Çocukken nasıl arkadaş olduğumuzu hatırlıyor musunuz?
Ya da büyüdükten sonra hiç durup izlediniz mi çocukları; bir yabancıyla, kendilerine yakın yaştaki başka bir çocukla nasıl temas kurduklarını?
Önce sessizce yaklaşırlar. İzlerler. Karşısındakinin neyle meşgul olduğunu anlamaya çalışırlar. Sonra ya aynı oyuna dahil olurlar, hiçbir davet beklemeden, soru sormadan, izin istemeden… Hesapsızca. Kendilerini ortaya koyarlar. Ya da basit bir soru düşer dudaklarından: “Ne yapıyorsun?”
Ve bir bakmışsınız, artık birliktedirler. Oyun başlamıştır. Kimse kimseyi çağırmaz, kimse çağrılmayı beklemez. Kimse, diğerinin ne düşüneceğini hesap etmez. Kimse incitmeyi amaçlamaz, kimse yüceltmeye çalışmaz. Anlayış gösterme çabası yoktur, yargı yoktur, üstünlük yoktur. Sadece yan yana gelirler ve oynarlar.
Bu kadar. Daha fazlasına gerek yoktur.
Bu akşam bir film izledim. İçimi ısıtan bir sadeliği vardı; ama tam da o sadeliğin içinden, insanın kalbine ağır bir duygu yerleştiren, gözyaşını çağıran bir derinlik sızıyordu. Film bittiğinde kendime sordum: Neden bu kadar sessiz ama bu kadar güçlü dokundu?
Çünkü o film, insan olarak en temel ihtiyacımızın ve birbirimize verebileceğimiz tek gerçek şeyin altını çiziyordu.
Unuttuğumuz, karmaşık hale getirdiğimiz, koşullara bağladığımız ama aslında çocukken çok iyi bildiğimiz bir şeyin…
Sevginin…
Frederico, kırk beş yaşında, obezitesi ve buna eşlik eden kalp rahatsızlığıyla bedeninin sınırlarına hapsolmuş bir adamdır. Evden mümkün olduğunca çıkmaz; dünyası, ailesinden kalma ve artık yıkıntıya dönüşmüş bir evle çevrilidir. Ev yıkık döküktür; çatlak duvarları, dökülen boyası, geçmişin ağırlığı her köşesinde okunur. Ama tıpkı Frederico’nun bedeni ve ruhu gibi, dışarıdan ne kadar kırık ve kusurlu görünürse görünsün, içinde saklı bir sıcaklık vardır. Bir sıcaklık ki, yapay değil, koşulsuz ve kendiliğindendir; samimiyetiyle bütün kusurları aydınlatır, tüm dökülmüş parçaların arasından güzelliğini sızdırır. Dış görünüşün ötesinde, ruhun ışığı vardır burada.
Frederico’nun Sosyal hayatı ise haftada bir kapısını çalan kız kardeşi Rosaura ve eniştesi Ramon’dan ibarettir. Onların gelişi, hem bir temas hem de ağır bir hatırlatmadır: hayatta sırf kan bağından dolayı hâlâ birilerinin bişeyi olmanın yorucu yükü.
Frederico, bir gün, evin eşyaları arasında geçmişten kalma bir fotoğraf filmi bulur. Zamanın donup kaldığı anlara ait bu küçük nesne, onu zorlayarak da olsa dışarı çıkarır. Fotoğrafları bastırmak için gittiği dükkânda Paulo ile tanışır. Paulo, babasının fotoğrafçı dükkânında kasanın başında sıkışıp kalmış, günlerini çizgi romanların dünyasında tüketen genç bir delikanlıdır. Henüz hayata tam olarak bulaşmamış, ama onun ağırlığını sezmiş bir genç.
Kız kardeşi Rosaura, Frederico’yla ilgilenir; ama bu ilgi sevgiden çok bir sorumluluk duygusuna, aile olmanın yazısız mecburiyetlerine yaslanır. Eniştesi Ramon ise onunla birlikteyken kendisi olabildiğini, özgür hissettiğini, ne yaptıklarından bağımsız olarak yalnızca birlikte olmanın verdiği rahatlıkla mutlu olduğunu gösterir. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, filmin en çıplak gerçeğini açığa çıkarır: Aile bağı bazen sevgiyle değil, katlanmayla taşınır. Ve bu katlanma, “ilgi” adı altında sunulduğunda, insanın ruhunu daha da derin ve acı bir yalnızlığa iter.
Frederico’nun bedeni, en küçük hareketinde terler, kokar, yorulur. Kız kardeşi bunu açıkça söylemez; ama öfkeli bakışları, sabırsız hareketleri, sert tavırlarıyla aslında söyleyemediklerini davranışlarına yükler. Sevgi ve ilgi, söylenmeyenlerin üstünü örten bir maskeye dönüşür. Frederico ise bu maskenin ardındaki gerçeği hisseder: Kabul edilmemeyi, saklı tiksintiyi, bastırılmış utancı.
Bu bize şunu gösterir:
İnsanın hayata ilk dokunduğu, toplumla ve başkalarıyla temas etmeyi öğrendiği yer olan aile, çoğu zaman hakikatten çok bir yanılsamadır. En yakın olanlar, en sahte maskeleri en ustaca takabilenlerdir. Kendilerini iyi niyetle tanımlarlar; vicdanlarını “senin iyiliğin için” cümlesinin arkasına saklarlar. Oysa bu söz, çoğu zaman sevginin değil, iktidarın dilidir.
Sevdiklerini iddia ettikleri insanların sınırlarını ihlal ederken, bunu bir hak gibi görürler. Çünkü içten içe şu inanca tutunurlar: Ben senden daha iyi bilirim. Bu kibirle, iyilik yaptıklarını gösterdiklerini sanarak karşısındakinin benliğini parça parça ederler. Ve daha acısı, bunu yaparken gerçekten sevdiklerine, düşündüklerine, ilgilendiklerine inanırlar; çünkü kendi psikolojik zaaflarının ötesine geçecek farkındalığa sahip değildirler.
Gerçek sevgiyle yüzleşemeyen ve tanımayan zihin, kontrolü şefkat sanır. Müdahaleyi ilgi, baskıyı sorumluluk, tahakkümü fedakârlık diye adlandırır. Böylece sevgi, insanı büyüten bir alan olmaktan çıkar; daraltan, boğan bir çerçeveye dönüşür.
Karşısındaki sert bir tepki verdiğinde ise anlatı hiç değişmez. Roller yerli yerindedir. Bu kez mağdur olan yine kendileridir. “Yazıklar olsun” derler; ve bu cümleyle hem karşısındakini suçlar hem de kendi vicdanlarını temize çekerler.
Oysa asıl yıkıcı olan, kötülük değildir. İyilik kılığına bürünmüş bilinçsizliktir.
Böylelikle bu dünyada insanın doğduğu yerde bile samimiyet bir lüks hâline gelir. O ilk arkadaşlık anlarındaki doğallık, davetsizce yan yana gelmenin saf mutluluğu; seni doğuranın, sana kardeşlik edenin, sana ebeveynlik edenin kibrinde ve bencilliğinde yavaş yavaş erir. Geriye, sevgi diye pazarlanan ama sevgiyle ilgisi olmayan sadece sunanın kendini tatmin ettiği ağır bir yalnızlık kalır. Adına aile denilen idare eden ve idare edilenler bütünü…
Fotoğrafçı dükkânında tanıştığı Paulo için ise Frederico, tıpkı eniştesi Ramon’da olduğu gibi, insanın kendisi olabildiği nadir alanlardan biridir. Paulo, kısa sürede bu evi kendi evi gibi benimser; her gün, bir daveti beklemeden, bir yük taşımadan girip çıkar. Kapılar açıklıkla açılır, zaman kendiliğinden akar.
Bu ilişkide iki insanın beklentisizce bir arada olabilmesinin huzurunu görürüz. Yan yana durmanın, sessizliğin bile anlam taşıdığı bir yakınlık vardır aralarında. Birbirlerinin ilgi alanlarına duydukları sahici merak, bu bağı derinleştirir. Ne bir rol oynama çabası vardır ne de “ilgileniyormuş gibi yapayım da karşımdaki iyi hissetsin” kaygısı. İlgi gerçektir, merak canlıdır. Ve tam da bu yüzden, farkında olmadan birbirlerini geliştirirler.
Bu bağ, günümüzde sıkça rastladığımız “birini mutlu etme” telaşının ne kadar yapay olduğunu gözler önüne serer. Maalesef ki aile/arkadaş/dost/romantik her ilişki, samimi bir duygu paylaşımındansa taraflardan birinin gizli kaygılarını ve arzularını tatmin alanına dönüşmüş durumda. Sevdiğimizi iddia ettiğimiz birinin gerçekten ne hissettiğiyle ne kadar ilgileniyoruz? Aslında her türlü insan ilişkisinde doğru bir ilişkinin içinde olup olmadığını anlamak sanıldığından çok daha kolaydır: Uzun vadede birlikte neye dönüştüğünüze bakın. Birbirinize neyin vesilesi oluyorsunuz? Birisiyle birlikteyken, kendimde hangi tarafı besliyorum? Toksik ve karanlık olanı mı, yoksa bilinçli, canlı ve iyileşmeye açık olanı mı?
Birlikteyken yoruluyor, tükeniyor, ruhsuzlaşıyor ve içten içe yalnızlaşıyor musunuz? Yoksa benliğinizin belki de uzun zamandır saklı kalmış güzel tarafları mı açığa çıkıyor? Davranış kalıplarınız mı dönüşüyor, bakış açınız mı genişliyor? Asıl soru bu. Bence ilişkimizde birbirimiz için kaygımızı umuda dönüştürebilen insanlar olmalıyız. Çünkü iki insan, ancak birbirlerini imajlarından, beklentilerinden ve kaygılarından ne kadar özgürleştirebiliyorsa, o kadar gerçekten yakın olabilirler. Osho’nun dediği gibi:
"Neyi seversen, o olursun.
Sevgi simyadir.
Asla yanlış şeyi sevme çünkü seni dönüştürecektir.
Hiçbir şey sevgi kadar dönüştürücü değildir.
Seni daha yükseklere, doruklara çıkabilecek bir şeyi sev.
Senin ötende bir şeyi sev.”
Frederico, Ramon ve Paulo’nun beklentisiz ve kendiliğinden gelişen dostluğunu izlemek, her türlü ilişkimizde asıl temeli, yazar Glennon Melton’ın şu sözleriyle yeniden anımsatır:
Birbirimize sunabileceğimiz tek anlamlı şey sevgidir.
Tavsiye değil,
Seçimlerimizle ilgili sorular değil,
Gelecek için öneriler değil ,
Sadece sevgi.”
Konuk Yazar
ÖZÜM ARDA SEFER

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder