13 Ekim 2026 Salı

 



ŞİİRLERİ İÇİN, "DUYGULARIMIN ANI DEFTERİ" DİYEN J. W. von GOETHE'NİN DOĞDUĞU EV



"Doğa bilimlerindeki çalışmalarım olmasaydı, insanlığı bu kadar iyi anlayamazdım. Ancak onlarla saf düşünceye bu kadar yaklaşabiliyoruz, algıların ve anlayışımızın hatalarını bu kadar iyi gözlemleyebiliyoruz, karakterin zayıf ve güçlü yönlerini görebiliyoruz." - Goethe

Johann Wolfgang von Goethe, Alman edebiyatının yanı sıra dünya edebiyatının en büyük yazarlarından, şairlerinden ve düşünürlerinden biridir. 28 Ağustos 1749'da Frankfurt'ta doğmuş, 22 Mart 1832'de 83 yaşında Weimar'da hayatını kaybetmiştir. Goethe, yalnızca bir edebiyatçı değil; aynı zamanda hukukçu, doğa bilimci, ressam ve Weimar Dükalığı'nda bakanlık yapmış bir siyasetçidir. 

Frankfurt'ta gittiğimde Goethe'nin evini ziyaret etmeden dönmek olmazdı benim için.. Goethe'nin gençlik yıllarında (25 yaşında) yazdığı mektup-roman (epistolar) "Genç Werther'in Acıları" kitabını okumuş, Werther'in duygusal isyanından  etkilenmiştim. Yalnızca ben mi etkilenmiştim? Genç Werther'in Acıları kitabı Almanya'da yayımlandığında, o dönemin gençliğini etkisi altına almış; gençler Werther gibi konuşmaya ve onun gibi ölmeye başlamışlardı (kitabı okuyan birçok genç onun gibi intihar etmişti). Hatta Genç Werther'in kıyafetleri yeni bir moda yaratmış, gençler onun giydiği altın düğmeli mavi frak, sarı pantolon ve fırfırlı beyaz gömlek giyinmeye başlamışlardı. Denilir ki, Napolyon bile bu kitabı sürekli yanında taşırmış.

Goethe'nin 81 yaşında yazmaya başladığı Faust'ta ise (Faust Almancada yumruk demektir) Doktor Faust, hayatın anlamını, evrenin sırlarını ve sınırsız bilgiyi arayan ama doyumsuzluğa düşen bir bilgedir. Hayatından ve ulaştığı bilgiden memnun olmayan Faust, dünyevi zevkler, sınırsız güç ve ilim elde etmek için ruhunu şeytana (Mefistofeles) satar. Günlük dilde ve edebiyatta Faust veya Faustyen (Faustian) kavramı şu anlama gelir: Anlık güç, başarı, zenginlik veya dünya zevkleri uğruna, kendi ahlaki değerlerinden, vicdanından ve ruhundan vazgeçmesi durumu.

Kısaca yukarıda bahsettiğim iki kitabından başka Goethe'nin Marienbad şiirlerini de okumuştum. 74 yaşında olan Goethe'nin 19 yaşındaki Ulrike'ye olan büyük aşkını ve evlenip yeni bir yaşam kurma düşünü, kimselere göstermeden yazdığı şiirlerindeki coşkunluğa ve içtenliğe hayran kalmıştım. Weimar Dükü, Goethe için Ulrike'yi annesinden istemiş ama oyalayıcı bir cevap almıştı; ne evet ne de hayır. Böylece Goethe, aşkını dizelere dökmüştü. Marienbad şiirlerinden birinde şöyle der Goethe:

"Acı içinde kıvranıp susmaya mahkum olduğumda,

Tanrı bana çektiğim acıları dile getirme gücü verdi." 

(Marienbad Şiirleri ile ilgili detaylı bilgi için Stefan Zweig'in İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar / On İki Tarihsel Minyatür, Can Yayınları kitabına bakabilirsiniz.)

6 kardeşi olmasına rağmen yetişkinliğe ulaşan tek kız kardeşi Cornelia ile Frankfurt'taki aynı evde yaşamış, aynı eğitimi almıştı Goethe. Yazdığı eserleri önce kız kardeşine okutacak kadar onun fikirlerine değer verirdi. Goethe'nin arkadaşı ile yaptığı mutsuz evlilik sonrası Cornelia, 26 yaşında doğum yaparken hayatını kaybeder. Kız kardeşinin kaybı, Goethe üzerinde ömür boyu sürecek derin bir travma yaratır. 

Yetişkinlik döneminde Weimar Dükalığı'na giden Goethe, entelektüel ve sanatsal alanlarını burada daha da geliştirir. Bakanlık yapar ve şehrin sanatsal ve kültürel kalkınmasına yardımcı olur. Goethe, Veimar'da toplum baskısına rağmen, uzun süre birlikte yaşadığı Christianae Vulpius ile 19 Ekim 1806'da evlenir. Bu evlilikten beş çocuğu olur. Ancak bu çocuklardan sadece en büyük oğulları Julius August Walther von Goethe yetişkinliğe kadar hayatta kalmış, diğerleri ise ya doğumda ölmüş ya da doğduktan kısa süre sonra hayatlarını kaybetmiştir. Hayatta kalan oğlu Julius August ise babasından iki yıl önce 1830 yılında Roma'da ölmüştür. 

Goethe ise 22 Mart 1832'de Weimar/Almanya'da kalp krizinden ölmüştür. Mezarı, Weimar Tarihi Mezarlığı'ndaki Dük Mezarlığı'ndadır.

Goethe'nin kısaca yazdığım hayatından sonra Frankfurt'ta bulunan Goethe Haus'u anlatmaya geçebilirim. Goethe'nin doğduğu ev üç katlı olup, önünde küçük bir bahçesi olan döneminin mimarisini yansıtan şirin bir evdi. Binanın katlarını gezdikçe, mutfağını da görünce Goethe ailesinin oldukça zengin olduğunu söyleyebilirim. Özellikle mutfağındaki eşyaların ve tertibatın dönemine göre çok ileri olduğunu, su sisteminin bile mutfakta yapıldığını görmek beni şaşırttı.

Frankfurt'un dört bir yanını gezdiren ve tanıtan, kendisiyle her zaman gurur duyduğum, halasının gülü yeğenim Ecem Solim ve eşi Levent Solim'e çok teşekkür ederim. Her ikisi de uzman doktor olarak Frankfurt'ta çalışmaktalar. Çalışmalarında üstün başarılar diliyorum...

















Yazımı Hazırlarken Yararlandığım Kaynaklar:

- Johann Wolfgang von Goethe, Genç Werthwer'in Acıları, Can Yayınları.

- Stefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Can Yayınları.

- GOETHE / DÜNYANIN DERDİ BİTMEZ, aforizmalar, Çeviren: Ceren Alay, Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık.

- AI Bakışı.

Not: Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



22 Eylül 2026 Salı

 



ŞU YEMEN İLLERİ NE DE YAMANDIR!

uyduharita.org'dan alıntıdır.


Kahve Yemen'den gelir türküsünü bilmeyen, duymayan yoktur sanırım. Kahve Yemen'de keşfedilmemiş olabilir (kahvenin kökeni Etiyopya'dır) ama kahvenin dünyaya yayılmasına neden olan Yemen'dir. Meşhur "mocha" kahvesi adını, Yemen'in tarihi Muha (Mocha)  liman kentinden alır.

Yemen, Ortadoğu'da Arap Yarımadası'nın güney ucunda yer alan bir ülkedir. Kuzeyinde Suudi Arabistan, doğusunda Umman, güneyinde Aden Körfezi, batısında Kızıldeniz ile çevrilidir. Başkenti ve aynı zamanda ülkenin en büyük şehri olan San'a'dır. Yemen'in başlıca gelir kaynakları; petrol, balık, kaya tuzu ve batıdaki verimli arazilerde yapılan tarımdır.Ülke topraklarında petrol bulunmasına rağmen çıkarılmadığı için gelir içindeki payı düşüktür. Ülkede çöl iklimi etkili olup, yıl içinde toz ve kum fırtınaları görülmektedir.

1517'de Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sonrasında Yemen'deki yerel emirler Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarını bildirmişti. 1538 yılına gelindiğinde Hadım Süleyman Paşa, Aden ve Zebid'i alarak Yemen'i doğrudan merkezi yönetime bağladı. Birinci Dünya Savaşı sonunda 1918'de İmam Yahya'nın yönetimine giren Yemen, 1962'de bağımsızlığını ilan ederek Yemen Cumhuriyeti adını almıştır.

400 yıl Osmanlı Devleti'nin egemenliğinde kalan Yemen, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve İngiliz kışkırtmasıyla ayaklanan bazı yerel Arap kabileleri tarafından hedef alınmış, ancak Osmanlı ordusunun direnişi ve İmam Yahya'nın Osmanlıya bağlılığı sayesinde savaş boyunca tamamen işgal edilememiştir. Yemen'de savaşan Osmanlı askerlerinin, isyanlar, hastalıklar, iklim zorlukları ve çatışmalar nedeniyle  kayıplarının 300 bin ile 700 bin arasında olduğu tarihsel kaynaklarda ve araştırmalarda belirtilmiştir. Yemen çöllerinde yüzbinlercesi şehit olan, gidip de dönmeyen Türk askerleri için ağıtlar yakılmıştır. İşte bu ağıtların en ünlüsünün sözleri:

Havada bulut yok, bu ne dumandır?

Mahlede ölüm yok, bu ne figandır?

Şu Yemen elleri ne de yamandır,

Ano Yemen'dir, gülü çemendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Yemen'de 1990'larda Şii İslam'ın Zeydi koluna mensup olan Husiler, Şii İslamcı ve siyasi uyanış hareketini başlattılar. Adlarını kurucu liderleri Hüseyin el-Husi'den alırlar. Husiler, resmi adıyla Ensarullah Hareketi, 2014 yılında başkent San'a'yı ele geçirerek, mevcut hükümeti devirmesi sonucunda ülkede iç savaş başlamış. İç savaşta Uluslararası raporlar ve insan hakları kuruluşlarının verilerine göre 150 binden fazla can kaybı yaşanmıştır. 

İç savaş sırasında Yemen Hükümeti'ni destekleyen Suudi Arabistan ile İran destekli Husiler arasındaki siyasi ve askeri egemenlik mücadelesi çatışmaları şiddetlendirmiştir. Bu bağlamda çatışmalar ara sıra da olsa devam etmektedir.

Yemen ile ilgili bu genel bilgileri vermemin nedeni; 15.09.2026 tarihli haber.sol.org.tr internet gazetesinde  yer alan şu haber oldu: "Yemen'de Suudi Arabistan'ın desteklediği hükümet güçleri ile Ensarullah arasındaki çatışmalar devam ederken sahada dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Bu süreçte yeni bölgeleri kontrol altına alan Ensarullah'ın ilerleyişi sürüyor. Çatışmaların özellikle Yemen'in petrol ve doğalgaz sektörüne ev sahipliği yapan Marib ile stratejik açıdan kritik öneme sahip olan Taiz'de yoğunlaşması, Yemen'de yaşanabilecek yeni bir kırılmanın ihtimalini güçlendiriyor."

Son bir haftadır Husiler, Suudi Arabistan'daki petrol boru hatlarını vuruyor. Suudi Arabistan yetkilileri de ABD'den yardım istiyor, şeklindeki haberler dikkat çekiyor. Prens Salman'ın, ABD'nin Husileri vurması için Trump'a başvurduğu ama olumlu bir cevap alamadığı dünya kamuoyuna duyuruldu. ABD'nin İran'a saldırması sonucunda, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması, ardından Husilerin(Ensarullah) Babülmendep Boğazı'nın kontrolünü ele geçirmesi ve yine Husilerin Suudi Arabistan'ın petrol boru hatlarını vurmaya devam etmesi, dünya enerji piyasasını altüst etti. Petrol fiyatları arttı, enerji sıkıntısı gündeme geldi.

Peki, Yemen'deki bu çatışmalar ve Husilerin Suudi Arabistan'ı bombalaması, Türkiye'yi neden yakından ilgilendiriyor? Çünkü yakın bir tarihte; 7 Ağustos 2026'da Mekke'de bulunan Safa Sarayı'nda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"na göre, bir üye ülkeye yapılan silahlı saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılacağı maddesinin (kollektif güvenlik) gündeme getirilmesidir.

Bu bağlamda, ABD'li senatör açık açık "Türk askeri Mekke Anlaşması gereği Yemen'e gitsin ve Suudi Arabistan için savaşsın" diyor. Bunun anlamı; Türk askeri, ABD'nin petrol çıkarlarını korusun" değil de nedir? Hem de Türk askerinin Yemen çöllerinde şehit olması pahasına öyle mi? Yemen, artık bizim için, Osmanlı döneminde olduğu gibi vatan toprağı değil, bağımsız bir ülkedir. Dolayısıyla, Yemen'in iç çatışmaları, dış ülkelerle yaptığı/yapacağı  savaşlar bizi niçin ilgilendirsin? Ve devletimiz, henüz T.B.M.M'ce onaylanmayan Mekke Anlaşması'na dayanarak Yemen'e neden asker göndersin? Ve de Yemen ihalesi neden ülkemizin üstünde kalsın? Umuyor ve diliyorum ki, devlet aklı üstün gelsin ve Yemen'e tek bir asker gönderilmesin, gidip de dönmeyen askerlerimiz için yeni ağıtlar yakılmasın...


4 Eylül 2026 Cuma

 



ALADAĞLAR MİLLİ PARKI İÇİNDE KALAN ŞELALELER DİYARI YAHYALI'YI GÖRDÜNÜZ MÜ?

"Seyahat etmek, önyargıyı, bağnazlığı ve dar görüşlülüğü tedavi eder." 

- Mark Twain


Antik Çağ'daki adı Mazaka olan ve Roma devrine dek bu adı taşıyan yerleşim birimine, Roma devrinde ise İmparator şehri anlamına gelen Kaisareia adı verilmiş; Türkler Anadolu'yu fethettikten sonra şehre Kayseriye demişler ve bu ad Cumhuriyet dönemiyle birlikte Kayseri şeklini almıştır. Anadolu'nun en eski yerleşimlerinden biri olarak Kayseri; M.Ö. 4000 çağlarından başlayarak sırasıyla Asur, Hitit, Frig ve Roma devirlerinde yerleşim alanı olarak kullanılan Kültepe; tüm bu uygarlıkların kalıntılarını taşıyan bir açık hava müzesidir. 

Kayseri hakkında bu kısa bilgiden sonra, ile bağlı olan Yahyalı ilçesini tanıtmak isterim. 29-30 Ağustos tarihleri arasında Yahyalı'ya yaptığım gezide daha önce görmediğim doğal güzelliklerle karşılaştım. İyi ki gidip gördüm dediğim bir ilçe oldu. Kayseri'nin güneyinde yer alan Yahyalı, il merkezine 107 kilometre uzaklığında olup Aladağlar Milli Parkı'nın %60'na sahiptir. Hacer Boğazı ve Ormanı ile Kapuzbaşı Takım Şelaleleri, Elif Şelalesi, Güney Şelalesi, Yedigöller ve Zamantı Irmağı ile Göksu Şelalesi bu milli parkın içinde yer almaktadır. Zamantı Irmağı'nın Yahyalı sınırları içinde kalan vadi kısmında rafting yapılmaktadır. 

