29 Ocak 2026 Perşembe

 


İRAN'DAKİ MOLLA REJİMİ BAHANE, HÜRMÜZ BOĞAZI'NA ÇÖKMEK ŞAHANE!



 

2025 yılının son aylarında İran'da mevcut yönetime karşı başlayan protestolar dünya gündeminde yer alırken, İran'daki geçmiş yönetimler de gündeme geldi. İran'ın antik tarihine ilişkin daha önce yazmıştım. Arzu edenler tarihin ilk süper gücü olan Pers İmparatorluğu başlıklı yazımı,https://sahriye.blogspot.com/2013/07/perslerden-ogreneceklerimiz-var.html linki tıklayarak okuyabilirler. 

İran'daki sokak gösterilerinde devrik şahın Amerika'da sürgünde bulunan oğlu Rıza Pehlevi'ye ait semboller öne çıktı. Dolayısıyla Pehlevi hanedanından önce İran'da hüküm süren Kaçarlar hanedanı merak edilir oldu. Oğuz Türklerine mensup olan Kaçarlar 1794 ile 1925 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş son Türk kökenli hanedan olarak tarihe geçti. Bugünkü İran sınırlarının büyük bir bölümü ve Tahran'ın başkent olması Kaçarlar döneminde şekillendi.

İran toprakları yaklaşık bin yıl boyunca Türk kökenli hanedanlar tarafından yönetildi. Bunlar; Gazneliler, Büyük Selçuklular, Harezmşahlar, İlhanlılar, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Afşarlar ve Kaçarlar'dır. Kaçar Hanedanı'nın son şahı Ahmed Şah Kaçar, 1925'te Rıza Han'ın öncülüğünde gerçekleştirilen darbeyle tahttan indirildi.  Ahmed Şah Fransa'ya gitti ve 1930 yılında Paris'te hayatını kaybetti. 1925'yılından itibaren İran'da Pehlevi Hanedanlığı dönemi başladı.

Kaçarları deviren Rıza Han'ın başlattığı yeni dönemde, Türk devlet geleneği ve Turan mirası geri plana itildi. Yerine Aryan kimliği temelli yeni bir ideolojik yapı inşa edildi. 1935 yılında da "Persia" adı değiştirilerek ülkenin adının "İran" olduğu tüm dünyaya duyuruldu.

1921'de İran Kazak Tugayı'nın eski bir tuğgenerali olan Rıza Han,1919 yılında Pehlevi soyadını almıştır. Pehlevi rejimi Ocak 1979'a kadar sürmüştür. 

19. yüzyılın sonunda ekonomik sorunlarla başa çıkamayan Nasırüddin Şah, sorunları çözmek için yabancılara ülkenin kaynaklarının kullanım hakkına ait imtiyazlar vererek çözmeye çalışmıştı. Petrol çıkarılması ve işletilmesi İngilizlere verilmişti. O yıllarda verilen imtiyazları Lord Curzon "bir hükümdarlığın bütün kaynaklarını hayal bile edilemeyecek şekilde, tarihte hiç görülmedik ölçüde tamamen yabancı ellere teslim edişi" şeklinde yorumlamıştır.

28 Nisan 1951'de başbakanlık koltuğuna oturan Musaddık'ın (anne tarafından Kaçar Hanedanı üyesi idi) ilk işi İran petrollerini millileştirmek oldu. Bunun anlaşmaya aykırı olduğunu söyleyen İngilizler, uluslararası mahkemeye başvurmuşlarsa da mahkemeyi kaybetmişlerdi ve mahkeme İran petrollerinin millileştirilmesine onay vermişti. Sonra ne mi oldu? Petrol imtiyazlarını kaybeden İngilizler MI6 tarafından planlanan ve ABD ajanlarının uygulamaya koyduğu bir darbeyle Başbakan Musaddık'ı devirmişlerdir. Tarih 19 Ağustos 1953'ü gösteriyordu. Böylece Milli Cephe hareketiyle başlayan petrolün millileştirilmesi ile elde edilen bütün kazanımlar kaybedilmiştir. Bu darbe İngilizlerin İran hakimiyetine son vermiş ancak bu defa da ABD hakimiyetini başlatmıştır.

Pehlevi rejimi, Ocak 1979'da Ayetullah Humeyni önderliğinde gerçekleştirilen İran Devrimi sonucunda yıkılmış, İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın onur konuğu olarak ailesiyle Mısır'a sığınmıştır. Bir süre Mısır'da kalan Pehlevi ailesi, sırasıyla Fas, Bahamalar ve Meksika'da kalmıştır. Muhammed Rıza Şah yakalandığı pankreas kanserinin tedavisi için 22 Ekim 1979'da ABD'ye gitmiş, 1980'de vefat etmiştir. Mezarı, Mısır'ın başkenti Kahire'deki Rıfa'i Camii'nde bulunmaktadır.

Humeyni 1 Şubat 1979'da on dört yıl aradan sonra Tahran'a döndü ve "Allah-u Ekber, Humeyni rehber!" diye bağıran milyonların eşliğinde İran İslam Cumhuriyeti'ni kurduğunu ilan etti. İran'da monarşi devrilmiş, ABD'nin bölgedeki ayaklarından biri kesilmişti. Ama ABD, bir ay sonra, Mısır'ı İsrail ile barıştırarak Ortadoğu'nun önemli bir ülkesini Batı Bloku saflarına çekecekti. Bir diğer deyişle, Şah'ı kaybetmişler, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ı ve haleflerini kazanmışlardı.

İran İslam Cumhuriyeti'nin hüküm sürdüğü 1979 yılından bugüne Humeyni'nin tabiriyle "ABD, Büyük Şeytan" olmuştu ve İslamcı olsun ya da olmasın neredeyse İranlıların tamamı bu görüşü paylaşıyordu. Bunu bilen ABD, sekiz yıl sürecek İran ile Irak savaşını başlattı. ABD, güya Saddam Hüseyin'i destekliyordu bu savaşta! Saddam Hüseyin'in sonunu getirdiğini, Irak'ı bölüp parçaladığını düşünürsek nasıl iki yüzlü bir tavır sergilediği anlaşılır.

Yukarıda çok kısa olarak anlattığım tarihsel süreçten günümüze gelirsek, ABD'nin İran'daki molla rejimini yıkıp yerine getirmek istediği Prens Rıza Pehlevi son şahın oğlu olup ABD'de sürgünde yaşamaktadır. Eğer prens başa geçebilirse babası gibi  ABD'nin bir dediğini ikiletmeyeceği aşikardır. İran'da mevcut rejime karşı ayaklanmalarda binlerce kişinin öldürüldüğü haber ajansları tarafından bildirilmekte. ABD Başkanı Trump ise sivillerin öldürülmesinin durdurulması yönünde İran'a sürekli tehditler savurmakta, uçak gemilerinin ve donanmanın İran Körfezi'ne doğru yola çıktığını  dünya kamuoyuna duyurmaktadır. Dünya liderleri ise bu durumu sadece izlemekte, "bir şey dersem sıra bana gelir mi", korkusuyla sessizliklerini sürdürmeye devam etmektedirler...

İranlıların huzur ve refahı, rejim muhaliflerinin ayaklanmalarda öldürülmeleri ABD'nin  umurunda bile değildir. Onun tek isteği İran'ın petrol ve doğalgazına konmak, İran'ın denetiminde olan Hürmüz Boğazı'nı ele geçirmektir. Bu amacını gerçekleştirmek için her yolu mübah görmektedir. Peki, Hürmüz Boğazı neden önemli? Hürmüz Boğazı, Umman Körfezi ile Basra Körfezi arasında bulunmakta olup Hint Okyanusu'na açılmayı sağlayan stratejik öneme sahip bir su yoludur. Küresel enerji güvenliği açısından dünyadaki en stratejik deniz geçitlerinden biridir. 

Hürmüz Boğazı, sadece bir deniz geçidi değil, aynı zamanda jeopolitik bir kırılma noktasıdır. Enerji güvenliği, askeri denge, büyük güç rekabeti ve uluslararası ticaret açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu yüzden bölgedeki gelişmeler, dünya genelinde siyasi ve ekonomik dalgalanmalara yol açabilmektedir.

Hürmüz Boğazı'nın ticaret ve küresel ekonomi için önemi:

Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore gibi büyük ekonomiler enerji ihtiyaçlarının önemli kısmını Hürmüz Boğazı üzerinden taşınan petrol ve doğalgazla karşılamaktadır. Boğazın kapanması durumunda (ABD, İran'a saldırırsa İran, Hürmüz Boğazı'nı kapatacağı tehdidinde bulundu) enerji tedarik zincirleri büyük bir krize girebilir; bu da küresel ekonomik istikrarı tehdit eder.

Hürmüz Boğazı, Çin Halk Cumhuriyeti açısından son derece kritik bir öneme sahiptir. Çin, dünyanın en büyük petrol itahalatçısıdır ve ithal ettiği petrolün yaklaşık %40'a yakını Ortadoğu kaynaklarıdır. Bu petrolün büyük bir kısmı Hürmüz Boğazı'ndan geçerek Çin'e ulaşır. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve BAE gibi ülkelerden alınan ham petrol Hürmüz Boğazı'ndan geçmeden Çin'e ulaşamaz. Dolayısıyla boğazda yaşanacak bir kriz, Çin'in enerji arzını doğrudan tehdit eder. Bu bağlamda ABD, İran'a saldırırsa Çin'in tepkisi ne olur ya da tepkisi olur mu? 

ABD'nin hızla büyüyen Çin ekonomisini sekteye uğratmak ve de Çin'i ekonomik ve coğrafi yönden "çevrelemek" adına İran'a gerçekten saldırır mı? Yoksa saldırı açıklaması sadece tehditte mi kalır? Benim görüşüm; ABD, İran'a "saldıracağım" adı altında yoğun baskı uygulayarak ve korkutarak İran'ı dize getirmeye çalışmak istemektedir. Trump'ın İran'a ciddi bir saldırı yapacağından kuşkuluyum. Çünkü, Çin ile karşı karşıya gelmek istemez. Hele Minnesota Eyaleti'nde göçmen karşıtı ICE'nin ABD vatandaşlarını öldürmesi sonucunda kendi ülkesinde bile tartışmalara, gösterilere  neden olmuşken, ekonomisini çok zorlayacak yeni bir savaş cephesi açmak istemeyecektir.

Sonuç olarak, İran'daki baskıcı "Molla rejiminden" nefret etsem de, yıkılmasını istesem de, bunun dış güçler ve CIA ajanları eliyle değil, İranlıların rejime muhalif olarak yapacakları eylemler ve hangi yönetim biçimini istedikleriyle ilgili olmalıdır. Yani İranlılar, demokratik, laik bir rejim mi istiyorlar, yoksa Şah dönemine geri dönüp monarşi mi istiyorlar? Bu konuda tek yetkili İran halkının kendisidir ve kararı onlar vermelidir, emperyalistler değil...Temel hedef, İran'ın ulusal bütünlüğü ile toprak bütünlüğünün korunması olmalıdır diye düşünüyorum. 


euro news haberinden alındı.


Kaynaklar: 
- https://www.turkiyegazetesi.com.tr

https://iramcenter.org

- https://sahipkiran.org/2025/06/23/hurmuz-bogazi-ve-stratejik-onemi/

https://tr.wikipedia.org/

- Ali Çimen, BAŞKANIN GÖZLERİ CIA. Timaş Yayınları, İstanbul, 2020.


20 Ocak 2026 Salı

 



"YÜRÜME MESAFESİ”NDEKİ İLİŞKİLER


sinemalar.com


Çocukken nasıl arkadaş olduğumuzu hatırlıyor musunuz?

Ya da büyüdükten sonra hiç durup izlediniz mi çocukları; bir yabancıyla, kendilerine yakın yaştaki başka bir çocukla nasıl temas kurduklarını?

Önce sessizce yaklaşırlar. İzlerler. Karşısındakinin neyle meşgul olduğunu anlamaya çalışırlar. Sonra ya aynı oyuna dahil olurlar, hiçbir davet beklemeden, soru sormadan, izin istemeden… Hesapsızca. Kendilerini ortaya koyarlar. Ya da basit bir soru düşer dudaklarından: “Ne yapıyorsun?”

Ve bir bakmışsınız, artık birliktedirler. Oyun başlamıştır. Kimse kimseyi çağırmaz, kimse çağrılmayı beklemez. Kimse, diğerinin ne düşüneceğini hesap etmez. Kimse incitmeyi amaçlamaz, kimse yüceltmeye çalışmaz. Anlayış gösterme çabası yoktur, yargı yoktur, üstünlük yoktur. Sadece yan yana gelirler ve oynarlar.
Bu kadar. Daha fazlasına gerek yoktur.

Bu akşam bir film izledim. İçimi ısıtan bir sadeliği vardı; ama tam da o sadeliğin içinden, insanın kalbine ağır bir duygu yerleştiren, gözyaşını çağıran bir derinlik sızıyordu. Film bittiğinde kendime sordum: Neden bu kadar sessiz ama bu kadar güçlü dokundu?

Çünkü o film, insan olarak en temel ihtiyacımızın ve birbirimize verebileceğimiz tek gerçek şeyin altını çiziyordu.
Unuttuğumuz, karmaşık hale getirdiğimiz, koşullara bağladığımız ama aslında çocukken çok iyi bildiğimiz bir şeyin…

Sevginin…

Frederico, kırk beş yaşında, obezitesi ve buna eşlik eden kalp rahatsızlığıyla bedeninin sınırlarına hapsolmuş bir adamdır. Evden mümkün olduğunca çıkmaz; dünyası, ailesinden kalma ve artık yıkıntıya dönüşmüş bir evle çevrilidir. Ev yıkık döküktür; çatlak duvarları, dökülen boyası, geçmişin ağırlığı her köşesinde okunur. Ama tıpkı Frederico’nun bedeni ve ruhu gibi, dışarıdan ne kadar kırık ve kusurlu görünürse görünsün, içinde saklı bir sıcaklık vardır. Bir sıcaklık ki, yapay değil, koşulsuz ve kendiliğindendir; samimiyetiyle bütün kusurları aydınlatır, tüm dökülmüş parçaların arasından güzelliğini sızdırır. Dış görünüşün ötesinde, ruhun ışığı vardır burada. 

Frederico’nun Sosyal hayatı ise haftada bir kapısını çalan kız kardeşi Rosaura ve eniştesi Ramon’dan ibarettir. Onların gelişi, hem bir temas hem de ağır bir hatırlatmadır: hayatta sırf kan bağından dolayı hâlâ birilerinin bişeyi olmanın yorucu yükü.

Frederico, bir gün, evin eşyaları arasında geçmişten kalma bir fotoğraf filmi bulur. Zamanın donup kaldığı anlara ait bu küçük nesne, onu zorlayarak da olsa dışarı çıkarır. Fotoğrafları bastırmak için gittiği dükkânda Paulo ile tanışır. Paulo, babasının fotoğrafçı dükkânında kasanın başında sıkışıp kalmış, günlerini çizgi romanların dünyasında tüketen genç bir delikanlıdır. Henüz hayata tam olarak bulaşmamış, ama onun ağırlığını sezmiş bir genç.

Kız kardeşi Rosaura, Frederico’yla ilgilenir; ama bu ilgi sevgiden çok bir sorumluluk duygusuna, aile olmanın yazısız mecburiyetlerine yaslanır. Eniştesi Ramon ise onunla birlikteyken kendisi olabildiğini, özgür hissettiğini, ne yaptıklarından bağımsız olarak yalnızca birlikte olmanın verdiği rahatlıkla mutlu olduğunu gösterir. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, filmin en çıplak gerçeğini açığa çıkarır: Aile bağı bazen sevgiyle değil, katlanmayla taşınır. Ve bu katlanma, “ilgi” adı altında sunulduğunda, insanın ruhunu daha da derin ve acı bir yalnızlığa iter.

Frederico’nun bedeni, en küçük hareketinde terler, kokar, yorulur. Kız kardeşi bunu açıkça söylemez; ama öfkeli bakışları, sabırsız hareketleri, sert tavırlarıyla aslında söyleyemediklerini davranışlarına yükler. Sevgi ve ilgi, söylenmeyenlerin üstünü örten bir maskeye dönüşür. Frederico ise bu maskenin ardındaki gerçeği hisseder: Kabul edilmemeyi, saklı tiksintiyi, bastırılmış utancı.

Bu bize şunu gösterir:
İnsanın hayata ilk dokunduğu, toplumla ve başkalarıyla temas etmeyi öğrendiği yer olan aile, çoğu zaman hakikatten çok bir yanılsamadır. En yakın olanlar, en sahte maskeleri en ustaca takabilenlerdir. Kendilerini iyi niyetle tanımlarlar; vicdanlarını “senin iyiliğin için” cümlesinin arkasına saklarlar. Oysa bu söz, çoğu zaman sevginin değil, iktidarın dilidir.

Sevdiklerini iddia ettikleri insanların sınırlarını ihlal ederken, bunu bir hak gibi görürler. Çünkü içten içe şu inanca tutunurlar: Ben senden daha iyi bilirim. Bu kibirle, iyilik yaptıklarını gösterdiklerini sanarak karşısındakinin benliğini parça parça ederler. Ve daha acısı, bunu yaparken gerçekten sevdiklerine, düşündüklerine, ilgilendiklerine inanırlar; çünkü kendi psikolojik zaaflarının ötesine geçecek farkındalığa sahip değildirler.

Gerçek sevgiyle yüzleşemeyen ve tanımayan zihin, kontrolü şefkat sanır. Müdahaleyi ilgi, baskıyı sorumluluk, tahakkümü fedakârlık diye adlandırır. Böylece sevgi, insanı büyüten bir alan olmaktan çıkar; daraltan, boğan bir çerçeveye dönüşür.

Karşısındaki sert bir tepki verdiğinde ise anlatı hiç değişmez. Roller yerli yerindedir. Bu kez mağdur olan yine kendileridir. “Yazıklar olsun” derler; ve bu cümleyle hem karşısındakini suçlar hem de kendi vicdanlarını temize çekerler.

Oysa asıl yıkıcı olan, kötülük değildir. İyilik kılığına bürünmüş bilinçsizliktir.

Böylelikle bu dünyada insanın doğduğu yerde bile samimiyet bir lüks hâline gelir. O ilk arkadaşlık anlarındaki doğallık, davetsizce yan yana gelmenin saf mutluluğu; seni doğuranın, sana kardeşlik edenin, sana ebeveynlik edenin kibrinde ve bencilliğinde yavaş yavaş erir. Geriye, sevgi  diye pazarlanan ama sevgiyle ilgisi olmayan sadece sunanın kendini tatmin ettiği  ağır bir yalnızlık kalır.  Adına aile denilen idare eden ve idare edilenler bütünü… 

Fotoğrafçı dükkânında tanıştığı Paulo için ise Frederico, tıpkı eniştesi Ramon’da olduğu gibi, insanın kendisi olabildiği nadir alanlardan biridir. Paulo, kısa sürede bu evi kendi evi gibi benimser; her gün, bir daveti beklemeden, bir yük taşımadan girip çıkar. Kapılar açıklıkla açılır, zaman kendiliğinden akar. 

Bu ilişkide iki insanın beklentisizce bir arada olabilmesinin huzurunu görürüz. Yan yana durmanın, sessizliğin bile anlam taşıdığı bir yakınlık vardır aralarında. Birbirlerinin ilgi alanlarına duydukları sahici merak, bu bağı derinleştirir. Ne bir rol oynama çabası vardır ne de “ilgileniyormuş gibi yapayım da karşımdaki iyi hissetsin” kaygısı. İlgi gerçektir, merak canlıdır. Ve tam da bu yüzden, farkında olmadan birbirlerini geliştirirler.

Bu bağ, günümüzde sıkça rastladığımız “birini mutlu etme” telaşının ne kadar yapay olduğunu gözler önüne serer.  Maalesef ki aile/arkadaş/dost/romantik her ilişki,  samimi bir duygu paylaşımındansa  taraflardan birinin gizli kaygılarını ve arzularını tatmin alanına dönüşmüş durumda. Sevdiğimizi iddia ettiğimiz birinin gerçekten ne hissettiğiyle ne kadar ilgileniyoruz? Aslında her türlü insan ilişkisinde doğru bir ilişkinin içinde olup olmadığını anlamak sanıldığından çok daha kolaydır:  Uzun vadede birlikte neye dönüştüğünüze bakın. Birbirinize neyin vesilesi oluyorsunuz? Birisiyle birlikteyken, kendimde hangi tarafı besliyorum? Toksik ve karanlık olanı mı, yoksa bilinçli, canlı ve iyileşmeye açık olanı mı? 

Birlikteyken yoruluyor, tükeniyor, ruhsuzlaşıyor ve içten içe yalnızlaşıyor musunuz? Yoksa benliğinizin belki de uzun zamandır saklı kalmış güzel tarafları mı açığa çıkıyor? Davranış kalıplarınız mı dönüşüyor, bakış açınız mı genişliyor? Asıl soru bu. Bence ilişkimizde birbirimiz için kaygımızı umuda dönüştürebilen insanlar olmalıyız. Çünkü iki insan, ancak birbirlerini imajlarından, beklentilerinden ve kaygılarından ne kadar özgürleştirebiliyorsa, o kadar gerçekten yakın olabilirler. Osho’nun dediği gibi: 

"Neyi seversen, o olursun. 
Sevgi simyadir. 
Asla yanlış şeyi sevme çünkü seni dönüştürecektir. 
Hiçbir şey sevgi kadar dönüştürücü değildir. 
Seni daha yükseklere, doruklara çıkabilecek bir şeyi sev. 
Senin ötende bir şeyi sev.”

Frederico, Ramon ve Paulo’nun beklentisiz ve kendiliğinden gelişen dostluğunu izlemek, her türlü ilişkimizde asıl temeli, yazar Glennon Melton’ın şu sözleriyle yeniden anımsatır:

Birbirimize sunabileceğimiz tek anlamlı şey sevgidir. 
Tavsiye değil, 
Seçimlerimizle ilgili sorular değil, 
Gelecek için öneriler değil ,
Sadece sevgi.

Konuk Yazar
ÖZÜM ARDA SEFER

12 Ocak 2026 Pazartesi



ABD'NİN TARİHSEL MAYDANOZLUĞU (!)



Tarih okumayı seven bir okur olarak yazmak istemesem de, günümüzde olup biten devletlerarası gelişmeleri neden-sonuç ilişkisi ile düşünüp bağdaştırdığımda, yazmayı adeta bir görev sayıyorum! Doğru mu yapıyorum, emin değilim…

3 Ocak 2026’da ABD askeri kuvvetlerinin, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini yatağından paketleyip hiçbir direnişle karşılaşmadan alıp götürmeleri ve ABD’de yargılanmak üzere hapishanede tutmaları, dünya kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanmaktan öteye geçmedi, geçemedi…

Maduro’nun demokrasiyi, hukuku, insan haklarını yok saydığı bir “tek adam” rejimi kurduğu; mafyanın, kaçakçıların ülkede cirit attığı; Venezuela halkının derin bir yoksullukla boğuştuğu; nüfusu 30 milyon olan ülkeden 10 yılda 8 milyon Venezuela vatandaşının göç ettiği belirtiliyor. Ancak Maduro’nun ve ülkesinin bu durumu, ABD saldırısını meşrulaştırmaz. Sonuçta ABD saldırısı, bağımsız bir devletin başkanına yapılmıştır ve kabul edilemez. Görünen o ki Venezuela konusunda; BM çaresiz, AB ülkeleri sessiz kalmış, bazı ülkeler de iki yüzlü davranarak alelacele yapılan bir kınamayla saldırıyı geçiştirmişlerdir.


İşte dünya kamuoyu Maduro’yu ve yatağından alınış biçimini tartışırken, aklıma “Batı ve ABD bunu hep yapıyor” diye kendi tarihimizden yaşanmış üç olay geldi.
İlki, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve her ne kadar ölümü intiharmış gibi gösterilse de aslında öldürüldüğü;


İkincisi, 27 Mayıs 1960 darbesi ve Menderes’in idam edilmesi;


Üçüncüsü ise 12 Eylül 1980 darbesi ile demokrasinin askıya alınması.


Kardeşi Sultan I. Abdülmecid ölünce yerine Osmanlı tahtına çıkan Sultan Abdülaziz (1861–1876), 15 yıl tahtta kalmış; Sultan I. Abdülmecid’in izinden yürümüş ve Osmanlı devlet politikasını değiştirmemişti. Düşünce şuydu:


“Uzak Doğu, Orta Doğu ve Akdeniz bölgesine egemen olan İngiliz ve Fransızlar, Rusya’nın bu bölgelere yayılmasını istemiyorlar. Öyleyse İngiliz ve Fransızların, Rusya’nın buralara yayılmasını önlemek için Osmanlı Devleti’ni ayakta tutup güçlendirmeleri gerekir. Bu durumda Osmanlı ancak İngilizlerin ve Fransızların her istediklerini yerine getiren bir devlet olursa parçalanmayacak ve ayakta kalacaktır. Yaşamasını sürdürmek için gereksindiği her şeyi İngilizlerden, Fransızlardan isteyecektir.”
(Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.)


Abdülaziz’in Abdülmecid’ten devraldığı bu devlet politikası, yabancılardan borç almak ve bunun karşılığında yabancılara toprak satmaktan ibaretti. Bunun üzerine Sultan Abdülaziz “7 Safer Kanunu”nu çıkarır. Kanun çıkar çıkmaz Yahudiler Filistin’de toprak almaya başlamış; İsrail Devleti’nin temelleri, Sultan Abdülaziz döneminde çıkarılan bu yasayla atılmıştı.


Abdülaziz döneminde devlet, dışarıdan borç bulamadığı takdirde memurların maaşlarını ödeyemez durumdaydı. Daha önce Avrupa devletlerinden aldığı borcun faizini de ödeyemez duruma düşünce, Avrupa, iflasını açıklayan Abdülaziz’e borç vermeyi kesmişti. Bunun üzerine Abdülaziz, Rus Büyükelçisi ile iş birliği yapan Mahmut Nedim Paşa’yı sadrazam yaparak borç almak için Rusların kapısını çaldırmıştı. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Abdülaziz’in Osmanlı Devleti’ni Avrupa yörüngesinden çıkarıp Rusya ile yakınlaşması, İngiliz-Fransızlarca desteklenen bir darbe ile devrilmesine yol açacaktı.


Adnan Menderes, 1955’te ihtiyaç duyduğu büyüklükte dış borcu ABD ve Avrupa’dan alamayınca sinirlenmiş; Sovyetler Birliği’nden borç almaya kalkışmış; 11 Nisan 1960’ta Moskova’ya gideceğini duyurup Kruşçev’i de Türkiye’ye davet ederek Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya davranmıştı. Gazeteciler Cemiyeti toplantısında, “Çin ve Rusya ABD’yi geçecek. Zira ABD tüketimci, ötekiler yatırımcı. Yüzde 30 yatırım yapıyorlar.” şeklinde konuşarak ABD’yi kızdırmıştı. Moskova’ya gideceğini açıkladığı 11 Nisan’dan yaklaşık bir buçuk ay sonra, 27 Mayıs 1960’ta askerî bir darbeyle başbakanlıktan uzaklaştırılmış, tutuklanıp yargılanmış ve idam edilmişti.
Rusya ile yakınlaşma istekleri hem Sultan Abdülaziz’in hem de Adnan Menderes’in sonu olmuştu. Her ikisi de bağımsız bir devletin yöneticileriydi; ama emperyalistlerin yerli iş birlikçileri eliyle içten çökertildiler.


12 Eylül 1980’de ise dış güçlerin parmağı ile bir “sağ-sol çatışması” yaratıldı. Bu durum gerekçe gösterilerek askerî darbe yapıldı ve demokrasi askıya alındı. Hapishanelerde uygulanan işkencelerde onlarca kişi öldü ya da sakat kaldı.


12 Eylül’ün, ABD istihbaratının ülkemizde yaptığı yoğun çalışmalarla gerçekleştirildiğini; İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin, 2011 yılında Bilgi Edinme Yasası kapsamında yapılan bir başvuru üzerine gizliliği kaldırılan 12 Eylül cunta darbesine ilişkin ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerini üç günlük bir yazı dizisiyle yayımlamasından sonra öğreniyoruz.


Bu belgelere göre, 27 Mayıs 1960’tan bugüne yapılan cunta darbelerinin hepsinin ardında ABD başta olmak üzere Batılı güçlerin olduğu zaten bilinen bir gerçekti. Bu konularda epeyce kanıt da mevcuttu. Örneğin 12 Eylül darbesini, 1970’li yıllarda CIA’nın Türkiye Şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar başardı.” diye haber vermişti. Zaten darbeyi yapan bütün cuntacılar, darbe bildirilerinde “NATO dâhil bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız.” diyerek, kendilerine destek veren dış güçlere bağlılık sözünü en baştan verdikleri için, darbelerin ardındaki Batı desteğini anlamak için başkaca kanıta da gerek yok.


Yazımı uzatmamak için detaya girmiyorum. Konuyla ilgili detaylı bilgi için linki tıklayabilirsiniz:
https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri


Adnan Menderes’e Türkiye’de bir din devleti (Adnan Menderes'in 1954 yılında 3 bakanın istifasını alıp kendisini alkışlayan Demokrat Parti grubunda yaptığı konuşmada "Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz, söylemi buna örnektir) kurdurmak isteyen ABD, bunu başaramayınca 27 Mayıs’tan sonra 1965’te yapılan seçimlerde Amerikan yardımıyla seçimi kazanan Adalet Partisi hükümetini kurdurmuştu. Amerikalılar, seçim kazandıran yardımları karşılığında Demirel’den ulus devleti yıkarak yerine bir “Türk-Kürt Federasyonu” kurmasını “rica” etmişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel, Amerikalıların bu rica adı altındaki dayatmasını Genelkurmay’a aktardığında askerlerin sert tepkisiyle karşılaşmış ve Amerika’nın kendisinden beklediği federasyon çalışmasını yürütememişti. Dikkatinizi çekmek isterim: Bugünkü Kürt sorununu çözme adı altında Türk-Kürt federasyonu kurdurma isteği, 60 yıl öncesinden dile getirilmiş ve uygulamak için zaman ve zemin kollanmış gibi gözüküyor!


Yazımı uzatmak istemiyorum. Sanırım meramımı anlatabildim. Tarihin tekerrür etmemesi için yaşananlardan ders çıkarmalıyız. Günümüzde şu bir gerçek ki “ekonomik” olarak güçlü olan bir devlet, güçsüz olanı şu veya bu bahaneyle uydusu hâline getirebilir. Ya uydu olmaya razı olursun ya da ekonomiyi güçlendirirsin. Bunun, şu veya bu parti iktidara gelirse şöyle olurdu, böyle olurdu, daha iyi olurdu v.s. demekle hiçbir alakası yok bence…


John Maynard Keynes’in çok beğendiğim şu sözüyle yazımı sonlandırayım:
“İnsanoğlunun temel sorunu, üç değişkeni bir araya getirmektir: Ekonomik verimlilik, sosyal adalet ve bireysel özgürlük.”


Kaynaklar:

- Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı / Yeni Osmanlı Tuzağı, 21. Basım, Otopsi.

- https://www.setav.org/bizim-cocuklar-basardinin-belgeleri


10 Ocak 2026 Cumartesi

 



HALK PADİŞAHI GÖRÜNCE NEDEN HASIR YAKARDI?



Adalet istemek için.

Osmanlı İmparatorluğu'nda padişah özellikle Cuma selamlığındayken veya ava, sefere giderken ve de dönerken kısacası saraydan her çıktığında, şikayeti olanlar, haksızlığa uğradığını düşünenler, adalet isteyenler dilekçelerini (istida) padişaha verirdi.

Halk çoğu zaman sadrazam, yeniçeri ağası, kadı gibi yüksek rütbeli yöneticilerin ve bunların atadığı adamların uygulamalarından şikayetçiydi. Bu yüksek rütbeliler halkın padişaha ulaşıp dilekçe vermesini engellerdi. İşte bu durumda dilekçe vermek isteyenler bir parça hasır veya paçavra yakıp uzun bir sopayla kaldırır ve sultanın görmesini sağlarlardı. Bizans'tan kalan bu bu ateşli şikayet yöntemine "hasır yakmak" ve "ateş istidası" denirdi. Hatta, bir davada haksızlığa uğradığını düşünenler, kadıyı, "hasır yakarım ha!" diye uyarırdı. Bu, kadının kararının sultan huzuruna çıkması demekti.

Sultanın dikkatini çekip dilekçe vermek için saraya yakın yerlerde ateş yakmak da adettendi. Ahali tek tek dilekçe verebileceği gibi, toplu dilekçeler de verilebilirdi. Taşrada kadılar halkın toplu şikayetlerini toplar ve Divan-ı Hümayun'a iletirdi.

Padişahın en temel niteliği adalet dağıtmasıydı. Topkapı Sarayı'nın ve eski başkent Edirne Sarayı'nın en yüksek yapısının "Adalet Kulesi" olması da sultanın bu adalet dağıtıcı niteliğinin simgesidir. Sultan Allah'tan başka kimseye karşı sorumlu değildi. Tek otoriteydi. Dolayısıyla haksızlıkları düzeltebilecek, güçlünün zayıfı ezmesinin, yöneticilerin halkı ezmesinin önüne geçebilirdi. İşte bunu sağlamak için herkes ona şikayetlerini götürebilmeliydi.

Tarihçi Halil İnalcık, Hint-İran teorisinden gelen bu anlayıştaki temel prensibin şöyle formüle edildiğini söylüyor:

"Hükümdarın gücü askeri güce, askeri güç hazineye, hazine reayanın ödediği vergilere, vergilerin artışı adalete bağlıdır. Bu nedenle akıllı hükümdar, kendi egemenliğini korumak ve gücünü arttırmak istiyorsa, reayaya adaletle muamele etmeli, zulümden kaçınmalıdır."

İşte meşhur, "Adalet mülkün temelidir," sözünün anlamı da budur.

Not: Halkın verdiği dilekçeye arz-ı hal denirdi. Arz-ı halcilik 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren önemli bir meslek haline geldi, çünkü bu dilekçeleri yazmanın belli kalıpları vardı. Bu meslek bugün bile varlığını sürdürüyor.

Kaynak: Mustafa Alp Dağıstanlı, BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL OSMANLI. ALFA, 1. Basım, s: 257-260.

Görsel: Adalet Kasrı, Edirne Sarayı'nda kasır. Sarayın sağlam kalan tek binası. Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin düzenlendiği Sarayiçi semtindedir. Edirne Sarayı'na Kanuni Sultan Süleyman zamanında eklendi. Kanuni'nin kanunlarını burada yazdırdığı söylenir. Kasrın önünde iki taş vardır. Bunlardan sağdaki, Seng-i Arz, halkın dilekçelerini değerlendirilmek için üzerine bıraktığı taştı. Soldaki, Seng-i İbret'te ise ölüm cezasına çarptırılanların kesik başları sergilenirdi. Günümüzde Edirne Müzesi Müdürlüğü'ne ait bir yapı olup, zaman zaman resim sergileri açılmaktadır. (tr.wikipedia.org)