HALK PADİŞAHI GÖRÜNCE NEDEN HASIR YAKARDI?
Adalet istemek için.
Osmanlı İmparatorluğu'nda padişah özellikle Cuma selamlığındayken veya ava, sefere giderken ve de dönerken kısacası saraydan her çıktığında, şikayeti olanlar, haksızlığa uğradığını düşünenler, adalet isteyenler dilekçelerini (istida) padişaha verirdi.
Halk çoğu zaman sadrazam, yeniçeri ağası, kadı gibi yüksek rütbeli yöneticilerin ve bunların atadığı adamların uygulamalarından şikayetçiydi. Bu yüksek rütbeliler halkın padişaha ulaşıp dilekçe vermesini engellerdi. İşte bu durumda dilekçe vermek isteyenler bir parça hasır veya paçavra yakıp uzun bir sopayla kaldırır ve sultanın görmesini sağlarlardı. Bizans'tan kalan bu bu ateşli şikayet yöntemine "hasır yakmak" ve "ateş istidası" denirdi. Hatta, bir davada haksızlığa uğradığını düşünenler, kadıyı, "hasır yakarım ha!" diye uyarırdı. Bu, kadının kararının sultan huzuruna çıkması demekti.
Sultanın dikkatini çekip dilekçe vermek için saraya yakın yerlerde ateş yakmak da adettendi. Ahali tek tek dilekçe verebileceği gibi, toplu dilekçeler de verilebilirdi. Taşrada kadılar halkın toplu şikayetlerini toplar ve Divan-ı Hümayun'a iletirdi.
Padişahın en temel niteliği adalet dağıtmasıydı. Topkapı Sarayı'nın ve eski başkent Edirne Sarayı'nın en yüksek yapısının "Adalet Kulesi" olması da sultanın bu adalet dağıtıcı niteliğinin simgesidir. Sultan Allah'tan başka kimseye karşı sorumlu değildi. Tek otoriteydi. Dolayısıyla haksızlıkları düzeltebilecek, güçlünün zayıfı ezmesinin, yöneticilerin halkı ezmesinin önüne geçebilirdi. İşte bunu sağlamak için herkes ona şikayetlerini götürebilmeliydi.
Tarihçi Halil İnalcık, Hint-İran teorisinden gelen bu anlayıştaki temel prensibin şöyle formüle edildiğini söylüyor:
"Hükümdarın gücü askeri güce, askeri güç hazineye, hazine reayanın ödediği vergilere, vergilerin artışı adalete bağlıdır. Bu nedenle akıllı hükümdar, kendi egemenliğini korumak ve gücünü arttırmak istiyorsa, reayaya adaletle muamele etmeli, zulümden kaçınmalıdır."
İşte meşhur, "Adalet mülkün temelidir," sözünün anlamı da budur.
Not: Halkın verdiği dilekçeye arz-ı hal denirdi. Arz-ı halcilik 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren önemli bir meslek haline geldi, çünkü bu dilekçeleri yazmanın belli kalıpları vardı. Bu meslek bugün bile varlığını sürdürüyor.
Kaynak: Mustafa Alp Dağıstanlı, BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL OSMANLI. ALFA, 1. Basım, s: 257-260.
Görsel: Adalet Kasrı, Edirne Sarayı'nda kasır. Sarayın sağlam kalan tek binası. Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin düzenlendiği Sarayiçi semtindedir. Edirne Sarayı'na Kanuni Sultan Süleyman zamanında eklendi. Kanuni'nin kanunlarını burada yazdırdığı söylenir. Kasrın önünde iki taş vardır. Bunlardan sağdaki, Seng-i Arz, halkın dilekçelerini değerlendirilmek için üzerine bıraktığı taştı. Soldaki, Seng-i İbret'te ise ölüm cezasına çarptırılanların kesik başları sergilenirdi. Günümüzde Edirne Müzesi Müdürlüğü'ne ait bir yapı olup, zaman zaman resim sergileri açılmaktadır. (tr.wikipedia.org)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder