16 Nisan 2024 Salı

 


MEZOPOTAMYA'NIN (BEREKETLİ HİLAL) İNCİLERİ

"Şehirlerin de bir ruhu vardır. Bir şehirde yaşayan insanlar zamanla yaşadığı şehrin ruhuyla karakteristik açıdan özdeşleşirler." - İbn-i Haldun



9-13 Nisan 2024 tarihleri arasında yaptığım GAP turu ve Mezopotamya kültür gezisine katılacağım için çok heyecanlıydım. Çünkü bu bölgeye yapacağım ilk gezim olacaktı. Tarihe olan merakım yüzünden bölge tarihiyle ilgili onca kitap okumuştum. Oralara gidip okuduklarımı yerinde görmek ise hayalimdi. Örneğin Zülfü Livaneli'nin HUZURSUZLUK kitabı Mardin'i çok güzel anlatır. Gaziantepli yazar Ahmet Ümit ise KAVİM kitabında, düzen ve din gibi hassas konuları işlerken Arap Aleviliği, Süryanilik ve Hristiyanlık gibi dini temalarla ilgili bilgiler sunar. Ve yine Buket Uzuner'in tabiat dörtlemesinin dördüncü kitabı olan ATEŞ, kadim geleneklerden ve Mezopotamya'dan bahseder. Okuduğum kitaplardan ilk aklıma gelenler bunlar. Başka kitaplarda vardır mutlaka. 

Bilirsiniz ilkokul bilgisidir; "Fırat ve Dicle nehirleri, ülkemiz sınırından çıktıktan sonra Basra Körfezi'ne dökülmeden önce birleşerek Şatt'ül Arab veya Ervend Rüd adını alır. İşte bu iki nehir arasında kalan bölgeye Mezopotamya adı verilir" diye. Antik Yunancada Mesopotamia: İki nehir arasındaki bölge demek olup Süryanice'deki  Beyt Nahrin adı ise Nehirler ülkesi anlamını taşır. Günümüzde bu bölgede toprağı bulunan ülkeler şunlardır: Irak, Kuzeydoğu Suriye, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Güneybatı İran. M.Ö. 7.000 öncesi yiyecek üretimi bu merkezlerde başladığı için (ilk buğday üretimi) bu bölge "bereketli Hilal" olarak adlandırılır. Bereketli Hilal'de tarım, "temel bitkiler" diye adlandırılan sekiz bitkinin evcilleştirilmesiyle başladı. Bu temel sekiz bitki şunlardır: çift sıralı buğday, tek sıralı buğday, arpa, mercimek, bezelye, nohut, acı burçak ve keten bitkisi. Kısaca Mezopotamya hakkında bilgi verdikten sonra gezi boyunca edindiğim izlenimlerimi yazmaya başlayabilirim. Ama, izlenimlerimi yazmadan önce minik bir uyarı yapmam gerekiyor. Eğer bu bölgeye gitmeyi düşünüyorsanız, ki gitmenizi şiddetle öneririm- bayram tatillerini seçmeyiniz. Daha rahat gezip görebilmek için bayram harici günlerde seyahat etmenizi öneririm. Çünkü bölgenin her bir yanı, bayramda aşırı kalabalıktı, tabiri caizse "iğne atsan yere düşmezdi." Kalabalık nedeniyle yerel rehberin verdiği bilgileri zorlanarak duyuyordum ve fotoğraf çekerken hep bir itiş-kakış, önde bulunma telaşı vardı. Tarihi yerlerde, özellikle kapalı mekanlardaki rahatsız edici gürültü ve uğultu da cabası!

Birinci Gün: 

Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Halfeti, Birecik Barajı ve Barajda Tekne Turu

Gezimizin başlangıç noktası Gaziantep oldu. Ankara'dan dokuz saatlik bir yolculuktan sonra kente vardığımızda şiddetli bir yağış bizi karşıladı. Yağmur altında  Gaziantep Kalesi'ni gördükten sonra Zeugma Mozaik Müzesi'ne gittik. 

Zeugma Adı Nereden Geliyor?

Büyük İskender'in komutanlarından Selevkos Nikator kurduğu kente kendi adını vermiş ve bu bölge Selevkos Euphrathes olarak anılmıştır. M.Ö 64 yılında kent Roma hakimiyetine geçtiğinde ise adı "köprü başı" anlamına gelen  "Zeugma" olarak değiştirilmiştir. Medeniyetler ve kültürler arasında köprü olmayı sürdüren Zeugma, Sasaniler tarafından yok edilene dek, bu özelliğini sürdürmüştür. Zeugma, Kommagene Krallığı'nın en büyük dört kentinden biridir.

Zeugma Mozaik Müzesi, mozaiklerin kapladığı alan bakımından dünyanın en büyük mozaik müzelerinden biri olarak bilinmektedir. Müze kartıyla (Kart ücreti bir yıllık 60 TL olup 65 yaş üstü ve öğretmenler için ücretsizdir) giriş yapıldıktan sonra alt kattaki mozaikleri tek tek incelemeye başladık. Her bir mozaikle ilgili rehberimiz bilgilendirme yaptı. Mozaiklerde kullanılan ve çapları 3-8 cm arasında değişen kırmızı, sarı ve siyah taşların tümü Fırat Nehri kıyısından toplanmış ve mozaik sanatçıları tarafından resmedilmiş. Müzede sergilenen mozaikler, Geç Antik Dönem Kiliseleri ile Erken Süryani ve Hristiyan ikonografisine ait eserlerin yanı sıra Roma Dönemi'ne ait heykeller, sütunlar ve çeşmeleri de barındıran 2500 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır.

Müzedeki mozaiklerin en ünlüsü, M.S II. Yüzyıl tarihli Maenad ya da daha tanınmış adıyla Çingene Kızı Mozaiği'dir. Mozaikte dikkati çeken Çingene kızının bakışları, Helenistik Dönem resim sanatında "üç çeyrek bakış" denen bir teknikle yapılarak kızın bakışlarını etkinleştirmiştir. Bu tekniği Leonardo Da Vinci "Mona Lisa" tablosunda kullanmıştır.



Üç kattan oluşan müzenin giriş katı ve üst katı ziyaretçilere açıktı. Alt kat ise kapalıydı. Bayram nedeniyle aşırı kalabalık olan müzeye giriş için yaş haddi belirlenmediğinden küçük çocukların duvarlara yapıştırılmış mozaikleri ellemesi, duvardan çıkartmak için zorlamasını görünce dayanamadım. Güvenlik görevlisine gidip çocukları ve ailelerini uyarmalarını istedim. Bana verdiği cevap şuydu; "Ne yapayım? Bayram ve çok kalabalık. Hangi birini uyarayım?" Görevliyle tartışıp ilk günden moralimi bozmak istemedim. Ama bu benzersiz mozaiklerin müzede böylesine korumasız bırakılmasına hem üzüldüm, hem de kızdım. İyi ki Çingene Kızı Mozaiği, ayrı olarak karanlık bir odada ışıklandırılarak ve de el değmeyecek yükseklikte sergileniyor. Aksi olsaydı, zaten diğerlerine göre küçücük olan kızımızdan bir taş kalmazdı yerinde. Zaten çoğu mozaiklerin yarısı yok, resimler eksik kalmış. Eksik olan mozaik parçaları yabancılar tarafından çalınarak ülke dışına çıkarılmış. Bu mozaiklerin bir kısmı geri alınmış. Eksik olanların da geri alınması için çalışmalar sürdürülüyormuş. Dolayısıyla, müzede acil olarak güvenlik görevlilerinin sayısı artırılmalı, güvenliğe çok önem verilmeli ve mutlaka müzeye giriş için yaş sınırı konulmalı. Yedi yaş ve altındaki çocuklar mozaikten ne anlar? Oyuncak sanıp sökmeye çalışırlar tabii! 






















Mozaik Müzesinde Sergilenen Freskolar

İtalyanca Fresko (taze) kelimesinden türemiş olan fresk/fresko; yeni sürülmüş ıslak sıva üstüne boyalarla resim yapma tekniğine ve bu teknikle yapılmış resimlere denir. Fresk tekniğinin öncelikli amacı, duvara sürülen sıva kurumadan resmi bitirmektir. Resim ve sıva aynı anda kuruyunca duvar resimleri, diğer duvar resimlerine göre daha dayanıklı olmaktadır. Sıva kuruduktan sonra resmin düzeltilmesi veya renginin değiştirilmesi gibi bir olanağı yoktur. Zahmetli ve uğraş gerektiren bir tekniktir.



Müzeden çıktıktan sonra 17. Yüzyıldan bu yana faaliyette olan ünlü Tahmis Kahvesi'ne gittik. Şanlıurfa ve Gaziantep'te çokça tüketilen menengiç kahvesinin tadına baktım. Pek beğendiğimi söyleyemem (içerken Antep fıstığı tadını aldım) ama sevenleri çokmuş. Tahmis Kahvesi'nde, menengiç kahvesinin çıkış nedenini öğrendim. 1800'lü yıllarda Osmanlı Devleti'nin Arabistan bölgesinde yaptığı savaşlar nedeniyle Yemen'den kahve gelmemeye başlamış. Kahveyi çok seven yöre halkı, kahvenin yerine alternatif arayışına girmiş ve menengiç kahvesini keşfetmiş. Keşif sonrası da kahveyi çok sevmiş. Bir rivayete göre IV. Murat'ın Bağdat seferi sırasında burada dinlendiği ve kendisine Tahmis Kahvesi'nde kahve ikram edildiği de söylenmektedir. Anlayacağınız üzere, padişahın kahve içtiği mekanda ben de bir fincan kahve içtim ama kahvenin tadı acı değildi. Ben acı kahve sevenlerdenim.







