28 Kasım 2015 Cumartesi





BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE OSMANLI PADİŞAHLARI


Üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı Sultanlarının bilinmeyen yönlerini merak ettiğimden elime geçen Mustafa Armağan' ın "Osmanlı' nın Mahrem Tarihi" kitabını önyargısız okudum. Tarihe olan ilgimi önceki yazılarımda belirtmiştim. Bu nedenledir ki, resmi tarih dışında yazılan tarihle ilgili kitapları okumaya; belgelere dayalı olmak koşuluyla özen gösteriyorum.

Kitapta, Osmanlı padişahlarının icra ettikleri meslek veya sanatlar/zanaatlar ile ilgilendikleri çeşitli konular, merakları, hobileri, sevdikleri şeyler ve davranışlar ile kişisel özellikleri, nihayet bazı "enler ve ilkler" zaman sırasına göre ve maddeler halinde verilmektedir. 36 padişahın hepsinin bilinmeyen yönünü burada yazamayacağıma göre, seçtiklerimi okumakla yetinmeyenler kitabı okuyabilirler. :)
 
Kitabın Önsöz' ünde dikkatimi çeken bir paragrafla başlamak istiyorum:

"İsmail Hami Danişmend' e bakılırsa padişahlar yaptıkları sanatlardan para bile kazanırlarmış: "Padişahların nafakalarını temin için yaptıkları bu el işleri" diyor Danişmend, "ya devlet ve saray erkanına satılır veyahut çarşılarda, pazarlarda satışa çıkarılarak büyük bir rağbetle kapışılırdı."

Geleceğin padişahları, Enderun' un bir parçasını oluşturan "Şehzadeler Okulu" nda (Şehzadegan Mektebi) yetiştirilirken kimi hobiler geliştirmeleri ve çeşitli meslek ve meraklara (spor, moda, bahçıvanlık vb.) eğilim duymaları tabii ki normal. Ancak nafakalarını temin için yaptıkları el işlerini satmaları, günümüz siyasetçilerine örnek olması gereken bir davranış biçimi diye düşünüyorum. Özellikle tarihimizden bihaber olanların maziye bir bakmaları gerektiğini de...

Yazıma, İmparatorluğa adını veren Osman Gazi ile başlayıp hakkında popüler tarih kitabı yazılmayan, dönemi dizilere konu olmayan, kamuoyunca isimleri fazlaca bilinmeyen ama yaptıkları işlerde " ilk" ve " en"  olan padişahlarla devam edeceğim.

***Gayet sade, sefahat ve eğlenceden uzak bir hayat yaşayan, arkadaşları arasındaki lakabı  "Kara Osman" olan Osman Gazi, bir kere sırtına giydiği elbiseyi bir daha giymezmiş.Bunun nedeni de başka birisini, yani bir garibanı sevindirmekmiş. Birisi elbisesine dikkatlice baksa hemen çıkarıp ona bağışlarmış.

Eski bir Türk kabile adetine göre; Hıdırellez günü aşiret reisinin evi yağmaya açılırdı. Bey ile hanımı yanlarına hiçbir şey almadan evlerinden çıkarlar ve arkalarından aşiret mensupları hücum edip evi yağmalarlardı. Buna "Bey evinin açılması" denilirdi ve Osman Gazi de evini yılda bir gün yağmaya açardı.

*** Osmanlı padişahları içinde 36 yıl ile en uzun süre hükümdarlık yapan üçüncü sultan olan Orhan Gazi' nin güzel sanatlara ilgi duyup duymadığı hakkında kesin bir bilgi olmasa da, Louvre Müzesi' nde sergilenen bronz bir vazo onun ismini taşımaktadır. 

*** I. Murat, özel bir kütüphanesi olduğunu bildiğimiz ilk padişahtır. Bunu, kütüphanesi için istinşah (kopya) edilmiş olan bazı eserlerden anlıyoruz.

Bir de Mevlana' ya karşı aşırı bir sevgisi bulunuyordu I. Murat' ın. "Hünkar" ve "Hüdavendigar" unvanlarını almasında bu derin sevginin etkisini görenler vardır. 

*** Yavuz Sultan Selim iyi bir koleksiyonerdi. Suriye ve Mısır' dan getirttiği kutsal emanetler ve diğer değerli eşya, Osmanlı Sarayı' nın en değerli parçaları olarak muhafaza edilmektedir. Ayrıca Topkapı Sarayı' ndaki çini koleksiyonunun çok önemli bir kısmı onun Kahire' de Memlük hazinesinden ve çarşıdan toplattığı değerli parçalardan oluşur.

Kabe örtüsünün işlenmesi görevi ilk defa onun zamanında Memlüklerden Osmanlılara intikal etmiş ve bu örtünün imal edilmesi için Mısır civarında çeşitli köyler vakfetmiştir.

Yavuz Sultan Selim, 1514 yılında cüzam hastaları için Karacaahmet Mezarlığı yakınında bir yurt (leprozeri) yaptırmıştı. Burası Miskinler Tekkesi olarak tanındı ve 1938 yılında yıktırılıncaya kadar cüzam hastalarına hizmet vermişti.

*** Klasik Osmanlı kültürü III. Murad devrinde kurulmuştur. Kendisinin kitap sevgisi çarpıcı boyutlara ulaşmıştır.Kitap okumaktan hoşlandığı, dünya tarihine, özellikle dönemin hükümdarlarının yaptığı savaşlara ilgi duyduğu, her şeyi öğrenmek istediği dünya tarihi ile ilgili olarak yaptırdığı çevirilerden anlaşılmaktadır.

İlginç özelliklerinden birisi ağzından "hayır" sözünün nadiren çıkması olan III. Murad, devrinde bugün kutlamaya devam ettiğimiz kandiller ve kutsal geceleri şevkle ihya geleneğini başlatmıştır.Regaip, Mevlid, Miraç, Kadir, Ramazan ve Kurban bayramları ile Berat gecelerinde camilerde kandil yakılması uygulaması, onun emriyle başlamıştır.

*** Sultan III. Mehmed bir kaşık ustasıydı; bazı kaşıkların saplarını inci, mercan, yakut, zümrüt vs. taşlarla süslüyordu. Bu yüzden "hakkak" ( oymacı) esnafı arasında eserlerinin takdirle anıldığı biliniyor. Ayrıca boş zamanlarında okçuların ok atarken başparmaklarına taktıkları fildişi yüzükler de imal edermiş. Bu sanatı sayesinde Yüzükçüler Loncası' na üye olmuştu.

İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth' in Osmanlı Devleti' yle iyi ilişkiler geliştirebilmek ve tüccarlarına yeni ekmek kapıları açabilmek amacıyla Sultan III. Mehmed' e hediye olarak bir "org" gönderdiğini biliyoruz.Dallam adlı bir ustaya sipariş verilen bu devasa orgun İstanbul' a getirildiğini, saraya yapımcısı tarafından kurulduğunu ve bir süre sarayda kaldığını ve kullanıldığını biliyoruz. Mustafa Safi Efendi' nin Zübdetü' t Tevarih adlı eserinden I. Ahmet döneminde bu orgun "üzerindeki tasvir ve suretler" nedeniyle parçalatılmış ve ahşap aksamının yakılmış olduğunu da öğreniyoruz.

Yine Kraliçe I. Elizabeth ile III. Mehmed' in annesi Safiye Sultan hem mektuplaşırlar, hem de birbirlerinin gardıroplarını zenginleştirmek için hediyeleşirlerdi. Hatta bu mektuplardan birinden Osmanlı Sarayı' nda kadınların kullandığı kozmetik malzemelerin methini işiten ve örnek isteyen Kraliçe' ye yüz temizleme suları ve besleyici kremler gönderildiğini anlıyoruz. 

*** Sultan I. Ahmed' in talihi neredeyse 14 rakamı etrafında düğümlenmiş görünüyor. 14 yaşında tahta çıkmıştı. 14. Osmanlı padişahıydı ve 14 yıl padişahlık yapmıştı. Öldüğünde ise 14x2= 28 yaşındaydı. Ayrıca tahta çıktıktan sonra sünnet olan ilk Osmanlı padişahı da odur. Muhteşem Sultan Ahmet Camii' ni yaptırmıştır.

*** I. Mustafa, kısa süren saltanatı süresince iki kez saltanatını devretmiştir; birincisinde yeğeni I. Osman' a, ikincisinde ise öbür yeğeni IV. Murad'a tahtı herhangi bir sorun çıkarmadan terk etmiştir.

Ayrıca iki defa tahta çıktığı halde annesinin adı bilinmeyen tek Osmanlı padişahı da I. Mustafa' dır. Ancak bunun sebebi tam olarak anlaşılamamıştır. Oysa Valide Sultanlar Osmanlı saray hiyerarşisinin zirvesinde yer alırlardı.

*** Kaynakların bir padişaha pek yakıştıramadıkları garip bir özelliğinden, cimriliğinden söz ettikleri II. Osman (Genç Osman), Fatih zamanında başlayan cariyelerle evlenme geleneğini delerek Şeyhülislam Esad Efendi' nin kızı Ukayla' yı nikahlamasıdır ki, bu hakikaten o zaman harem için devrim niteliğinde bir karar demektir. Bu karara kayınpederinin dahi karşı çıktığını biliyoruz ki, muhtemelen köle kızların, cariyelerin barındığı hareme hür bir kadının girmesini istemedikleri şeklinde yorumlanmalıdır.

*** IV. Murad düzenlediği iki büyük Şark seferinin anısına Topkapı Sarayı' nın en seçkin eserlerinden Revan (1636) ve Bağdat (1639) köşklerini yaptırmıştır. Bunlardan özellikle Bağdat Köşkü, "çeşitli Türk sanat şubelerini bir araya getiren 17. yüzyıldaki en yüksek sanat eserlerindendir."

Gerek Revan (Erivan), gerekse Bağdat seferlerine giderken ve dönerken yol üstünde bulunan yerlere çeşitli eserler yaptırmış olup Fırat' ın Elazığ' ın kuzeyinde kalan kısmı, onun ismiyle, yani "Murat Nehri" olarak anılır olmuştur.(Moltke mektuplarında bunu özellikle belirtir.)

*** IV. Mehmed' in en ünlü hobisi, avcılıktı ve bundan dolayı "Avcı" lakabıyla anılmıştır. 39 yıllık saltanat süresiyle Kanuni' den sonra en uzun süre tahtta oturan padişah unvanını elinde tutan padişah olan IV. Mehmed, 7 yaşında tahta çıkmıştı. Başlangıçta ocak ağaları ve ninesi Valide Kösem Mahpeyker Sultan' ın gölgesinde padişahlık yapan IV. Mehmed, daha sonra dizginleri ele almış ve idareyi Köprülü ailesine bırakmıştı.

Cesaretini Serez ile Selanik arasında Venedik korsanlarının top atışına maruz kalmasına, birkaç güllenin başının üstünden geçip gitmesine rağmen hiç istifini bozmayışından, usta bir binici olduğunu da 2.918 metre yüksekliğinde olan Teselya' daki Olimpos Dağı' na tırmanırken atının uçuruma düşmesi sırasında yere atlayarak kendisini kurtarması sırasındaki çevikliğinden anlayabiliriz. Atı uçurumdan aşağı düştükten sonra da vazgeçmeyip dağa yaya olarak tırmanmaya devam etmiş ve zirveye kadar çıkmıştır. Yalnız ata fazla binmekten boyu biraz öne doğru eğri imiş. 

Eğrikapı Çöplüğünde bulunan Kaşıkçı Elmasını bir hatt-ı hümayunla saraya getirtip İç Hazine' ye koyduran odur.

Son olarak avcılığından da gayet güzel anlaşılacağı gibi IV. Mehmed keskin bir nişancı idi.

***Ağabeyi IV. Mehmed' in Viyana bozgunu sonucunda tahttan indirilmesi üzerine yerine geçen II. Süleyman yetenekli bir hattat olup yazısının gayet güzel olduğu biliniyor. Fermanlardaki tuğrasının yanına çiçek motifi koyduran ilk padişah da II. Süleyman' dır ki, bu motifler sonradan tuğralarda moda olacaktır.

***Ağabeyi II. Süleyman' ın Edirne' de vefatı üzerine vezirlerin ittifakıyla, yani bir tür seçimle tahta çıkarılan Sultan II. Ahmed bu sırada 49 yaşındaydı. Kısa süren saltanatı elemlerle dolu geçmiş, bu yüzden ağabeyi gibi tarihlerimizde neredeyse hiç yer bulamamıştır. Kişisel özellikleri hakkındaki bilgilerimiz çok azdır.

Şehzadeliği sırasında hatıra defteri tuttuğu söylenen II. Ahmed, 4 yıl süren saltanatı sırasında daima Edirne' de oturmuş, padişah olarak İstanbul' a hiç ayak basmamıştır. Zaten padişahların 17. yüzyılın damarlarına yayılan bu Edirne merakı, yeğeni olan II. Mustafa' nın başına olmadık gaileler açacak, İstanbulluların baskısıyla tahtından indirilerek yerine bir başka Ahmed geçirilecek ve böylece Lale Devri' ne girilecektir.

  ***1703 Edirne ayaklanması ile İstanbul' da oturacağına yemin ederek tahta geçen Sultan III. Ahmed' in 27 yıl sonra bir başka ayaklanmayla, Patrona Halil isyanı sonunda tahtını terk etmek zorunda kalması, bu kırılgan siyasi arka planda gerçekleşmiş bulunuyordu.

III. Ahmed tam bir su tutkunuydu. İstanbul' a su bentleri, çeşmeler, sebiller ve çağlayanlar kazandırmıştır. Topkapı Sarayı' nın önündeki çeşme ile Üsküdar Meydanı' ndaki çeşme Osmanlı meydan çeşmelerinin seçkin örnekleri arasındadır.

III. Ahmed' in çok sanatkarca tuğralar çektiğini biliyoruzki, yazı yazan pek çok padişah olduğu halde tuğra çeken tek padişah olarak tarihe geçmiştir.

***  III. Selim Osmanoğullarının yetiştirdiği en büyük, hatta deha çapında bestekar olarak tanınır. İkisi de ayrı ayrı uzmanlık gerektiren tanburi ve neyzenlikte üstad mevkiindeydi. Öldürüleceği zaman elindeki ney ile kendisini isyancılara karşı savunması gerçekten de tragedyalara konu olacak bir sahnedir.

Bestelerinden 62 parça notaları ile elimizdedir. En çok Suzidilara makamı ve Mevlevi ayini ile tanınmıştır. Bazıları müziğe hayatında fazla yer ayırdığından III. Selim için "Part-time padişahlık yapar, asıl müzisyendir" derlermiş.

*** Ağabeyi IV. Mustafa' nın bir karşı isyan sonucunda tahttan indirilmesiyle 24 yaşında tahta oturan II. Mahmud, resmi halka sevdirmek ve resim konusundaki direnişi kırmak amacıyla Kayserili Ermeni asıllı ressam Rupen Manas' a portresini yaptırarak devlet dairelerine astırmış, hatta kendisini tenkit etmek isteyen Şeyhülislam' a da bir tane yaptırıp hediye etmiştir. II. Mahmud aynı zamanda usta bir sedefkardı.

*** Babasının ölümü üzerine çocuk denilebilecek bir çağda, henüz 17 yaşında tahta çıkan Sultan Abdülmecid ile Tanzimat padişahları dönemi başlamaktadır. Osmanlı padişahları arasında 4 oğlu birden tahta çıkmış tek padişah olan Sultan Abdülmecid (bunlar; V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed Reşad ve Vahdettin' dir), boş zamanlarında ok ve yay imal etmekle meşgul olurdu.

İsmail Dede Efendi' ye karşı sevgi besliyor ve onu dinliyordu. Ancak alafranga musikiden hoşlanıyordu. Sadece bizim bestekarlar değil, Batılı bestekarlar da onun musiki zevkini duymuşlar ve kendisine eser bestelemek için fırsat kollamışlardır.Nitekim ünlü Avusturyalı besteci Johann Strauss, yaptığı bazı besteleri Abdülmecid' e sunmuş ve karşılığında yüklü bir miktar para gönderilmişti. Johann Strauss' un onun adına bir "Türk Marşı" bestelediğini biliyoruz. Sarayında İtalya' dan gelme alafranga müzik üstadları ve muzika takımı, hatta küçük bir tiyatro ve operet teşekkülü de bulunuyordu.

Resim sanatına da meraklıydı.İbrahim Efendi adlı ressama poz vererek portresini yaptırdığı gibi ondan resim dersleri de almıştır. Resimle bilfiil iştigal eden ilk padişah Abdülmecid' dir.

Sultan Abdülmecid, bir baloya giden ilk padişahtır. Bu balo İngiliz Sefarathanesinde gerçekleşmiştir. 

*** 31 yaşında Osmanlı tahtına oturan Sultan Abdülaziz' in Batı müziği tarzında bestelediği eserleri, Londra' yı ziyaretinde Kraliyet Orkestrası tarafından defalarca çalınmıştır. Ayrıca ünlü Alman besteci Richard Wagner' e Almanya' da Bayreuth Opera Binasını tamamlayabilmesi için para yardımında bulunmuştu.

Gerçek anlamda resim çizen ilk Osmanlı Sultanı Abdülaziz' dir. Boş zamanlarında resim yapardı. Zamanın İngiliz sanat dergilerinde Abdülaziz' in yeteneğini öven bazı yazılar çıkmış, çizgileri serbest, rahat, hareketli ve akıcı bulunmuştur. Desenlerinin 68 tanesi Polonya' daki müzelerde bulunmaktadır.

Aynı zamanda kendisini tasvir edilen ilk atlı heykeli C. F. Fuller adlı bir heykeltraşa yaptıran kişidir Abdülaziz.(1872) Saray ressamlığına tayin ettiği sanat otoriteleri tarafından Stanislaw Chlebowski' ye (1835-1883) Osmanlı tarihini konu alan tablolar yaptırdı.

Ünlü Rus Ressamı Ayvazovski' nin bugün çok değerli hale gelen İstanbul tablolarının yapılacağı yerleri bizzat tarif etmiştir. Aynı zamanda resim sanatımızın gelişmesine önemli katkılarda bulunmuş, ilk ressamlarımızdan Şeker Ahmed Paşa ile Süleyman Seyyid Bey' i Avrupa' ya göndererek orada tahsil görmelerini ve yetişmelerini sağlamıştır.

Ayrıca kendisi gezi amacıyla yurt dışına çıkan ilk padişahtır. Paris' te Dünya Sergisi' nin şeref misafiri olmuştu. İngiltere' de Buckingham Sarayı' nın büyük salonunda Kraliçe Victoria tarafından karşılandı. Şerefine gösteriler düzenlendi. En ilginci de, Londra' dan ayrılmadan önce Belediye Başkanı' na şehirdeki yoksullara dağıtılmak üzere 2 bin İngiliz altını bağışta bulunmuş olmasıdır.

*** 31 Mart' ın ardından Meclis-i Milli tarafından padişah seçilen Sultan Reşad' a "Mehmed" unvanı İttihatçılar tarafından verilmişti, çünkü Fatih Sultan Mehmed gibi uğurlu bir başlangıç yapmak istiyorlardı. Tam bir Meşrutiyet padişahı olan Sultan Reşad, siyasete fazla karışmamıştı; karışmasını isteyenlere de "O zaman ağabeyimin suçu neydi de tahttan indirdiniz?" diye çıkışırdı.

Osmanlı padişahları içinde tahtta bulunduğu sırada ameliyat edilen ilk ve tek padişah Sultan Mehmed Reşad' dır. 24 Haziran 1915 günü Yıldız Sarayı' nda yapılan ameliyatla böbreklerinden taş alınmıştır. Bu ameliyatı yapması için Almanya' dan James Israel adlı bir profesör getirtilmiş ve ameliyatı başarıyla gerçekleştirdiği için kendisine birinci rütbeden Osmanlı Nişan-ı Alisi takdim edilmişti.

Sultan Reşad' ın bir başka özelliği de İstanbul' da ölen ve İstanbul' a gömülen son padişah olmasıdır. İstanbul' da doğan ve İstanbul' da ölen ilk padişah ise II. Selim' di.

*** Hain mi yoksa kahraman mı? diye hala tartıştığımız Vahdettin devletin en zor zamanında padişah olmuştu. Mabeyn Başkatibi Ali Fuat Türkgeldi' nin anlattığına göre cülus törenine giderken bastonunu Çengelköy' deki köşkünde unuttuğunu anlayınca "Bu bir felaket! " demiştir. Sonradan Topkapı Sarayı' na adım atarken söylediği bu ilk söz yüzünden saltanatı da felaketle geçti, yorumu yapılmıştır. İyi ve kaliteli giyinmesiyle tanınmıştı.

Kaynak: Mustafa Armağan, Osmanlı'nın Mahrem Tarihi - Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Padişahları. Ketebe Yayınları.


Merak edip bu uzun yazıyı okuduğunuz için teşekkür ederim. Umarım, Osmanlı padişahlarının bilinmeyen yönlerini tanımanıza katkısı olmuştur yazımın.

         






22 Kasım 2015 Pazar




PASİFİK OKYANUSU' NUN ADI NEREDEN GELİYOR?


Portekiz asıllı İspanyol denizci Ferdinand Magellan' ın (1480 - 1522) kayıtlarında rastlandığı üzere, Macellan Boğazı' ndan geçip bu büyük okyanusa açıldığında, fırtınaların dinmesinden dolayı söylediği; Portekizce' de "Sakin" anlamına gelen "Pasifico" kelimesinden yola çıkarak isimlendirilmiştir. Gezegenimizin üçte birini kaplayan Pasifik Okyanusu, dünyanın en büyük su kütlesidir ve kapladığı alan gezegenimizde bulunan karaların toplam alanından daha büyüktür. En derin yeri 11.034 metre ile Mariana Çukuru olup burası aynı zamanda Dünya'daki en derin noktadır.

Pasifik Okyanusu' nu ilk geçen kişi olan Portekiz asıllı İspanyol denizci Magellan,10Ağustos1519 tarihinde İspanya' nın Seville Limanı' ndan 5 gemilik bir filo ve 269 mürettebat ile birlikte yola çıkmış, Güney Amerika Kıtası' nın güneyinden dolaşarak Pasifik Okyanusu'na açılmıştır. Hint Okyanusu' nu aşıp, Güney Afrika Kıtası' nın en güney ucu olan Ümit Burnu' nu da dönüp Atlantik Okyanusu kıyılarını kuzeye doğru takip eden Magellan, 1522 yılının Eylül ayında sadece bir gemi ile İspanya' ya geri dönmeyi başarmıştır. Magellan İspanya' ya ulaştığında, yaklaşık 3 yıl önce onunla birlikte İspanya' nın Seville Limanı' ndan yola çıkmış olan 269 kişilik mürettebatından sadece 18 denizci yolculuğu tamamlayabilmiştir.



DENİZ KABUKLARINDAN DENİZ DALGASI SESİ Mİ GELİYOR?


