, düşünceli olan arkadaşıma onu kara kara düşünmeye iten nedeni anlayabilmek ve yardımcı olabilmek için. Tamamen iyi niyetli olsa da bu soru, öyle gözüküyor ki, ancak maddi bir kayıp olduğunda düşünüleceğini kanıksatıyor bizlere. Oysa, insan zihni her konuda düşünebilir ve düşünmenin sınırları yoktur.  Zihin düşündüğünde ise ürettiği meyve düşüncedir. Bu meyvenin lezzetli ve olgun olması ise bizim düşünmemizin sağlıklı olmasıyla yakından ilgilidir. Pozitif, olumlu şeyler düşünürsek, düşüncelerimiz ve ona bağlı davranışlarımız da olumlu olur. Negatif, olumsuz şeyler düşünürsek, düşüncelerimiz de  negatif olur.
Mevlana şöyle demiştir:

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin

Geriye kalan et ve kemiksin

Gül düşünürsün, gülistan olursun

Diken düşünürsün, dikenlik olursun

Dış dünyanın zihnimize yansımasıdır düşünceler. Fikirlerimizi oluştururken sadece kendi görüşlerimiz etkili değildir; çevremizdekilerin ne dedikleri, bunu nasıl algıladığımız da etkendir bu oluşumda. 
Olumlu ya da olumsuz olsun insan kendinde bir şeyin olduğuna inanırsa, bunu başkalarına yansıtacak şekilde davranır. Başkaları da onu yansıttığı davranışlarıyla tanır, ona göre davranır ve sonunda  kişinin kendisi de buna inanır. Düşünceleri gerçek olur. Şimdilerde buna "spiritüel" deniliyor yani insanın kendi potansiyelinin farkına varması, düşünceleriyle yaşamını şekillendirebileceğini öğrenmesi. Bir nevi Neo-Kadercilik yani. Ve bu konuda yazılan "The Secret" gibi kitaplar dünya kitap listelerinde en çok satanların ilk sırasında yer alıyor. Öyleki bu kitaplar, diğer kitapların satış grafiğini gerilerde bırakıyor. Aslında spiritüel kitaplardaki formül basit: Evrene düşüncelerinle pozitif enerji gönder, yansıması(geri dönüşü) pozitif olsun. Buda' nın dediği gibi; "Bizler, ne düşünüyorsak oyuz. Dünyamızı düşüncelerimizle inşa ederiz."

Bilinçli ya da bilinçsiz olsun kendimizi nasıl görürsek, başkaları da bizi öyle görür ve sonunda öyle olduğumuza kendimiz de inanırız. Nasıl olmak istediğimize ve nasıl göründüğümüze kendi düşüncelerimiz neden olur. Tabii başkalarının bizim hakkımızda söyledikleri de etkili olur.  Anadolu' da kullanılan "Bir kişiye  kırk gün deli derseniz, deli olur." söyleminin mantalitesi de bu değil midir?

Ve son olarak, Oscar Wilde' ın bir kadın hakkında söylediği "Çok güzelmiş gibi davranıyor. Cazibesinin sırrı burada." sözü, düşüncelerin davranışlara dönüşmesinin güzel bir örneğidir.

Kısacası, inandığımız, düşündüğümüz şey gerçek olur, bizim gerçeğimiz.

2016 yılı düşünce üreteceğiniz bir yıl olsun. Ve üreteceğiniz düşünceler de gerçeğiniz...

MUTLU YILLAR...



20 Aralık 2015 Pazar




VERGİ ÖDÜYORSANIZ GÜLMEK HAKKINIZ


Ülkemizde "Maliye" denilince ilk akla gelen nedir dersiniz? Tabii ki  vergidir. Böyle olunca da vergi mükelleflerinin maliyecilerden korkup çekinmelerini doğal karşılamak gerekir. Konuyla ilgili bir araştırma yapılmış mı bilmiyorum, konunun uzmanı da değilim ama vergi mükellefiyim. Eh! Biraz da okur-yazarım. Dolayısıyla konu hakkında yazabilirim.

Vergiyi mizahi açıdan ele alan Maliye Bakanlığı Gelirler İdaresi Başkontrolörlerinden Taner Akgül " Vergi Ödüyorsanız Gülmek Hakkınız" kitabında vergiyle ilgili Amerika ve diğer ülkelerin esprilerine ve ünlülerin vergi konusundaki sözlerine ve vergi fıkralarına yer vermiş. Ayrıca kitapta vergi ile ilgili karikatürler de mevcut.

İşte kitaptan seçtiğim vergiyle ilgili esprili sözler. Okuyunca gülüp gülmemek size kalmış. Çünkü bazıları Amerikan tarzı espriler.

"Ceza bir şeyi yanlış yapmanın vergisidir. Vergi ise bir şeyi doğru yapmanın cezasıdır.

- Neden köpekbalıkları vergi inceleme elemanlarına saldırmaz? Mesleki nezaket icabı.

- Vergiler, anneler gibidir. Sıklıkla yanlış anlaşılabilirler ancak asla unutulmazlar.

- Bir avukat ve bir vergi inceleme elemanı aynı anda denizde boğuluyorlar. Sadece birini kurtarabilecek durumdasınız. Hangisini seçersiniz? Gazete okumak mı? Yemeğe gitmek mi?

- Ortalama insan ömrü artıyor. Bunun sebebi de insanların vergilerini ödeyebilmek için daha uzun yaşamak zorunda olmaları.

- İnsanların bir çoğu kazandıkları parayı saklar. Hükümet de geri kalan paraları saklar."





  ÜNLÜLERDEN SEÇMELER:

- "Dünyada ölüm ve vergiler dışında hiçbir şey kesin değildir. 
 (Benjamin Franklin)

- Eğer bir yerde gelir vergisi varsa, dürüstler fazla, dürüst olmayanlar az öder.
 (Platon)

- Şu anki gelir vergisi sistemini yenilemek için yapılabilecek en başarılı reform, sistemi toptan kaldırıp, yerine yenisini getirmemektir.
 (Vin Suprynowicz)

Dünyada anlaşılması en zor şey gelir vergisidir.
 (Albert Einstein)

- Amerika' yı çok seviyorum. Fakat bütün yılı burada geçiremem. Vergilere gücüm yetmiyor.
 (Mick Jagger-Şarkıcı)

- Zengin bekarlar, çok ağır vergilendirilmelidirler. Çünkü, bazı erkeklerin diğerlerinden daha mutlu olması hiç adil değil.
 (Oscar Wilde)

- Ateş edilmesine rağmen vurulmamış olma durumundaki mutluluğa en yakın duygu, gelir vergisi iadesi yapılmasıdır.
 (F.J. Raymond-Komedyen)"

VE KİTAPTAN BİR FIKRA:

" - Camideki vaazda yalan söylemekle ilgili açıklamaları dinleyen yaşlı adam, vergi dairesine şu mektubu göndermiş:

"Gelir vergisi beyannamemde yanlış beyanda bulunduğum için geceleri uyuyamıyorum. Bu nedenle kayıtlarımı yeniden gözden geçirdim ve 15 bin lira daha ödeme yapmaya karar verdim. Çek mektubum ektedir. Eğer geceleri yine de uyuyamazsam, geri kalan kısmını da göndereceğim."

Şimdi, verginizi ödüyorsanız gülümseyinn. Ben gülme hakkımı kullanıyorum...




   

 

   
 

13 Aralık 2015 Pazar




ANNABEL LEE
(Edgar Allan POE)



"Annabel Lee" ABD' li şair ve yazar Edgar Allan Poe' nun yazdığı son şiirdir. 1849' da yazılan şiir aynı yıl, Poe' nin ölümünün hemen ardından yayınlanmıştır.

Poe' nun pek çok şiiri gibi bu şiirin de  teması güzel bir kadının ölümüdür. Şiirin anlatıcısı, daha çok gençken Annabel Lee' ye aşık olmuştur. Bu aşk öyle güçlüdür ki melekler bile kıskanır. Annabel Lee öldükten sonra bile anlatıcının aşkı son bulmaz.

Şiirdeki Annabel Lee' nin ilham kaynağının kim olduğu konusunda çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. Pek çok kadının adı geçse de, en makul adaylardan biri Poe' nin eşi Virginia Eliza Clemm Poe' dur.

Annabel Lee; Vladimir Nabokov için, özellikle 1955 tarihli romanı Lolita' yı yazarken esin kaynağı oldu. Nabokov romanın başlığını ilk önce The Kingdom by the sea (Bir Deniz Ülkesi) olarak belirlemişti. Nabokov, Nisan 1947' de Edmund Wilson' a yazdığı mektupta romandan şöyle bahsetmişti: "Kısa bir roman yazıyorum...küçük kızlardan hoşlanan bir adam hakkında ' romanın adı The Kingdom by the sea' olacak. ' Ayrıca romanda Humbert Humbert' in ilk aşkının adı "Annabel Lee" ydi.