Menengiç kahvesi, Gaziantep Tahmis Kahvesinin adı ile özdeşleşmiş, çünkü çıkış noktası Tahmis Kahvesiymiş. Yörede, Antep fıstığı ağacının aşılanmamış haline yani yabani fıstık ağaçlarına menengiç deniyormuş. Menengiç kahvesi başka yörelerde ise farklı adlarla anılırmış. Bunlar; çedene kahvesi, bıttım kahvesi, çitlembik kahvesi ve melengiç kahvesiymiş. 

Menengiç kahvesini içtikten ve bakırcılar kapalı çarşısını gezdikten sonra otobüsle Sakin Şehir (Cittaslow) Halfeti'ye gittik.

Halfeti (Saklı Cennet)

Rehberimizden öğrendiğime göre, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde hemen her şey simgelerle anlatılırmış. Yeri geldiğinde, türkülere konu olan "mendilin" neyi, hangi efsaneyi simgelediğini anlatacağım. Etkileyici bir hikaye olduğunu söyleyebilirim. 

3 bin yıllık tarihe sahip olan Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesi, Birecik Baraj Gölü'nün kıyısında bulunan şirin bir yer. GAP'ın hayata geçmesi ile su tutan Atatürk Barajı sayesinde kurak topraklar su ile buluşmuş ve başta Harran Ovası olmak üzere bölge adeta yeşermiş, tam anlamıyla yeşil bir cennete dönüşmüş. Çiftçiler ovanın sulanması sayesinde topraktan yılda iki kez ürün almaya başlamışlar. İlk ürün olarak buğday ekilen topraklara Haziran sonu buğday hasadı yapıldıktan sonra pamuk ve mısır ekimi yapılır olmuş. Otobüsle saatler süren yolculuğumda, Harran Ovası'ndaki yemyeşil buğday tarlalarının ufka kadar uzandığını görmek, güzel ülkemin yeni bir tahıl ambarına kavuştuğunun en güzel kanıtıydı. Beni en çok şaşırtan ise Karadeniz ikliminde yetişen mısırın, Harran Ovası'nda da artık yetiştirilir olmasıydı, ki ülkem adına sevindim. 
























Anlatılagelen bir efsaneye göre, önceden Rumkale olarak bilinen şehir, Fatma ve Halil adında birbirine sevdalı iki gencin kavuşamayınca kendilerini Fırat'ın azgın sularına bırakmasının ardından bu iki gencin adlarının kısaltmasını alarak Halfeti olmuştur.

Birecik'in soyu tükenmekte olan kelaynak kuşlarını merak ediyordum ve yerinde görmek isterdim doğrusu. Ama bunun için Birecik'te yer alan Kelaynak Üretme İstasyonu'na gitmek gerekiyordu. Gezi programında olmadığı için gidemedim. OGM'nün sayfasında yer alan kısa bir bilgiyi paylaşmak isterim.

"1950'li yıllardan sonra, Dünya doğayı Koruma Birliği (IUCN) tarafından açıklanan kırmızı listede nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan kelaynaklar, yapılan koruma kontrol faaliyetleri, bilinçlendirme ve özellikle istasyondaki çalışmalar neticesinde çoğalmaya başladı. İstasyondaki birey sayısı göçe gönderilecek sayıya ulaştı. Yapılan çalışmalar sonucunda kelaynakların yok oluş süreci durdurularak sayıları 2001'de 42 iken şu anda 303 bireye ulaşıldı.

"Göbeklitepe'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan kaya sütunlarında kelaynak kuşlarının figürlerine rastlanması, bu kuşların 10 bin yıl önce de bu topraklarda yaşadıklarının açık bir kaynağı oluyor."

Öğle yemeğini Birecik Barajı'nın marinasında göl üstünde yer alan bir lokantada yedik. Özellikle Şabut balığı yememizi önerdi yerel rehberimiz. Çünkü endemik olan bu balığı başka bir yerde bulmamız mümkün değilmiş. Şabut balığını  sazana benzettim. Sazan balığının etini sevmediğim için bu endemik balığı da yemedim. Yalnızca Fırat ve Dicle Nehri'nde yetişen Şabut balığı, İsrailliler  tarafından kutsal kabul ediliyormuş. Çünkü İsraillere domuz eti haram kılınınca, bir arayışa geçmişler ve şabut balığını kendilerine kutsal görerek bu balığı tüketmeye başlamışlar. Bugün ise İsraillerin elinde şabut balığı yok. Dolayısıyla  bu balık onlar için çok kıymetli. 



Yemek sonrası bir saat sürecek olan Birecik Baraj Gölü'nde  tekne turuna çıktık. Kişi başı 200 TL olan tekne turunu mutlaka yapmanızı öneririm. Tekneyle açıldıkça coğrafi oluşumları, Nemrut Kalderası'na benzettim. Manzara olağanüstüydü. Kaptanın çaldığı müzikler eşliğinde halay başı olarak başlattığım halaya katılımlarla güzel bir halay da çektik teknede ve yol yorgunluğumuzu unuttuk.