Deniz kabuklarını kulağımıza tuttuğumuz zaman denizden dalga sesleri duyarız. Deniz kabuğu, helezon şeklinde kıvrımlardan oluşur. Kulağımıza deniz kabuğunu koyduğumuz zaman aslında dalga seslerini değil çevremizdeki olağan olan sesleri duyarız.Bu sesler kabuktaki kıvrımlara çarpması sonucu yansır ve dalga sesi şeklinde duyulabilir. Kabuğun büyüklüğü, şekli sesin şiddetini artırır. Bir de bu seslerin kan basıncından oluştuğu söylenmektedir. Deniz kabuğunun tek yaptığı şey, bir eko-sistem oluşturarak dış dünyanın ve kulaklarımızdaki damarlarla dolaşan kanın sesini kuvvetlendirmektedir. Deniz kabuğu kıvrımlı formu ve yansıtıcı iç yüzey tabakası sayesinde, ses dalgalarını hoparlör gibi dışarıya iletmektedir. Çıplak kulakla duyamadığımız sesleri deniz kabuğu ve benzeri bir cisimle duyabiliriz.

Yumuşakçaları inceleyen bilim dalına "Malakoloji" adı verilmektedir.

                              
DOĞANIN MUCİZESİ: AKREP

Akrepler kabuklarında bulunan Beta-Carboline elementlerinden dolayı mor ötesi (ultraviyole) ışık altında fosforlu mavi-yeşil renklerde parlarlar. Bu özellikleri akrepleri kendi sınıflarında benzersiz bir  yere taşır.

Bu parlamanın amacı hala gizemini korusa da, bilim adamları bu parlamanın ay ve yıldızlardan gelen mor ötesini daha rahat ayırt edebilmeye ve akreplerin gece görüşlerini artırmaya yaradığını düşünüyorlar.

Ben, doğanın bu gizemli mucizesine tanık oldum ve görüntü karşısında çok şaşırdım. Muhteşem bir histi. 






13 Kasım 2015 Cuma




 NEYZEN TEVFİK
(Çılgın ve Özgür)



Sosyal Medya' da paylaşılan sözlerini, şiirlerini herkes okur paylaşır da bunlardan çok azı tanır Neyzen Tevfik' i. Çünkü hayatı hakkında çok fazla şey bilinmiyor; bilgi ve belge eksikliğinin yanı sıra özel yaşamı hakkında derli toplu araştırmalar da yok. Bir şair veya yazarı tanımak için onun kitaplarını okumak yerine, bir sözünü ya da şiirini  sosyal medyadan okumak çok daha kolay. Böylece o şairi ya da yazarı tanımış oluyoruz. Ne de olsa "devir" tasarruf devri. Zamandan tasarruf etmek gerek!!

Hıfzı Topuz, Neyzen Tevfik' in biyografisini yazdığı kitabının ön kapağında "çılgın ve özgür" diye tanımlamış onu. Kitabı okuyunca bu tanımlamanın ne kadar yerinde olduğunu anlayabiliyorsunuz. Küfürlü şiirlerini, sözlerini okurken "bu adam deli mi?" diye düşünmüşümdür çoğu kez. Bu şiir ve sözlerden hoşlandığımı söyleyemem. İlgimi çeken zil zurna sarhoşken bile sorulan sorulara verdiği akılcı cevaplardı. Bunu nasıl başarabiliyordu? Merakım ağır bastı ve Hıfzı Topuz' un kitabını alıp okudum.

Kitap şu cümlelerle başlıyor: "20. yüzyılın ilk yarısında taşlamaları, fıkraları dillerden düşmeyen, berduş kılıklı, yarı çılgın, paraya hiç metelik vermeyen bir halk sanatçısı vardı. Ona Neyzen Tevfik diyorlardı.

Kimdi bu adam? Eşsiz bir ney ustası mı, duygulu bir şair mi, dönemin bütün büyüklerine ve tabulara saldıran, yaşamı boyunca hiç kimseye ödün vermemiş olan bir çılgın mı, yoksa sıradışı, özgür bir sanatçı mı? "

Kitabı bitirdiğimde bu sorulara cevabım; hepsi oldu...

Tevfik Kolaylı, nam-ı diğer Neyzen Tevfik 1879 yılında Bodrum' da doğdu. Aslen Bafra' lı olan babası Hafız Hasan Fehmi Efendi, Bodrum Rüştiyesi' ne başöğretmen olarak atandığı için ailesiyle birlikte oraya gelip yerleşmişti.
Küçük Tevfik okula başladı. O yıllarda Tevfik' in en büyük eğlencesi Bodrum' a gelen saz şairlerini dinlemekti. Bunlar kır kahvelerinde ellerinde sazlarla köylülere geleneksel destanlar, efsaneler ve aşk öyküleri anlatıyor ve türküler söylüyorlardı.

Küçük Tevfik ilk yaz tatilinde kendisini yaşam boyu etkileyecek olan bir olaya tanık oldu:
Bir akşam babasıyla birlikte gittiği Tepecik Kahvesi denen bir kır kahvesinde kılık kıyafetleri diğerlerinden farklı olan iki kişinin üflediği neyle tanıştı, ney sesine hayran oldu. Neyzen yıllar sonra o akşamı anlatırken şöyle diyecektir: "İşte o gece Ege kıyılarının koyu renkleri içinde dinlediğim bu ses beni bugünkü derbeder, ne istediğini bilmez, bazen Eflatun kadar akıllı, bazen de tımarhaneye düşecek kadar bahtsız Neyzen Tevfik yaptı."

Neyzen 15 yaşına geldiğinde, ne annesi, ne de babası ona söz geçirebiliyorlardı. Çocuk tam bir özgürlük içinde başıboş gelişiyordu. Ve o yıl babasının tayini Urla' ya çıkınca Bodrum' a veda etmek zorunda kaldı Neyzen. İlk başlarda denizden uzak olması nedeniyle Urla' yı sevmeyen Neyzen yavaş yavaş Urla' ya alışıyordu. Ama kafasında deli rüzgarlar esiyordu, içi ürpertilerle doluydu. Tevfik' in sinirleri hiç yerinde değildi.Bazen sara nöbetleri de tutuyordu. Korkulara kapılıp bayılıyordu.

Tedavi olmak için annesiyle birlikte gittiği İstanbul' daki doktor; "Oğlum, hayatta en çok ne seversin? " diye sorduğunda, "Ney üflemeyi severim." diye cevap verdi. Doktor da ona "Sabah akşam ney üfleyeceksin, hiçbir şeyin kalmayacak. İlerde memleketin en büyük neyzeni olacaksın."dedi.

Urla' ya döndüklerinde Tevfik artık tam bir özgürlüğe ve neyine kavuşmuştu. Çünkü babası ona "Mansur" denen büyük bir boy ney satın aldı.Bir yandan da bağlama ve cura çaldı, tambura öğrendi. Bütün telli çalgıları ustalıkla kullanıyor ve mızrapla her sesi çıkarmayı beceriyordu.

Tevfik' in gittikçe garip bir delikanlı olduğunu gören ve bundan korkan babası, eşin dostun yardımıyla İzmir' de küçük bir ev satın aldı ve ailece İzmir' e göçtüler.Tevfik' in yaşamında artık yeni bir dönem başlıyordu. Fehmi Efendi, son bir umutla oğlunu yatılı olarak rüştiyeye yerleştirdiyse de okulun kalabalığından, kurallarından rahatsız olan Tevfik tekrar sara nöbetleri geçirmeye başladı. İsyankar ruhu nedeniyle çekilmez bir öğrenci oldu ve bir ay sonra okuldan kovuldu. İzmir Mevlevihanesi' ne gidip orada ney üflemeye başladı.Bir yıl geçmeden Neyzen Tevfik dergahın ünlü ney ustalarından biri oldu.

Babası Fehmi Efendi, ney üflemedeki başarısını görünce, medrese eğitimi alması için Tevfik' i İstanbul' a göndermeye karar verdi ve Tevfik, 1900 yılında 21 yaşında İstanbul' a ayak bastı. Burada Mehmet Akif' le tanıştı ve kısa sürede dost oldular. Akif ileride Neyzen' i dostlarına tanıştırırken şöyle diyecektir:

"Ben eşimi ve Neyzen' i, yani bu iki cezayı aşağı yukarı aynı tarihlerde tanıdım ve kendime yar edinmekten zevk duydum."

İstanbul' daki arkadaş grubuyla yaptıkları toplantılarda kendi aralarında konuşurlarken bazen Şair Eşref' ten (ki, hicivleriyle ünlüdür) şiirler okuyor, bazen Jön Türkler' in lideri Ahmet Rıza Bey' den, bazen de özgürlüklerden söz ediyorlardı. Devir İstibdat Devri. Jurnalciler boş durur mu? Tam 35 kez jurnal edildiğini öğrenen Neyzen çok şaşırdı ama tutuklanıp 15 gün nezarethanede kalmaktan kurtulamadı. Birkaç dostunun yardımıyla dışarı çıksa da artık huzuru kalmamıştı. Peşine her gün sivil polisler, jurnalciler takılıyordu. Neyzen, kendisine kabus gibi gelen İstanbul' dan kaçacaktı. Ama nereye? İlk aklına gelen yer Mısır oldu. Orada yalnızlık çekmeyeceğine ve neyi ile karnını doyuracağına inanıyordu. Polis takibinden de kurtulmuş olacaktı. Mesajeri Vapuruyla İskenderiye' ye oradan da Kahire' ye gitti. Altı yıl Mısır' da kaldıktan sonra Meşrutiyet İlan edilip II. Abdülhamid' in tahttan indirilmesinden sonra İstanbul' a döndü.