Yahyalı ilçesi adını, ilçe merkezindeki Yahyalı Ulu Cami bahçesinde türbesi bulunan ve yörenin fethinde, kuruluşunda rol oynayan Türk komutan Yahya Gazi'den (Yahya Ali) almaktadır. İlçe halkının geçim kaynakları halıcılık, hayvancılık ve madencilik sektörünü sayabiliriz. İlçede çıkarılan başlıca madenler; demir, krom, çinko, kurşun ve bakırdır. Türkiye'nin en büyük ve en zengin demir cevheri yatakları bu bölgede yer alır. Yahyalı Belediyesi resmi verilerine göre bölgede yıllık bazda yüksek tonajlarda demir, krom, çinko, kurşun ve bakır üretimi yapılmaktadır. Ayrıca ülke genelinde çalışmakta olan mermer ustaları da Yahyalı'dan çıkmakta imiş.

Kapuzbaşı Şelaleleri:

Kayseri il merkezine 148 kilometre, Yahyalı ilçesine ise 60 kilometre uzaklıkta bulunan Kapuzbaşı Takım Şelaleleri ile Elif Şelalesi mutlaka görülmesi gereken doğa harikalarıdır. Şelaleler Aladağlar Milli Parkı sınırları içinde yer almaktadır. Orta Torosların yaz-kış erimeyen kar sularından, buzullarından beslenen ve sert kaya duvarları arasındaki çatlaktan adeta fışkıran, bembeyaz köpükler saçarak heybetli bir şekilde akan takım şelaleleri görenleri büyülemektedir. Yaz sıcağında şelalelerin serpintisiyle serinlemek isteyenlerin yoğun uğrak yeri olduğunu gözlemledim. Şelalelerin üst tarafında küçük kulübelerde çay ve gözleme servisi yapılmakta, yöresel ürünler satılmaktadır. Özellikle keçi peynirini tatmanızı öneririm.

Takım şelalelerinin beş tanesi büyük, iki tanesi küçük olmak üzere yükseklikleri 30 ile 70 metreyi bulan ve her biri bir dereyi besleyecek güçte olan yedi şelale vardır. Ayrıca ilçeye on kilometre uzaklıkta Derebağ şelalesi ile Yeşilköy şelalesi de varmış ama bu iki şelaleyi zaman darlığı nedeniyle göremedim.




Göksu Şelalesi:

Kapuzbaşı şelalelerine yaklaşık 5-6 kilometre uzaklıkta yer alan Göksu Şelalesi, 55 metre uzunluğundaki sallanan asma köprüsüyle ünlüdür. Yemyeşil bitki örtüsü, sarp kayalıkların arasından gürül gürül akan buz gibi suyu ile görülmeye değer.







Elif Şelalesi:

Kapuzbaşı Takım Şelalelerinin bir parçası olan Elif Şelalesi, takım şelalelerinin yaklaşık üç yüz metre ilerisinde kayaların yarığından 50-76 metre yükseklikten adeta bir dantel gibi süzülerek dökülür. Şelalenin alt tarafında zamanında kullanılan ama şimdilerde terkedilmiş bir vaziyette eski günleri hatırlatan bir su değirmeni vardır. Şelale, Aladağlar'ın zirvesindeki kar ve buzul sularıyla beslenmekte, yaz-kış yüksek debiyle akmaktadır. Yahyalı'daki diğer şelaleler büyük bir gürültü ve coşkuyla dökülürken, Elif Şelalesi, kayaların yarıklarından çok daha sakin, ince ve zarif bir tül gibi süzülerek dökülmektedir. Şelalelerin suyunun nereye aktığını sorduğumda aldığım cevap şu oldu: İki farklı çay , şelalelerin döküldüğü yerde birleşiyor ve aşağılarda Zamantı Irmağı'yla buluşarak Çukurova bölgesinde Seyhan Nehri'ne karışıyor. Ve Adana üzerinden akarak Akdeniz'e dökülüyor.




Güney Şelalesi:

Kapuzbaşı takım şelalelerini oluşturan yedi büyük şelaleden biridir. Büyükçakır Köyü yakınlarında yer alır.




 
Hacer Boğazı Ve Hacer Ormanı:



Aladağlar Milli Parkı içerisinde kalan Kayseri'nin Yahyalı ilçe sınırlarındaki Hacer Vadisi ve Hacer Ormanı'na ulaşım zor olsa da mutlaka görülmesi gereken bir coğrafi yapı. 2200 metre yükseltide Aladağlar ile Yedigöller arasında yer alan orman, dik kanyon duvarları, sarp dağlar ve genç buzul kayalıkları ile çevrilidir. Kayalıklarla orman sınırı keskin bir şekilde ayrılmaktadır. Hacer ormanı asırlık çam ve sedir ağaçlarıyla kaplı olup, Türkiye'nin en iyi yaşlı/post ormanlarından biri olarak kabul edilir. Zengin bir biyoçeşitliliğe ve yaban hayatı potansiyeline ev sahipliği yapan 2750 hektar alana sahip Hacer Ormanı'nda göknar, meşe, sedir, ardıç, gürgen, titrek kavak ve karaçamlardan oluşan sık ağaç topluluğunun yanında mağaralar da bulunmaktadır. Bu mağaralardan en ünlüsü, Ulupınar köylüleri tarafından doğal soğuk hava deposu (buzdolabı) olarak kullanılan "Toprak Taş" mağarasıdır. 

Sarp kayalıklarda yaban keçilerinin bulunduğu söylense de orada bulunduğumuz süre içinde yaban keçilerini göremedik. Ağustos ayının sonu olmasına rağmen 2200 metrede erimeyen karın buz gibi suyundan içtik. Soğuk suda bekletilen kavun ve karpuzu hep beraber afiyetle yedik. Su mu tatlıydı, kavun ve karpuz mu anlayamadım. :) Vadi boyunca ve ormanda tek bir çöp yoktu! İnsan ayağı değmediği ya da az değdiği için olabilir. Dönüş yolunda grup halinde seyahat eden motokrosçularla karşılaştık. 

Orman inişinde dağlar ve yeşil ormanlar arasında bir inci gibi parlayan Ulupınar Köyü'ne uğrayıp yöreye has balını ve peynirini tadıp, kekik çayı içtik. Bal ve peynir almak isteyenler yerinde ve uygun fiyata alışveriş yaptılar. Yahyalı ilçe merkezinde yöreye özgü "Yahyalı cıvıklısı" yedikten sonra Ankara'ya dönüşe geçtik.

Yazımı, tüm kitaplarını keyifle okuduğum çok sevdiğim bir yazar olan Amin Maalouf'un tamamen katıldığım şu sözüyle sonlandırmak istiyorum:

"Uzaklara gitmek, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşmak için fırsat çıktığı zaman hiç duraksama." Ben de öyle yapıyorum...








Not: Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



24 Ağustos 2026 Pazartesi

 



"SEN DEĞERLİSİN" AKIMINA KAPILMAK




Sosyal Medya'da bazı hesapların dijital psikolog! olarak başlattıkları "sen değerlisin" akımına rastlamışsınızdır sanırım. Eğitimli, eğitimsiz kim olursa olsun, ağzı olan sanal medyada yazıyor, çiziyor ve "sen değerlisin" diye paylaşıyor. Sonunda da "ben değerliyim" diyen bireylere "narsist" etiketi yapıştırmaktan da çekinmiyorlar! Kelimelerin anlamlarının çarpıtıldığı, içinin bu denli boşaltıldığı bir döneme denk gelmek ne kadar üzücü...Ben buna sosyal medya zorbalığı diyorum. Zorbalık, çünkü kasıtlılık var, tekrarlanabilirlik var, güç dengesizliği var!