Tekne baraj gölünde yol aldıkça sular altında kalan eski Halfeti, bugünkü adıyla Savaşan Köyü'nü gördük uzaktan. Bu köy, Şener Şen'in başrolünü oynadığı "EŞKİYA" filminin çekildiği yer olmasıyla da ünlenmiş. Savaşan Köyü'nü geçtikten sonra Rumkale'yi gördük. Burada geçtiği söylenen ve anlatılan birçok efsane varmış. Birkaçını yazmak isterdim ama yazım uzayacak diye yazmıyorum. 

Kaptanımız, sadece minaresi su üstünde kalan, Ulu Cami'nin orada fotoğraf molası verdikten sonra, tornistan ederek marinaya döndü. Ve ben karaya ayak bastıktan sonra dünyada sadece Halfeti'de yetişen "siyah/kara gülün" peşine düştüm. Onları yerinde görmek hayalimdi çünkü. Birkaç esnafla konuşup siyah gülleri görmek istediğimi söyledim. Siyah güllerin henüz açmadıklarını, Mayıs ayında açmaya başlayacaklarını söylediler. Üzüldüğümü gören bir esnaf, "Abla kurutulmuş siyah gül" ya da "karagül kolonyası" verelim dediler. Karagül kolonyası alacaktım ama tüm kolonyalar plastik şişelerde olduğu için almadım. İkram ettiler, kokusu güzeldi. Şimdi diyeceksiniz ki neden siyah gül bu kadar önemli? Bir söylentiye göre siyah gülleri ilk kez buraya Fransızlar getirmiş. Buranın iklimini çok seven siyah güller tomurcuktan sonra açılınca da siyah rengini koruyorlarmış. Ancak gül  koparıldığında rengi koyu kırmızıya dönüşüyormuş. Başka yerlerde yetişen siyah güller ise tomurcukken siyah ama açtıklarında bordo renge dönüşüyorlarmış. Yerel rehberin anlattığına göre eski Halfeti'de açan siyah gülleri, burası sular altında kalınca, yeni Halfeti'ye taşımışlar ama siyah açan güller artık siyah açmaz olmuş. Siyah renkli olan tomurcuklar açılınca, artık renkleri koyu kırmızıya dönüşüyormuş.

Halfeti'nin siyah güllerinden söz edince, son yıllarda popüler olan "Halfeti Koku Festivalini" anmadan geçmek olmaz. Birecik Barajı nedeniyle bir bölümü sular altında kalan Halfeti'nin dünyaca ünlü karagülünün yanında burada pek çok çiçek türü de yetiştirilmektedir. İlçede düzenlenen koku festivalinde, festival kapsamında koku atölyeleri oluşturulmuş. Ve yine festival kapsamında "Mezopotamya Sümbülünü" yerinde koklamak için 6 kilometrelik bir yürüyüş gerçekleştirilmiş. Tam da sümbüllerin boy gösterdiği mevsim olmasına rağmen bu nadide çiçeği maalesef göremedim. İlk kez 1888'de Halfeti'de toplanan, 1977'de "Speta" adlı yabancı bir araştırmacı tarafından bilim dünyasına tanıtılan "Mezopotamya Sümbülü", 2004'te Harran Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Akan tarafından 116 yıl sonra yeniden tespit edilmiş. Geçmişi 5 bin yıla dayanan bir çiçek olan Mezopotamya Sümbülünün bölgede çok az kaldığı, hatta soyunun tükendiği düşünülüyormuş. Ama bu kadim çiçekler Halfeti'de yeniden boy vermişler. Tabletler ve eski yazıtlarda sıkça bahsedilen Mezopotamya Sümbülünü yerinde görmeyi ve antik çağ kokusunu almayı çok isterdim doğrusu. Ama olmadı.


Mezopotamya Sümbülü (Alıntıdır)

Güzel, dolu dolu geçen bir gün sona ererken ve gün yerini geceye bırakırken akşam yemeğini almak ve dinlenmek üzere otele gittik. Ertesi gün erken kalkılacak. Programda Göbeklitepe, Harran Ulu Cami (Dünyanın ilk üniversitesi), Harran Kümbet Evleri ve Balıklı Göl'ü (Abraham Lake) gezip görmek var. 


Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir. İznim olmadan kullanılamaz.

30 Mart 2024 Cumartesi

 


HAYAT DÖNGÜSÜNDE ZAFER VEYA YENİLGİ VAR MIDIR?



Kışın dalından kopan bir yaprak kendini soğuğa mağlup düşmüş gibi görür mü? 