Neyzen Meşrutiyet İstanbul' unda yaşamaya başlayınca karamsarlık ve düş kırıklıkları içindeydi. Bu muydu Meşrutiyet?.. Ve bir başkaldırı havası içinde şöyle dedi:

"İş başına gelenler kasalarını dolduruyor, muhalefet bunları önleyemiyordu. Baştakilerin bu yolsuzluklara ortak olduğunu herkes biliyor, ama hırsızlar tam bir vurdumduymazlık içinde çalmaya devam ediyorlardı. Siz istediğiniz kadar adalete başvurun, hırsızları teker teker açıklayın, yöneticilerin umurunda değildi. Hepsinin suratı kasap süngeriyle silinmişti. Neye varacaktı bunun sonu?"

Neyzen şöyle haykırıyordu:

"Aldıkça al, daldıkça dal, çaldıkça çal
 İsterse ver yüz arzuhal, ne sorgu var ne sual"

Kitabı okumak isteyenler olabilir düşüncesiyle, daha fazla yazmak yerine, kitabın içeriği hakkında  kısaca bilgi vereyim:

İstanbul' da yaptığı evliliği, askerliği, savaş yılları, 1925' te Atatürk' ün huzurunda ney üflemesi, İnönü Dönemi, Demokrat Parti Dönemi, rakıya nasıl başladığı, Bakırköy yılları, Mazhar Osman' la dostluğu, yaşlılığı ve jübilesi anlatılıyor yıl yıl.. 28 Ocak 1953' te, 74 yaşında hasta, yorgun ve nasıl bir yoksulluk içinde hayata gözlerini kapadığı da. Ve ölümünden sonra  Aşık Veysel' in Neyzen için yazdığı şiir de...

 Kitabın Sonsözü' nde şöyle diyor yazar:

"Son yıllarda yazdığım yaşamöyküleri içinde beni en çok uğraştıran Neyzen' in yaşamı oldu. Çünkü özel yaşamı konusunda derli toplu ve kronolojik araştırmalar yoktu. "Tercüme-i Halim" (Özgeçmişim) başlığını taşıyan uzun şiirde anlattığı yaşamı 1909' da son buluyordu. Neyzen 1953' de öldüğüne göre arada 44 yıllık bir boşluk var demektir."

Tüm zorluklara karşın yazılan, tarihsel bir belge niteliğinde güzel bir biyografi okuduğumu söyleyerek lafı uzatmadan rakıyla özdeşleşen Neyzen Tevfik' in birkaç rakı anısını  da aktarayım kitaptan:

"Neyzen o sıralarda Bakırköy başhekimi Mazhar Osman Bey' le yakın dost olmuştu. Ama ondan çekiniyordu. Bir gün köprüde karşılaştılar. Neyzen' in elinde büyük bir rakı şişesi vardı. Mazhar Osman Bey sordu;

"Hayrola Tevfik, hani vazgeçmiştin? Nedir o elindeki şişe?"

"Rakı ama hepsi benim değil. Çallı İbrahim' le buluşacağız. Şişenin yarısı onun."

"Öyleyse sen kendi payını dök bakalım."

"Dökemem, benim payım şişenin altında."

Bir diğer anısı: Neyzen' in her zaman gittiği meyhanelerden birinde oturduğu masada şiirleri ve hicivleri dilden düşmeyen bir şair daha vardı: Necdet Rüştü Efe...

"Necdet Rüştü Efe, Vefa Lisesi' ni bitirdikten sonra bir süre tıp fakültesine gitmiş, bir kaç yıl sonra doktorluktan vazgeçerek işi şairliğe ve yazarlığa vurmuş, sanat çevrelerinin popüler insanlarından biri olmuştu. Akbaba ve Karikatür Dergilerinde şiir ve yazıları çıkıyor, elden ele dolaşıyordu.

Neyzen o akşam ağzına geleni söylüyordu. Gündem de İsmet İnönü de vardı. Necdet Rüştü bir de baktı, bir sivil polis tezgah başında dört kulak kesilmiş onları dinliyor. Necdet Rüştü' de şafak attı.  Neyzen' in kulağına eğilerek;

"Tevfik, farkında mısın?" dedi. "Bak, tezgahtaki şu gözlüklü olan herif polis. Deminden beri seni dinliyor."

Neyzen büyük bir soğukkanlılıkla;

"Ben onlardan korkmam," dedi. "Benim raporum var, sen düşün."

Masanın öteki ucundan neden bu kadar çok içtiğini soran kişiye de şöyle cevap verdi:

"İçmeyeyim de ne yapayım. Dünya dönüyor, ben de ona ayak uydurdum, dönüyorum. Tam bir uyum içindeyiz."