9 Temmuz 2025 Çarşamba

 


DİVRİĞİ ULU CAMİİ VE DARÜŞŞİFASI / SİVAS


Divriği ve civarında en erken yerleşim Hititler Dönemi'ne kadar inmektedir. Cami, yöre Mengücekoğulları'nın yönetimi altında olduğu dönemde Ahmet Şah ve eşi Turan Melek tarafından camisi ile birlikte 1228 - 1229 yıllarında yaptırılmıştır. İslam mimarisinin bu başyapıtı iki kubbeli türbeye sahip bir cami ve ona bitişik bir hastaneden (Darüşşifa) oluşmaktadır. Yapılar, mimari özelliklerinin yanı sıra, sergilediği zengin Anadolu geleneksel taş işçiliği örnekleriyle UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer almaktadır. Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası Türkiye'nin bu listeye giren ilk mimari yapısıdır.

Mimarı Ahlatlı Hürremşah'ın elinde 1228 yılında şekil alan Divriği Ulu Cmi, plan tipi ve süsleme özellikleri bakımından benzeri olmayan bir eserdir. Camiye bitişik olarak inşa edilen iki katlı, avlulu ve eyvanlı bir yapı olan Darüşşifa, hastaların su sesi ile sağlıklarına kavuştuğu bir hastane olarak benzersiz özelliklere sahiptir.

Ulu Cami ve Darüşşifa, dıştan yalın bir görünüme sahiptir. Ancak Darüşşifa Taç Kapısı, Cami Kuzey Taç Kapısı, Cami Batı Taç Kapısı ve Şah Mahfili Taç Kapısı'nın her biri birbirinden farklı eşsiz bezemeleri ile göz kamaştıran birer mimarlık ve mühendislik harikası niteliğindedir.

Yapının tüm taç kapılarındaki üç boyutlu, asimetrik, bitkisel ve geometrik figürler özgün bir betimleme anlayışıyla heykele yakın yüksek kabartma tekniğinde coşkun bir biçimde işlenmiştir. Taşın adeta bir dantel gibi işlendiği Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası'ndaki bu barok mimari üslubun Türk ve İslam Sanatı'nda bir başka benzeri yoktur. Taç kapılarda olduğu gibi cami içindeki her sütun, sütun kaidesi ve sütun başlığı ile kubbe içi tavan süslemeleri de ayrı üslup ve bezeme örneklerini sergilemektedir. 

(Kaynak: kulturportali.gov.tr)

















Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



8 Temmuz 2025 Salı

 


MUNZUR VADİSİ MİLLİ PARKI FLORA VE FAUNASI




Munzur Vadisi Milli Parkı kendine özgü topoğrafyası ve zengin biyoçeşitliliğe sahiptir. Munzur Vadisi'nin Flora ve Fauna zenginliği, bölgenin ekolojik önemini vurgular. Milli Park, her mevsimde farklı renklere bürünen çiçeklerle dolu çayırları, dağların eteklerindeki ormanları ve yaban hayatının barındırdığı yaylalara sahiptir. Milli Park oldukça çeşitli endemik bitki türleri ve nadir yaban hayvanı türlerini barındırır. 

FAUNA:

-Capra acgagrus (Dağ Keçisi)

-Ursus Arctos (Bozayı)

-Lynx Lynx (Vaşak)

-Lutra Lutra (Su Samuru)

-Canis Lupus (Kurt)

-Salamandra İnfraimmaculata (Lekeli Semender)

-Rupicapra rupicapra (Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi)

-Ficedula Semitorguata (Alaca Sinekkapan)

-Cinclus Cinclus (Dere Kuşu)





FLORA:

-Ranunculus Munzurensis (Munzur Düğün Çiçeği)

-Colchicum Munzurense (Munzur Acı Çiğdemi)

-Allium Tuncelianum (Tunceli Sarmısağı)

-Fritillaria İmperialis (Ters Lale)

-Gypsophila Munzurensis (Munzur Nefesi)

-Allium Muratözeli (Azizabdal Soğanı)

















Fotoğrafların tümü tarafımdan çekilmiştir.

 


HAYAT AĞACI, ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ'NDE, DEVLETİN KORUYUCU GÜCÜNÜ SİMGELER



Sivas'ta bulunan Gök Medrese ile Divriği Ulu Camisi'nin dış mekanlarında sıklıkla rastlanan "Hayat Ağacı" motifinin Anadolu Selçuklu Devleti için çok özel bir anlam ifade ettiğini biliyor musunuz? 

Anadolu Selçukluları, mimari süslemede hayat ağacı motifini bir tutku ile kullanmışlardır. Evrenin direği, ruhun gökyüzüne çıktığı merdiven, barışın, bereketin, bilimin, hikmetin, kudretin ve sonsuzluğun sembolü, kozmik ağaç gibi soyut anlamlar yüklenmiştir.

Hayat ağacı, devletin koruyucu gücünü sembolize etmesi ile devlet ağacı olarak da nitelendirilmekte, kutsal ağaç, altın ağaç, cennet ağacı gibi adlarla da anılmaktadır. 

Anadolu Selçuklu Devleti'nin koruyucu gücü, Gök Medrese'nin minare kaidelerinde ve büyük eyvanında yer alan üç hayat ağacı ile mermere kazınmıştır.

Not: Gök Medrese; mimarisi, taş bezemeleri ve çinileri ile süsleme sanatlarının birbiriyle bütünleştiği müstesna bir eserdir. Taş, tuğla ve çininin birlikte kullanıldığı plastik süsleme teknikleri dönem özellikleri olarak özetlenebilir.

Dönem Özellikleri: Cephede ve iç mekanda mimari süslemenin, ağır basması, cephede köşe kuleleri, çifte minare, ikinci kat pencereleri, çeşme ögesi, simetrik bir tasarım, taşkın plastik süsleme olarak özetlenebilir.

Divriği Ulu Cami'nin taç kapısı üstünde taşa oyulmuş Hayat Ağacı motifi:



Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.

5 Temmuz 2025 Cumartesi

 


ERZİNCAN'IN İNCİSİ KEMALİYE (EĞİN)




Yaptığım dört günlük Sivas, Divriği, Erzincan, Elazığ ve Tunceli turundan güzel anılarla döndüm. İyi ki gidip görmüşüm o güzelim yerleri...Her yolculuğa çıkışımda, İbn Battuta'nın ünlü sözü gelir aklıma; "Yolculuk; önce seni sözsüz bırakır sonra da iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştürür." Yolculukta önce sözsüz kaldığımı bilirim de, iyi bir hikaye anlatıcısı olduğumdan emin değilim. Buna, ancak hikayeyi dinleyenler ya da okuyanlar karar verebilir. Değil mi? :)

Erzincan iline bağlı Kemaliye (Eğin) ilçesi Fırat Nehri'nin kollarından biri olan Karasu Nehri'nin vadisinden başlayıp dağ yamaçlarına doğru yayılan güzel mi güzel ahşap evleriyle, tarihi çok eskilere dayanan cennet gibi bir yer. Okuduğum bazı kaynaklarda, Eğin adının Göktürkçe'de "Cennet gibi güzel bahçe" anlamına geldiği yazmaktaydı. Eğin'i görünce, adıyla müsemma bir yerleşim olduğuna tanıklık ettim böylece. Eğin'in doğasının güzelliğine, insanlarının sıcakkanlılığına bayıldım doğrusu. Buraya daha önce neden gelmediğime de hayıflandım. Nehrin adının Karasu olması beni şaşırttı. Çünkü suyu, yemyeşil bir şekilde akmakta, yani adının kara olması, suyun rengiyle tamamen zıt. Karasu, Keban yakınlarında Murat Nehri ile birleşerek Fırat adını almakta. 




Eğin'in M.Ö. iki bin yıla uzanan tarihinde, Asur, Grek-Pers, Roma, Bizans hakimiyetlerinde kalmıştır. Türk boylarının bölgeye yerleşmeleri ise 1058 yılına rastlamaktadır. 1071'de kazanılan Malazgirt zaferiyle de Anadolu kapıları Türklere açılmıştır. Sonrasında Eğin (Kemaliye), Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlı Devleti ve Akkoyunlular Devleti egemenliğine girmiştir. Osmanlı Devletinin Fetret Devri'nden sonra ikinci kurucusu sayılan Çelebi Mehmet (1413-1421) zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Çelebi Mehmet, Kafkasya'dan göç eden ailelerin bir bölümünü Eğin'e yerleştirmiş ve geçimlerini sağlamak için İstanbul et kethüdalığını (satış yönetimi) vermiştir. Ailelerini Eğin'de bırakıp, ticaret yapmak ve para kazanmak için İstanbul'a giden, bazen dönen, bazen de dönmeyen erkekler için Eğinli kadınlar yıllarca acılarını, özlemlerini, sevgilerini, ahlarını manilere dökmüşler. Bu maniler bir kitapta toplanmış ve yayımlanmış. Bine yakın maninin yer aldığı "Mani Yolu" bu şekilde oluşturulmuş. Mani yolunda yürüyüp, bazılarını okudum. Tümünü okumak için yolu tamamlamak gerekti. Tamamlayamadım, vakit dardı çünkü.




Kurtuluş Savaşı yıllarında, Milli Mücadeleye verdikleri destek nedeniyle, Eğin olan ilçenin adı Gazi Mustafa Kemal tarafından 21 Ekim 1922 tarihinde kendi adına izafeten KEMALİYE olarak değiştirilmiştir. Bugün ilçenin adı Kemaliye olarak anılmaktadır.



Eğin'in ahşap evleri, içinde doğup büyüdüğüm Doğu Karadeniz ahşap evlerinden farklıydı. Çünkü ahşap yatay olarak değil, evlerin duvarlarına dikey olarak yerleştirilmişti. Bu ahşap mimari tarzını ilk kez burada gördüm. Mutlaka görülmesi gereken bu sivil mimari örnekleri, bütün özellikleri ile Anadolu kültürünün zengin  özelliklerini gözler önüne sermektedir. 



KARANLIK KANYON

Karanlık Kanyon, Kemaliye ilçesinde Munzur Dağları üzerinde Karasu Nehri'nin oluşturduğu ve doğa sporlarıyla ünlü bir kanyondur. Kanyon, 25 kilometre uzunluk, yer yer 1000 metre derinlik, %90 yamaç eğimine sahip güzel bir kanyon. Karanlık Kanyon, Kemaliye kent merkezi ile birlikte 2021 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi'ne dahil edildi. Ayrıca Kemaliye, Tarihi Kentler Birliği üyesidir.

Karanlık Kanyon'da tekne turu yaptık. Kemaliye'ye gidip Karanlık Kanyon'da tekne turu yapmadan, taş yolda yürümeden dönmeyiniz. Kanyonda tekne ile yol alırken Karasu'yun debisinin çok fazla olması, dalgaların deniz dalgalarını aratmaması biraz ürkütse de, önceden uyarıldığımız için korkumuz, heyecana dönüştü diyebilirim. 






Şırzı köprüsünde durup fotoğraf çektirdikten sonra, hemen yanı başındaki taş yolda yürüdük. Karanlık Kanyon'daki kaya bloklarının delinerek tünel açılması suretiyle yapılan taş yolun inşası yaklaşık 130 yıl sürmüştür. Taş yol üzerinde 17 adet tünel bulunmaktadır. Tünelleri görünce, insan istemeye görsün, her şeyi başarabilir diye geçirdim içimden. Taş yolda araçla gitmek ister miyim? diye sordum kendime. Cevabım hayır oldu. Taş yolda araçla gitmek büyük cesaret ister doğrusu.








Kemaliye'nin her tarafı dut ve ceviz ağaçlarıyla çevrili. Cevizin taş dibeklerde dövülmesi sonucu çıkan ceviz yağının içine dut karıştırılarak, son derece doğal ve sağlıklı bir tat olan "lök" tatlısını ilk kez tattım. Başka hiçbir yerde bulunamayacak muhteşem bir lezzetti. Bu lezzetin adını öğreninceye dek "lök"ün deve olduğunu biliyordum. Hani bir deyimimiz vardır; Lök gibi oturmak, diye. Buradaki lök deve anlamındadır. Deve bir yere çöküp oturdu mu, ayağa kaldırması zormuş.

Son zamanlarda Kemaliye ilçesinin simgesi haline gelen tepedeki evi uzaktan gördüm. Aracımız seyir halinde olduğu için fotoğraf çekemedim. Öğretmen olan karı-koca emekli olduklarında, yaşamak için kayanın üstüne taş evi yaptırmışlar. Eve çıkış zor olsa da eminim manzarası çok güzeldir. Konum itibarıyla Karasu Nehri  vadisine kuş bakışı ile bakıyor çünkü.

Ben, seyahat etmeyi, gezip görmeyi, değişik kültürleri tanımayı seven biriyim. Elimden geldiğince gezip gördüğüm yerleri, tarihi anıtlarımızı amatörce fotoğraflayıp, videoya alıp, kalıcı olması bakımından da oralarla ilgili kısa bilgilerle paylaşmaya çalışıyorum. Beğenirseniz, sizler de gidip görün diye. :) Çünkü sevdiğim bir yazar olan Mark Twain'in şu sözüne aynen katılıyorum: "Ön yargı, taassup ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir." 



Yasal Uyarı:

Tüm fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz!



2 Haziran 2025 Pazartesi

 



VAKVAK AĞACINI DUYDUNUZ MU HİÇ?


 
Seyhun Binzet Koleksiyonunda Vaka-i Vakvakiye'nin çınar ağacına ait bir fotoğraf. (tr.wikipedia.org)

Tarih kitaplarında pek yazılmaz, yazılsa da kısa bir özet geçilir. Ama Osmanlı İmparatorluğu'nun "Duraklama Döneminde" kadınlar saltanatı diye bir zaman dilimi vardır, ki gelin-kaynana çekişmesine bile sahne olmuştur. Ve bu çekişmeler devlet yönetiminİ fena halde etkilemiştir..

Kadınlar saltanatı (Safiye Sultan, Kösem Sultan ve Hatice Turhan Sultan) dönemini anlatan çok sayıda kitap okudum. Ama üçünü birden yazan Yılmaz Öztuna'nın "OSMANLI HAREMİNDE Üç Haseki Sultan" kitabı, üç Haseki Sultan döneminde meydana gelen önemli tarihi olayları anlatması bakımından, benim "üçü bir arada" dediğim okunması gereken güzel bir kitaptır.

Vakvak ağacının hikayesini ve de Vak'a-i Vakvakıyye olayını, okuduğum bu kitaptan aktaracağım. Vakvak ağacıyla ilgili ayrıntılı bir araştırma yapmıştım ama İnternette doğru olmadığını düşündüğüm bilgilerle de karşılaştım. Bazı büyük siteler bile vakvak ağacının gerçek olduğunu yazmışlardı çünkü.

Hint Mitolojisi'nde yer alan vakvak ağacı efsanelere konu olmuş bir ağaç olup gerçekte böyle bir ağacın olmadığı bilinmektedir.. Osmanlı'da minyatürlere konu olan vakvak ağacını gören olmamış, ancak ağacın varlığı kabul edilmiştir. Vak'a-i Vakvakıyye yada Çınar Olayı diye tarihi kayıtlara geçen olay 7 yaşında tahta çıkan IV. Mehmet'in saltanatı döneminde 4-9 Mart 1656 yılında İstanbul'da meydana gelen askeri bir ayaklanmadır. Ayaklanmanın nedeni; uzun süredir devam eden Girit kuşatması (Girit seferi 25 yıl sürmüştür ve nihayet 1669'da adanın tümü fethedilmiştir) neticesinde ekonomik durumun kötüleşmesi ve bunun sonucunda  Kapıkulu Ocakları'na ayarı düşürülmüş akçe ile ödeme yapılmasıydı. 14 yaşına gelen Padişah IV. Mehmet, ayak divanına davet edildi ve isyancıların istediği 30 kelleyi verdi. Asiler bu 30 kelleyi Sultanahmet Meydanı'nda bulunan ulu bir çınar ağacına astılar. Kellesini kaybedenler arasında bir de kadın vardı: Meleki Kalfa. Bundan dolayı bu isyana Çınar Olayı ya da Vak'a-i Vakvakıyye dendi. İslam mitolojisinde "vakvak", insan başından yaprakları olan ve rüzgar estikçe "vak vak" diye ses çıkaran bir ağaçtır. 

"İstanbullular, dalları insan kafasıyla dolu bu çınar ağacına Vakvak Ağacı (Şecere-i Vakvak) derler. Osmanlı tarihçileri olayı "bir memlekette bir acayip ağaç varmış, meyveleri insan şekli ve suretinde imiş, vak vak diye ses verirmiş, bundan dolayı o çınar ağacına "Vakvak Ağacı" adı verildi ifadeleri ile kaydederler. Din bilginleri ise bu çınarı telmih sanatı ile "cehennemin meyveleri insan başı olan ünlü vakvak ağacına benzetirler." (arkeolojikhaber.com)

Sonuçta, gelin-kaynana çekişmesinde kayınvalidesi Kösem Sultan'ı boğdurtan  gelini Hatice Turhan Sultan zaferle çıkmış ama neticede iktidar, iç oğlanlarının ve onlarla işbirliği yapan ağaların eline geçmiştir. Girit seferi ve Venediklilerle savaş ise devam etmektedir. Hatice Turhan Sultan'ın ölümüyle Osmanlı'da kadınlar saltanatı da son bulmuştur.

(arkeolojikhaber.com)