Ağaç yaprağa şöyle der: "Yaşamın döngüsü bu. Sen öldüğünü sansan da aslında hala benim içimde yaşıyorsun. Senin sayende hayattayım, çünkü solumamı sağladın. Yine senin sayende sevildiğimi hissettim, çünkü yorgun bir yolcuya gölge ettim. Özlerimiz aynı; biz tek bir varlığız."

Dünyanın en yüksek dağına tırmanmak için yıllarca hazırlık yapan bir adam, tırmanış günü gelip çattığında bir fırtına koparsa kendini mağlup düşmüş hisseder mi? Adam dağa şöyle der: "Beni şimdi istemiyorsun, ama hava düzelecek ve bir gün zirvene tırmanmayı başaracağım. O gün gelinceye dek burada beni bekle."

İlk aşkı tarafından reddedilen bir delikanlı, aşkın var olmadığını iddia edebilir mi? Delikanlı kendi kendine şöyle der: "Hislerimi anlayabilecek birini bulacağım ve hayatımın sonuna kadar mutlu olacağım."

Doğanın döngüsünde, zafer veya yenilgi diye bir şey yoktur; yalnızca devinim vardır. 

Kış, bütün yıla egemen olmak için mücadele etse de sonunda çiçekler açan ve neşe saçan ilkbaharın zaferini kabullenmeye mecburdur. 

Yaz, sıcak günlerin sonsuza dek sürmesini ister, çünkü sıcağın toprağa iyi geldiğine emindir. Ama nihayetinde, toprağı dinlendiren sonbaharın gelişini kabullenir.

Ceylan, bitkileri yer ve aslan tarafından avlanır. Önemli olan kimin daha güçlü olduğu değil, Tanrı'nın bize ölüm ve yaşama dönüş döngüsünü ne şekilde gösterdiğidir.

Bu döngüde kazanan ve kaybeden yoktur, sadece yerine getirilmesi gereken aşamalar vardır. İnsan, yüreği bunu kavradığı anda özgürleşir. Zorlukları yakınmadan kabullenir ve zaferlerin sarhoşluğuna kapılmaz. 

............................................

Sadece pes edenler mağlup olur, diğer herkes galiptir.

Gün gelecek zor dönemler, dinlemek isteyenlere gururla anlatılan öykülerden ibaret hale gelecek ve herkes anlatılanları saygıyla dinleyip üç önemli şey öğrenecek:

Bekleyip doğru anda harekete geçebilmek için gerekli sabra sahip olmak.

Bir sonraki fırsatı elden kaçırmayacak kadar bilge olmak.

Ve yara izleriyle gurur duymak.

Yara izi, yarayı açan kılıçtan daha etkilidir.


Kaynak: Paulo COELHO, Akra'da Bulunan Elyazması. Çeviri: Emrah İmre. 2. Baskı, can çağdaş, s: 25-28.



19 Mart 2024 Salı

 


KÖNİGSBERG SAATİ KİMİN LAKABIYDI VE NİÇİN TAKILMIŞTI?


Immanuel Kant, 22 Nisan 1724 tarihinde Prusya Krallığı'nın Königsberg şehrinde doğdu. 

Aydınlanma Çağı'nın en önemli filozoflarından biri olarak kabul edilen Immanuel Kant, doğduğu şehir olan Königsberg (Şimdiki adı; Kaliningrad ve Rusya'ya bağlı oblastlardan biri) dışına çıkmadı. Hayatı macera dolu değildi, hiç seyahate çıkmadı.

Kant, anne ve babasını çok genç yaşta kaybeder. Eğitim görür, çok çalışır, özel öğretmen, okutman ve nihayetinde üniversitede profesör olur. Mavi gözlerinden birini bir süre sonra kaybeden Kant, kör olur. 

Kant o kadar düzenliydi ki, ona "Königsberg saati" lakabını takmışlardı. Dersinin olduğu günlerde onu evden çıkarken görenler saatin dakikası dakikasına sekiz olduğunu bilirlerdi. Bu durum asla sekmezdi. Kant kullanmayı bırakacağı son nesnenin saati olduğunu söylerdi.

Tarzları farklı olsa da Nietzsche gibi onu da okumak ve yazmak dışında iki şey ilgilendirirdi: mecburi yürüyüşü ve ne yemesi gerektiği. Kant'ın iştahı yerindeydi  ama tek öğün yer, sofrada uzun uzun otururdu. Sağlığına özen gösterir her gün mutlaka bir saat yürürdü. Kant'ın öğleden sonra saat beşte evden çıkıp yürüyüş yapacağı kesinkes bilinirdi. Hep aynı yolda yürürdü. Daha sonra Kant'ın yürüdüğü bu yol "Filozofun Yolu" olarak adlandırıldı. Söylentiye göre, bu yolu hayatında sadece iki defa değiştirmişti; birinde Rousseau'nun "Emile" kitabını almak için, diğerinde de Fransız İhtilali'nden sonra yayılan haberleri almak için. 