Stevie Nicks, ismi "Annabel Lee" olan bir şarkı yazdı. Şarkının sözleri Poe' nun şiirinin mısralarının yerleri değiştirilerek oluşturulmuştu. Resmi olarak yayımlanmayan bu şarkının dışarı sızdırılmış demo kayıtları, Nicks' in bazı hayran sitelerinde bulunmaktadır.
Kaynak: tr. wikipedia.org


Bu açıklamalardan sonra o güzelim şiiri okuyalım mı?

ANNABEL LEE

Seneler, seneler evveldi;

Bir deniz ülkesinde

Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz

İsmi;  Annabel Lee

Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten

Sevmekten başka beni.


O çocuk ben çocuk, memleketimiz

O deniz ülkesiydi,

Sevdalı değil karasevdalıydık

Ben ve Annabel Lee;

Göklerde uçan melekler 

Kıskanırlardı bizi.


Bir gün işte bu yüzden göze geldi,

O deniz ülkesinde,

Üşüdü  bir rüzgarından bulutun

Güzelim Annabel Lee;

Götürdüler el üstünde

Koyup gittiler beni,

Mezarı oradadır şimdi,

O deniz ülkesinde.


Biz daha bahtiyardık meleklerden

Onlar kıskanırdı bizi,

Evet! bu yüzden (şahidimdir herkes ve o deniz ülkesi)

Bir gece rüzgarından bulutun

Üşüdü gitti Annabel Lee.


Sevdadan yana kim olursa olsun,

Yaşça başça ileri

Geçemezlerdi bizi;

Ne yedi kat gökdeki melekler,

Ne deniz dibi cinleri,

Hiçbiri ayıramaz beni senden

Güzelim Annabel Lee.


Ay gelir ışır, hayalin erişir

Güzelim Annabel Lee;

Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar

Güzelim Annabel Lee;

Orda gecelerim, uzanır beklerim

Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim

O azgın sahildeki,

Yattığın yerde seni.

Edgar Allan POE

Şiir Çevirisi: Melih Cevdet ANDAY








8 Aralık 2015 Salı




SU SAVAŞLARI
(Ortadoğu' da Beklenen Çatışma)







Dünyamızın, vücudumuzun ve bizi yöneten beynimizin yaklaşık yüzde 70' i sudan oluşur. İnsan ve dünya için su hayat demektir. Diğer bir deyişle, hayatın varlığı suya bağlıdır. Küresel ısınmaya dikkat çeken uzmanlar, kutuplardaki buzulların erimesiyle okyanuslardaki su hacminin yükseleceğini, dünyanın bir felakete sürükleneceğini açıklasalar da su, petrol kadar önemli görülmediğinden olsa gerek bu konuda yeterli önlemlerin alınmadığını görüyoruz. Teknolojik gelişmelerin su havzalarını tehdit ettiğinin, içilebilir ve kullanılabilir tatlı su kaynaklarının hızla tüketildiğinin farkına varmamız gerekiyor,  çok geç olmadan.

Dünyadaki içilebilir ve kullanılabilir su kaynaklarının kısıtlı olduğunu ve bu kaynakları dikkatlice kullanmamız gerektiğini  belirten John Bulloch&Adel Darwish yazdıkları "Su Savaşları" kitabında şunları anlatmaktadır:

"Dünyada 214 uluslararası nehir ve göl havzası vardır; bunlardan 155' i iki, 36' sı üç ve 23' ü bir düzine kadar ülke tarafından paylaşılmaktadır. Bunun anlamı, her hangi bir çatışmanın milli rekabetleri içereceğidir ve bunlardan bazıları dünyanın en iyi silahlanmış ve patlamaya hazır bölgelerinde , özellikle Ortadoğu' da olacaktır.

En tehlikeli yerler kentlerdir. Gelişmekte olan ülkelerde küresel nüfus artışının yüzde 90' ından fazlasının kentlerde olması beklenmektedir ki, buralarda zaten su sıkıntısı, sağlık koşullarının eksikliği ve içme sularının kirlenmesi sözkonusudur. UNICEF şu anda dünyada 35.000 çocuğun açlık ya da su kirlenmesinin getirdiği hastalıklardan öldüğünü hesaplamıştır."

Su dünya için bu kadar yaşamsal öneme sahipken su kaynaklarını ellerinde bulunduran devletler bunu kendi iradelerini kabul ettirmek için kullanacaklar mıdır? Kullanırlarsa, susuzluktan etkilenen devletler seyirci mi kalacaklardır? Yoksa, zorla su kaynaklarına sahip olabilmek, en azından paylaşabilmek adına militer yollara mı başvuracaklardır? Temel sorun budur.