Değerli olmak ya da değerli olduğunu hissetmek içten gelen ve dış koşullara bağlı olmayan kendine verdiğin bir özdeğerdir. Eğer kendine verdiğin özdeğer azsa veya yoksa, başkalarından sana değer vermesini beklememelisin. Yani bir insan kendi değerini, başkalarının kendisine ne kadar yetki ve onay verdiğiyle değil, kendine karşı ne kadar dürüst olduğu, kendi sınırlarını korumayı ne kadar bildiğiyle ilgili olarak kendisi belirler. Bu da dışarıdan gelen alkış ve pohpohlamalarla değil, içsel bir olgunlaşma ve öz farkındalıkla oluşur. 

İçsel değer ise, kişinin sadece insan olmasından dolayı kendisinden kaynaklanan, dış koşullara veya başarılarına bağlı olmayan öz değeridir. Genellikle "önemli olmak" ile "değerli olmak" birbiriyle özdeş kabul edilir, ki bu doğru değildir. Önemli olmak genellikle makam, mevki, başarı ve zenginlik gibi dışsal etkenlere dayanır. Değerli olmak ise bunlardan bağımsız bir ruh halidir. Örneğin, değerli olmayan bir birey önemli olabilir! Bunun örneklerini toplumda sıklıkla görebiliriz.

İbn-i Sina şöyle der; "Bir insan kendisinin ne olduğunu bildikten sonra, kendisini bilmeyenlerin söylediklerinin ne değeri vardır?" Kendinizi biliyor ve kendinize değer veriyorsanız, başkasından "değer verme" beklentisine girmezsiniz. Çünkü kendi değerini başkasından bekleyen kişi değerini kaybeder. Ve unutmayınız; "Kendini değerli bulan birini kötü hissettirmek zordur."


Görsel: Dünya'da sadece Ankara'nın Gölbaşı ilçesinde yetişen endemik bir tür olan ve Dünya Doğa ve Doğal Kaynaklar Koruma Birliği tarafından nesli tehlikede olduğu belirlenen ve koruma altına alınan Sevgi Çiçeği. Halk arasında Yanardöner Çiçeği adı ile anılır.


15 Ağustos 2026 Cumartesi

 



KEMALİYE (EĞİN) YEŞİLYURT KÖYÜ CAMİSİ


Oldukça yüksek bir yerleşim yeri olan Yeşilyurt Köyü, Kemaliye'ye bağlı ve adına yakışır bir şekilde yemyeşil doğasıyla dikkat çekiyor. Köy çeşmelerinden akan ve dağlardan gelen suların şifalı olduğu söylendi köylüler tarafından. Hava çok sıcak olunca bol bol içerek şifalandım çeşme sularından. Kısa bir köy gezmesinden sonra Osmanlı döneminde yapılan, mukarnaslarıyla ünlü Yeşilyurt Köyü Camisine girdim. Küçük olan caminin süslemeleri muhteşemdi. Mukarnaslarındaki ince işçiliğe, yapan zanaatkarların sabrına hayran oldum. Mukarnasın ne demek olduğunu bu camiyi gezerken öğrendim. Türk-İslam sanatlarından; ebru, hat, tezhip, minyatür, çini işlemeciliği, halı-kilim dokumacılığını biliyordum.Ama mukarnas sanatını daha önce görmüş olsam da, anlatan olmayınca bakıp geçmişim demek ki.

Mukarnas Nedir?

Geometrik desenlerin üç boyutlu haline mukarnas denir. İslam mimarisinin kendine has bir bezeme türü olan mukarnas, geleneksel bir süsleme türü ve geçiş unsurudur.  Orta Çağ Anadolu Türk mimarlığında yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Stalaktit bezeme olarak da bilinen bu yapı, düz yüzeyleri hacimli bir görünüme kavuşturur. Camilerde, taç kapılarda ve mihraplarda sık kullanılmıştır.

















Not: Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!