İlk kitabı şu cümleyle başlıyordu: "İzleyeceğim yolu ben çizdim. Yürümeye bir kere başladım mı hiçbir şey durduramayacak beni." 

Kant'ın hayatı kurallı ve düzenliydi. Düzensizliğe ve değişikliğe katlanamazdı. Hep aynı tarzda giyinir, hep aynı davranırdı. En ufak bir değişiklik onu çok rahatsız ederdi. 

Kant'ın felsefi düşünceleri, geleneksel düşünce biçimlerinden önemli ölçüde farklılık gösteren yeni bir perspektif sunuyordu. Bu yönüyle Kant, önceki filozofların düşüncelerini eleştirerek yeni bir felsefi  sistem oluşturmayı amaçlamış ve bu çabasıyla bir dönüm noktası olmuştur. 

Kesinlik taşımasa da bir söylentiye göre Kant, 1800 yılının başında aklını kaybetmişti. 80. doğum gününe yakın bir tarihte 12 Şubat 1804'te öldü. 


Yararlandığım Kaynak: Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi, kolektif.kitap, Çev: Albina Ulutaşlı.

Görsel: Immanuel Kant'ın mezarı (Kaliningrad, Rusya). İnternetten alıntıdır.


7 Mart 2024 Perşembe

 


KURULUŞ YILLARI VE OSMAN GAZİ'NİN DÜĞÜNDEN KAÇIRDIĞI GELİNİ; HOLOFİRA  (NİLÜFER HATUN)




Osmanlı İmparatorluğu kuruluşundan yıkılışına kadar tek bir hanedan tarafından yönetilen ve üç kıtada toprağı bulunan, dünyanın en uzun ömürlü devletlerinden biridir. Oğuzların Kayı boyundan gelen Osmanlılar, Ertuğrul Gazi ölene kadar Bizanslılarla savaşarak Selçuklulara hizmet etti. Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra aşiretin beyliğini üstlenen Osman Bey, Söğüt'te bağımsızlığını ilan ederek 1299'da Osmanlı  Beyliğini kurdu. Bilecik'i alarak beyliğin başkenti yaptı.

Tarihi kaynaklara göre, Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra yerine kardeşi Dündar Bey'in geçeceği söyleniyordu. Ancak beylik için yapılan seçimi yeğeni Osman Bey kazandı. Buna rağmen Dündar Bey, seçim sonrası yeğenine biat etti. Bazı tarihçilere göre, Dündar Bey'in Bilecik ve Yarhisar tekfurlarının Osman Bey'e karşı planladıkları suikast teşebbüsünü bilmesine rağmen bunu sakladığına dair bahisler vardır. Bu ihanetin ortaya çıkması üzerine Osman Bey'in amcası Dündar Bey'in alnına bir ok atarak öldürdüğü söylenir. Bu olay Osmanlı hanedanı içindeki ilk infaz olarak kabul edilebilir.
 
Köse Mihal, Söğüt yakınlarındaki Harmankaya bölgesinin tekfuruydu. Mihal, Yarhisar ve Bilecik tekfurlarının çocuklarının evleneceği düğünde Osman Bey için  planlanan suikastı Osman Bey'e haber verince, onun en güvenilir adamı oldu. Müslüman olan Köse Mihal, Abdullah Mihal adını aldı ve bütün fetihlerde Osman Bey'in yanında savaştı.

İlk Osmanlı padişahı Osman Bey'in okuma-yazma bilmediğine (ümmi olduğuna)  dair Neşri'nin Kitab-ı Cihannüma adlı eserinde şu anekdot yer alır. Osman Gazi, Turgut adında bir dervişe bir köy bağışlar. Derviş bunun nişanesi olarak kendisinden bir berat talep eder. Ancak Osman Gazi okuma-yazma bilmediğini ifade edip kılıcının yanında bir de maşrapa verir.

Osman Bey ölünce yerine oğlu Orhan Gazi geçti. Orhan Gazi dönemi beylikten devlete geçişte önemli bir aşama olarak kabul edilir. Devlet için gerekli olan teşkilatlanmanın temelleri bu dönemde atıldı. Rumeli fatihi Süleyman Paşa, Orhan Gazi'nin büyük oğludur. Talihsiz bir kaza sonucu hayatını kaybedince taht sırası I. Murat'a geçti.

Orhan Gazi'nin eşleri arasında en tanınanı ve bilineni Nilüfer Hatun'dur. Adı, Bursa'da bir ırmakta ve ilçede yaşamaktadır. Tarihi kaynaklara göre Nilüfer Hatun, Yarhisar tekfurunun kızıdır. Gerçek adı Holofira olup Bilecik tekfurunun oğluyla nişanlıdır. Bilecik tekfuru gittikçe güçlenen Türkmen Bey'i Osman'ı bir hile ile ortadan kaldırmak için onu oğlunun düğününe davet etmiştir. Kendisine kurulan pusudan yakın arkadaşı Harmankaya tekfuru Köse Mihal aracılığıyla haberdar olan Osman Bey, askerlerini bir hile ile önce Bilecik'e sokarak kaleyi fethetmiş, daha sonra düğün yapılan alanı basmış, tekfurun oğluna gelin giden Holofira'yı kaçırmış ve oğlu Orhan Bey'le nikahlamıştır. 

Nilüfer adı Holofira'nın Türkçe karşılığıdır. Nilüfer Hatun Osmanlı haremine giren ilk Rum asıllı gelindir. Süleyman Paşa ve I. Murat'ın annesidir. İyiliksever ve hayırsever olarak tanınırdı. Mezarı Bursa'dadır. (*)

ORHAN GAZİ'NİN DİĞER EŞLERİ

-Asporçe: Bizans İmparatoru III. Andronikos' un kızıdır. 15 yaşında iken Orhan Bey'le evlenmiştir. İbrahim ve Fatma adlarında iki çocuğu olmuştur.

-Teodora: Bizans İmparatoru VI. İonnis'un kızıdır. Şehzade Halil'in annesidir. Ocak 1346'da, babasının yükselen Osmanlı Beyliği ile müttefikliğini sağlamlaştırmak için ve devam eden Bizans iç savaşında Osmanlıların İmparatoriçe-naip Savoy'lu Anna'ya yardım göndermesinin önüne geçmek için Orhan Bey'le nişanlanıp, aynı yılın yaz ayında evlendiler.

- Eftandise Hatun: Mahmut Alp'in kızı olup hakkında fazla bilgi yoktur. (**)


Not: Orhan Gazi'den sonra tahta geçen oğlu I. Murat, Bulgar Kralı'nın kız kardeşi Tamara (Maria) ile evlenmiş, Müslüman olmuş ve Gülçiçek Hatun adını almıştır. Gülçiçek Hatun Yıldırım Beyazit'in annesidir. 



Kaynaklar:

(*) Önder Kaya, Dakikalar İçinde Osmanlı Padişahları (Askeri, Siyasi ve Özel Hayatları). Kronik. 2. Baskı.

(**) hurriyet.com.tr

Görsel: Nilüfer Hatun. Alıntıdır.



26 Şubat 2024 Pazartesi

 


KATIR ÇİĞDEMİ (COLCHICUM SZOVITSII)




Katır çiğdemi veya bilimsel adıyla Colchicum  szovitsii, Kafkasya, Türkiye ve İran'a endemik, Colchicaceae familyasından çok yıllık bir acı çiğdem türüdür. Cins, adını Antik Kolhis Krallığı'ndan almıştır. 200 ile 3250 metre yükseklikteki ıslak çayırlık ve nemli kesekli yerler, stepler ve Pinus orman kenarlarında yetişmektedir. Şubat ve Mayıs ayları arasında çiçeklenir. (Vikipedi)

Tüm fotoğraflar 25 Şubat 2024 günü Akkaya Yaylası / Çamlıdere'de tarafımdan çekilmiştir. Fotoğraflar iznim olmadan kullanılamaz.




















5 Şubat 2024 Pazartesi

 


BATI ÜLKELERİNDEKİ MAHKEMELERDE YARGIÇLAR NEDEN PERUK TAKIYOR?



Filmlerde izliyoruz. Bazı Batı ülkelerinde mahkemelerde yargıçlar, bize komik gelen peruklar takıyorlar. İkinci kez okumakta olduğum  J.J. Rousseau'nun "İtiraflar"ında, kendisini toplumdan soyutlayıp, uzun orman yürüyüşlerine çıkmadan önce kafasına taktığı peruğu bir daha takmamak üzere çıkarıyordu. Bunun bir anlamı olmalı diye düşünüp araştırdım ve çok ilginç nedenlerle karşılaştım. Kitabı ilk okumamda dikkatimi çekmeyen "peruk", ikinci okumamda karşıma dikildi. Bunun içindir ki, ikinci okuma, ilk okumadan daha verimli oluyor.

Gerçek veya yapay saçlardan oluşan peruk, yüzyıllar boyunca bir statü sembolü olmuş ve peruğa dönem dönem değişen anlamlar yüklenmiş. Özellikle yargıçlar ve avukatlar tarafından kullanılan perukların Kanada, İrlanda, Jamaika ve İngiltere'de hala kullanılmasının sebeplerinden biri; gücün ve hukuka saygının bir göstergesi olarak kabul edilmesi. Hatta eğer bir avukat peruk takmazsa mahkemeye hakaret olarak görülüyor. Peruk takmak hakim ve avukatların etnik köken, ırk, maddi güç, sosyal statü ve bunun gibi unsurların tamamından arınmış olarak görevlerini yerine getirdiklerinin bir işareti olarak görsel manada yasanın üstünlüğüne dikkat çekmeyi hedefler.