Göl havzaları veya nehrin yukarı kısımları yüzölçümüne dahil olan ülkeler suyu Demokles' in kılıcı gibi kullanabilirler. Bu durumda su, barış veya savaş için bir güç olabilir. Ortadoğu' daki çatışmalara salt petrol paylaşımı olarak değil, bu açıdan da bakmak gerekir kanaatindeyim, insanlar için suyun petrolden daha önemli ve yaşamsal olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Söz konusu kitapta; Ortadoğu' da bugün kesin olan tek şeyin; suyun petrol kadar önemli bir meta haline geldiğine dikkat çekilerek şu tespitlerde bulunuluyor:

"Sahip olanlar için su, bir manivela aracı ve gücünü gösterme yoludur; yeterli suyu olmayanlar için milli güvenliğin sağlanmasının yolu ise, elde olanı arttırmaktır. Bu iki alan, çoğunlukla çatışır. Yanıt işbirliğidir, ama işbirliği en azından komşular ya da ülke grupları arasında dostça ilişkilere bağlıdır. Yakın gelecekte devletlerarası çekişmelerin devam edeceği görülmektedir. Devletler anlaşmaya vardıklarında ise, bu anlaşmalar yeni muhalif grupları doğuracak ve Ortadoğu' daki silah bolluğu göze alındığında, bunlar terörist kampanyaları için gerekli her şeyi elde edebileceklerdir. Özellikle su tesislerine yönelecek operasyonlar olasıdır ve böyle bir eylemi ilk destekleyecek ülke Irak olacaktır. Zengin ülkeler daha çok tuzdan arındırma tesisleri yaparak yaşamaya devam edeceklerdir ve yeni enerji formlarını sağlayacak teknolojik gelişmeler büyük gelirleri olan ülkeler için yararlı olacaktır. Şu anda tuzu alınmış suyun sulamada kullanılması çok masraflı olduğundan Suudi Arabistan ve Libya gibi ülkelerin planları kullanılan fosil su tükenene kadar devam edecektir. Bu da 20 ila 60 yıllık bir süredir; bu zaman içinde de politikacıların inancına göre teknik yenilikler bulunacaktır.

Artan nüfus ve azalan kaynaklar, Ortadoğu' yu su kıtlığından zarar görecek tüm bölgelerin en duyarlısı yapmaktadır. Daha önce belirttiğimiz gibi yeterli kaynak sağlamak için savaşlar yapılmıştır ve politikacılar milli çıkarlarını korumak için askeri gücü kullanmaya hazır olduklarını söylemişlerdir. Arap ve İsraillilerin arasındaki sürekli çatışmanın yanı sıra, Araplar arası çekişmeler gerilla gruplarının doğmasına neden olmuştur ve yeni gruplar da sahneye çıkma sıralarını beklemektedir. Ortadoğu' da şiddet potansiyeli her zaman vardır ve bu yeniden geldiğinde, ki mutlaka gelecektir, üzerinde savaşılan alanlar, çatışmanın nedeni olarak gösterilen şeyin tek neden olmadığını gösterecektir.

Savaşlar toprak, özerklik, insan hakları ya da sınırlı koruma nedenlerine bağlı görüneceklerse de, geleceğin bütün çatışmalarını etkileyecek tek şey; bölgenin su durumudur. Su savaşları yoldadır."

CIA' nın Birleşik Devletler Hükümeti' ne verdiği risk değerlendirme raporunda; dünyada en az on yerde paylaşılan su kaynaklarının eksilmesinden dolayı, savaş çıkacağı tahmin edilmiştir.

Gelecekte, su kaynaklarının paylaşılamaması nedeniyle, ufak bölgesel çatışmalar önlem alınmazsa tüm dünyaya yayılabilir ve üçüncü dünya savaşının nedeni olabilir, diyen uzman görüşlerinin önemine binaen, kullanılabilir su kaynakları, nehir ve göl havzalarının korunması için gerekli önlemlerin hızla alınması ve uygulamaya konulması zorunlu görünmektedir.

Yazımı "Dünya nereye gidiyor?" diye sorulduğunda Einstein' in bu soruya verdiği cevapla sonlandırmak istiyorum;

"3. Dünya Savaşı doğal kaynak eksikliğinden çıkacaktır. O savaşta hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama 4. Dünya Savaşı' nda taş ve sopalar olacağını biliyorum."



Kaynak: Su Savaşları (Ortadoğu' da Beklenen Çatışma) - John Bulloch&Adel Darwish
(Altın Kitaplar, 1. Basım / Ocak 1994)