Diğer bir sebebi de; peruk bir üniforma sayılabilir ve üniforma kullanımı, hangi meslekten olursa olsun düzeni, tertibi ve görev bilincini yansıtır. Hukukçularda bu doğrultuda peruk kullanımını günümüzde hala sürdürmektedir.

PERUK TAKMANIN TARİHİ

Eski Mısır'da havanın aşırı sıcak olması nedeniyle saçlarıyla uğraşmak istemeyenler saçlarını kazıttırıyorlardı. Kazınan saçlarla kel olarak dolaşmak hoşlarına gitmediği ve de yakıcı güneş ışınlarından kafalarını korumak için peruk takmaya başladılar. Ancak alt sınıfla, üst sınıfın taktığı peruklar farklı materyallerden yapılıyordu. Alt sınıf, yün ve yaprak liflerinden yapılmış peruk kullanırken, üst sınıf gerçek saçtan yapılmış peruk takıyordu. Hatta gümüşten yapılan peruklar bile vardı.

Orta Çağ'da ise bitlerden kurtulmanın yolu olarak peruk takıldı. Bit salgını yaygınlaşınca saçlar tıraş edilip peruk kullanıldı. Bir süre sonra peruklar da bitlendi ama peruktaki bitlerden kurtulmak kolaydı; sıcak suya atılan peruklar bitlerden arınıyordu.

Peruk kullanımına neden olan ilginç bir neden de frengi hastalığı idi. 1490'lı yıllarda Avrupa'da yayılmaya başlayan ve cinsel yolla bulaşan frengi, çiçek hastalığı veya Fransız hastalığı olarak biliniyordu ve henüz tedavisi bulunmamıştı. Frengi hastalığının semptomları arasında düzensiz saç dökülmesi ve açık yaralar bulunuyordu. Avrupalılar kel kafalarını ve açık yaraları gizlemek için peruk takmaya başladılar.

1673 yılına gelindiğinde, Fransa'da peruk ustaları için bir lonca kuruldu. Yüz yıl sonra, ülkede 1000'e yakın perukçu vardı. Bu dönemde kellik, bir erkeğin itibarını zedeleyecek şekilde sosyal bir problemdi. 

Güneş kral olarak da anılan Fransız Kralı IV. Louis genç yaşta kelleşmeye başlayınca, peruk taktı. 48 tane perukçusu olduğu söylenir. Peruk takması, halk arasında frengi olduğu söylentisine neden olur. Kral bile olsa itibarını korumak için, kelliğini saklamak zorundaydı!

İngiltere'de ise Kraliçe I. Elizabeth'in tahta geçmesiyle, peruk kullanımı hızla arttı. Kraliçenin kendisi kırmızı bir peruk takıyordu. Peruklar daha popüler hale geldikçe, insanların servetlerini sergilemeleri için kullandıkları bir statü sembolü haline gelmişti. 

Perukların yaygın olarak kullanılmaya başlaması kuaförlük mesleğinin temellerini de attı. Bu sayede farklı uzunluk, renk ve modellerde peruklar üretilmeye başlandı.

17. yüzyıl, perukların hem kadınlar hem de erkekler için ciddi anlamda popüler hale geldiği bir dönemdi. Bu çağda saç ne kadar kalın ve çoksa o kadar iyiydi. Üst sınıfların dışarıda ve resmi toplantılarda kullandığı "tam peruk", evde takmak için de "küçük bir peruk" olmak üzere iki tür peruğu vardı. 17. yüzyılın başka bir trendi de oldukça şık kabul edilen beyaz peruklardı. Kuaförler daha göz alıcı görünsün diye perukları pudralayıp beyazlaştırıyorlardı.

Peruklar, 18. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde erkeklerden daha çok kadınların ilgi odağı olmuştu. Aristokrat ve kraliyet kadınları, çeşitli renk ve kokularla (lavanta ve portakal kokulu saç pudrası) bezenmiş peruklar takıyorlardı. Kadın peruklarında, erkeklerdekinden farklı olarak değerli taş ve takılar bulunmaktaydı. İşte bu yüzyılda yapılmış tablolara baktığımızda aristokrat kadınların leylek yuvası gibi görünen süslü peruklarının göz kamaştırması bu yüzdendir. 

Günümüzde ise sanatçılar dışında peruk kullanımı yaygın olmasa da saçı dökülenler için peruk kurtarıcı olabiliyor. Bu durum sosyal durum ve statüden çok, kişinin psikolojisi açısından önemli görünmektedir. Teknolojinin gelişmesi sonucunda, son derece teknik ve kullanışlı peruklar üretilmektedir. Ayrıca, peruk takmak istemeyenler için saç ekimi yapılabilmektedir. Bu konuda doktorlarımız oldukça başarılı çalışmalar yapmaktadır.



Kaynak: webtekno.com

İleri okumalar içinWingsBattle FieldsByrdieLives and LegaciesHistory of Hats